27 Aralık 2011 Salı

Bir müftünün Noel Baba’ya dönüşmeye çalışması üzerine

Keşan Müftüsü, “Noel baba diye birisi yoktur. Aziz Nicholaos diye biri var ama bu uyduruk bir kişidir. Noel Baba baca ve pencereden giriyor. Ama doğru dürüst birisi olsa kapıdan girerdi” demiş.

Sözüm ona yılbaşı eğlencesinin kültürümüzde bulunmadığı görüşünü savunacak olan bay müftü, “Biz, neden onlar gibi yaşayalım ki? Onlar bizim gibi yaşıyorlar mı? Biz Noel’i Hıristiyan âleminden ithal etmişiz. Noel, bizim bayramımız değil. Kişi, ‘Hıristiyan gibi yaşayayım’ derse, bu tehlikeli olur. Ama ’Millet eğleniyor, ben de eğleneyim’ diyorsa, eğlencenin mahiyetine göre değişir. Eğer içkili, şaraplı eğlence yapılıyorsa, günahkâr olur” ve devamla da şöyle bitirmiş: “Noel Baba baca ve pencereden giriyor. Ama doğru dürüst birisi olsa kapıdan girerdi. Biz de kapıdan giriliyor. Kuran-ı Kerim’de; ‘Evlere kapıdan girin’ diyor. Neden bacadan giriyor ki?”

Hakikaten hem dumura hem de şaşkınlığa uğradım. Peki, sen onlar gibi yaşıyor musun, ya da bunların hepsi çocuklara masal olsa ne olur ki, hani masal ya neden rahatsız oluyorsun ki? Ayrıca inançların tamamı masaldan ibaret değil mi, tıpkı Hıristiyanlıkta ve İslam’da da olduğu gibi. Hem Noel moel adamın hümanist olması önemli değil midir? Hayalde olsa yılda bir aksakallı bir dede hediye veriyormuş gibi yapsa, ne olur?

Birde içkinin günah olup olmaması meselesiyle birlikte kapı meselesi var, zaten görev gereği işine gelmeyene günah, işine gelene sevap demekle mükellef bu arkadaş, bunun için para almıyor mu zaten? Kapı konusuna gelince Kuran-ı Kerim’de “Evlere kapıdan girilsin” cümlesi var ki tam bir ibretlik, 1400 yıllık İslam geleneğine uyuyorlar ya örneğin deve ve atlar yerine neden uçaklara ve arabalara biniyorsun diye sorsalar ne olacak? Altı-üstü müftülük makamında diyebilirsiniz ama asgari ücretin bir hayli üstü maaş aldığına eminim. Acaba hak ettiğini mi düşünüyordur bay müftü?

Tereddütte kaldım şimdi acaba biz mi Keşan müftüsünün mizahi zekâsını küçümsüyoruz, yoksa Keşan müftüsü mü bizim zekâmızı küçümsüyor, sizce hangisi? E ne diyeyim, Nasrettin Hoca olsa “Parayı veren düdüğü çalar” derlerdi ama konu tonton Noel Baba. Zaten Nasrettin Hoca’da bunların yakınından geçmez, bu anti-popülistlere karşı aksine tamda popülist tavrını korurdu.
Not: Müftüye bilgi: Noel Baba’nın dokuz adet geyiği vardır. İsimleri; Prancer, Dasher, Dancer, Vixen, Comet, Cupid, Donder, Blitzen ve Kırmızı Burunlu Rudolph. 
Not 2: Eskiden yılbaşı kartları vardı, malum şimdi yok, işte üstteki fotoğraf hem müftüye yılbaşı kartımız hem de kapak olsun, baksın baksın bizi ve Noel Baba’yı hatırlasın.
Not 3: Mizahın güçlü ismi Hoca’dan örnek verdik, sakın Nasrettin Hoca’yı bu işe karıştırmayın!

25 Aralık 2011 Pazar

Gereken şey alakasız birkaç kimsenin fenalığıdır, olanda budur

Allah’tan Diyanet İşleri Başkanı gibi gökyüzünde inandığım şekilci bir Tanrı yok, eğilmeme - kalkma göre beni yargılamıyor, buna da şükür ediyorum ama Diyanet İşleri Başkanlığı gençliğin yozlaşmaması ve ileride maneviyat ekseninde şekillenmeyen gençlik haline gelmemesi için gençlik için bir kampanya başlatmış, hatta kendilerini de aşmış durumdalar şuan, işi çocuklara kadar indirgemişler. Öyle ki bende kampanyayla rastlantı üzerine bugün karşılaştım. Sanırım Ekim ayı içerisine başlatılan bi'kampanya.

Kampanyanın adı: “Yaşasın camiye gidiyorum!” Diyanet kafaya koymuş bi’kere, ülkenin %100’ü illa da Müslüman ve İslam olacak. Adamlar işi gücü bırakmış hedef bile koymuşlar: %99’un %100’e çıkarılması(…)

Ülkede birçok şeyin tahmin edilenden hızlı değiştiğini şu 10 yıl içinde gördük, gördük de! Olmaz denilenlerin artık iyiden iyiye olası olduğunun kanıtı olan etkinliğin sloganını da. Merak ediyorum, yarın bir üstgeçidin üzerinde ufacık ve birbirinden sevimli, gülücükler saçan çocukların olduğu kocaman pankartlar asılsa“Yaşasın domuz eti yiyorum” veya“Yaşasın kiliseye gidiyorum” diye çalışmalar yapılsaydı, nasıl bir tepki alınırdı diye düşünmeye başladım.

Bilirsiniz!

“Türbana özgürlük” diye ortalıkta fink atıp, ona buna özgürlük isteyenlerin olduğu bi’dönem yaşadık, hatta Mersin ve Sivas’ta babasının elinden tuttuğu 9 yaşındaki bir kız çocuğu “İlköğretime Türbanımla gitmek istiyorum” bile demişti. Bunları dillendiren ve liberal özgürlüğün bol olduğu bizim gibi ülkelerde, 9 yaşında olan o kız çocuğu büyüyüp 13 yaşına geldiği zaman “Kocaya kaçmak istiyorum” derse buna ne diyeceğiz, değil mi?

Özgürlük mü olacak bütün bunlar?

İstediğiniz propagandayı yapın, hatta tüm dinler yapsın, tüm siyasi görüşler, partiler, takımlar, dernekler, kim yaparsa yapsın, kanunlara uygun olduğu sürece nasıl yaparsa yapsın diyeceğim ama yok, kanuna da inanmıyorum ki. Diyanet İşleri, bütün işini - gücünü bırakmış “Dinde zorlama yoktur” diyeceğine, bırakmış bunu bi’yana çocuklar üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor.

İnsaniyet diyeceğim ama kime diyeceksem, bu ülkede her boka vergi yetmiyormuş gibi, sağlık, eğitim ve diğer insani temel ihtiyaçlar için para ödediğimiz de bir yana, bütün bunlardan ennn yüksek payı ve bütçeyi alan diyanet haddini aşmış: gözünü ufacık çocukların üzerine dikmiş… Toplanan vergilerle yapılan işe bakın işte.

Hani oldu ya: şimdi kalkıp “Yaşasın camiden kurtuldum” ya da “Aydınlanın artık, dinden kurtulun” diye afişler assam, Tayyip Erdoğan kürsülerden bangır bangır bağırdığı ve bazen de çemkirdiği şu “İleri demokrasi”den dolayı polis rahat bırakır mı, beni?

Ne diyeyim, afişinde samimiyetsizliğin ispatlandığı en büyük kampanya bence bu kampanya olmalıdır. Ve öyledir de, inanın!

Kul hakkından söz ediyorlar, kaynak gösteriyorlar.

Kaynakları Kur’an! O kaynaktan hareketle açın bakın diyorum bende Tevbe Suresi’nin 106. ve 110. ayetlerine(?) “Bir bina inşa ettiler(…)”

Benden bu kadar, devamını gidip araştırıp, okuyun derim.

Son söz olarak: hakkımı helal etmiyorum, edene de etmiyorum. Üzerinizde hakkım var, ezilenler üzerinden şavşatalı bir şekilde semiriyor ve asalak gibi besleniyorsunuz.

Beddua okuyorum hem de bütün kadınların, çocukların, ezilenlerin, yoksulların ahı ve bedduası üzerinizde olsun diliyorum.

Âmin!

24 Aralık 2011 Cumartesi

Unutturulmak istenenlere dair...

Kahramanmaraş Katliamı’nda aciz kalan Ecevit hükümeti sıkıyönetim ilan etmişti. Demirel, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” derken Türkeş, “İktidar yarından da yakın” diyordu.

Bugünse iktidar da AKP var. Sivas Katliamı’nın anması AKP eliyle yasaklandı. Düşünün acılarınızı anmak bile yasak. Buna da ‘ileri demokrasi’ diyorlar.

Bugün Maraş Katliamı’nın 33. yıldönümünde ise AKP’nin ‘ileri demokrasi’si on yıldır bütün hızıyla devam ediyor. Dün Maraş olayında ortaya çıkmayan asker, bugün anmaya AKP’nin ordusu konumunda dipçikleriyle katılabiliyor. Buna da demokrasi diyorlar.

Oysa tıpkı 1993’te Sivas’ta gerçekleşen dinci katliam gibi, Kahramanmaraş Katliamı’da bağrında binlerce öykü barındırıyor. Dindir, milliyetçiliktir, gericiliktir, cehalettir. Bütün duygularıyla, aymazlıklarıyla oynanarak bir anda caniye dönüştürülen kurban, bir Alevi öldürmek karşılığı vaat edilen beş hacılık mertebesini ahirete kadar bekleyecektir, ama hayat gerçektir, ter içinde, Temmuz ayında, kışlık soğan satacaktır, bütün yoksulluğuyla. Cehennemin dibine kadar yeri var: dininizin, milliyetçiliğinizin, gericiliğinizin, demokrasinizin ve cehaletinizin.

Düşünün ‘Unutmayacağız’, ‘unutturmayacağız’ sözünden bile rahatsız olan gerici bir güruh var. Bilin: Bu insanlık suçunu unutturamazsınız.

Bilsinler: Kırmızıçizgilerinizi ihlal etmeye devam edecek birileri... Tıpkı hayatı ihlal edenler gibi.

22 Aralık 2011 Perşembe

17 Aralık 2011 Cumartesi

TİME dergisine kapak olma meselesi ve köpeklerin sesi

Amerikan TİME haber dergisi yılın adamı olarak protestocuları seçmiş. Malum dergi Ortadoğu genelindeki muhalefetin Avrupa ve ABD'ye yayıldığını, bu protestocuların küresel politikaları yeniden şekillendirdiklerini belirtmiş.

