25 Aralık 2010 Cumartesi

Hık demiş, peki kimin burnundan düşmüş?

Rektörlük görevine seçilmeyip itinayla Abdullah Gül tarafından Celal Bayar Üniversitesi’ne “Rektör” diye atanan Mehmet Pakdemirli öğrencilerin Bülent Arınç’ı protesto etmelerini engellemek için, “Slogan atarsanız hepinizi okuldan atarım”, “Burası benim üniversitem” sözleri ile AKP’nin kolluk kuvveti olarak kendini kanıtlamış oldu, olay sonrası CNN Türk’te katılıp canlı yayında sokak ağzı ile tehditler yağdırmasıysa işin cabası. İtinayla oturtulduğu üniversitenin rektörcülük koltuğunun hakkını veriyor.

Erdoğan, Arınç halleri
Bence boş verin siz demokrasiyi, insan inanmadığı şeyi zaten beceremez - beceremiyorsunuz, yüzünüze gözünüze bulaştırıyorsunuz. En iyisi mi siz fetvalar verin, göstericileri vurun, gaSeteciklerinizden küfür edin. Çünkü insan olabilme ve bunda diretebilme zor iştir, siz kafa yormayın karışık işler bunlar. Hem sonra huriler var cennette, bu dünya fani değil mi ya! Gidip bade bıyıklarınızı kırpın!

21 Aralık 2010 Salı

Zorbalık…

Alıştık…

(Başbakan) –bi’türlü böyle birine neden başbakan deniri düşünüyorum ve bu kelimeyi özellikle de Erdoğan söz konusu olduğu içinde benzerlerine kullanmama taraftarıyım– Erdoğan konuşmalarının vandalıklarından, saldırganlıklarından, keyfi biçimde konuşmalarından ve böbürlenmesinden gına geldi.

Örneğin üniversite gençliğinin ‘Kolektif’ (bu kelimeyi çok seviyorum) bir şekilde yumurtalı eylemlerinden sonra özellikle de hem kendi zihniyetine hem de dilliyetine uygun basın ve hükümet çevrelerinin meseleyi bir şekilde getirip, Erdoğan’ın süreklileşmiş suikast tehlikesi ile karşı karşıya kaldığından dem vurup, “Bugün slogan atan, yarın yumurta atar, öbür gün taş, son gün kurşun”a bağlayıp işin içinden çıkmaları gerçekten içler acısı durumu özetliyor gibi.

Ne biçim bir korkudur bu!

Bu ne biçim bir samimiyetsizliktir!

Ne biçim bir zihniyet!

Çünkü son 8 yıl içerisinde öğrendik ki aç kalmamak için hükümeti eleştirmemiz gerekiyor.

Ve yine öğrendik ki Ergenekon, PKK, Devrimci Karargâh, Doğu Perinçek ve Türkan Saylan anlaştılar ve el ele verip üniversite öğrencilerini ayaklandırdılar. TKP, EMEP, ÖDP ve Halkevleri gibi oluşumlarda örgütlendikleri için üniversite öğrencileri yumurtalı eylemler içerisinde kendilerini buldular. Çünkü bunları diyenlerin hepsi kendilerini karanlık ittifakın oyunun içindedir Erdoğan ve yandaşlarına göre...

Nedeniyse bunların arkasında ki tek suçlu güç odağı bir “Örgüt!” ve bunlar hızlı bir şekilde “Örgütlen"mesidir!

Biliniyor ki eski azıllı bir faşist olan Mümtazer Türköne, yeni yetme Rasim Ozan Kütahyalı, DSİP’li Doğan Tarkan dâhil Ahmet Kekeç, Serdar Turgut, Akif Beki, Eyüp Can, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Ahmet-Mehmet Altanlar vb. gibi hergeleler yaşamlarını idam ettirmek için bir ayakları havada, dilleri dışarıda hızlı bir şekilde nefes alıp verirken dilleriyle iktidarların önüne gelen/giden yerlerini yalamak zorundadırlar.

Peki ya diğerleri, Erdoğan’ın gittiği yerlerde kâğıda yazdığı notları yetkililerle uzatıp, "Bana istediğim soruları sorsunlar" dediği o diğerleri? Öğrencilere akıl veren beyinsizlerle birlik olup, Erdoğan’ın servetini unutup “Yumurta atacak kadar zenginler” diyecek kadar hiçliğin içine girer mi bir insan diye sorası var, oysa yumurtanın tanesi 10 kuruşun altına inmiş durumda –bu olaylardan sonra olasılıklar arasında Erdoğan’ın yumurtaya zam yapması var– şimdilik 10 tanesi 1 lira. Yarın ne olur bilinmez?

Yalnızca kafası zorbalığa çalışan, AKP söz konusu olunca akılsızca ve asalakça iktidar goygoyculuğu yapanlara karşı değil, zorbalıkla birlikte gelen halk düşmanı politikaların bütününe karşı koymak gerekiyor. AKP zorbalığına karşı komik gerekçeler üretirken, halkı aptal yerine koyanlara karşı yumurtanın değerini bilip, yumurta stoku yapmak gerekiyor.

Pekâlâ, ne güzel demokrasiymiş bu dememek için yumurtaları yanınızda tutun...

12 Aralık 2010 Pazar

Victor Jara - Yarım Kalan Şarkı


Victor Jara, general Pinochet yönetimindeki Şili ordusunun 11 Eylül 1973’te yaptığı askeri darbeden birkaç gün sonra binlerce kişiyle birlikte gözaltında tutulduğu spor salonunda işkenceyle katledildi. Diktatörlük Victor’u susturmak istedi. Çünkü onun gitarı zenginler için değildi, şarkısı devrimciydi. O şarkısını ezilenlerin, yoksulların ve yoksunların çığlığı gibi söylüyordu.

O şarkı bitmedi, bitmeyecek… Şimdi ve daima!

Joan Jara hem aşkı hem de yoldaşı olan Victor’u tanışmalarından başlayıp, Salvador Allende önderliğindeki Halk Birliği içindeki mücadelelerine kadar büyük bir tutku, cesaret ve samimiyetle anlatıyor.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Demokrasicilik oyunu: Kuzu postunda kurt Burhan Kuzu!

Entelektüel düşünceden yoksunmuş, cahilmiş öğrenciler? Erdoğan bir haftadır dilinden düşürmüyor öğrencileri. Korkusu 2 tane yumurta mı, yoksa neyi ne için yaptığını bilen binlerce öğrenci mi? Erdoğan kliği, o öğrencilerin ne okuduğunu, bal gibi biliyor. Korkusu bundan. Korkusu o öğrencilerin idealist olmasından, korkusu 8 yıldır yenemediği gençliği yenemeyecek olmasındandır. Çünkü onun korkusu Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemallerdir! Çünkü: Erdoğan'ın hiç okumadığı kitaplar onu kitap korkutuyor!

Bu arada vandal bir gençlikten bahsediyor Erdoğan. Böyle bir gençlik görmek istiyorsa, AKP gençlik kollarının referandumdan önce taksimde yaptığı eyleme baksın. Afişleri tırnaklarıyla sökmeye çalışan vandalları o eylemde görecektir.

Kampüslere her gün sahte seçimlerle seçilmiş veya vahiyle atanmış yöneticiler, halkın sözde temsilcileri, kanun tabletlerini hatmetmiş cübbeli katiller, silahları bellerinde, püskülleri tenlerine dikili çocuk katilleri, işinize, aşınızda göz dikmiş şirket hırsızları, gayp âleminden haberler getiren sarıklı, istavrozlu, yıldızlı kara büyücüler geliyor. İktidar-muhalefet, atanmış-seçilmiş ayırt etme!

10 Aralık 2010 Cuma

Bir diktatörün hezeyanları

“Pencerede bir arı var, yenilgilerimiz ise selamet altında…
Olsun! Susup yürüyoruz işte…”

.
AKP faşizmi yeni değil… Erdoğan’ın kendisine yönelik protestoları bırakın, en ufak eleştiriye dahi tahammülünün olmadığını da yeni öğrenmiyoruz. Ancak AKP’nin karşıtlarına “çemkirmesi”, düzene biat etmeyenleri “patolojik vaka” ilan etmesi referandum sonrası Türkiye’sinin iyice belirginlik kazanan bir gerçeği… Erdoğan’ın öve öve bitiremediği, “gerçek halk çocuklarının” bin bir bedel ödeyerek okuduğunu iddia ettiği İmam Hatip Liseleri’yle ilgili toplantıyı düzenleyen teşkilat, kız ve erkek çocuklarının ayrı okullarda okuması gerektiğini savunuyor ve “iktidardan” bu konuda adım atmasını talep ediliyor. Aynı iktidarın eğitim bakanı Cumhuriyet döneminin başlangıcında da okulların cinsiyete göre ayrıldığını söyleyecek kadar kendini kaybediyor, dinleyenleri ahmak yerine koymaya kalkışıyor…

Birde televizyon ekranlarından, gazete sayfalarından bu tartışmaların, palavraların “normal” olduğu söyleniyor topluma… Dolmabahçe Buluşmaları’nda Erdoğan rektörlerle eğitim hayatına dair görüşürken dışarıda AKP’nin eğitimden elini çekmesini isteyen öğrenciler polisin aşağılık saldırılarıyla karşılaşıyor. Gençler yerlerde sürükleniyor, coplanıyor, gözaltına alınıyor, hamileyim diye defalarca uyarmasına rağmen bir kadın öğrencin karnı coplanarak bebeğinin öldürülmesini normal karşılayacak kadar aşağılık bir sistem ve iktidar partisinin şu birkaç gündür ki demeçlerine yer veriyor TV kanalları. Şimdi o iktidar partisi protestocu öğrenciler için soruşturma açmış ve yumurtayı gayet iyi kullanan muhalif gençlik için neredeyse engesizyon dönemlerini aratmayacak kadar ileri bir safhaya da taşınmış durumda…

Son olarak: AKP hükümeti tezgâh ve tertiplerden medet uman bir komplocu zihniyeti temel siyaset yöntemi olarak sürdürüyor… Bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu, sosyalistleri bu yöntemlerle yıldıramayacaklarını bir kez daha kendilerine hatırlatmak isteriz.

3 Aralık 2010 Cuma

Kral çıplak

“WikiLeaks Belgeleri” gündemi belirlemeye devam ediyor, şöyle ki TV kanalları yazar-çizer-stratejistten geçilmiyor. Öyle ki özel programlar yapılıyor, kafa yoruyorlar… Görende sanır ki, Julian Assange’in okul arkadaşları bu kişiler, 40 yıldır tanıyorlar bu adamı.

Ve yorumluyorlar… Efendim bu iş İsraillin işidir… Yok, yok bu belgelerin bir belirleyiciliği bulunmuyor, ilişkilerimiz zarar görmeden devam ediyor. Erdoğan’ın şövalyelerinden Egemen Bağış, WikiLeaks belgelerini kastederek “Fitne çabası” diye buyurmuş… Şimdi düşünüyorum da WikiLeaks belgeleri ilk yayınlandığında yazarak önlemimizi almış olduk.