Ee işlerine geliyor elbette, Ortadoğu’da 22 bölgede rejim değişiklikleri yapacağız* diyen eski bir dışişleri bakanına mevcutlar nihayetinde. Elbette kendi protestocularını kapaktan gösterecek, neticede şimdilik onlar Erdoğan’dan daha önemli ve nitelikliler gibi görünüyor. Fakat konu bu değil, konu AKP’ye yakın olan gazete ve medya kanallarının (gerçi AKP’ye yakın olmayan medya kuruluşu mu var şuan için: Aydınlık, BirGün, Evrensel ve haftalık soL Gazetesi dışında) Recep Tayyip Erdoğan için deyim yerindeyse cansiperane TİME’in Erdoğan’ın yolu ‘ERDOĞAN’S WAY’ diye ön bir çalışma yapması ve kapağını da bunu taşımasıydı, gece gündüz kâğıtlar üzerinde ve web siteleri üzerinden ‘olmayan gururlarının’ ne kadar da okşandığından ve onur duyduklarından söz edip, sosyal paylaşım ağlarından ‘Erdoğan’a oy verin’ diye yönlendiriyorlardı. Bir nevi işbirlikçilikleriyle övünüyorlar ve şükran duyuyorlardı. Kim bilebilir belki de Erdoğan bunlardan ötürü kendisini ülkenin sahibi olarak görüyor olmadı %50'nin sahibiyim diye Avrupa ve Ortadoğu'da Amerikan finansmanıyla çıktığı 'Arap Baharı' turlarından dolayı övünüyordu.

Ne olduysa TİME’in kapağında ‘ERDOĞAN’S WAY’ yerine ‘PROTESTER’ (ilginçtir derginin kapağında kullanılan simgesel protestocu resminin hemen üzerinde yazan cümle ise oldukça anlamlı; ‘Arap Baharı’ndan Atina’ya, Wall Street’i işgal et’ten Moskova’ya’ ibaresiyse oldukça manidardır) kapağını görünce bizim objektif ilkeleriyle donanımlı olan gazeteciklerimizin TİME’in ‘Yılın kişisi’ anketinden sonra bu muhabbeti anında kestiğini görüyoruz.

Örneğin Sabah gazetesinden Engin Ardıç denen dallama hemen geçmiş bilgisayarının karşısına şöyle bir yazı yazmış. Başlık şu ‘Büyütmeyin demiştik’ hakikaten komik bir durum. Büyüten zaten biz değildik ki, öyle ki TİME dergisine kapak olmanın derecesini bile belirtmiştik ve TİME'in analizlerinin yersiz hatta hiç bir tezinin (komplosunun) gerçekleşemediğini dilimiz yetiğince anlatmaya çalışmıştık. Ne diyelim ki, liberalizm işte böyle bi’şeydir, Sartre’nin rezil tanımını bile geçiyor işte bu tipler. Sahibinin sesi çıkmıyor da köpeğin sesi çıkıyor misali önüne kemik atan kimse varmış gibi havlamaya yine başladılar. Biliriz ki TİME ya kapağına Amerikan politikalarıyla tam uyuşanları (işbirlikçi ve destekçilerini) ve/ya da en kadim düşmanlarını ve nefret ettiklerini çıkarır, öyle ya TİME’in en eski geleneği ve politikası budur. Tıpkı yukarıda ki gibi bir Fil'in poposu TİME’a kapak olursa, Tayyip neden olmasında demiştik. Ama yorumlarıyla bizi kıskançlıkla itham edenler bile oldu: )) Sağ olsunlar, kısa bir süre sonra bizi anlayacaklarını umut ediyoruz.

Şunu da söylemek gerekir, bizim ve de diğer ülkelerdeki her türlü ‘özgürlük’ düşüncesinin yerini ahlaksal ve siyasal bir liberalizmin çabucak elde edilmiş konsensüsüne bırakarak kendinden vazgeçenlere artık şunu demek yerindedir sanırım. Bu bizzat düşünce düşünce olarak kendinden vazgeçmesi olayıdır ve hem Engin Ardıç hem de Serdar Tugut vb. gibilerinin durumunu dillendirmekte ve anlatmaktadır. Hakikaten kendilerine gelmeleri gerekiyor, hatta becerebiliyorlarsa belirli bir sürede susmalıdırlar.
***
Neyse ankete gelelim malum ankette Erdoğan ilginç şekilde anketin ‘en popüler’ listesinde olduğu gibi, ‘en az popülerler’ listesinde de başı çekmiş… Nedendir bilinmez ama akla Hitler’i getirtiyor bu durum. Biliyoruz ki Hitler’de en popüler ve en yoğun desteği meşru yollarla geldiği iktidarda kaldığı yıllarda almıştır, şimdi de Tayyip Erdoğan. Bir benzerlik daha işte, o da çoook oy alıyor ama sevilmiyor hem de en az Hitler kadar. İlginç değil mi?

Ne diyelim üzgünüz ‘Başbakan’, ‘Yılın kişisi’ değilsiniz, biraz daha çalışın!

* Hatırlayanlar bilir(¿) Bush yönetiminin dışişleri bakanlığını yapan Rice “Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri kapsamında bu proje içinde yer alan 22 ülkede rejim ve sınır değişikliği yapacağız” demişti.

14 Aralık 2011 Çarşamba

"Aydın Aptallığı" üzerine

Aydın olmanın birinci şartı itiraz etmektir! Türkiye'de kendine aydın diyenlere bakın hepsi meclisin sağ tarafında oturmuş, cahilce iktidar goygoyculuğu yapıp sola akıl veriyorlar... Dünyanın bütün parlamentolarında meclisin sağında oturanlara sağcı diyorlar, bizde de ne gariptir ki solcu oluyorlar. Biz bunlara dangalak diyoruz. Yanlış bilmiyorsam Mao’da bir yerde “Aydın Aptalı”ndan söz eder, ve şiddetle yerer. Haklıdır, çünkü aydın değildirler.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Hopa davasının gösterdikleri ve iktidarın kirli işleri

Tarih 09. 12. 2011 Cuma gününü gösterdiğinde, sokaktaki devrimcileri ve toplumsal gerçek muhalefettin olmayışı yaygarasının asılsız olduğunu Ankara’daki Hopa davası bir gerçekliği iktidarın inadına bir kez daha göstermiş oldu. Dikkat ettim, Hopa davasının görüleceği tarihi belki de burjuva ve liberal medya kendi sınıfının çıkarlarını gözeterek görmedi, görenlerde belki de sırf adı gazetecilik olsun diye göstermelik bir yayıncılık gösterdi. Ama en önemlisi bir çoğunluğu bu işi yaparken AKP’den çekinerek yaptı.

Netice de onlar bunu bir devlet meselesi olarak görüyor ve/ya da Erdoğan’ın devlet meselesi olarak görüyorlardır. Bana göre değişen bir şey yok, sonuçta her ikisinde de Erdoğan başroldedir.

Okuduğuma göre Avrupa ve Amerika’da da bu iş böyleymiş, örneğin New York basını ve TİME dergisi. TİME'i ciddiye alanlar bence sefilce hareket ediyorlar. Öyle ya yıllardır köklü bir dergi diye ortalıkta akla hayale gelmeyecek kapaklar yapıp gündemi ciddi bir şekilde meşgul ediyorlar.

Örnek vermek isterim: TİME dergisi Avrupa-Asya ve Güney Pasifik kapağında Erdoğan’ı gösteriyor, yine aynı tarih ve aylarda belki de aynı günlerde gündeminde TİME’in bu sefer ‘INVESTION ISSUE’ diye kapakta bir kuş portesini görebiliyoruz. Burada da akla şu soru geliyor Amerikalılar kendilerine ya da çalışacakları adamların resmini kapaktan vererek akla aykırı bir şekilde analizler yapıyorlar, elbette TİME diğer kapağında ‘INVESTION ISSUE’ derken kapaktaki kuşun kendisine çalıştığını ima etmiyor, onlar kendilerine kimin çalıştıklarını eminim benden de sizden de iyi biliyorlardır. Öyle ki ‘analizi yapılan kişi’ bile inanmıyor ve ‘bu ben miyim’ diye iç geçirip, mutlu bir tebessüm gösteriyor. Zira Erdoğan, kendisine işi görülünceye kadar netice de yanağına düşüp kalktığı içten olmayan bir öpücük kondurulduğunu ‘iyi bir hatip’ olarak umarım biliyordur.

Çünkü aynı TİME kapağında bir Filin poposunu tıpkı şuradaki gibi gösterebiliyor. O yüzdendir ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının durumu budur, bu durumu sağlayan ve bizlere gösterende birebir Erdoğan’ın hareketleridir. Bir de bildiğimiz emperyalizmin tarihler içerisinde deşifre olmuş bugün için global diye tanımlaya bileceğimiz küresel adımlarıdır.
Bayağı bir geriye gidersek, İngilizlerin Hindistan, Fransızların Cezayir, Amerikalıların Vietnam’la başlayıp, Küba’yla süren daha sonrasında Afganistan ve Irak’a kadar uzanan Ortadoğu’da CIA’nin yürüttüğü şu global politik çizgisidir. Buna elbette dönemin Türkiye’sinde emperyalizme karşı bir halk hareketi olarak doğan Kuvay-î Milliye Hareketi’nin başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı’nı da ekleyebiliriz, bununla birlikte dönemin soğuk savaş politikalarını da.

Emperyalizmin ölçüsüz kazandığı yerlerde hayali bir politika yürütmek isterken kullandığı birincil araç burada elbette medyadır. Geçmiş dönemin şartlarında TV’lerin olmadığı dönemlerde radyolar, gazeteler(…) günümüzdeyse TV’ler ve teknolojinin akla hayale gelebilecek her türlü araç ve gereçleri.

Yine Amerika’nın Suriye’de lider olarak görmek istediği Galyun, Wall Street Journal’de konuşabiliyordur ve Amerikan rejiminin İran ve Lübnan Hizbullah’ına
(hatırlayanlar bilir Lübnan Hizbullah’ından söz ederken karıştırılmasın İstanbul-Beykoz'da bir villaya 17 Ocak 2000'de düzenlenen operasyonda silahlı çatışma sonucu Hizbullah terör örgütünün elebaşısı Hüseyin Velioğlu’nun ölümünden öncede Lübnan Hizbullah’ı Türkiye’deki Hizbullah örgütünü tanımadığını deklere etmişti) kadar uzanabileceğinin propagandasını yapabiliyor.