Uyumlu bir şekilde sallıyorlar öyle ki bazıları da gazeteci değil sanki Erdoğan’ın fedailiğini yapıyorlar…

Bunların başında istikrarlı bir şekilde Nazlı Ilıcak geliyor, kadında kişilik namına eser yok, ona göre ne varsa yok Ergenekoncuların işi olmak zorundadır, çünkü ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait gizli yazışmaları yayımlayarak büyük tartışmalara neden olan WikiLeaks internet sitesinde ilginç bir detaya rastlanmıştır ve WikiLeaks sitesinde yer alan duvar kâğıtlarının birinde Atatürk’ün fotoğrafının bulunmasıymış, (duvar kâğıdındaki Atatürk fotoğrafını ekleyenin sonradan anarşist bir Yunan grubu olduğu belirlendi) duvar kâğıdında “Arşivleri açma zamanı” diye de bir de not varmış işte öyle bir neden bulunmuş, konuyu getirip Ergenekon’a bağlayacak, bağlayamıyor. Zorluyor ama olmuyor… Olsun ne kadar vurursam AKP muhaliflerine o kadar iyidir, AKP içinde her zaman yerim hazırdır.

Diğer isimse hafızalarda kalan isim Fatih Altaylı o zatta demiş ki; ''Başbakan'ın İsviçre'de 8 ayrı hesabı olmadığına kalıbımı basarım…” … Ee, Fatihçiği az çok biliriz, boş yere oynamaz o da Nazlı ablası gibi, gerçi şimdiye kadar ne söylediyse hep aksi çıkmıştır ama olsun o yılmıyor, adam da kalıp mı var öyle bir şey söylüyor (?) neyse sen işini yine de bilirsin Fatih, boş yere söylemezsin o sözleri, çıkarlar söz konusu olunca namus-hayâ mı o da ne? Yabancıdır bu olgular, anlamazlar. Belki de şöyle demeliyim, ahkâm kesemeyecekleri tek şey başkalarının namusu değil de, kendi namuslarıdır.

Diğeri Mehmet Ali Birand, Doğan Medya ile AKP’nin arası açılınca bunlarda eskisi gibi ekmek yiyemiyorlar Amerikalılardan. Düşünüyor şimdi bu, nasıl yapılır (…) ve bilmiyormuş gibi davranıp: “Yav bu işler nasıl oluyor, mümkün müdür” diye eski ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’a soruyor. O da cevaplıyor; “Efendim ortak düşman bunlar… Biz dostuz!”

Oysa herkes bilir ki Amerikalıların az ekmeğini yememiştir Birand, mesleğini deşifre edecek değildir ya hokkabaz…

Sonra diğerleri, Taraf, Zaman ve Serdar Turgut vb.leri…
***
Dünya üzerinde artık gizli gerçekleri vaat etmiş site olan WikiLeaks, belge yayımlamaya devam edeceğim diyor… Daha neler yayımlayacaklar bilmiyoruz, bekleyip göreceğiz… Ya da gerçek anlamda Julian Assange’in kim ve amacının ne olduğunu da bilmiyoruz(?) ama bildiğim kadarıyla bizi ilgilendiren yönüyle Türkiye üzerine 8 ya da 9 bin belgenin daha yayımlanmasından söz ediliyor, olsun yayımladıkları bu kadar belge hakikaten yeter de artar bile. Ortalığa düşüp önüne gelen herkese saldırmaları da ondandır sanırım..

Kabul etmek gerekiyor ki, en az Araplar’ın fantezisi ne kadarsa İranlılar için, Amerikalılarında Türkiye’ye için azımsanmayacak derecede fantezisi var, hatta aşırı derecede platonik bir aşk, adamlar 65 küsur yıldır deyim yerindeyse geçmiş dönemlerde dahil, var olan bütün iktidarlar, Amerika'nın kuması durumunda… AKP'de dahildir buna.

Bu arada Erdoğan efendi hesap soracağım demiş, kimden soracaksa:) Öyle ya hesap soracak, bütün bilgi akışının kendisine yakın duran isimlerden olduğu söylenmiş zaten, isimler bile deşifre edilmiş, öyleyse oraya buraya çemkirmeden kendi partisinin içindeki pisliklerden başlamalıdır hesap sormaya.

Fakat bu zordur, neden mi (?) hem BİM mağazalarının (bu arada BİM'i Erdoğan'ın çocuklarından birine satmıştır) hem de kendisinin eski danışmanı Cüneyt Zapsu'nun ABD'deki dostlarına lafıdır; "Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın" dediğinde Erdoğan, Zapsu’ya dokunabilmiş midir?

Elbette hayır!

Şimdi anımsayıp, gülümsedik mi?

Ayrıca Erdoğan WikiLeaks’te geçen bütün iddialar için iftira diyerek bunları yayınlayanları açıkça tehdit etmiştir, şimdi bizlere ta önceden “Durun Erdoğan’a haksızlık ediyorsunuz” diye çıkışan ve Erdoğan söz konusu olunca salaklaşıp, akılsızca yorum getiren ve AKP’yi cansiperane savunan liboş takımı “Empati”den söz ederken, Erdoğan iktidarının kendisine muhalif gördüğü bütün unsurları (Aleviler, Kürtler, Sosyalistler ve diğer azınlıklarla birlikte hatta Türkleri) cezaevine dolduran, baskı uygularken bir kez daha düşünmelidir…

İşte bu işler böyle işlerdir, organizedir. Zaten kendisi de iyi bir organizatördür...

"Empati"yi dillendirenleri düşünüp bizce burada da bir gülümse ve tebessüm gerekiyor:)

Sonuç
AKP’nin sekiz yıl içerisinde beceriksiz bir politika yürüttüğünü söylüyorduk, WikiLeaks o pis ilişkiler ağını deşifre ederek bizi kanıtlamış oldu, inanmayanlar görmüş, bazılarına da kapak olu verdi, yayınladıkları gizli belgeler sayesinde çoğu kişinin adı artık hoş hatırlanmayacak bu kesin, yine çoğu kişi tarafından, adın çıkacağına canın çıksın derler ya işte o şekil bir etkisi olacak, bu asalaklardan ya WikiLeaksli ya da WikiLeaksssız kurtulma vakti gelmiştir…

Ve... Bu bir işarettir :))
Not: ‘WikiLeaks, neyin peşindesin olum sen?’ başlıklı yazımda WikiLeaks’e nasıl ulaşılacağına dair önemli bir bilgiyi atlamışım, elbette WikiLeaks'in Türkiye'de de engellenmesinden kaygılanlar ve İngilizcesine güvenenler, WikiLeaks belgelerine ulaşmak için (link yazıldığı gibidir) http://wikileaks.org/' linkini tıklayabilirler.

Bilgi notu: WikiLeaks ile ilgili yazıyı girdikten sonra Amerikan servis sağlayıcıları tarafından internet adresinin iptal edilmesi üzerine WikiLeaks daha önceden aldığı önlemler sayesinde belge ya da bilgi kaybına uğramaksızın wikileaks.ch/ adresi üzerinden yayına başladı. Diğer bir konuysa “AKP'lilere örnek olması gereken WikiLeaks istifası”, Hıristiyan Demokratlar ile hükümette yer alan Hür Demokrat Parti'nin ABD'nin Berlin Büyükelçiliği'ne bilgi taşıdığı yönünde WikiLeaks belgelerinde yer alan bilgiler tartışılmaya devam ederken, HDP'nin yöneticilerinden Helmut Metzner, bilgi sızdırdığını itiraf ederek istifa etti. 
Diğer bir not: Türkçe WikiLeaks için WikiLeaks.TR

Önemli bir not daha: Tayyip Erdoğan'ın İsviçre bankalarındaki 8 ayrı gizli hesabına ilişkin diğer açıklamada Ergenekon davasında “Doğu Perinçek'ten Tayyip Erdoğan'a yanıt, işte servetinin gizli kanıtı” başlıklı yazıyla kendi sitelerinde yayımlandı.

29 Kasım 2010 Pazartesi

TKP ve 90. yıl üzerine

Türkiye Komünist Partisi (TKP), 27 Kasım / Cumartesi günü İstanbul – Abdi İpekçi Spor Salonu’nda 'Hiç boyun eğer mi insan!' başlığı altında TKP'nin 90. yılı etkinliğini gerçekleştirdi...

Daha önce şurada ‘Suni dengeyi bozmak için’ başlıklı yazıda da belirttiğim üzere 'TKP’nin 90. yıl kutlamaları'na katılacağımı belirtmiştim, benim için 24 saatlik bekleyişti bu yüzden hep birlikte gidip – geldik. . Hoş oldu, TKP’li dostlar yol boyunca kolektif bir ruhla türküler ve marşlar okudular, yiyeceklerini – içeceklerini paylaştılar. Aynı ruh salona da hâkimdi… Zira katılımcılarla birlikte, organizasyonu büyük bir disiplinlikle gerçekleştiren partililerin heyecanını da katmak gerekiyor buna. TKP kurucusu Mustafa Suphi, Nâzım Hikmet, Deniz Gezmiş gibi Türkiye Sosyalist Hareketi’nin önemli isimlerinin dev posterleri salonun girişinde bulunuyordu, anlamlı bir görüntüydü. Salonda ise, parti bayraklarının yanında kararlılık ve kitlelerin disiplini ön plandaydı.

Daha önce gerçekleştirilmemiş ve 4 saati bulan bir etkinlikti. Her ne kadar biz gecikmeli olarak salona girsek de pek bir şeyi kaçırmadık diyebilirim. Tiyatrosal etkinlikleri pek beğendim, şiir ve müzik dinletilerini de, ayrıca partili konuşmacıların ‘Devrimci ve sosyalist birleşik bir cephe’nin örülmesine yapılan vurguda oldukça önemliydi. Sanatın diliyle anlatılan bir öyküydü 90. yıl etkinlikleri. Güncel siyasal gelişmeler, cepheleşme çağrısı ve 90. yıl tezlerinin ele alındığı ve dağıtılan ‘90. yıl tezleri’ broşürleriyle, sınıf mücadelesinin görevlerine vurgu yapılıyordu, tespitler oldukça olumluydu... Özetle TKP, (SİP sürecinden) TKP’ye olan evirilme sürecine (yani 2010 yılı) olan zamana kadar, kendini yeniden gözden geçirmiş, tamda düşündüğüm gibi Kemalist eleştiriyle birlikte, Cumhuriyet olgusuna bugün neden sahip çıkılması gerektiğine dair ciddi değişikliklerin / tahlillerin kavranmasını yapmıştı ve kanımca bu vurgu olumluydu. Zira, bu tabir yerindeyse Mao’nun deyimiyle ‘2000 fersah yolu kat etmek için, oturduğun yerden doğrulman yolu yarılama anlamına gelir’ sözünü anımsattı…

Burada altını çizmek istediğim şey, etkinlik dönüşü O. arkadaşla (burada kişi isminin sadece baş harfinin verilmesi -ilegallitiden çok- kişiye saygıdan dolayıdır) yüzeysel konuşmalarımız-tartışmalarımız-sohbetlerimiz boyunca Kemalizm tartışmamızda ana unsur İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm’e dair eleştirileri Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan nezdinde ana hatları (koşullardan dolayı yetersiz de olsa) üzerinden olmuştu, bu yüzden altını çizmek istediğim şey, Öcalan’ın Kenya’da CIA ve MOSAD işbirliğiyle ele geçirilmesinden sonra ilk tahlilleri ‘Kemalizm’in yeniden tanımlanması’ hatta (hatırladığım kadarıyla) ‘M. Kemal’in eli öpülecek biri’ olduğuna dair yazılarına da vurgu yapmak ve 1991-’92 sürecine baktığımızda (92–93 Newroz’unda ateşkes kararı alan ve bayrağından orak-çekici ile birlikte Marksizm’i terk eden PKK’nin) ve BDP’nin bugün için CHP ile ‘Sol blok’ çağırı ya da bunu bile dillendirmesi, düşünüldüğünde Öcalan’dan daha da ileride olduklarını hem düşündürdü hem de bunun yanında 'TKP Kemalisttir' sözünün altı doldurulmayan bir kara çalma olduğunu gösterdi. Çünkü böylesi bir izlenime kapılmadım, hatta Öcalan'ın son tahlillerinin bazen o methiyeler dizdiği AKP politikalarına bazen de ‘AKP, Hizbullah’ın resmi biçimidir’ gelgitlerine karşın daha tutarlı daha sağlıklı olduğunu söylemek gerekiyor.


***
Emperyal politikalara ver yansın eden, sızlanan bir yandan da Kürtleri kast ederek ‘Bizim içimize milliyetçi unsurları İsrailliler sokmuştur’ tespitini unutup, ‘Amerika’da İsrail’de ortak düşmanımız Türkiye’ye karşı bizimle işbirliği yapmalıdır’ sözünü dillendiren Murat Karayılan ve Öcalan’a rağmen, TKP'nin 90. yıl çıkışı Marksist’tir.

Son olarak bütün bu çıkmazlara rağmen Marksizm ve Leninizm’in bilimsel ve o yüce ideolojisi, Türkiye’nin bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu, Türkiye devrimcilerinin biricik hedefinin ‘Bağımsızlık mücadelesi’ olduğunu göstermiştir…

Bağımsız ve sosyalist bir Türkiye için Kürtlerin ortak ve gönüllü birlikteliği Türkleri, Türklerin samimi ve devrimci bağımsızlık mücadeleleri de, Kürtleri özgürleştirecektir… Sosyalizm bir zorunluluktur, sosyalizm bunu emrediyor. . Lenin'in 'Öncü Parti' teorisiyse şuan için hiç bir şekilde legalizm ve illegallizm kanadıyla uyuşmuyor, uyuşmuyor ama kim bilebilir (?) TKP'nin 'Cepheleşme çağrısı' belki o 'Öncü Parti'yi yaratmada 2000 fersah yolu kat etmekte yolun yarısını ifade ediyor da olabilir...


Bunu süreç belirleyecek!

Yine de sıkca dillendirilen TKP’nin, komünist olma, parti içinde parti politikalarıyla yoğrulma, partinin döl yatağına düşme, mayalanma ve yeniden doğma ve böylece 'İşçi sınıfı davası'na sonuna kadar bağlı kişilikli bir devrimci olma ve (bazılarına rağmen bunun aksini gizli veya açık yapmakta direndiyse de, artık) geldiği yere, eski mayasına, döl yatağına dönmesi de doğallığıyla birlikte diyalektiktir diyebilirim.


Sonuç:

Güzeldi, olumluydu, sosyalist sol açısından önemliydi!


TKP’li dostları hem disiplinliklerinden dolayı hem de emeklerinden dolayı kutlamak gerekiyor..

Bu yüzden bir teşekkürü hak ediyorlar!

Not: Meraklılar 'TKP’nin 90. yıl tezleri'ni www.tkp.org.tr‘den PDF olarak okuyabilirler.

WikiLeaks, neyin peşindesin olum sen?

Julian Assange, anne-babası Vietnam Savaşı karşıtı bir gösteride tanışmış “Hacker”lıktan gazeteciliğe geçmiş bir aktivist. Şimdilik muhalif bir adam olarak tanımlayabiliriz. “Yönetişim olarak komploculuk” başlıklı bir tür manifestosunda; bilgi sızdırılması sayesinde, bilgiyi gizli tutmak sayesinde hükmünü sürdüren ve halkını temsil etmeyen yönetimlerin nasıl yıkılabileceğini anlatmış ve sitesinde ifşa ettiği gerçeklerle sanal ortamdaki aktivizmi bambaşka bir boyuta taşıyan ve de kendi deyişiyle “Radikal demokrasi”yi vaaz eden Assange, WikiLeaks web sitesiyle Dünya’nın küresel darbesini yapan biri olarak tarihe geçmiş durumda.

Günlerden Pazar’ı, Pazartesine bağlayan zaman denilen şeyin sabit durmayan bir saat diliminin içerisinde tam olarak 28-29 Kasım 2010 tarihleri arasında cereyan eden muhtemelen onun bunun da uluslararası komplo diyeceği bir hal alarak devam ediyor.

Başlangıçta ABD'nin başını ağrıtan WikiLeaks, Amerikan Dışişleri'nden sızdırdığı belgeleri açıklamaya başladı… Anlaşılıyor ki bu ABD ile de sınırlı kalmayacak!

Öyle ki açıklanan belgeler değişik gizlilik derecesinde olup “Top Secret” tarzında casusluk filmlerini aratmıyor. Amerikalılar dışında yabancılar tarafından görülmesi kesinlikle yasak olan belgeler. ABD büyükelçilikleri tarafından Washington'a gönderilen belgelerin 11 bini gizli ibaresi taşırken, 9 bini yabancılar tarafından görülemez ibaresi taşıyor.

Küçük bir anekdot, sızdırılan belge sayısı 251 bin ve ilk sızdırılan belge 2002 tarihli. En çok telgraf gönderen büyükelçiliklerin başında Ankara, Bağdat, Amman, Kuveyt ve Tokyo büyükelçilikleri geliyor. Ki, Ankara’nın gönderdiği telgraf sayısı 8 bine yakın.

Şöyle ki; WikiLeaks’in olay yaratan belgeler serisinden bir diğer örnek ise 30 Aralık 2004 tarihini taşıyan, gizli ibareli ve de dönemin ABD büyükelçisi Eric Edelman’ın yazdığı belge.

Raporun en can alıcı kısmı ise Erdoğan’ı iyi tanıyan biri Amerikalılar’a onu şöyle özetliyor (bu kişi acaba Emine Erdoğan olabilir mi :)) “Tayyip Allah'a inanıyor, ama Allah'a güvenmiyor…" Edelman ayrıca, Fethullah Gülen cemaatinin AKP içinde etkisinin çok büyük olduğunu o dönemin kabinedeki Gülencilerden örnek vererek gösteriyor.

Der Spiegel’in yer verdiği ABD belgelerinden devam edelim;

- Amerika, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmiyor. Muhalefet ise tam bir komedi..

- Erdoğan'ın dünyaya bakış açısı, hiç bir zaman gerçekçi olmamıştır. (Mayıs 2005)

- Erdoğan, Tanrı’nın "Allah’ın" Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor ve kendisini Anadolu'nun "Volkstribun"u "Almanlar'ın Roma İmparatoru Sezar'ı tanımlamak için kullandıkları tabir" olarak görüyor.

- NATO’daki en büyük ikinci askeri güç olan Türkiye’nin başbakanı Erdoğan, çeşitli bilgileri genel olarak İslamcı gazetelerden alıyor ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bile gereken ilgiyi göstermiyor.

- Bu nedenlerden dolayı, istihbarat ve ordu artık bazı bilgileri kendisine iletmekten vazgeçmiş durumda.

- Kimseye pek güveni olmayan biri ve etrafında sözünden çıkmayan dar çemberden oluşmuş bir danışman grubu bulunduruyor.

- Her ne kadar atıp tutuyor ve gürlüyorsa da gücünü kaybetmekten korkuyor.

Organize işler bunlar...
30 Aralık 2004 tarihli belgenin devamında 21. Madde’de Erdoğan’ın İsviçre Bankası’nda ki hesabıyla ilgili olan iddiası Edelman tarafından ABD’ye bildiriliyor. Edelman notunda şunları söylüyor: “AKP, yolsuzlukların kökünü kazıyacağını söyleyerekten iktidara geldi. AKP’ye yakın olanların anlattığına göre, ilişkilerdeki çatışmalar ya da partinin ulusal, bölgesel ve yöresel ve bakanların yakın aile fertleri arasında ciddi çıkar ilişkisi ve çatışma olduğu söyleniyor. İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Oysa Erdoğan bunları oğlunun düğününde gelen hediyeler ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamından kaynaklandığını söylüyor. Bu ise çok yüzeysel bir açıklamadır.”

Yine WikiLeaks belgeleri liboşlara kapak olacak mahiyette... 8 Haziran 2005 tarihli, ABD Büyükelçiliği’nden gönderilen bir belge var ki durum mahkemeye taşınacak gibi görünüyor. Söz konusu belge hükümette Erdoğan ile Gül arasındaki çekişmeyi konu alıyor. Hangi bakanın hangi tarikat ilişkileriyle göreve geldiğinin anlatıldığı belgede Abdulkadir Aksu hakkında çok ağır ithamlarda bulunuluyor.

Belgede Hanefi Avcı’nın Emniyet Genel Müdürlüğü Organize İşler Şube Müdürlüğü’nden alınmasını da anlatan bölümde şunlar yer alıyor: “Sami Güçlü’nün görevden alınması, Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün etkinliğini kırma niyetinde olduğunu gösteriyor. Akşit ve Ergezen’i İçişleri Bakanı Aksu karşısında güçlü birer rakip yapar. Eker’in atanmasıyla da Erdoğan, Aksu’nun alanını daraltır. Aksu, son olarak, Erdoğan’ın amaçları doğrultusunda Hanefi Avcı’yı devreden çıkararak Erdoğan’ın isteklerini yerine getirdi. Hanefi Avcı, Emniyet Genel Müdürlüğü organize suçlarla mücadele daire başkanlığı görevini yapan Gülen cemaatinin bir mensubu olarak, AKP’nin içine kadar giden yolsuzluk soruşturmalarıyla dikkati çekmeye başlamıştı. Erdoğan bir süredir Aksu’dan, bazı milletvekillerini AKP’den uzaklaştırma çabası nedeniyle rahatsızdı. Aksu’nun Kürt ayırımcılığı, eroin ticaretine adının karışması, 20 yaşın altındaki genç kızlara düşkünlüğü ve oğlunun açıkça mafya üyeliği kabinedeki konumunu zayıflatıyordu.”

Devamla Erdoğan'ın danışmanları için “Yetersiz” ifadesi kullanılırken, Davutoğlu'na yönelik de “Olağanüstü tehlikeli” nitelemesi yapılıyor. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği’yle yapılan yazışmalarda, Türkiye'nin ekseninin doğuya kaymasına ilişkin endişelere yer verilirken, AKP'lilerin çoğunun İslami tarikatlara üye olduğu, Türkiye'nin İslam devleti olma yolunda ilerlediği iddia ediliyor.

"Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist…" Benim çıkarttığım sonuç, WikiLeaks kadar detaylı olmasa da bütün pisliğin ve kokuların merkezini söyleyenler zaten vardı… Örneğin sosyalistler ve Marksist teorisyenler… Ayrıca Tayyip ne yapıp edip bu işin içinden çıkmak için “Bunlar ak hükümeti yıpratma çabasıdır” vb. gibi bir şeyler desin… Hazır Amerika “WikiLeaks terör örgütü sayılsın” dedikten sonra. Bu arada iktidardaki zihniyet ABD’lilerin tarif ettiği şekliyle şudur: "Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist…"

Neyse. . Dedim ya uydurma bir gündemle her şeyi unutturma ihtimalleri de yüksek. Ya Julian Assange için bu adam Ergenekon’un dış uzantısıdır, olmadı KCK’nin arkasındaki asıl beyin adamı, o da olmadı Devrimci Karargâh Örgütü’nün lideridir diyebilirler. Neticede toplumumuz buna uygundur ve böyle bir kurgu gerçekleştirilirse Tayyip ve şürekâsı şu WikiLeaks denen şeyden sıyrılabilir… Olmadı bunlar fitnedir ve dinimizce bu tür şeylere inanılması caiz değildir de diyebilirler.

Ben seçenekleri sıraladım… Gerisi ak oligark iktidara kalmış.