Esad’ın Erdoğan’a, Erdoğan’ın Esad’a kameralar karşısına geçip ‘Arap kardeşim’ demesinin üzerinden bayağı bir zaman geçti, Esad’ın aptallığı o gün zaten yüzünden okunuyordu ve Erdoğan (yine o gün
bunu TV’den izlerken görmüş ve her ikisine hakikaten ne kadar küfür biliyorsam sıralamıştım) oysa ta o gün oymaya başlıyormuş meğer Erdoğan ‘Arap kardeşi’nin altını. Şimdiyse görünen köy kılavuz istemiyor, dün acımazsıca Erbakan hocasının kadim dostu Kaddafi’nin ipini çekerken, bugünse Esad’ın ipini Amerikalıların ve NATO’nun çıkarları doğrultusunda çekmeye çalışıyor.

Çünkü Amerikalıların Libya’da Kaddafi’yi devirmek için harcadıkları ve NATO üzerinden Tayyip Erdoğan’ın eline saydıkları paralar bugün Suriye’de sözüm ona Esad muhaliflerine para ve silah olarak Ali Babacan’ın sözlerinde kendini
bulabiliyor.

Özetle TİME ve Türkiye’deki işbirlikçi uzantıları sözcükleri artık piçleştirmeye başlamıştır, bu da sevgili
Merdan Yanardağ üstadın “Hopa davası yeni rejimin turnusol kâğıdıdır” başlıklı yazısındaki gibi şu sözünü hatırlatıyor: “...liberalizmi yenilgiye uğratmak ve toplumdaki akıl tutulmasını parçalamak için bütün koşullar olgunlaşıyor.” Evet, tamda bu noktadayız. İşte Hopa davasındaki siyasal gelişme sokağın boş olmadığını, mutlaka herhangi bir köşesinde sokaklarda devrimcilerin olduğunu bir kez daha gösterdi.

Çünkü günümüzde gazeteciliğin artık piç bir meslek olduğu ve en müthiş piçlerinde Paris ve New York’ta yaşadığını bizlere gösterdi. Sonuç olarak bu piçlerin bazen de Türkiye’ye geldiğini bir TİME dergisinden, bir de AKP’ye yakın olanlardan görebiliyoruz!

Umarım ki, Hopa davasında kendini gösteren sosyalist sol muhalefetin ve AKP’nin kirli işlerini ifşa edenlerin, son dönemlerde popüler olan ve sırf iktidara muhalif ettikleri için emperyalizm üzerinden yürütülen ve de birçoğunun haksız yere tutulduğu Ergenekon, Devrimci Karargâh, KCK üzerinden tutuklu bulunanlar içinde gösterilmesidir.

O yüzden Gramsici gibi hücrelerinde yazıp, Metin Lokumcu gibi direnenlere: Hopalı yoldaşlara, TKP’lilere, BDP'lilere: Hasip Kaplan ve Sırrı Süreya Önder'e, CHP'li Şafak Pavay'e, Behzat Ç dizisindeki Akbabaya yani Berkan Şal'a, Ankara Sanat Tiyatrosu sanatçılarına, ÖDP’lilere, Liseli Devrimcilere, Halkevci, Kolektif ve Gençlik Muhalefeti üyelerine, bu ülkenin gerçek aydın yazarlarıyla birlikte özgürlük için sokağa çıkan herkese selam olsun!


Che Guevara'nın da dediği gibi: "Venceremos!"

Kazanacağız!

Gündoğdu Marşı

Hopa tutukluları serbest… Metin Lokumcu anısına ve Hopalı yoldaşlar için!

9 Aralık 2011 Cuma

Var oluşçu pezevenkler!

Kabul ediyorum, ülke normalde de çok karışık, şuan daha da karışık gibi ve karışacakta. Evet, belki de tarihinde görülmemiş bir şekilde bir oyun oynanıyor, kabul ediyorum. Çok büyük oyunlar oynandığı muhakkak, hem de emperyalizmin bilinen ayak oyunlarına yakın bilindik oyun, uyunana aşk olsun. Öyle ya başbakanımızın alnı secdeye varıyor, namaz kılıyor. Daha neyi dert ediniyoruz.

Sonuçta iktidarın vermiş olduğu mukaddes güç, AKP’yi muktedir kıldı. Tayyip’e padişahlığı yakıştıranlar Tayyip’i artık çok farklı yere koyuyor. Tanrı ötesi bi’şey, seçilmiş kişi falan muamelesi yapılıyor şuan kendisine. O bu değil, halis muhlis Türk İslam şeyi işte.

Sıralama yapıyorum: bunlardan birincil isim elbette Egemen Bağış denen zatla birlikte, Ali Babacan, Davutoğlu ve yılanın başı gibi görünen BOP eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kliği ile birlikte İngiliz gülü Abdullah’tır. Elbette asıl kral ve kraliçe durumundaki kişi Fethullah kliği asal olarak bu pisliğin başını çekmektedir. Öyle ki Fethullahçı cenah var oluşçu pezevenkler tanımını hak etmektedir.

Öyle ya herkes çeşitli tezler sıralıyor; kısaca anımsayalım. Birinci ve en doğrudan tez şu: futbol camiasındaki dengeleri bozmak, oluşan çatlaklara yerleşmek için büyük bir hamle gerekti, şimdi şike cezalarının indirilmesi, ardından tutuklu bazı isimlerin salıverilmesi ihtimalinin ortaya çıkması, cemaat “operasyonunun” yarım kalması endişesi yaratı.

Birincil örnek Serdar Turgut denen ipne… Kendine bakmalıdır.

İkinci tez, bir öncekinin üzerine bir adım daha atıyor ve işin içine Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davaları, tutuklu milletvekilleri gibi boyutları katıyor. Kabaca, şike soruşturmasından tutuklananların salıverilmesi diğer davalar için de emsal olacak; cemaat AKP’nin bu davalarda da geri adım atmasından çekiniyor fikri ortaya atılıyor.

Üçüncüsü de, benzer şekilde, ikincinin bir devamı gibi… Yüzde 50 oy, üzerine seçim sonrasında düzen muhalefetini hırpalamakta gösterilen başarı, AKP’de kendisini bu noktaya taşıyan iddialardan uzaklaşma eğilimini güçlendiriyor, Emre Uslu, örneğin, internetten “yeni anayasa umudum kalmadı” yollu şakımalar yayımlıya biliyor. Planın arkasındaki Arınç argümanlarını katmıyorum, Erdoğan’ın başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı hülyalarının Gül’ün “psikolojisi” üzerindeki etkileri vesaire de bi’yana. Bunlar sıralanıyor ve bir fısıltı halinde “Erdoğan sonrası AKP ne olacak” sorusu dillendiriliyor. Sikimizde değil, umurumuzda da.

İç içe geçen bunca şey, bazıları düpedüz saçma gibi görebilir, örneğin 2. Cumhuriyet’in payandalarını düzenin bütün kritik kurumları içerisine yerleştirmek olan bir siyasi hareketin, yeni rejimi tesis ettikten sonra futbol gibi hayli kritik bir alanda neden frene basmak isteyeceğinin yanıtı yok.

Öyleyse? Emperyalizm!

Çünkü biliniyor ki emperyalizm son çeyrek yıldır din üzerinden saldırıyordur (ve) fakat dün milliyetçilik etkisini ön plana sunuyordu. Günümüz döneminde ise Müslüman toplumunun dini değerlerini suiistimal eden var oluşçu pezevenkler artmakta, bırakın vatanı, arsayı bile kişisel duygularından dolayı Afrika’da bile görülmemiş bir politika yürütülmekte ve başını da FBI çiftliklerinde, CIA’nin kucağında Suudi Arabistan’a girmesi yasak olan ve Arap anayasasınca idam edilecek ve de her şeye ağlayacak bir var oluşçu pezevenkimiz var: adı da Fethullah Gülen!

Bilin istedim: hesaplaşacağız!

23 Kasım 2011 Çarşamba

‘Özgürlükçüler’ iyi bilir...


“Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert olsun.

Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.”
(Seyid Rıza)

Çıldırmış ve akıl almaz bir toplumun durumu yaşanıyor bu ülkede, başını da Erdoğan çekiyor. “Özür dileyeceğim, özür dile, özür diliyorum”lar havada uçuşuyor. Kendi pisliklerinin üzerini bazen örtüp, bazen de utanmadan ayyuka çıkararak pişkince bağırıyorlar koro halinde, özgürlükçü kesilmiyorlar mı, “Demokrasi” gibi bitiyorum artık bende bu cümleye.

Öyle ya önceden hazırlanmış ve direktif verilmiş kameralar karşısına çıkıp TV’lerden Necip Fazıl üstadını kaynak gösterip işe biraz da din karıştırmak kolay. Erdoğan'ın Dersim Katliamı nedeniyle devlet adına özür dilemesinin samimiyetine inanarak, bu da bir adım deyip sevinmeden önce hatırlanması gereken tarihsel gerçekler de yok değil mi, sizce?

Erdoğan, konuşmasında katliamın sorumlusu olarak CHP'yi gösteriyor, Kılıçdaroğlu'nu da özür dilemeye davet ediyor. Oysa AKP'nin sürekli “Bizim geleneğimiz” olarak sahiplendiği Demokrat Parti'nin kurucusu Celal Bayar olan bitenlerde en üst düzey sorumluluk sahibi ve Dersim Katliamı yıllarında başvekillik görevinde değil midir ki, Erdoğan CHP’ye salt yıkarak böbürleniyor bu işi?

Dersim hakkında bilmediğimiz şeyleri mi açıkladı şimdi Erdoğan? Evet, başkaları için belki olabilir ama açıkçası Erdoğan’ın söylediği şeylerin de çoğunu biliyoruz zaten biz. (Bakınız yıllardır bunun mücadelesini veren ve belki de Dersim Jenosidi üzerine en kapsamlı site: dersim.biz)
Peki, ya “Demokrasi kahramanı” ilan ettikleri Adnan Menderes’i nereye yerleştirecek Erdoğan Dersim üzerinden siyaset yaparken? O da 1931 yılından itibaren CHP milletvekili değil miydi? Yani Erdoğan'ın özür dilediği bir katliam varsa ortada, bunda kendi gelenekleri de birinci dereceden pay sahibi idi ve ne o dönem, ne de sonrasında bu gelenekçi muhafazakâr takım, Dersim konusunda özür dilemek bir yana, yöre halkına karşı hep husumet beslemedi mi?