Tayyip’e güveniyor ve inanıyoruz, o ki bu ülkede kıt kanaat yaşayan işçinin, emekçi ve emekliyle birlikte üniversiteli gençliğinin, yoksulların, kadınların ve çocukların ahını alarak sekiz yıl boyunca iktidar koltuğunda oturabilmiştir… Bir sekiz yıl daha neden oturmasın? Bu kudret kendisin de mevcuttur!

Şimdi oldukları gibi görünebilirler… İkiyüzlü, riyakâr, inkârcı ve iftiracı...

Tanrı bile bunlarla baş edemiyor kaldı WikiLeaks.
Not: WikiLeaks sitesini ilk engelleyen ülke İran’la ilgili fantezileri olan Suudi Arabistan oldu, ardından da Suriye, Çin… Gerisi de gelir artık, sansürleyen sansürleyene bari şu sansür furyası buralara gelmeden filmi gişe rekorlarını kıracak ve kitabı olsa bir gün içerisinde “Bestseller” olabilecek WikiLeaks belgelerini yayımlamaya devam etse de belgeleri yalnızca yayınlayanların kendisi okumasa… Bu arada ilgilenenler için işte soL’un oluşturduğu WikiLeaks dosyası.

26 Kasım 2010 Cuma

Suni dengeyi bozmak için…

Yeraltından Notlar’ı oluştururken 4. kuvvet medyanın kendine çeki düzen vermesi gerektiğinden söz ederek başlamıştım yazmaya, temelde link uzantısı sayfanın adından da anlaşılacağı gibi 'Halkın Günlüğü'ydü ve ben Halkın Günlüğü'nü tutacaktım, şimdiyse Yeraltından Notlar başlığıyla devam ediyorum bu günlüğe. . Neticede amacım bir düşü paylaşmaktı.

Proletaryanın düşüydü bu da.

Tabii ki gerçek bir tartışmayı da mümkün kılabilmekti amacım ve insanların “düştüğü çocukça hatayı tamir etmek” gayesini taşıyordum, şimdi anlıyorum ki bu hatayı tamir edebilmek oldukça güç ve zor. Varsın olsun devrimci durumun ana belirtilerini saymaya devam edeceğim. Çünkü burjuva demokrasinin, ötesinde liberal aymazlığın ve rezilliğine ve de dini motiflerle süslenmiş bir halkaya övgüler diziliyor olması hem de yine burjuva demokratlar tarafından yapılıyor olması meşruluğumu gösteriyor.

Ki, bu devrimci durumun ana belirtilerine cereyan eden ana neden asıl olarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu buhranın AKP eliyle hem literatürü, hem edebiyatı -görelilikler içerisinde- ‘mutlak’ın izini sürme kudretini göstermesine tepki gösteremeyen kudretsizler yığının pespayeliğine bir nebzede olsa ses çıkaramayan ve bu zahmete tahammül edemeyen bütün eğilimlere, yerli yersiz mutlaklıklar, kesinlikler, aklar ve karalar ifade eden cümlelerle dolu bir sistemin pervasızlığına göz yumanlar en az iktidar koltuğunda oturanlar kadar da suçludur benim gözümde bununda altını çizmek istiyorum.

Bugün, birçok ''Marksist politikacı''nın huzuru, dünyanın değişmemiş olmasına bağlı kılarken, Marks, Lenin ve diğerleri, dünyayı ve toplumsal tarihi yeterince çözümlemişlerse de bugünün dünyası hem o zamanın dünyası olmayı sürdürüyorsa ve “siesta” (öğle uykusu)’na devam edebiliyorlarsa bu emeğin biçimlenişindeki erdemde saklıdır diyorum. O erdeme çok şey borçlular!

İşte ‘İşçi Sınıfı’nın kazanımlarını önde tutan, proletaryanın birleşik bir cephede örgütlenmesini arzu eden ve bu temelde internette dâhil yayın yapan ve Türkiye Devrimci (Sosyalist) Hareketi’ne legal/illegal bütün oluşumlara: yazılı ve görsel alanda bulunan bütün platformlara da destek vermeye devam edeceğim/...

Dünya ölçütünde anti-faşist, anti-kapitalist ve anti-emperyalist oluşumlar yanında Türkiye’de de anti-AKP’ci olan bütün ilerici unsurlar dostumdur. Diline, ırkına, mezhebine ve dinine bakmıyorum. Temelinde insanı taşıyan herkesle ortak paydada mücadelede yanında olmayı amaç edinmekteyi(z)m ki, Yeraltından Notlar!’ artık kolektif bir sayfa haline dönüşmeye başlamıştır, buda sanırım diyalektiğin kanunlarından kaynaklanmaktadır.

Bundan dolayı yarın İstanbul’da hem de Yeraltından Notlar’ın üst beyin sitesi olan ve aynı adı taşıyan Halkın Günlüğü sayfasında TKP’ye en sert eleştirisi olan ben -27 Kasım, Cumartesi, Saat 19.00’da- İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu'nda gerçekleştirilecek olan TKP'nin 90. yıl kutlamasına katılmayı devrimci bir görev buluyorum!

Ama her halükarda suni dengeyi bozmak için: “Sürekli emperyalist işgale, sürekli faşizme karşı, sürekli devrimci durum, sürekli silahlı mücadele!” demekten de kendimi alı koyamıyorum!

25 Kasım 2010 Perşembe

Kedir kedii...

Lübnan’da Erdoğan, Türkmen köyünde halka seslenmiş "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz." Öyle ya kim dardaysa Erdoğan orada, nerede bir zulüm-mazlum ve eşitsizlik varsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti orada. Ala, kürsüye çıkınca İsraillilere de bindirmiş ayakta da alkışlanmış.

Sanki Amerikalılar Irak’ı işgal ettiğinde Bush’un karşısına geçip “Amerikan askerleri biran önce evlerine dönsünler diye dua ediyoruz” diyende Erdoğan değildi (?), Mavi Marmara gemisi baskını yiyince Fethullah efendiden azarı işitip, Obama’nın restinden çekinip bir grup AKP’liyi alelacele ABD’ye gönderen de…

Kimi kandırıyorlarsa (pardon aramızda şu NATO’nun bu topraklara döşeyeceği füzelerden sonra, bu zavallı çıkışı alkışlayan/gurur duyanlar da yok değil) Allah aşkına, sen - ben - bizim oğlan geleceğiz yan yana kükreyeceğiz, yalnız kalınca da birbirimizin kuyusunu kazacağız. Kendi ülkesinde istikrarı gerçekleştirememiş ama diğer ülkelere kahramanlık pozlarıyla caka çalıyor. .

Kendini ya Osmanlı ya da Arap azilzadesi sanıyor. Yalanda üstlerine yok, oysa Türkiye'de ve muhtemelen İzmir'de konuşlandırılacak olan Füze Kalkanı Projesi'nin İran'ı hedef aldığını herkes biliyor. Tablo şöyle... Komşu'nun evinden silahlar komşuya çevrilmiş ama isim verilmiyor. Bunun ne önemi olabilir ki! İran adının verilmemesi ile kimi kandırıyorsunuz. İran’da, Türklerde Türkiye'de konuşlandırılacak Füze Kalkanı'nın İran'a korku salmak ve muhtemel İsrail saldırısına tedbir olmak için alındığını bilmiyor mu sanıyor bunlar?!

Türkiye'ye yerleştirilen Füze Kalkanı besbelli İran ve Suriye füzelerine tedbir için, bunun adını seslendirmek hiç önemli değil zira aynı toplantıya katılan Fransa cumhurbaşkanı, İran'ın adını açıkça vererek "Bizde kediye kedi derler" dedi de bizimkisi de altta kalmayacak ya “Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz” diye efeleniyor… Yesinler Kasımpaşalılığını, o füzeler bu saatten sonra hem Başbakanlık Konutu'nun, hem de AKP’nin içine yerleştirilmiştir wesselam!.

Son olarak, Lübnan'lı Harari ailesine kâr yapan bir kuruluş olan TürkTelekom'u bende satsaydım beni de ayakta alkışlarlardı..
.
Ee yukarıda da söyledik işte bizimkisinin duyduğu sesten irkilmesi doğaldır, ne diyelim: kedir kedii...

23 Kasım 2010 Salı

Kelime-i Şahadet getirsem Marksist mi olurum?

Taraf gazetesinden Mithat Sancar siyaset “Risk” işidir demiş, sanıyoruz ki o da siyaseti piyasayla karıştırıyor. Sancar, satır aralarında sanki “Yargı”yı kavgayı çağıran oyunbozan muhallebi çocuğuymuşuz gibi, “Bu işler toplumsal muhalefetle olur ama kaybedersiniz o ayrı, kaybederseniz de kabul edin” diyor. Bak sen, hepside akıl küpü araya serpiştirilen “Toplumsal muhalefet” gibi sözlerde bildiğiniz gibi değil. Öyle ki, Sancar en önemli siyasi sorun olarak “Türban”ı gösteriyor ve buyurgan haliyle, türban sorununu ele almayan hiçbir şeyi siyaset bile görmüyor. Toplumsal muhalefet de toplumsallığını bilsin yani, ne konuda konuşacağını da bir Sancar’dan bir de TRT’dekilerden öğrensin değil mi?

Yine Ahmet Altan, Erdoğan’dan korkan yazarlara yüklenmiş: “Niye korkuyorsunuz, yazın ve bedelini ödeyin” diyormuş. Tabii ya bu ülkede tek Altan familyası eleştiriyor ya Bay Erdoğan’ı, şimdi de akıl veriyorlar… Ne türden insancıklardır bunlar, anlamak güç hakikaten. Yani öyle bedavadan muhalefet yok. Yani yemiyorsa bırakırsınız, zaten gazetecilikte yapmıyorsunuz. Bari gölge etmeyin değil mi?

Daha dün İTÜ’de 2008 yılındaki açılışına konuk olan Tayyip Erdoğan efendiyi protesto eden 18 öğrencinin 1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırılması kararını nereye koyacaklar, demokrasinin tıkır tıkır işleyişine mi?

Bu arada birde eleştiriye pek açık olan TRT’ye Ağça’yı çıkartan sözde TV sunucusu hani limon satın diyen soyadı Memi dir, Pipi midir işte ondan sonra diğer bir katil olan 7 TİP’li gencin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı’nı gerçekleştirenlerden ve Susurluk Davası hükümlülerinden biri olan Haluk Kırcı’da köşe yazarı oldu (web sitesini vermeyeceğim yeterince reklâmlarını orada burada yaptılar), ne “Cesaret” örnekleridir değil mi bunlar? Bilemiyorum belki de Ahmet Altan bunu kastediyordu bilinmez ama Erdoğan’ı ve şu pek muhteşem partisiyle birlikte iktidar kanadını eleştirenlerin başına ne geldiğini az çok biliyoruz, sanırsınız ki bu ülkede tek muhalif gasetecilik yapan yayın organı Tarafçılardır.

Zihniyet meselesi elbette, şu yukarıda dillendirilenlerden sonra insanın şöyle küçük köşesine çekilip düşünesi geliyor(…) bu ülkede demokrasi var, AKP isminde ki “Adalet” tümcesi Sirakuza şehrindeki kral Demoklesin tepesinde sallanan kılıç gibi, tepelerimizde bir sağa bir sola gelip/giderken özgürlüklerin biricik temsilcisi olabiliyor.

Şimdi düşünüyorum: acaba Kelime-i Şahadet getirsem Marksist olur muyum?