Erdoğan çok mu seviyor Dersimlileri?

Örneğin Erdoğan döneminde, “Cemevleri cümbüş evleridir” ya da belediye başkanlığı döneminde yıktırmaya çalıştığı ama beceremediği Karacaahmet Cemevi için, iktidara geldikten iki yıl sonra “Karacaahmet Cemevini yıktıramamak içimde halen uhdedir” sözünü bu 10 yıllık tarihin neresine koyacaksınız?

Sonra diğer bir örnek: Sivas Katliamı öyle ki Erdoğan'ın Dersim Katliamı özrünü düşünürken, son senelerde de Sivas Katliamı üzerine anmaların yasaklanması ve katliam sorumlularının saklanarak, cezalandırılmaması ya. Kaldı ki, AKP'nin katliamla somut bağını ortaya koyan ve katliamın sanıklarını savunan avukatlarının kendilerine AKP’de yer bulmuş olmasıysa bir hayli düşündürücü işte.

Ve/ya da işine geldikçe siyaset yapacağım diye ortalığa düşüp “Özür diliyorum” diyen birisinin “KCK operasyonlarını destekliyorum” demesini nereye koyuyorsanız bende Erdoğan’ın devlet olarak “Dersim için özür dilemesini” oraya koyuyorum.

Son olarak
Bugün devletin bütün imkânlarını kullanıp, Dersim üzerinden siyaset yapan Erdoğan’ın Seyid Rıza’nın idam edilmeden önce idamcılarına karşı kullandığı o meşhur sözünü kullanıp “Evladı Kerbelayız. Günahtır, ayıptır, zülümdür, cinayettir”, sözünü demagoji yaparak süslediği bu konuşmasını hakikaten gülünç bulduğumu da söylemek istiyorum.

İtiraf ediyorum: hiçbir inandırıcılığı yok, samimiyetten de çok uzak. Böyle olmadığını kanıtlamak istiyorsa Erdoğan hazır bugünlerde de hümanist kesildi başımıza, her yerde sık sık kullandığı Arap İslam'i geleneğinden söz ediyorsa (ki Arapların Türkiye'deki ahlak zabıtası konumundadır kendisi) ve de bunlarla da çelişmemek istiyorsa, çok sevdiğini iddia ettiği Peygamberi için 800 yıl önce Irak’ta gerçekleşen Kerbela Katliamı içinde, mensup olduğu din adına özür dilesin de olsun bitsin! Biz de inanalım bay başbakanın samimiyetliğine, öyle değil mi?

Öyle ya bu biraz zor işte, güçlü olan tarafa oynamayı tercih edenler çoğaldılar çünkü günümüzde. Nihayetinde bunu ‘Özgürlükçüler’ iyi bilir...

Bilgi: Ece Temelkuran bugün ki yazısında şöyle rakamsal bir veri vermiş özgürlükler bazında. Diyor ki, “2005'te terör suçu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısı 273 iken ne oldu da bu sayı 2010'da 12.897'ye çıktı. Bu ülkede aniden hudayinabit gibi terörist mi yetişmeye başladı? Sorun onlara... Dünyada terör gerekçesiyle tutuklu bulunan insan sayısı toplam 35.117. Türkiye'de aynı gerekçeyle tutuklu olan insan sayısı 12.897! Eğer bir ülke tutuklu gazeteci sayısında dünya lideri olmuşsa, Rusya ve Çin'i bile geçmişse, sorun bakalım, korku sırasının onlara da gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin oluyorlar?” Ne diyelim, bunun içinde bir “Özür” bekliyoruz Erdoğan’dan, diler mi sizce?

17 Kasım 2011 Perşembe

Erdoğan’da TIME dergisine kapak olursa?

Suriye’de ‘Arap Baharı’na ayar verme işlemi, Türkiye’yi de okkanın altına götürecek mahiyette devam ederken TIME dergisinin Erdoğan’ı kapak yapması oldukça normal, öyle ya Suriye’de elçilik basıldı, bayraklar yakıldı, Atatürk tablosu parçalandı falan filan.

‘Komşularla sıfır sorun’ politikasına bakar mısınız? Erdoğan herkesten daha çok savaş çığırtkanlığı yapıyor. Son çeyrek yüzyılın en aşağılık politikasıyla karşı karşıyayız! Yeri gelmişken şu Suriye’de ‘Bayrak’ yakma olayına inanmıyorum, baştan aşağı düzmece haberler silsilesi 4. kuvvet diye tabir edilen medya(mız) akıllanmadı daha, Erdoğan emperyalizmin medya da iktidarın borazanlığını yapmaya devam ederken, ABD’nin ünlü dergisi TIME 28 Kasım'da piyasaya çıkacak olan sayısında Asya ve Avrupa’da Erdoğan kapağı ile çıkıyormuş. Kapaktaki söz de şuymuş “Erdoğan’ın Yolu” (Erdoğan’s Way). Erdoğan’ın kendi doğru bildiği yolda gittiği vurgulanan haberde, Türkiye’nin bölgesinde Arap baharı için giderek güçlü bir model oluşturduğu belirtiliyormuş...

Oysa TIME kapakta Türkiye'nin "pro-İslamic" lideri, yani İslam yanlısı lideri Erdoğan (Laik, demokratik ve Batı yanlısı) ülkesini bir bölgesel güç haline getirdiğinden söz ediyor olsa da, bu işin böyle olmadığını biliyoruz. Biliyoruz çünkü kaynağımız burada Erdoğan’dır ve yine Erdoğan’ın kullandığı emperyalist jargonlardır (bunu önceki yazılarda belirttim.) Emperyalistleri Suriye’ye saldırmaya çağıran da (bkz: bugün ki ajanslar.)

Netice de TIME’in Erdoğan’ı kapak yapması gayet normal, nede olsa işbirlikçilikte çığır açmıştır. Ve hakikaten de ‘Kapak’ olacak mahiyettedir. Her ne olursa olsun siz TIME gibi dergilere nazaran Türkiye’deki mizah dergilerini ciddiye alın derim, onlar TIME vb. gibi dergilere rağmen daha sağlıklı daha nitelikli analizler yapmaktalar.

Kapak olma meselesi
Bir de son olarak şunu söyleyeyim: bildiği, bilmediği, görev aldığı, almadığı her konuda konuşmayı, yorum yapmayı, eleştirmeyi ve böbürlenerek insanları çıldırtmayı amaçlamış güzide bir iştir oraya buraya kapak olma meselesi, ukalalık ve atıp tutmaya en güzel örnek olsa da kalıbının içindeki ayıpçı kelimeyi de varın siz söyleyin…

Not: ABD’nin güdümündeki muhaliflere açıktan destek verip Suriye bizim iç işlerimizdir diyen Erdoğanken, bayraklar yakılıp Atatürk posterleri yakılırken Erdoğan hakkında hiçbir tepki yok, biliyoruz ki Suriye’de var olan sözde muhalefet küçük bir grup ve organize değiller. İşin açıkçası organize edilmeye çalışılıyorlar, Amerikalılar gecenler de ağızlarından baklayı çıkardılar, ‘Bize en az 6 ay verin’…

Bu 6 ay içerisinde göstermelik bir ordu bile yaratacaklar, bir tane de komutan ve/ya da lidercik. Mısır, Tunus, Libya vs. Amerikalıların adını verdiği uyduruk bir konseylerle şuan o ülkeler İslami kanunlar ve hükümlere sürükleniyor. En son örneği Libya işte, İslam kuralları geçerli olacakmış.
Şimdi akla gelen ilk soru (eğer tutarsa ve emperyalistler başarılı olursa –ki bu sürece Erdoğan’da dâhildir–) Suriye Sudan mı yapılmak isteniyor sorusunu aklınıza getirebilirsiniz... Yine de bilinmez fakat bir yandan da şunu söylemenin yeridir… Öyle düzmece ve kıyıdan köşeden toparlanan adamcıklarla değil, önümüzde ki dönemlerde Suriye’de Erdoğan posterleri yırtılırsa şaşırmayın derim!

12 Kasım 2011 Cumartesi

Tehlikeli aklın itirafları

“Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız.
Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar.”
(Vladimir İlyiç Lenin)

“Ne Yapmalı?” Lenin’in yıllar önce sorduğu soruydu bu. Elbette birçok kişi şuan Lenin’le aynı şekilde düşünmüyor. Ufuk Uras gibiler bile artık böyle bir şey düşünmezken bende böyle bir şeyde beklemiyorum. Peki, ne diyorlar ya da nasıl olmamızı istiyorlar: olaylara karışmayın / karışmasınlar falan filan... Piyasa ekonomisi rayına oturacaktır, dert etmeyin vs. Burjuva sınıfının işçi sınıfını sevme gibi bir lüksü yok elbette, zengin olan onlar, biz değiliz ya. Gerçi bunun için paraya - metaya da gerek yok, insancıl olabilmek yeterli. Ha bir de sanırım şunu diyorlar: bugün bütün Kürtler Ak Parti(AKP)’de siyaset yapsa, yani sivil siyaset alanını tercih etse ortada bir sorun kalmaz(mış)...

İşte bütün bunlardan sonra düşünmeye başladım: Erdoğan çevrecileri HES’lere karşı çıkıyor diye (ben çevrecilerin daniskasıyım) dediği gün anlamamıştım, oysa Sarkozy olsun, Berlusconi olsun, Obama ve tayfası (Tayyipgiller) olsun, ilericiliğin tam anlamıyla daniskasıymışlar, Araplar dururken Ortadoğu’da tanımadığı insanlar için avazı çıktığı kadar bağıran Hugo Chavez ve çevresinin çevresi darbeci mi oluyor(?) demeye başladım!

Öyle ya Libya halkı Kaddafi diktatörlüğünden kurtulduysa bu Sarkozy’nin politikalarında vücut bulan insancıl emperyalizmin başarısıdır. Hazır sırada Suriye var, aynı politikalara destek veren Türkiye hükümetini de takdir ettiğimi belirtmeden artık geçmek istemiyorum.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Komünist propaganda ya da Taksim Anıtı(...)

Neredeyse son çeyrek yüzyıldır sosyalizm bitti yaygarasıyla ortaya çıkanlar olmuştur, halende varlar. İlginçtir, bitti dedikleri ideolojiye halende çok yoğun bir şekilde saldırmaya devam ediyorlar. Nedendir bilinmez (aslında biliyoruz), bitti dedikleri şeye saldırırlar, varın onu da siz kendinizce yorumlayın?!

Elbette dünya da bu işin fikir babası emperyalistlerdir ve NATO'nun himayesinde olan ülkeler vardır, SSCB’ye karşı anti-komünist propagandayı güdenler de özellikle de Amerikan emperyalizminin kara propagandasını yapan ve onların her ülkede var olan, yerli ve yabancı ideologları-işbirlikçileridir. Bitmeyecek gibi görünüyorlar.

Bitmesinler de çünkü sosyalist ve komünist ideolojiyi de var edenler kendileri, bu yüzden bunlar her zaman ve her yerde görevlerine amadedirler.

Tıpkı bizde de olduğu gibi. Örneğin 1939-1944 yılları arasında Türkiye’de Alman büyük elçiliği de yapan, 1980’li yılların Ağustos aylarında kurulan Ülkücü Komando Kampları’nda faşizmin Türkiye’deki dönemin milliyetçi temsilcisi Türkeş’in emriyle, o kamplarda “insan en iyi şekilde nasıl öldürülür” eğitimini veren Franz von Papen gibi. Tarihte bunlar olmuştur… İşte bundandır ki, Türkiye’de bunu bir ara Türk-İslam sentezinin bir unsuru olan ülkücü-faşist cenah yapıyordu (gerçi pekte değişen bir şey yok, AKP’den fırsat buldukça ve akıllarına geldikçe yine yapmaya çalışıyorlar) keza şimdi bu işi yine aynı sentezin dini boyutu daha da ağır yönü olan mevcut iktidar partisi yapıyor.

Zaten faşizm Türkiye’de sadece İslam boyutuyla yükselebilirdi ve onlarda bunu yapıyorlar.

Bakın şu liberal gazetelerden tutunda Zaman’a kadar uzanan çizgide ve Akit vb. gibi gazeteciklerin mutlaka bir sayfası ya da köşe yazısı buna ayrılmıştır. Öyle bir telaşla yazıyorlar ki, yazıların çıktığı yere bakıyorsunuz aynı yuvalardan besleniyorlar. Hele ki şu liberallerin olduğu gazeteler. Solculukla ilgileri yok ama sola akıl vermeye kadar da pervasızca akıl veriyorlar. Sol şöyle yapsın, böyle yapsın gibi. Hakikaten komik bir durum…

Öyle iğrenç bir durumları var ki, solla ilişkilendirilmemek içinde ellerinden geleni de artlarına koymuyorlar. Sanırım kendilerini kirletilmiş sanıyorlar. Aynen Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar misali. İşte böylesine bir pervasızlık ve aymazlık mevcut.

Mesela geçenlerde İzmir – Bornova Belediyesi belgesel fotoğraf sergisi düzenlemiş. Belediyenin davet afişinde Lenin’in de fotoğrafı var. Zaman gazetesi de boş durur mu kıyameti koparmış; “Lenin nasıl Cumhuriyet kahramanı ilan edilir, nasıl Atatürk’le aynı kefeye konur” diye vermiş verdirmiş... Sanırsın, Atatürk karşıtlığını onlar değil de başka gazeteler sergiliyor(!) Öyle ya Lenin milyonlarca insanı katletmişti!

Biz söyleyelim: Lenin ‘Cumhuriyet’e, Kurtuluş Savaşı’nda 37 bin tüfek, 44 bin fişek, 324 makineli tüfek, 66 top, 200 bin top mermisi ve 11 top kamasıyla katılmıştır... Cumhuriyet’in inşası sırasında pek çok kurumun inşasına, fabrikanın kurulumuna insan, malzeme ve para kaynağı sağlamıştır... Örneğin meşhur Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generali bugün bile duruyor, isimleri de General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov.

General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahip Bolşevik Parti üyesi ve Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi’nin komutanlığına getirilen birisi 1920 yılında da Güney Cephesi’nin başına geçiyor. Hani bilin istiyoruz aslında General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahiptir

Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya gelip,onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yaratıyor. Millet Meclisi’nde konuşma yapıyor. Öyle ki Atatürk’le yakın ilişki kuruyor. Sakarya cephesini geziyor, 5 Ocak 1922 günü ardından iyi duygular bırakarak ülkesine dönüyor.

Peki diğer Sovyet general(?) yani Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov, 5. Kızıl Ordusu’nu kuran ve 1925-1940 arasında Halk Savunma Komiserliği yapan Voroşilov, II Dünya Savaşı’nda Leningrad savunmasını yaparak Hitler’in kenti ele geçirmesini önlüyor. Savaş sonunda mareşalliğe yükseltilip, 1947’de Politbüro üyesi oluyor. Mareşal Voroşilov’un bizim için önemi ise: Ulusal kurtuluş savaşının sürdüğü yıllarda askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderilen birisi. İşte Sovyetlerin o günlerde yaptığı yardımları unutmayan Atatürk, bir jest olarak bu iki generalin heykelinin de anıtta yer almasını istiyor.

Yani şöyle söyleyeyim esasen Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda Lenin’in bir manivela oluşturduğunu belirtmek gerekir. Ki, 1917 Büyük Ekim Devrimi, Marksizm’den hareketle sınıf mücadeleleri ve devrimlerin en büyük pratiği olarak, önceki bütün devrim ve sınıf mücadelelerini aşan, kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaştığını gösteren ve dünya-tarihsel süreçleri belirleyen bir devrim olmuştur.

Şimdi tarihin, kitlelerin hareketinin, kapitalizmin bunalımı ve emperyalizmin dünyayı paylaşım güdülerinin, savaşların, sınıfsal–toplumsal kurtuluş ve bu tarihselliğe tabi ulusal kurtuluş bakiyelerinin başka bir evresindeyiz. Çünkü emperyalizmin ideologları ısrarla ideolojilerin bittiğinden özellikle de sosyalizm bittiğinden dem vuruyor. Onların ve onların yerli işbirlikçilerinin anlayamadığı konuda bu, emperyalist bir abluka (işgal) karşısında her ne güçle olursa olsun ve kim olursa olsun sosyalist solcuların – komünistlerin doğası buna karşı durmaktır. Tıpkı Amerika’nın Irak işgalinde olduğu gibi, çünkü Irak işgali başta olmak üzere Abdurrahman Dilipak gibi sahte savaş karşıtların tek derdi ırklar ve dinlerin var olan gerçekliğidir.

Çünkü biliyorum ki (yanlışta hatırlamıyorsam o gün orada bulunan, NATO ve BUSH karşıtı birlikte yer alan biri olarak) Irak işgalinin 2. ya da 3. yılında kürsüye birlikte çıktığı Mihri Belli’yle birlikte Dilipak Irak Müslüman bir ülke olduğu için kendinden fedakârlık yapıp o kürsüye çıkıp, başı örtülü birkaç genç kıza nutuk atmıştı. Bugünse Libya özelinde olduğu gibi Ortadoğu’da emperyal politikalar devam ederken, adının ve seceresinin olmayışıdır. Yarın emperyalistlerin olası Suriye ve İran müdahalesinde de meydanlarda olmayacağı gibi.

O yüzden başta liberaller olmak üzere, Erdoğan’ın peşine takılıp olmayan demokrasinin ahlakı ardına takılan bu omurgazsılara ve siyaseti kendi çıkarları için kullanan (ben bunun için, siyasi orospu çocukları terimini kullanmayı daha doğru buluyorum), Ortadoğu’da daralan İsrail politikalarını genişletmeye çalışanlara inatla ve bir kez daha şunu söylemek isterim. Komünizmin propagandası kendileri ve ardılları var oluncaya tek devam edecek.

O yüzden Ekim Devrimi, kendi özgünlüğü ve tarihselliği ile birlikte yeni devrimler çağına birçok önemli teorik, ideolojik, siyasal deneyim bırakarak tarih içindeki etkin yerini bırakarak yol göstermeye devam ediyor. Tıpkı günümüzde sadece Ortadoğu coğrafyasına sahip çıkan Latin Amerika kıtasındaki nitelikli ideolojiler gibi.

Çünkü komünist propaganda “Ezilenlerin özgürlüğüne yoğunlaşın” der!

3 Kasım 2011 Perşembe

Ampulleri koruma teşkilatının şeflerine

“Görüyor musunuz,
köpeğin kendisini döven eli nasıl yaladığını?!”
(Mayakovski)

Yanılmıyorsam ve aklımda kaldığı kadarıyla İhsan Eliaçık bugün twitter’da şöyle bir şey yazmıştı: “Özgürlük ortamından neden dini(cemaatçi) gruplar yararlanıyor da, BDP’liler, ulusalcı çevreler yararlanamıyor? Ve bu çevrelerle birlikte neden BDP’liler şuan 28 Şubat'ı yaşıyor?”

Yerinde bir soru, zira Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nu, onlarca başka insanla birlikte tutukladılar. Tıpkı diğerleri gibi…

Onlarda Ergenekon, Devrimci Karargâh ve KCK gibi AKP iktidarının yaratmış olduğu suni (yapay) derin bir komployla karşı karşıyalar.

Ve kendi görüşlerine (ideolojilerine, değerlerine, kültürlerine) yakın en yakın yere KCK olayına monte edilmeye çalışıyorlar. Keza olsa bile, insanların istediği yere (partiye, derneğe vb. gibi) kurumlara, demokratik örgütlere sempati duyması suç mudur?

Suç ise, AKP iktidarından beslenmeye çalışan, hokkabaz, şarlatan, demagoji üzerinden kendini birer gazeteci edasıyla ağırdan alan sözde gazetecilerin, sığırların sırtlarına yapışmış keneler gibi ağızlarının kenarından akan pis salyalarla beslendiği yere yaranmak adına karşıt görüşlü herkesi tu-kaka göstermesini, başkalarının özgürlük alanını daraltmaya yönelik küçük burjuva ayak oyunlarını nereye koyacağız?

Devlet imkânından gelen güç ve kudretle ötekinin özgürlük alanına abanmak nedir?

Her sıkıştığında “milletin iradesine saygı duyun” cümlesine sığınıp, reformlardan söz eden Ankara’da her gün takım elbise değiştiren zihniyettin bilmesi gereken ise terörü bitireceğiz diyerek terörden beslenen asıl kişilerin kendileri olduğu gerçekliğidir, İşçilerin Birliği'nden ve Halkların Kardeşliği vurgusunu önemseyen ve bunu temel alanlar dışında bir yandan da Kütleri, sivilleri, devrimcileri, aydınları, siyasetçileri ve sol sosyalist güçleri içeri alarak sindirmeye çalışmak tamamen aymazlık ve aptallıktır.