21 Kasım 2010 Pazar

42 sayısı

İnsan bazen sıkılabilir, bazen de karamsarlığa bürünüp sinirlenebilir ve küfür edebilir. Ve bazen beyin hücrelerine deli gömleği geçiriliyor hissi alarak barikatların ardında sisteme dayanabilir insan. Aslında bütün bunlar bir süreçler silsilesidir. Gelir ve geçerlerrr…

İşte o süreçlerde anlarsınız, bu ülkede karşı devrim 12 Eylül 1980’lerden itibaren hep görev başında olmasını. Çünkü kendini hep restore etmiştir, finansmanları da gölgeler altında kara elleriyle yeşil yeşil dolarlar saymaktadır. Dün laik odakları besleyen bu sermayedarlar, bugün dini ritüelleri kullanan ve geçmiş dönemde aklına her geldiğinde cihat çağrısı yapanları bir bakmışsınız desteklemişlerdir. Şimdi de Fethullahçı ideolojiyi restore ediyorlar, bundandır Fethullah dönebilir manşetleri, 11 yıldır CIA denetiminde yerleştirildiği FBI’a çiftliklerinde bir dinginlikle oturan Gülen Çetesinin yakın elemanı pozisyonunda bulunan Zaman gasetesi (gazete yerine -gaSete- özellikle yazılmıştır) Hüseyin Gülerce 32. Gün programına katılarak 2011 genel seçimlerinden sonra ülkeye döneceğini, kalabalık bir karşılama töreni istemediğini (bak sen şu mütevazılığa), ancak yurt gezilerine çıkacağını dillendirirken, TV ve gazete sayfalarından bilinçaltlarımıza bir çalışma yine yapmıştır. Kaygılanacak bir şey yok, her zaman ki çalışmalarından biridir ve vesayet palavraları etrafında da bunlar sizlere yutturuldu. Sizlere diyorum çünkü bizler yutmamıştık, başından itibaren ne faşist sosuna bulandırılmış Ergenekon masalını ne de 8 yıldır AKP’nin demokrasi palavralarını. Sistemin ulusalcılarla başlayan Ergenekon operasyonundan sonra, Kürtlere yönelik KCK davasıyla süre gelen ve devrimcilere yönelik başka bir operasyonla Devrimci Karargâh Örgütü üzerinden ve SDP genel başkanı dâhil, birçok TÖP üyeleriyle, Bilim ve Gelecek Dergisi editörü Baha Okar’la birlikte RED Dergisi yazarlarından Hakan Soytemiz’inde içlerinde bulunduğu gözaltı olayından sonra suskunluğunu solda durmak adına koruyanların sessizliği onların boynuna ağır bir boyunduruk olarak geçmiştir, haberleri olsun.

Bu yüzden demokrasi başlı başına “Yetmez ama evet”lerle, cemaatlerin kıçlarına takılarak yapılmıyor. Çünkü demokrasi her ülkede halk tarafından denetlenir, Türkiye’deyse halkla birlikte aksine tartaklanıyor. Öyle ki liberalizmin pespayeliği altında oturup demokrasi ve özgürlükler üzerine ahkâm kesen bazı dangalaklar sosyalist sola akıl vererek bunu yapıyorlar. Öyle bir demokrasi hovardalığı ve anlayışıdır ki bu, hiç utanmadan polis, Erdoğan kliğinin “Ananı da al git” dediği köylüyü gördüğü yerde gözaltına alıyor olması bir yana, o köylü hem küfür yiyor hem de tartaklanıyor. Kadir Topbaş’ın koca billboardlara yapıştırdığı evet afişlerine katılan Doğan Tarkan’a teşekkür eden Erdoğan kliğine, TEKEL işçileri hakkında söylediği sözlerini hatırlatmak isterim yinede. O kadar ki yeri geldiğinde de Tayyip ağa ana/bacı edebiyatıyla terbiye timsali olarak ortaya çıkabiliyor.

Keza basın üzerinde yürüttüğü temizlik operasyonun son adımlarını da inanılmaz bir tutarsızlığa imza atarken de hiç utanmıyor.

Sorsak çemkirebilir, sol düşünce, sol değerler bugün halen ağır ve etkilidir. Geçmişte de görüldü ki, milliyetçisinden, İslamcısına burjuva siyasetinin geniş bir cephesi zaman zaman kendini “Aynı zamanda solcu” olarak sunacak kadar ileri gitmiştir. Bunun için TEKEL direnişi en son yaşanan somut işçi eylemlerindedir. Gerisiyse hikâyedir!

Cepheleştirmeye çalıştıklarımızdan mısınız,
cepheleştiremediklerimizden mi?
Kısacası eşyanın tabiatına aykırıdır, eşyayı ismiyle çağırmak gerekiyor. Belki haberiniz vardır; “Ortak ihtiyaçlar ve devrimciliğin gerekleri örgütsel biçimi de yaratacaktır” bu başlık TKP’nin 3 Kasım 2010 tarihinde soL Gazetesi ve soL Haber Portalı’nda yayımlandı. “Cephe’den önce cepheleşmeye çağırıyoruz” diye başlayan çağrı metni içerik olarak Halkevleri, ÖDP ve EMEP’i ilk etapta içine alıyor. Bu metin dururken BDP'nin yine ÖDP ve EMEP ile birlikte CHP’ye önerdiği "AKP'ye karşı sol blok" çıktı. (Not: Doğan Tarkan denen adam bundan oldukça alınmışa benziyor, marksist.org adlı kendi sitesinde bundan alındığına dair izlenimler edindim, hani başkan Apo seninde başkanındı neee oldu liderleri mi karıştırdın.)

Şimdi bundan sonra ne olur bilemem ama asıl işimiz yüzü bir türlü kızarmayan akıl terörünün ilk öncülerinden olan Erdoğan kliğiyle birlikte gericilik çağını bu liberal sözde solcularla birlikte kapatmaktır, çünkü AKP’de basın ve internet üzerinde sansür kurullarını devreye sokacak, meslek odalarına, sendikalara, barolara saldıracaktır. Neticede işleri budur. Yandaşlar ve yardakçılar atağa kalkacaktır, emir aldıkları yer bellidir.

AKP karşısında ciddi bir cephenin olması direncin artması anlamını taşıdığını belirteyim. Çünkü AKP’liler karşılarında direncin -örgütlenirse-, canlanırsa, cepheleşirse fena halde canını sıkacağını biliyor. 42 sayısı AKP’ye ve başta Erdoğan kliği olmak üzere diğer yardakçı liberal aymazlara kafa tutma çağrısını birde somutlaştırırsa, kendilerine demokrasi palavrası üzerinden gördükleri desteğin yok olacağını bilmektedirler. O yüzden cepheye yığınak yapmak, cepheyi öncü haline getirmek, halkı partiye dönüştürmektir.

12 Kasım 2010 Cuma

Kör dövüşü: Üçkâğıtçı, bezgin, bozguncu

Cumhur-u reisi bile bıktırdılar, kızgın ve bıkmış bir halde söylendi durdu kameraların karşısında. Malumdur bilirsiniz, zevcesi Cumhur-u reisin ilkokullarda Türban sorusuna İngiltere'den cevap verdi. Hatırlayalım: “Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa biz bunu da ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir…”

Üniversitelerden sonra bu konunun ilkokullara kadar indirgenmesi gerçekten beni dumura uğrattı diyeceğim ama kendimi tutuyorum, netice de “iktidar koltuğunda Erdoğan gibi dengesiz bir adam var” deyip şaşırmaktan ve dumura uğramaktan vazgeçiyorum. Ki bay Erdoğan’a TV kanallarından soruldu; “Efenim siz ne düşünüyorsunuz bay Gül’ün zevcesinin ilkokulda başörtüsü cehalettir sözüne” bizimkisi hemen cevapladı ve ilk yumurta da o zaman çatladı işte… Anımsadığım kadarıyla bizimkisi şöyle cevapladı bilmiş ve bilimsel bakış acısıyla: “Ben özgürlüklerin tanımı noktasında kişisel (ya da bireysel) açıklama yapma noktasında değilim. Çünkü özgürlüklere olan inancım çok farklı, toplumsal bakıyorum” gibi bir şeyler mırıldandı… Anladım ki, bu pek muhterem zat yani Erdoğan diğerleri gibi değil konuları kişiselleştirmiyor konuya toplumsal dokulardan bakıyor. (Burada yalan söylediğimi kabul ediyorum, halbuki 8 yıldır en az muhalefet partileri kadar kişiselleştirmenin öncüsüdür kendisi.)

Anlayacağınız şu başörtüsü (Türban) şu hikayeye benziyor: Üçkâğıtçının biri bir tenekenin dibine b.k üstüne de peynir yerleştirip pazara gitmiş satmak için. Müşterinin biri sürekli aynı yerden bir parmak alıp tadına bakıyormuş, bir daha biraz daha. Peynirci bakmış olmayacak; ''Fazla deşme b.kunu çıkarırsın demiş'' belki de Gül’ün anlatmak istediği buydu, kim bilebilir.

Neyse!

Göstere göstere özgürlük bu olsa gerek…
***
Son olarak “Flört fahişeliktir, namuslu kadın çalışmaz” diye açıklama yapan Cemil Çiçek denen bozguncu hazzını artırma amacıyla mı böyle bir açıklama yaptı bilinmez ama cinsellik ve cinsiyete dair kurgularında bu adamın bir sorunun olduğu muhakkak. Milliyetçilik analizlerinde yer almaya bilir bu açıklama ama bir ölçüde bilinçaltında kadının mal olarak güdüldüğü, günü birlik cinsel açlığımı bastırsın ve sadece evde ev işi yapsın mantığının çok sayıldığı AKP’lilerin toplumsal cinsiyet kurgularının oluşturulma ve işleyiş süreçlerine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Bu nedenle de konu derinlikli bir çalışmayı hak etmektedir. Bu da Freud’cularla birlikte diğer psikiyatrların ilgi alanına girmektedir. (Not: Şuan bu adamın eşi başta olmak üzere, bir kızı da varsa onu ve onun gibilerinin durumunu düşünmekteyimm!)

***
Sanırım sınanıyoruz.. Kâinat var olmadan önce bile Ergenekon vardı çünkü öğreniyoruz ki, deccal – iblis ve şeytan denen alametlerin diğer adı Ergenekon’dur, öyledir ki orijinal adı RMS Titanic olan Titanic gemisini tarihler Nisan 1912 yılını gösterdiğinde Ergenekoncular batırmıştır. Hatta rivayet edilir ki 1400 yıl önce Müslümanlarla birlikte diğer dinler arasına fitne fesat katanlarda bugün ki adıyla anılan Ergenekoncu güruhtur.

Ve Cebrail (a.s.) 6 milyar yıl (aslında bu daha eskidir) sonsuzlukta gezinmeden önce şöyle dedi: “Kim yarattı bunları(?)” öyle ki, bir ses duyuldu 14 milyar önce "Kâinat yoktu ama Tayyip ve resmi ideolojisi vardı" dendi.

Secdeye gelin!

9 Kasım 2010 Salı

Takozz!