Hiçbir demokrasi bunu kabul etmez, ediyorsa da o demokrasi anlayışının ahlakı yoktur. Bu ülkede AKP iktidarını eleştirmenin, muhalefet etmenin bedeli yakın durduğunuz her ne varsa ve neresiyse, legal – illegal örgütlere kurum ve kuruluşlarla birlikte anılmaksa cezasını bilelim.

Bilelim ki, yarın – bugün birilerimiz Ergenekoncu, birimiz KCK’li, diğerimizse Devrimci Karargâh örgütü üyesi olmakla suçlanacaksak, şimdiden savunmalarımızı hazırlayalım!

Tayyip Erdoğan’ın 10 yıllık diktatörlüğünü dillendirmeyen, emperyalizmin barbarlığından söz edemeyen, TV’lerde ona buna “yamyam”, “diktatör” diyerek iktidardan puan toplarım, gündeminde başına otururum diyen zırtapoz ve korkak takımının Kürtlerin ve diğer azınlıkların haklarından dem vurup, öte yandan da demokrasileri, özgürlükleri savunduğunu sözde söyleyen aymazların bilmesi gereken tek şeyse bütün bu olup bitenler karşısında sessizliklerini koruyarak bizden – bizler gibi düşünenlerden lütfen taraf olmasınlar / olmamalıdırlar.

Sadece AKP iktidarı değil yeryüzünde ki bütün iktidarların anlaması gereken şey, şiddet yöntemleri kullanan silahlı bir muhalefet olabileceği gibi, barışçı siyasi yolları kullanan bir muhalefet olacağı gerçekliğini de artık kabul etmeleri gerekiyor, bilinir ki iktidarın olduğu her yerde mutlak bir direnç vardır. Bu bunun doğasıdır. Devletin sopasını elinde tutup, her canın istediği yere ve önüne gelenin kafasına vurulamayacağını öğrenmeleri gerekiyor.

Malum her şeyin altında ilada bir örgüt arayan saplantılı koruma teşkilatının üyeleri bilsin istiyorum.

30 Ekim 2011 Pazar

Hümanizm diyorum: bunları da sevmeyi gerektiriyorsa…


Bu yakınlarda bir programda Cüneyt Özdemir'in konuğu olan Acun Ilıcalı’ya sorular sormuş Özdemir, o da açıklamalarda bulunmuş konu şu, malum Okan Bayülgen programlarından birinde, Ilıcalı’yı eleştirmiş, Ilıcalı’da Özdemir’in programıda cevaplamış: "Başbakanın annesinden dolayı TV programı yapmıyordun da yapımcılığını üstlendiğin programları topyekûn neden iptal ettin(?), Çukurça’da 24 şehit var ama başbakanın annesinden dolayı gösterdiğin hassasiyeti, 24 asker için göstermedin, riyakârsın" serzenişisin de bulunmuş, haklıdır çeyrek yıldır akıllanmadık şu emperyal politikalar karşısında, en son örneği ise Libya’da Kaddafi işte, adamı Allah-u Ekber diye yine Allah adına psikopatlaşanların liderlerini linç ederken gördük, gördüklerin(m)iz inanın Müslümanlardı.

İddia ediyorum Hz. Muhammed döneminde böyle bir şey olmamıştır, bu saçmalığın Tanrı katında bile yeri yok. Söylenen dinde de geçerliyse ve o dinin peygamberi de eğer iddia edildiği gibi normalse şu yaşadığımız her şeyde normaldir. Bu durumların normalliğinden söz edenler, bu a-normallik karşısında bana hak vermelidirler. Çünkü dünya Tanrı’nın kelamı üzerine kurulu olup, her şey rutin ve normalinde gitmektedir.

Düşünün işte hayatımızdaki normallikleri?

Acun Ilıcalı, Ali Ağaoğlu, Tayyip Erdoğan vs. diğerleri...

Örneğin Ali Ağaoğlu denen adam Van depreminden sonra ucu bucu yarın - bugün kendisine dokunur diye şimdiden kendini sağlama almak adına yıllar önce İstanbul için müteahhitlik – mimarlık üzerine methiyeler dizdiği röportajları unutup, Tayyip Erdoğan’dan sonra, o da sarılmış kaleme kâğıda açıklama yapma gereği duyurmuş, “Başbakanımızın söylediği (hatta söyleyemediği) her şeye şimdiden katılıyorum… Kendisi haklıdır efendim” nidalarında bulunmuş…

Sanki Marmara’da deprem olursa “yüzde 70’ni inşaat / konut bölgesi görüyorum, geçmişte yapılan konutlarda deniz kumu kullandık, demiri de hurdacılardan aldık, olası bir Marmara depreminde İstanbul’da ölen her kişiyi şanslı görüyorum” diyen kendisi değilmiş gibi pişkince açıklamalar yapmış… Hakkımızdır, yeriz. Çünkü AKP’nin Devlet-i Aliye’sinin kişisel hesaplarının iç düzümü düşmüştür şuncacık şeyle yüzümüze, mutluyuz!

Van’dakiler dâhil daha dün Erzincan ve Marmara (ki her ikisini de yaşamış biri olarak) depremi bizlere, yani şu fani insanlara ders olmamış gibi önlemsiz yaşıyoruz ya en çokta bu dokunuyor. Japonya’da deprem olduğunda dışarıda olanlar evlerinin güvenliğinden dolayı evine kaçarken, bizde ise tersi bir durum yaşanıyor.

Bu durum Japonya’da, Tayvan’da başka bir şekilde yaşanırken, bizde de Tayyip efendi Arap ülkelerini kalkındıracak diye harıl harıl Amerika’nın iç güdüleriyle hareket ederken dönüp biraz da Anadolu’ya çevirseydi şu mübarek yüzünü 10 yıllık saltanatı içerisinde, sorun yoktu ama şimdi var, adamların resmen ve açıkça duble döşediği deprem vergilerinden mi söz edeyim yoksa şuan Fethullah kliğinin ortalıkta iktidara akıl veren ve Kürtlerin kökünü kurutun diyen (haberiniz yok değil mi, bu yakınlarda bir video paylaşmış Feto diyor ki vurun kırın, iktidar utanmasın uluslararası gizli servislerden de yardım talep edin) beddualı sözlerinden mi söz edeyim? Ne diyelim yine de hakkımızdır, Allah devletimize zeval vermesin. AKP’yi hak ediyoruz.

Şimdi değişim üzerine bir şeyler yazmaya çalışıyorum da olmuyor, aslında olurda kendimi zorlamıyorum bu kadar hergeleye karşı. Neyse.

Konun başına döneyim: Acun Ilıcalı başbakanın annesi vefat ettiğinde taziye ziyaretine gitmiş, Acun da, "Başbakanımız beni çok sever, ben de Başbakanımızı çok severim. Çok görüşmeyiz. Ama Başbakınımız'la görüştüğümüz zaman ikimizin de gözleri parlıyor. Sarılıyoruz, muhabbet ediyoruz. Senede bir kaç kez görüşürüz. Bir abi gözüyle gördüğüm (başkası hangi gözle bakıyorsa) birisi açıkçası. Benim hiç bir partiyle bağlantım yok. İlişkim yok. Bana sordular kime oy verdin diye? Ben de söyledim. Yalan mı söyleyeyim. AK Parti'ye oy verdim. Ben istikrara oy verdim. Oy vermem lazım. Ben istikrara, başarıya oy verdim" demiş, 5 yıl içinde 5 bin dolar serveti olan birisinin AKP'ye oy verdim demesi normaldir. AKP’nin istikrarı, kendisinin de istikrarıdır… E, bu en çokta kişilik ve ahlak meselesidir, zira açlık sınırı 1500 tefecinin mali durumuyla iliştiriliyorsa sormak lazım: mutlu musun Acun, mutlu musun %50?

İstikrar eğer Van depreminde iktidarın çıkmazları ve yandaşlarının bağnazlığıysa gerçekten ortada bir başarı var. Düşünün bu ülkede Kürtçe dışında başka dil bilmeyen ve Kürtçe ağıt yakan Kürt kadınına sen neden Kürtçe yerine Türkçe ağıt yakmıyorsun diyen bir saçmalığı kabul etmiyorum. Bunu yıllarca ezan ve Kur’an üzerinden Arap Suni geleneğinden beslenenlerden gördük. Tanrı sanki Arapça dışında başka bir dil bilmiyormuş gibi bizlere aptal muamelesi yaptılar…

Zira kendini “ilahiyatçı” olarak tanımlayan birçok kişi mesleğinin tanımını bilmeden “efendim ben şu üniversitenin ilahiyatçısıyım” diyerek ve TV kanallarında fink atarken, inandığı Allah kavramını ister istemez bir cisme, eşyaya benzeterek örnekler veriyordu. Bu yüzden hep merak etmişimdir, ilahiyatçılık bir meslek ise, Tanrı’nın kelamı kutsal bir söz (Kur’an) ise, bu iki her olgununda bir pazarı mı var? İlahiyatçı Allah’ı anlattığı için, Allah’a inanlarda Allah’ın kutsal kitabına inandığı için bu değerlerlerden dolayı para mı vermeli?

Kur’an satılıyor mu? Satılıyor!

İlahiyatçısı, hacısı, hocası dini anlattığı için TV programları yapıp dudak uçuklatan rakamlar alıyorlar mı? Alıyorlar!

İşte aklımın almadığı da bu, yani mülkün sahibi Allah’tır diyeceksin ama bir yandan da Allah üzerinden cebini dolduracaksın… Örneğin Cüppeli Ahmet denen dümbük, biliyorsunuz bir TV’de program yapıyor, evimde TV yok, TV seyretmem ama TV’den de eksik olmam bu ne biçim çelişkidir anlam veremiyor, herkesi aptal mı sanıyorlar bilemiyorum ama bu tipler ile ilgili haber başlıklarının altına pek çok övücü kelime düşüyor, buda insanı düşündürüyor..

Öyle ki bu aymazlıkları utanmadan hadislerle besleyenler bile mevcut. Sanki Hz. Muhammed peygamber olduğu dönemde Tanrı’dan para mı alıyormuş gibi bir hava şimdi ki zamanda? Geçmişte de olduğu gibi yarın bunun için Hz. Muhammed’in döneminde olmayan hadislere bir hadis daha ekleme durumları yaygındır, özelikle de Zaman ve Akit gibi yalan ve yandaş orospu çocuklarının gazetecilik tiyneyiti - zihniyeti buna çok uygundur, ellerine geçmesin bugüne kalsa inanın Hz. Ömer'den, Osman'a kadar buldukları bütün fosilleri satarlar, bundan bile bir pazar oluştururlar. Kur’an’ı öyle bir anlatıyorlar ki, maşallah hadisler babalarının malı gibi. Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in tarlalarını da sulayan Fethullah Gülen değil midir günümüzde? Neticede her şey sevabına ne var ki bunda(?)...