Cem Uzan’ın en yakın adamı pozundaydı, karşılığında da Cem Uzan için, Cumhurbaşkanı olacak adamdır derdi geçmişin ulusalcısı Engin Ardıç. Uzan’ın TV’sinden önüne gelene havlıyordu, gerçi o işi şimdi yine Erdoğan aynısını yapıyor. Hav havv havvv… Kemik attıkça sorun yok anlayacağınız. Zaten hortumlamalardan, yolsuzluktan gelen parayla hakkını hep böyle ödeye geldiler, tıpkı Ertuğrul Özkök gibi o da kodaman patronunun canı viski ister diye arabasının bagajında her daim viski taşırmış. Gecenin bir yarısı olsa bile yeter ki kokusunu alsın sahibinin, sahibi istesin, istemesin bu gidermiş peşinden yumuşak yumuşak hem de sahibinin en sevdiği viski markasıyla… Düşünsenize; bunlar konuşmacı diye panellere davet ediliyorlar ve köşeciklerinden topluma akıl veriyorlar. Hani derler ya Osmanlı döneminde Anadolu’nun hep bir yeri vardır. Örneğin Taksim’de ilk kayıtlara bakarsanız (kendini Osmanlı asilzadesi sanan dünyanın en kirli nehrinden bile ağzı kirli olan Murat Bardakçı bunu araştırmalıdır) orada da bu tür kişicikler görmek mümkünmüş, o zaman pezevenkler bile esnaftan sayılıyormuş. Padişah sefere gittiği zaman padişahı uğurluyorlarmış… Bunlarda bay Gül ve Erdoğan kliğini uğurlamaya – karşılamaya gidiyorlar gazeteci sıfatıyla. O dönem pezevenkler esnaf görülüyorsa, bunlarda gazeteci görülüyor işte..

8 Kasım 2010 Pazartesi

Gorki’ye açık mektup

Hayır!
Maksim Gorki hayır!...
Hayır, ihtiyar usta,
bu hususta
hem fikir değiliz!

Lenin
senin gözlerinde,
ruhu keskin azabın çarmıhına gerilen,
zaman zaman dirilen,
ak gömleği kanlı bir ölü.
Balığın pullarla örtüldüğü gibi
kelimelerle örtülü sen!

Görüyorsun onu bazen
el yazma bir İncil sofrasında,
ve bazen
ufuklarında sarı nakışlı kızıl çizmeler gezen
Ural akşamlarının arkasında!

Bazen Lenin senin gözlerinde:
mavi gözlü
uzun yüzlü
bir nebi
ve bazen
kalın enseli korkunç
ve adil
bir “Boğadır”
Hayır!
Maksim Gorki hayır!
Hayır, ihtiyar usta
bu hususta
hem fikir değiliz!

Biliriz:
beraber dinlediniz Peşkova’nın evinde
Beethoven’in sonatlarını!

Duydu Lenin
yükselen seslerin
yüreğinde senin kanatlarını!

Biliriz:
beraberdiniz
Kapri sahillerinde!
Kamışsız otlarla beraber
balık avladınız.
O gökyüzü gibi mavi,
gökyüzü gibi şeffaf suların üzerinde!

Biliriz
Lenin’i sevdiğini biliriz!
Biliriz bunu ihtiyar usta!
Bak bu hususta hem fikiriz!
Bugün 'günlüklerim'le karşılaştım bir rastlantı üzerine, şöyle karıştırdım neler neler yazmışımm diye. Ve yüzlerce not. Koşuşturmalar, kırgınlıklar, eksiklikler, karamsarlıklar ve umutlar o iki ciltlik günlüklerde. Tarih 1999 yılının Kasım ayını gösteriyor, “Nâzım Hikmet’in Maksim Gorki’ye yazdığı açık mektup” başlığıyla not düşmüşüm İstanbul’da.. Yine o dönem büyük bir zevkle okumuş olduğum Kemal Sülker’in kaleme aldığı “Nâzım Hikmet Gerçek Yaşamı” başlığını taşıyan 6. ciltten oluşan yapıtından bu şiiri günlüklerime aktarmışım. Görünce paylaşma ihtiyacı duydum, sanırım internette ve/ya da başka yapıtlarda geçmiyor bu şiir. Fakat her ne olursa olsun yeniden okunmaya değer ve arşivlere girecek kadar değerli bir şiir..

26 Ekim 2010 Salı

Tanığıyız!

Marksizm'le söze girip Troçkizm’den ve proletaryadan dem vurup bir yandan da hayat sözü veriyordu, bunun referansı iddia ettiği partinin isminde ki cümlelerden saklıydı. Sözünü eyleme dökemedi ve birilerince belirli birilerince de belirsizce bir şekilde sağcılaştırıldı. İşte o ılımlı dokunuşun tanığıyız! Çünkü özgürlük ve dayanışma masallarından söz edip, söz ettiği yerin neresi olduğunu deşifre etti.. Zira dayanıştığı yer ise malumdur: işte o malum yeri ve hacıyı afişe etmek için buradayız.

22 Ekim 2010 Cuma

Örümcek ağları

Daha önce yazmıştım Devrimci Karargâh ve Hanefi Avcı’nın kitabıyla ilgili düşüncelerimi “Kuyunun altında kurbağa” başlığını taşıyan yazımda. Şimdi bir kez daha değinmek lazım… Çünkü çabuk unutuyoruz. Döneminde Amerikan parlamenterlerinden biri söylemiş (adını anımsamıyorum şimdi) ama "Türklerin en çok sevdiğimiz özelliği çabuk unutuyor olmaları” gibi bi’şeyler demiş, bir Amerikalıya hak vereceğimi düşünmezdim ama sanırım haklı, aptallaştırdılar koskoca şu Türklerin övündüğü o 72 milyonluk toplumu.

Konu şu
Hanefi Avcı, 28 Şubat’ta tanınmıştı ilk, yani o dönemeçte, Mali Şube Müdürü aracılığıyla daha önceden tanıştığı Ahmet Kaya kendisine destek olmuş, ilişkileri bir tür dostluğa evrilmiş (ki bende okuduğum yayınlardan - dergilerden yeni öğreniyorum) magazinciler gecesinin ardından Ahmet Kaya’yı ilk arayanlardan biri Avcı; pasaport sorununda da yardımcı olmuş Ahmet Kaya’ya.

Tuhaf ve ilginç bir ilişki elbette, bende ilk okuduğumda şöyle bir ‘durdum’, 12 Eylül’e karşı yükselen ilk seslerden biri olan, hayatı konserlerinin basılmasıyla, göz altılarla geçen Ahmet Kaya ve işkenceciliği tescilli bir polis. O tescil sayesinde, bugüne kadarki makamlarının hiç birine gelememiş olması gereken bir polis.

(Tırnak içinde aklıma birden Mehmet Ağar geldi hani şu ‘ben 1000 operasyon yürüttüm’ diye böbürlenen zat, hakikaten bir ona dokunamadılar demi bir de şu Deniz Fenercilere, ‘ne acı’ ne demokrat ne özgürlükçü bir ülke değil mi? Amerikalıların 65 yıldır bizi neden sevdiklerinin kanıtı sanırım bu silsilede saklı.)

O polisin “cemaat”e yakınlığından ötürü 12 Eylül referandumunda “evet” diyeceği varsayılıyordu ki, bir kitap yayınladı ve deyim yerindeyse kıyamet koptu. Referandumun hemen ardından gelen tutuklanmayla, liberaller arasında “cemaat şeffaflaşmalı” eleştirilerinin dilendirilmesiyle yol alan bir tutuklanmaydı bu. Gerekçe, Avcı’nın güya Devrimci Karargâh örgütüne yakınlığıydı.

Bostancı’da Orhan Yılmazkaya’nın –Akın Birdal’ın vurguladığı gibi yargısız infazla– katledilmesinin ardından ilk defa bu kadar gürültü koparan bir örgüt hakikaten etkileme gücü ne kadardı ki Hanefi Avcı gibi eski azılı birini etkileyip kendi kulvarına sokuyordu yoksa uydurulmuş ve abartılmış bir sürü başka ilişkiyi potasına alacak kadar genişletilmiş miydi başka şeyler? İşte Avcı’nın tutuklanmasının ardından devrimciler birbirilerine bu soruyu sordu. (Örneğin bu örgütün neden bir yayım organı yok ya da neden bir merkezi yayın organın adını bilmiyor devrimci kurumlar(?) sorular çok.)

Zira operasyon Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) çevrelerine, eski Kurtuluşçulara kadar uzanmış, devrimcilerle Kürt hareketleri ve Ergenekon arasında kurgu dışı yazar Arthur Conan Doyle tarafından oluşturulan hayalî dedektif kahraman Sherlock Holmes’a bile taş çıkartacak bir fantezi ağı inşa edilmeye başladı.

Bu arada bir soru daha geldi çok geçmeden: Hanefi Avcı’nın THKP-C ve Dev-Yol’la nasıl bir ilişkisi var? Mersin Emniyet’te Dev-Yol Masası şefi olan Avcı, neden kitabını Angora Yayınları’ndan bastırdı? Gözler, yayın evinin sahipleri Cahit Akçam ve Cumhur Özdemir’e çevrilince, THKP-C geçmişleri ve mahkûmiyetleri giriyor devreye. Ve tabii hemen ardından Taner Akçam, Ermeni meselesi ve Dev-Yol yatırılıyor masaya… Nereden nereye. .

Necdet Kılıç Galatasaray’daki Yapı Kredi binasının hemen arkasındaki evini (İslamcı basın krokiyle bile gösteriyor, “Beyoğlu çocuğu” gibilerinden, kapıya çizili graffitilere ayrıca dikkat çekiyorlar) işkencesine yıllar sonra neden açmış, iyi bir romanın ya da “psikolojik” bir filmin konusu hakikaten, devrimcilerin Devrimci Karargâh’la ilişkisine yönelik fantezilerse, bir psikanaliz müdahalesini gerektiriyor sanki. İstihbarat örgütlerinin ve polis teşkilatının devrimci çevrelerden daha iyi bildiği devrimci bir örgüte ilk defa rastlıyoruz doğrusu.

Hanefi Avcı neci peki? Bildiğimiz, 12 Eylül’ün işkencelerinden birinci derecede sorumlu olduğu, 28 Şubat sonrasında yıldızının Fethullahçılar tarafından parladığı, çocuklarını Fethullah okullarında okuttuğu, adeta teşkilata tamamen hâkim olmuş Pol-Bir kendi içinde kapışıyor, Hüseyin Kocadağ gibi Pol-Der’lileri de kendine benzetiyor (bu da bir fantezi sayılabilir tabii), Türkiye’deki “değişim”in sadece “askeri vesayet”le, “yüksek yargı”yla sınırlı kalmaması, Emniyet teşkilatının da bütünüyle –hem Avcı hem de karşıtlarıyla– sorgulanması, polisin rejimle ve gündelik hayatımızla ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekiyor.

İşin içinde RED Dergisi’nin, Bilim ve Gelecek Dergisi’nin nasıl karıştırıldığını anlayan varsa da beri gelsin, (ama bu arada, Ergenekon’la başlayan “Ulusalcı güçler” KCK operasyonuyla devam eden “Kürt muhalefet” belki ilgili belki ilgisiz), bir açıklama da ana akım 4. kuvvet dediğimiz medyada asla yer bulmayan baskın ve davalar için geçiyor (saklanıyor): Güney’den, Kızıl Barak’a, İşçi-Köylü’den, Yürüyüş Dergisi’ne ve irili ufaklı dergiler hakkında yürütülen yaygın bir operasyon mu var diye sorası geliyor insanın kendisine?!?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Utanma duygusu

Başlarken!

“Utanmasak gündeme almazdık” Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP)’ni diline 12 Eylül’de düzenlenen referandumdan sonraki konuşmasında Tayyip beyden teşekkürlü konuşmasını almasaydı, işin açıkçası bizde bunu dillendirmeyebilirdik, dedim ya DSİP’in başını çeken var başsız değiller ya ne diyelim birde bunların başsız olduğunu düşünün, yokla var'olmama arasında benimde bilemediğim bir yerdeler… Neyse malumdur bunların başını Doğan Tarkan denen bir zat çekiyor (ben ona sakallını her ne kadar kesmiş olsa da hacı diyorum) şu Fethullahçı Zaman’a verdiği uzun röportajdan sonra bizde kendisi hakkında yazalım dedik.

Bence geç kaldık ama hak etti ve bence de iyi ettik…

Bu kişi sözüm ona Türkiye’de devrimci bir partinin liderliğine soyunmuş, tarihi katliamlarla dolu bir doktrinin Türkiye üzerindeki temsilcisinin “Yetmez ama evettt” diyenlerle aynı dili telefuz etmeye çalışıyor. Yani adam partisinin içindeki olgulardan yoksun… “Devrimci” mi, hayır! Ya “Sosyalist” mi, kesinlikle alakası yok! Peki, “İşçi” mi, o da yok! Zaten bir “Parti” olgusu kalıyor geriye, o da derler ya kanarya sevenler derneği tümcesi kadar anlamlı ve manidar… Gerisi de yok, ötesi de yok.

Dedim ya utanmamız ve genelleme yapmamız da inanın sokağı temsil ediyor, hakikaten Zaman'a verdiği röportajdan sonra TV8’de Gökmen Karadağ’ın hazırlayıp sunduğu programla Devrimci İşçi Partisi kurucusu Sungur Savran’la karşı karşıya geldikleri tartışma noktası damgasını vurdu ve zaten TV8’de bu haberi “Sosyalistlerin yol ayrımı” başlığı adıyla veriyordu, dedik ya Nuriye Akman’a verdiği röportajdan sonra bu iş iyice programdan sonra ayyuka çıktı.

DSİP gibi partileri sosyalist görmüyorum bunu açıklıkla söylemem gerekir, bırakın CHP’yi bile sol görmüyorum kaldı ki bu tartışmalardan sonra Doğan Tarkan'ı solda göreyim ama nafile, CHP DSİP'e göre daha da solda sayılır artık benim gözümde, zira programı izleyen Doğan Tarkan’ın salvolarını da görür, ses tonundaki titremeleri de, kendini soldan ayırmaya özellikle çalıştığı yargısına da görürsünüz. 21. yüzyıl solcuların yılıda olmuştur bence, şöyle ki hata yapmalarıyla ünlerine ün katmışlardır da, buda başka bir mevzu fakat 12 Eylül ’82 Anayasası’nda evet diyenler, 12 Eylül ‘10’da ki referandumda “Yetmez ama evet” diyen solcularda var. Takdiri ilahi işte…

Bilinci veren Cenabı Râb… Veren O, alan O, gerisi de hikaye zaten!’

Çünkü şekilci, çünkü cephede her zaman çoğunluğun yanında… Çünkü O gökte ve şimdi O artık bu saatten ve tartışmadan da sonra DSİP’in yanında da olacaktır, ama O’nun Troçkistlerin yanında olmadığı kesin. Bu yüzden Doğan Tarkan’ın alınmaması malumdur, çünkü (Troçkist olmayarak) Troçkist görmüyorum kendisini hatta liberal rezilliğin dip dalgası içindedirde.

Çünkü malumdur, AKP’nin moda tabiriyle hepimiz en az 3 yıldır Ergenekoncuyuzdur, bu kesin.

100 kişiyi bir araya getiremeyen bir grubu “1000 üyemiz var” palavrasıyla andığı içinde değil, tersine “1000 kişiyle ne yapılır ki, biz de bunu yapıyoruz” ağzıyla yaptığı için utandık. İşte utanmanın temelinde yatanda bu. Bu ama tek tesellimiz, Türkiye solunun artık bize bazı utançları yaşatmamak için silkinmeye niyetli olduğunu görmemizdir. Zaten bu yazının çıkış noktası budur. Yani tam anlamıyla Facebook’ta hiç üşenmeden – gücenmeden yani şurada Devrik Sünepe İşbirlikçiler Partisi (DSİP) adına açtığımız grupta yatmaktadır bütün amaç.

Amaç derken de bazı liberal geri zekalılar akıl etmeye bilir, yukarıda ismi zikir edilen grup DSİP’i deşifre etmeye yöneliktir. Çünkü gerçekten de solun geniş kesimleri, uzun süre kendilerini esir ya da rehin almış olan komprador soldan, ajan soldan, mikroplu soldan arınma konusunda hız kazanmış durumda olmasıdır. Emin olmak için liberal tayfanın yazdıklarında bakmak da yeterlidir ama sanırım en anlamı söz liberalizm üzerine Sartre’nin sözüdür, Sartre şöyle der; “Liberal rezil bir sözcüktür” buradaki liberal sözcüğünün karşılığı “Alçak, rezil, iğrenç, bayağı, pis…”dir…

Ne diyelim Zaman’da kem-küm, TV8’de kem-küm savunulacak hiçbir değer kalmamış daha ne olsun bence dükkânı kapatıp AKP'ye geçme zamanı gelmiştir.

Not: Doğan Tarkan’ı Facebook’ta açmış olduğumuz Devrik Sünepe İşbirlikçiler Partisi (DSİP)’ne bekliyoruz. Umuyoruz ki bizi yalnız bırakmaz çünkü Türkiye’nin (o koyun olmayan) halkının kendisine ihtiyacı vardır. Eğer Tayyip beyde izin verirse gelip bir görsün… Bizi kendisinden mahrum bırakmasını temenni ediyoruz.

19 Ekim 2010 Salı

Komünist hipotez

Jenerik anlamıyla, Manifesto’da da belirtildiği gibi, “komünist” öncelikli olarak sınıf mantığı (ilk çağdan beri varlığını sürdüren bir dizge olarak emeğin egemen sınıfın tahakkümü altında olması) kaçınılmaz değildir, aşılabilir. Bu yüzden “komünist hipotez”, refah eşitsizliğini ve hatta işbölümünü ortadan kaldıracak bir kolektif örgütlenmenin mümkün ve uygulanabilir olmasıdır. Devasa zenginliklere özel kişilerce el konması ve bunların miras yoluyla devredilmesi ortadan kalkacaktır. Sivil toplumdan ayrı olarak var olan baskıcı bir devlet artık bir mecburiyet olmaktan çıkacaktır: üreticilerin özgür birlikteliğine dayalı uzun erimli bir yeniden örgütlenme, böyle bir devlet aygıtının sönümlenmesini sağlayacaktır.

Bu anlamıyla “komünizm”, son derece genel bir tasavvurlar kümesini ifade etmektedir. Bir programdan ziyade, Kant’ın kavramıyla söylersek, düzenleyici işlevi olan bir idea’dır. Bu komünist ilkeleri ütopyacı olarak adlandırmak ahmaklıktır. Bu ilkeler, burada tanımlandığı anlamıyla, her zaman farklı şekilde gerçekleşen modellerdir. Safkan bir eşitlik fikri olarak komünist hipotez şüphesiz devletin ortaya çıkışından beri varlığını sürdürmektedir. Kitle hareketi “eşitlikçi hareket” adı altında devlet baskısına başkaldırmaya başladığı andan itibaren hipotezin unsurları veya parçaları belirmeye başlar.

Halk isyanları –Spartaküs’ün başını çektiği köleler, Münzer’in önderliğini yaptığı köylüler– bu “komünist sabit”in pratik örnekleri olarak tanımlanabilir. Komünist hipotez, Fransız Devrimi’yle birlikte siyasal modernite çağını başlatmıştır. Bugün üstümüze düşen ise, komünist hipotezin tarihinde hangi noktada bulunduğumuzu belirlemektedir. Modern dönemin bir freski, aralarında kırk yıllık bir kesinti olan, hayati öneme sahip iki devasa sekans gösterecektir. İlki komünist hipotezin ortaya çıkışı, ikinci ise gerçekleştirilmesi için yapılan başlangıç hamleleridir.

İlki Fransız Devrimi’nden Paris Komünü’ne kadar sürer; 1972’den 1871’e kadar. Mevcut düzenin ayaklanmayla alaşağı edilmesinden kitlesel halk hareketinin iktidarı ele geçirmesine uzanır. Bu devrim, toplumun eski biçimlerini ortadan kaldıracak ve yerine “eşitler topluluğu”nu koyacaktır. Yüzyıl boyunca kent halkı, zanaatkârlar ve öğrencilerden oluşan ve belli bir kalıbı olmayan halk hareketi, çoğunlukla işçi sınıfının önerliği altında bir araya gelir.

Komünist hipotezin ikinci sekansı 1917’den 1976’ya kadar sürer: Bolşevik Devrimi’nden Kültür Devrimi’nin (1966–75 yılları arasında dünya üzerindeki militan) ayaklanmanın sonuna kadar sürer. Bu dönemde hâkim soru şudur: Nasıl kazanırız? Paris Komünü’nün aksine, mülk sahibi sınıfların silahlı reaksiyonuna nasıl karşı koyarız; düşmanların saldırısından koruyabilmek için yeni iktidarı nasıl örgütlemeliyiz? Artık soru, komünist hipotezi formüle etmek ve sınamak değil, onu gerçekleştirmekti(r): 19. yüzyılın tahayyül ettiğini 20. yüzyıl gerçekleştirdi.

Şimdi 21. yüzyıldayız! Örgütlenme sorununa odaklanan bu zafer tutkusunun en temel ifadesi, komünist partinin “çelik disiplini” olmuştur. Buysa, hipotezin ikinci sekansının temel vasfıdır. Parti, söz konusu sorunu büyük oranda ilk deneyimle çözmüş: devrim ya ayaklanmayla ya da uzun süren bir halk savaşı aracılığıyla çözmüştür. Örneğin Rusya, Çin, Kore, Vietnam ve Küba’da varlığını sürdürdü ve yeni bir düzen kurmayı başarmıştır.
● 21. yüzyıl halk savaşlarının (ayaklanmalarının) çağı olması umudu yitirmediğimiz bir olgudur ve belleklerimizde de halen durmaktadır.

11 Ekim 2010 Pazartesi

‘Türban’a özgürlük’ diye bir özgürlük!

“Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!” (Bakara: 223)

21. yüzyılda Tevrat’ın On Emriyle; İncil’den ayetlerle ve Kur’an’la Türban konusunu tartışıyor yine siyasetçiler, işin açıkçası 1400 yıllık bir konuyu yeniden, Türban konusunda Kur’an’a gönderme yaparak yürütülen tartışmalar, tarih bilgimizi genişletir ama hukukun kaynağı olamaz.

Çağdaşlığın kaynağı değildir
Devletin temel düzenlerini din esaslarına göre belirlemeye kalkacaksak -ki bu demokratik ülkelerde sökmez- zaten bütün demokratik ülkelerde ki Anayasa’ya aykırıdır. Tabi biz istisnai bir ülke olduğumuz için bizde geçerlidir sanırım. Çünkü “Bir Türk dünyaya bedelden” tutunda “Her Türk asker doğar” gibi bütün dogma – saptırılmış sözcükler bizdedir. Şimdi de Türban’la da demokratik yasalar çerçevesinde bir ülke yönetilir sanıyorlar.

En katı yobaz bile bunu gerçekleştirme kutsallığına ermemiştir, işte örneğin Nisa Suresi, Ahzab Suresi veya Bakara Suresi ve/ya da başka bir sure ve ayete dayanarak düzenlemeye çalışmaları da bunun göstergesi.