Öyle ya Muhammed döneminde ki hadis sayısının günümüzde 1,5 milyon olması gayet normal. Demek ki iktidar gibi Ehli Sünnet olmak gerekiyor, aşırı gittiğimi kabul eden okuyucuya da söylemek isterim: gidin Bülent Arınç'ın milletvekili maaşlarının yüksek olmasını nasıl savunduğu ve hadisleri de nasıl kaynak gösterdiğine bir bakın(?) derim!

***
Şimdi liberalleri düşünüyorum da, aklımın bir kenarına düştüler yine, bu kadar çelişki içinde yaşayan bir topluluk doktrini – ideolojisi olmayan küçük bir zümre şuan bir seçim olsa ve var olan TKP (Türkiye Komünist Partisi)’nin kazaren iktidar olduğu varsayımını düşünüyor mudur benim onları düşündüğüm gibi, bilemiyorum. Yoksa bu adamlar bugün AKP iktidar olduğu için iktidara yaranmak adına “benim dedemde AKP’li” diyen zihniyettin bir yansıması mıdır, onu da bilemiyorum.

Neyse uzatmayayım: Acun Ilıcalı denen adam 5 yıl içerinde 5 bin Amerikan $ servet ediniyorsa, Ali Ağaoğlu denen kişilik limuzin ve manken koleksiyonu yapabiliyorsa bu ülke çoktan batmıştır.

Malumdur, birinci (1) cumhuriyet Kemalist cumhuriyetti ve bu Amerikan emperyalizmi ve de yerli işbirlikçiler tarafından tasfiye edilmiştir, kabulümüzdür, ikinci (2) cumhuriyet imamın ordusunun cumhuriyettir, fakat üçüncü (3) cumhuriyet mutlaka ve mutlak sosyalist cumhuriyet olacaktır.

Allah kolektivizmden yanadır, Elhamdüllah buna inancımız da tamdır...

Anlamayanlar için söylüyorum laiklik ilkesini Kemalist rejimine bağlayan şovenist Kürt ve Türk ırkçılığı histerisine kapılanlar okusun diyorum, din ile siyaset ayrımının farkına varmayan gerizekâlılara duyurulur. Yaşasın sosyalizm derken Allah-u Ekber naralarına sarılıp Allah adına psikopatlık yapılmaz. G. H. Kılıçarslan’ın BirGün Pazar'da yayımlanan “Allah’ın sopası yok” başlıklı yazısındaki şu son cümlelerle bitireyim: 17 Ağustos depremine 28 Şubat'ın intikamı, Erciş depremine 24 askerin intikamı diyenler en kibar ifadeyle putperesttir. İlk insanların her doğal olaydan Tanrı üretmelerinden bir farkı yoktur. Kâfirdir onlar. Bir insan inandığı Tanrı’yı kendi emellerine taraf ve alet ediyorsa o Tanrı’nın helvadan farkı yoktur. Yersin ve yenisini yaparsın.

***
Hümanizm diyorum: bunları da sevmeyi gerektiriyorsa(?) biz o felsefeyi yanlış biliyoruz. Çünkü felsefe kendi içinde ne Sokrat'ı, ne Aristoletes'i, ne Descartes'i ne, Kant'ı ve ne de Politzer'i ve Platon'u buna ikna edebilir... Bu filozoflarla hayatı sorgulama ve hayatı sevme biçimimiz aynıdır, bu filozofları savunanlarla aynı yere düşmemiz gerekmektedir... İşte demokrasiye sığınan ahlaksızların baş tacı yine de hümanizmdir, buradaki hümanizm insanlık materyalinden uzak eşyaya taban bir materyalizmdir. Yani Van’da Yunus için değil de Türkiye’de kırılan her banka camı için ana akım medya ve sermayenin içinin yanacağını, şiddete karşı hepsinin pür hümanist olacağını biliyoruz. Bu hümanizmi reddediyorum...

İktidar için el pençe divan duran medya halkların gerçekliğinden habersiz, insanlıktan uzak, insan doğasını, şiddeti içinde bulunduğu koşullardan bağımsız yorumlayan sonsuz/zamansız, özcü ve dolayısıyla mümin “sağcı” her kanaat belirleme aracına karşı tarihselcilerin her zaman cevabı menkul bir sorusu vardır biliyoruz; Sokrates'in baldıran zehri içtiği gibidir durumum(uz) ve soruyoruz, sorumuz baldıran zehriyle eşdeğerdir: çakmağı olan var mı?

25 Ekim 2011 Salı

Uzaya değil, Van’a gideceksiniz…

DAHA düne kadar ne diyordu Ali Babacan, “Libya’ya 300 milyon dolarlık destek sözü vermiştik. Tamamını istediler, uçağın düşmesinden çekindik, 100 milyon dolar 1100 kilo geliyor. Önce 10 milyon doları gönderdik. 100 kilo ediyordu. Sonra 30’ar milyon dolarlık üç ayrı dilimi Ankara’da teslim ettik” açıklamasını yaparken pek pişkindi. Aynı paralelde yalan söylemeye, devletin bütün imkânlarını emperyal politikalar için (ve çıkarları) doğrultusunda hoyratça kullanmaya devam ediyor iktidar.

Şimdiyse VAN yıkıntılar içinde, iktidara yakın olanlar, TV programcıları coğrafi ayrımcılık peşinde, hani bölünmez bütünlük nerede kaldı Müslümanlığınız?

Daha düne kadar bölünmeyiz, böldürtmeyiz diyenler, bilinçaltında zaten bir sınır – çizgi belirlemişler, bölmüş, parçalamış, hesaplarını yapmışlar bile. Bunu da şimdi gün yüzüne vuruyorlar TV ekranlarından.

Öyle ya Somali için birbiriyle yarışan şarkıcılar, şovmenler, siyasiler, yardım kampanyaları yapıyordunuz, hani neredesiniz? (Yapmasınlar demiyorum yapsınlar sefaletin ırkı, dini, rengi olmaz ama niyet belli işte: şov amaçlı, olmazsa bile dönüştürecekler.) Televizyonda bir yardım programı da VAN için yapın. Telefonla bağlansın kodamanlar, bağışlasınlar binlerce lira. Filistin için değil de, HAMAS için psikopatlaşan iktidar, Libya ve Suriye’de ki işbirlikçilerine binlerce $’lar gönderen Tayyip, Gül ikilisi ve vs. diğerleri versinler ya servetlerinden paracıklar, öyle ya seçim zamanlarında itinayla adrese teslim yardımlar vardı, nerede o yardımlar?

Her yaşam kutsal değil miydi kitabınızda, biz mi yanlış biliyoruz yoksa?

22 Ekim 2011 Cumartesi

Köpekleşmek…

Saddam’ı yıllarca besleyen Amerikalılardı, daha sonrada demokrasiyi inşa edip, Iraklıları özgürleştireceğiz palavrasıyla Irak’ı işgal edip Saddam’ı asan da. Bu örnek özellikle Afganistan söz konusu olunca ve oraya bakıldığında daha net görülüyor. Bu WebBlog’da yazdığım her yazıda Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’ne vurgu yaptım, sitenin genelinde de var zaten. O yüzden bir kez daha bu konulara değinmeyeceğim Ortadoğu’da neler olup bitiğine. Her şey açık zaten, Amerika kendi emperyal politikaları çerçevesinde Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek için, yönetim biçimine karar veriyor, kişileri belirliyor ve o coğrafyada belki de yüz yıllarca sürecek bir hegemonya oluşturuyor.

Sırada malum Suriye ve İran var, elbette Türkiye’de Tayyip Erdoğan bu işin hamiliğini üstlenmiş durumda, ‘Komşularla sıfır sorun’ parametresinin gittiği hata bir bakın, Türkiye nerede?

Tayyip Erdoğan kime ve hangi politikalara hizmet ediyor?

2003′ten beri Irak’ta yüz binlerce Müslüman katledildi, hem de Adana’dan kalkan Amerikan uçaklarının attığı bombalarla, sesi mi çıktı bunların? Çıkmadı, çıkamazda! Bahreyn ve Yemen’de de aynı acımasızlıkta muhalifler öldürülüyor, sesleri çıkıyor mu? Aksine Amerikalılarla aynı paralelde açıklamalar yapıyorlar ve Kürecik’te füze kalkanlarını inşa ediyorlar.

Öyle ki PKK’nin Hakkâri – Çukurca saldırısını bile bu şekilde kullanmaya başladı burjuva medya Erdoğan’ın gazete patronlarına verdiği davetten sonra.

PKK’ye destek İran ve Suriye üzerinden geliyormuş. Gazetelerini açıp bir bakın daha düne kadar küfür ettikleri TSK, bugün kahraman konumunda…

Suriye’de Esad ve katledilmeden önce Libya’da Kaddafi karşıtlarına silah Türkiye üzerinden gidiyordu elbette buna parada dâhil.
***
Muammer Kaddafi’nin öldürülmesiyle ilgili çok şeyler yazılıp çizildi, daha da yazılacak. Evet, bir diktatördü ve çok önceden gitmesi gerekiyordu ama böyle ve bu şekilde değil. Fakat şu da bir gerçek ki emperyalistlerle işbirliği yapmadı ve direndi. Peki, istese işbirliği yapamaz mıydı(?) bence pekâlâ bir şekilde hem de en alasını yapabilirdi. Fakat bunu tercih etmedi, etmedi ama hunharca linç edilerek öldürüldü. Kaddafi öldürülmeden önce ve dayak yerken “yüzüme vurmayın, yüze vurmak haramdır” diyor. Bu adam haramin ne olduğunu biliyor en azından bizimkiler gibi değil. Zaten başından itibaren söylediği gibi “ülkemden gitmem gerekirse, şehit olurum” demişti ya inanlar için tamda öyle oldu diyebiliriz.

Örneğin Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesinin ardından, katliamcılar cesedin önünde poz verirken ve kimileri ise zafer çığlıkları atarken. En “gerçek” ve bir o kadar da çirkin tepkiyi CSB televizyonunda ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton veriyor. “Gittik, gördük ve o öldü” diyerek “şaka” yapıyor ve kahkahalar atıyor. Bundandır ki Clinton gibi, kıkırdayarak, linç edebiyatından beslenenlerin demokrasi anlayışıdır işte bu.