Türban’la da demokratik yasalar çerçevesinde bir ülke yönetilemez ama demokratik ve uygar hakikaten sosyalleşmeyi -yani insanı ön plana çıkarmış bütün toplumlarda- bu tür fenomenleşmiş olguları savunabilir hatta uygulayabilirsiniz. Örneğin SSCB devrimden sonra o dönemde bile uygar olduğu için reddetmemiştir dini, sonuçta inanlar kadar inançsızlarda vardır ve bu her iki olguda kendi içinde “İnanç”ı resmeder. Çünkü tarihten de biliyoruz ki, Sovyetler döneminde komünist papazlar vardır.

Beğenin ama beğenmeyin kişisel düşünceleri – ideolojisi hoşunuza gidebilir ya da gitmeyebilir, yanılmıyorsam bu sözü ilk dillendirende Doğu Perinçek olmuştur, cidden belleklerde kalacak bir söz: “Hz. Muhammed, dünya tarihinin en büyük devrimcilerindendir” İslam tarihine şöyle ciddi ciddi baktığımızda Muhammed’in (Hz. Ali ile birlikte) devrimciliğini ne Ebubekir’de ne Osman’da ne de Ömer’de görebiliyoruz.

Öyle ki Ayşe’yi bile bu kategoriye koymak mümkün, Camel (Deve) Savaşı’nda Hz. Ali’ye karşı hilafetlik için ilk ata binen ve kılıç kuşanan kadında diyebiliriz. Bu yüzden kadının yeri açısından Ayşe’de kendi çağı açısından bir misyona bürünmüştür. Devrimcilikten kasıt ise, ilericiliği kendi dönemine içinde taşımıştır. Bu yüzden putlar ve tabular denince aklıma Freud’un bu konu hakkında yazdığı kitaplar geldi, hatta Payel yayınlarından ‘97’de ilk baskısı yapılan Wilhelm Rich’in 'Kişilik Çözümlemesi' yapıtı da okunmaya değerdir.

İslam düzenlemeleri içerisinde bundan 1400 yıl öncesine 6. ve 7. yüzyılda, 15. ve 16. yüzyılda yaşıyorsanız bunu hukuk olarak savunabilirsiniz. Sakıncası da yok, ama dönemin dışında 21. yüzyıldaysanız ve uygarlıktan dem vurup insanlığın merkezinden ve de insanı ön plana çıkarmaktan söz ediyorsak (ki ediyoruz) savunmak bir yana elle tutulur bir argümanınız olması gerekmekte. . Demek istediğim bunu ne Tevrat’la ne İncil’le ne de Kur’an’la örtüştürebiliriz.

İnanlar diyecek ki dinimizin emri bu(?) o zaman o emri bulup delileriyle önümüze sermeliler. Çünkü Türban’ı bu kategori içinde savunmak başlı başına ikincil bir plana itmek ve cinselliğe vurgunun simgesi yerine koymaktır. Çünkü dini algılama sorunudur bu ve bu algı sorunu böyle devam ettikçe, hoca efendilerin tükürüğüyle bütünleşmiş, (inanlar açısından) Kur’an ve Muhammed’in tutum ile bütünleşmemektedir.

Tıpkı eski köleci Yunan ve Roma kültürünü bugün savunan hatta Ortaçağ’ın o karanlığında yaşananlarda, o dönemin sözde asilzadeleri tarafından kadını cinsel köle yaparak kadını ikincil ve sürülecek bir mal olarak algılaya geldi. Bizim dini bütün iktidarımız penceresinden de değişen pek bir şey yok. . Dönemin cariyelerinin ya da Osmanlı padişahlarının haremindeki her kadının durumu da buydu. O yüzden değişen hiçbir şey yok derken bunu görebiliyoruz. Dolayısıyla da çağdaşlığın kaynağı da değildir.

Kapitalizmin nimetleri ve dinin kullanırlılığı
Örneğin Mâide Suresi 77. ayet de ki, “Ey Ehlikitap! Dininizde azgınlık edip hak dışına çıkarak aşırılığa gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoğunu saptırmış ve yolun denge noktasından uzağa düşmüş bir topluluğun keyiflerine uymayın.”

Bu ülkede din sorunu varsa tıpkı Eren Erdem’in dediği gibi: “Bu Abdestli kapitalizm nedeni iledir…” Hatta E. Erdem devamla dillendirdiği: “Tesettür, örtünme ve benzeri konular, asırlardır (tartışılan), hiçbir icma -birlik- tarafından kabul edilmiş bir görüş değildir. Hatta mezhep imamlarının dahi (hiçbir hüküm yetkileri yok iken) ortaya koyduğu görüş; bu simgelerin dinsel olmadığı hususundadır… Kur’an’ın dininde Türban; don bezinden daha kutsal değildir!” der.

Bakın E. Erdem yine devamla şöyle diyor: Dinin öncelikleri arasında böyle bir şey yoktur. Din; "La ilahe illallah’’ çıkışı ile başlayan bir olgudur ki; bundan yoksun olanların "Şekil bağımlısı olacağı açık biçimde vurgulanır.’’

Bu yüzden İslam’ın düzenlemelerinden söz edip Türban’dan söz edenler açıp kutsal kitapları okusunlar. Tesettür, örtünme ve benzeri konular, asırlardır “Tartışılan’’, birlik tarafından "kabul edilmiş bir görüş değildir” diyor E. Erdem haklıdır, bakıldığında görüyoruz ki günümüz Türkiyesinde moda olan cemaati yapılanmalar bu konuda bile bir birlik sağlayamamış. İBDA-C’ci biri Fethullah ismini duyduğunda “O köpekkkler mi” diye tepki vermekte, Karaköy’de çaycılık yaparken bir merkeze indirtilen Cüppeliler tebessüm edip ezan okunduğunda helâda ne yapmamız hakkında saçma – sapan bilgiler vermekte, tebessüm edip geçmektedir. Nedeniyse Fethullah efendinin örtünmeye çalıştığı Türban değil, kapitalizmin nimetleri ve dinin kullanırlığıdır.

Ama ne olursa olsun şu yukarıda ismini andığımız tüccarlar dışında birçok mezhep imamının dahi (hiçbir hüküm yetkileri yok iken) ortaya koyduğu görüş; bu simgelerin dinsel olmadığı hususundadır.

Yine Türban’ın bir rahibe örtüsüdür olgusuysa reel olarak gerçekliğini korumaktadır, bu olgu Sümer ve Asur’larda vardır. Fakat yemeni, başörtüsü, ferace, eşarp, peçe vardır, ama Türban yoktur diyebiliyoruz. Türban’ın olduğu tek yer Emine Erdoğanların parmaklarında 50 milyarlık yüzüklerde vardır. Yani E. Erdem’in tabiriyle “Kara lastikle okula giden kızların olduğu bir ülkede; lüks arabada gezen türbanlının örtüsü dinin savunduğu bir unsur değildir aksine dine göre; o türbanlı kara lastikli kızın katilidir.”

Yani Türban’a özgürlük diğer tabirle şeyhin ayağına yüz sürmeye özgürlükle aynı anlamı taşımaktadır

Çünkü E. Erdem’den öğreniyoruz ki, “Ticaret, ‘Te’ca’r’ biçiminde, ‘Ca’r’ kökünden türemiş bir kelime ve manası elden ele dolaşan (…) hatta bu kökten türeyen "Cariye’’ kelimesi, elden ele dolaşan kadın manasına gelir. Ticaret ise; emeğin doğrudan sermayeye ve onun yine salt emeğe dönüşmesi demektir. Belki çok eleştirilecek ama şunu söylemek mümkündür; Bu denklem, Marks’ın Kapital’de teorize ettiği; Mal-Para-Mal denkleminin aynısıdır. Hatta Kur’an’ın ticaret kelimesinin Kapital’de ki tam karşılığı "Distribute’’dir.

Ancak bize böyle şeyi dayatan Emevi şahsiyetsizliğinin dönemi İslamiyet’te olduğu gibi dayatabilir, ama görüyoruz ki bu dayatma kendi döngüsü içinde o kötü – kara referanslarıyla devam ediyor. Çünkü onların Tanrısı göklerde oturan ve şekillere göre hareket eden bir Tanrı’dır.

Son olarak yine E. Erdem’le bitirilelim; Kur’an’ın Nur Suresi’nde ki 31. ayette kasıt edilen örtü; "Herhangi özel bir yere ait" örtü değildir. Çevirisiyse şöyle ki: örtülerini göğüslere salsınlar biçiminde olmalıdır. Çünkü ilgili kelime "Humurihiyne’’ biçimindedir. Başı niteleyen "Res’’ vurgusu yoktur. Eğer Allah başörtüsünü murad etseydi; "Humurrues’’ demeliydi…

Ancak, ilgili kelime aynı zamanda "Şarap manasına gelen’’ bir kelime ile aynı kökten türer. Dolayısı ile sarhoşluğun başa olan etkisi göz önüne alındığında; baş kasıt edilmiş olabilir diyebilmekteyiz.

İşte, Kur’an’ın mucizeyi perspektifi budur. Bu ayetten anlaşılması gereken şey başın değil; göğüslerin örtülmesidir. Başını örten örter, örtmeyen örtmez. Din indinde iki durum arasında fark yoktur. Örtmemek farz değildir, örtmek farz değildir. İşte Kur’an semantiği budur...

Ayetin tam çevirisi şöyledir; “Allah’tan emin olan kadınlara söyle: karşı cinsi yanlış düşüncelere sevk edecek eylemlerden kaçınsınlar. Namus ve şahsiyetlerini korusunlar. Süslerini / ziynetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar." (Nur 31)

Geleceğin toplumu dinsel kaynaklara göre kurulmayacak, bunu biliyoruz. Her ne olursa olsun bizce Türban şeyhin ayağına yüz sürmekle eşdeğerdir. Öyle bir toplum düşünün ki, günümüz yüzyılında özgürlükleri örtünmeye – ikincil duruma düşecek şekilde değere bağlasın… Böyle bir özgürlük kavramı yoktur, hatta kuşlar bile bunu reddeder. Ama yine de cennettin ortasından geçeceğine inan Türban takabilir, ama benim bakış açım sicili kabarık bir kliğin ipine takılıp demokrasiden ve özgürlüklerin peşinden gitmenin tam anlamıyla liberal güruhun politik söylevlerinin tutarsızlığına kapılmak anlamına geliyor ki, iradesi olmayan bir kuşun sırf kanatları var ve istediği her yere uçabiliyor diyen birisinin “Kuşlar özgürdür” saftası neyse Türban’a özgürlük yaygaraları da bununla eşdeğerdir.

Bizim temel meselemiz sınıflar arasındaki ezen – ezilen çelişkisinin de yanında dinin yine ezilenleri yönlendirmek, dini duygularını sömürmek ve baskıya almasına karşı olmamız gerekliliğidir. Dine dayalı sistemlerin Türban çözümü sadece ve sadece çözümsüzlüktür. AKP, Türbanı bir mağduriyet konusu haline getirerek adeta özgürlük simgesi olarak sunmaya çalışsa da, Türban bugünkü muhafazakâr baskının ve bu doğrultudaki toplum projesinin bir simgesi haline gelmiştir.

Çünkü özgürlükler, demokratik devrimlerle geldi. Özgürlük, Ortaçağ ilişkilerinden kurtulmaktır. Kadın açısından da özgürlükler ve eşitliğe kavuşmak, toplumun çalışan, üreten, yaratan, onurlu üyesi olmaktır. Yoksa padişahlığa, ağalığa, şeyhliğe, erkek tahakkümüne dönme özgürlük değildir. Türbanı savunmak esaret özgürlüğünü savunmaktan başka bir şey değildir.

Dinin (algılayış ve zorlama) bakış açısıyla Türban özgürlük değildir. . Çünkü din özgürlük değildir!