Emperyalistlerin bir ülkeyi özgürleştirdiği tarih boyunca görülmemiştir, görülmeyecekte. Emperyalizme güvenerek eski sahiplerinden kurtulmaya çalışan şu Müslümanların Ortadoğu’daki barbarlığına bakın hele, ülkelerinin doğal kaynakları talan edilirken, onlar tekbir getirip, eski sahiplerinden kurtulmanın çılgınlığıyla yeni sahiplerine sesleniyorlar: Allah-u Ekber diye!

O yüzden video linki vereceğim o görüntülerde bir köpekleşmeyi görüyor olacaksınız. Bu insanlık dışı ve köpekleşmenin tavan yaptığı görüntüleri buraya verebilirdim ama bunun bir parçası olmamak adına bunu yapmak istemiyorum, bundan dolayı meraklısı ve izlemek isteyenler şuradan girip izleyebilirler.
***
Bu sebeple Davutoğlu’da dâhil Tayyip Erdoğan’ın bundan böyle Ortadoğu üzerine sarf ettiği her kelimeyi, attığı her adımı, açıkladığı her beyanatı mezkûr kanlı istilanın geri sayımı olarak not edeceğiz.
Not: KöZ Gazetesi’nin Kaddafi’nin günahı neydi? başlıklı yazısı.
Not 2: Bu arada burjuva ve iliştirilmiş yazılı & görsel medyamız bunlarla meşgulken hükümet fırsattan istifade neler yaptı biliyor musunuz?
1- Deniz Fenerindeki tüm tutuklular sessizce serbest bırakıldı.
2- Tüm Hizbullah tutukluları serbest artık, hepsini bıraktılar.
3- Kredi faizlerini son 5 yılın en üst seviyesine çektiler.
4- Memuru yapılan mesai zammı 10 kuruşa çekildi.
5- Öğrenci harçlarına yapılan zam son 10 yılın en yüksek seviyesiyle yasalaştı.
6- Tam 7 kalem eşyaya yüzde 14 – 17 arasında zam yapıldı.
7- Kaddafi’nin yakalanıp linç edilmesinden dolayı Libyalı muhaliflere daha önce gönderdikleri 300 milyon doların yanında 80 milyon dolar daha yardım gönderildi.
8- Deniz Feneri’nin eski savcılarına (tutuklamaları yapan) soruşturma açılması netleştirildi.
Ve bunlar bilinenler peki ya bilinmeyenler?
İyi uykular.

Burjuvalar - Jacques Brel

20 Ekim 2011 Perşembe

Popüler irade ya da mutlu musun %50¿

Toplumsal olaylarda ne yazık ki fizik kuralları geçerli olmuyor. Özelikle de Tayyip beyin o Amerikalı başkanın karşısında “senin altında kalmam” deyip bacaklarını aşağılayıcı bir şekilde uzatıp ayak-ayaküstüne atışları. Ne iğrenç bir histeridir bu, ne aşağılık bir bilinçtir, senden eksik değilim nidaları. Kabul edersiniz ya da etmezsiniz olanı söylemekteyim, Tayyip Erdoğan bugün – şuan – şu saat – şu dakika itibariyle kendini kanıtlamıştır artık.

Bu saatten sonra ne Hrant Dink’i katledenlere karşı, sözde o karşıt süslü sözleri, ne de Kürtler üzerinden Ahmet Kaya’dan dem vuran kimyasal boyalı sözleri kandırabilir toplumu(!) Kandırılıyorsa da zaten sorunludur o halk kitleleri. Ya da aptaldır…

Bir hırsızın suçüstü bir olaydan dolayı yakalanıp, hırsızlığını kabul etmesini kabul etmek saf dillik olur ya, aynen öyledir bu durumda.

O yüzden… Tayyip Erdoğan bu ülkede var olan bütün değerlerin hırsızıdır… Özetle Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu topraklar üzerinde ki en güçlü en köleci siyasi ruhudur…

Şimdi söylenecek bir tek söz vardır. 'Kan pazarlığına karşı sözümüz halkların kardeşliği!'dir vesselam...

Tanıyın!
Not: Kürt sorununun çözümü ne TC’nin inkârcı politikalarından ne de Marksizm’in aşağısında siyaset yürüten Abdullah Öcalan’ın kişisel duygularından geçiyor. Eşit ve özgür Türkiye’nin kurulması Kürt halkın özgürleşmesi, Türkiye’nin gerçek ve tam bağımsız demokratik bir ülke olmasından geçiyor.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Birlikte işgal(!)..

Yunanistan’ı katmıyordum ama Avrupa’da beklenirken birden bire Amerika’da patlak verdi New York'taki Wall Street karşıtı eylemle kürselleşme karşıtlarının sistem karşıtlığı. Öyle ki Avrupa’nın diğer kentlerinde Brüksel merkezli ve içine Londra, Hamburg, Dublin ve Stockholm’ü alan bir hatta eylemler planlanmış durumda. Buna bugün Roma’da katıldı… Deyim yerindeyse Roma tekrardan yakılıyor.

Öyle ki popüler tarih Nero'yu çapkın ve zorba olarak hatırlar ama başbakan olarak Erdoğan denen zat ahlak baz alındığında Nero’nun yanından bile geçemez. Çünkü her ne kadar Roma’yı yakanın kendisi olduğu dillendirilirse de o yangını söndürmek için cansiperane bir şekilde görevini yerine getirmiştir. İşte bunlar olurken, sisteme göre çok radikal eylemler oluyor yine de, tıpkı bugün Wall Street ve Roma’da olduğu gibi ama nafile ve kime göre, doğası gerektirdiği için olması gerekenler oluyor, sebebi belli işte, o Molotof atan, ortalığı ateşe veren eller yine aynı.

E insanlar yaşamaktan vazgeçmeyeceğine göre kapitalizmden vazgeçmek zorunda hissediyor artık kendini. Bundan dolayıdır ki, yakıp yıkan “ekonomiye” can veren o eller dert görmesin…

Şimdi gelelim bize(!) Avrupa ve Atlantik’in diğer yakasında bunlar olurken bizdeyse gündeme gelen zamlardan (bir de aymaz bir tavır ve ukalalıkla bu zamlara da “güncelleme” diyorlar) dolayı bir tepki yok.

***

Elbette başbakan dışında, sadece o kızabiliyor, öfke kusabiliyor, her şey onun hakkı… “Ahlak” onun çizdiği sınırlar içinde serbestiyet kazanabilir, sadece o tepki sunabilir. Kızgın, kızgınlığı hat safhada öyle kızıyor ki, gözünde herkes birden değersizleşiyor ve hiçliğe uğruyor. Halkın yoksullaştırılması, halkın zamlarla ilgisi yok, gündemin de halk yok. Kendince haklıdır ya bizimkisi, konu neticede kendisini de kapsayan milletvekillerine yapılan zam, zammı eleştirenleri “terbiyesizlikle” suçluyor. Halka çemkiriyor: bir bok yiyorsunuz yemeyin, yiyorsanız da az yiyin olsun bitsin… Sözde zenginler üzerinden değerlendirme yapıyor işte bizimkisi. Porsche’ye binmeyin Fiat’a binin.

Çıldırasıya alkış: AKP, CHP, MHP ve bizim demokratik halk unsurumuz BDP’den. Sanki herkesin bırakın Porsche’yi, Fiat’a binmek gibi bir lüksü varda binmiyor, biniyor da binmiyormuş gibi gösteriyor… Başbakanımız da çok uyanık ya: yemiyor!

Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad karşıtlarına silah başbakan üzerinden gönderiliyor, babasının cephanesi yok herhalde finans eden kişi tahmin edeceğiniz gibi yine aynı kişi, parayı da cebinden vermiyor ya bu kurnaz, elbette başka şekilde çıkartılacak. Özelleştirilecek bir şeyde kalmadı vergilerden çıkartıyor bunları. Örneğin denk gelmişsinizdir, mutlaka ilinizde ilçenizde belediyeler tarafından festivaller, fiestalar düzenlenmiştir. İşte o dinlediğiniz burjuva popüler sanatçı müspetteler üzerinden ücretsiz halk konserlerinde belediyelerin diğer ay faturalarınıza bindirdiği rakamlarla oyun oynayarak sizden açısı çıkartılıyor. Fark ettiniz mi bilmiyorum, ama işte yine bir alkış…

Başbakanın akıl veriyor, ilgisi yok sokakla, asgari ücretle geçinenlerle, ülkenin sıkıntılı bir süreçten geçtiği ve ekonomik yaptırımların yoğun bir şekilde uygulandığı dönemde tasarruftan bahsedilirken, devlet yetkililerinin lüks makam araçları satın almalarıysa tamamen rezillik.

Tamam kimse başbakanın “keyfini bozmamalıdır”, inandığı ne değer ve hangi bok varsa, inandığı değerler üzerinden oda onu yapıyor / yapmak zorundadır. Öyle inandırılmış, okuduğu ayetler ona cenneti müjdelerken cehennemi de hatırlatıyor. Bu yüzden sike sike dillendirecektir…

Kimi ilgilendiriyorsa(?) başbakanın stresli olması, o ilgilenenler yine alkışlasın. Atıp tutmak kolaydır ama orada “Biat” kültürü vardır, yiyorsa karşı gel! Ortaçağ’da biat kültürüyle yetişenlerin kendisine biat edilmesini istemeleri gayet doğaldır, bu da biat edenlerin sorunudur.

Vallahi ne diyeyim yediğimiz ve giren zamlardan sonra başbakanın ahlaki değerleri tartışma konusu olmalıdır netice İslamiyet adına ortalığa düşmüş ve fırsat buldukça bulduğu her savaşta kayaların arkasına saklanıp “din adına savaşanlar, cennetliktir” diyen Hz. Osman’ın gibidir Erdoğan’da… Kendileri yapmazlar ama başkalarının yapmasını isterler, akıl verirler, günahtır israf etmeyin, boğazınızdan kısın, az yiyin. Uzatmayayım netice de bana göre Tayyip ile Osman’ın ahlakı aynıdır… Bir Nero’n etmezler walla. 1400 yıl ve 3000 yıl öncede bu böyleydi. Toplu bir çıldırmışlık söz konusuydu. Dinler ezen – ezilen meselesinden kaynaklanmıştı ve her türlü ibnelik zenginlerce ortaya atılıyordu.

Ha bu arada aklıma gelmişken Hasip Kaplan geçenlerde twitter'de şöyle bir şey yazmıştı, paylaşmalıyım: Başbakan İslamiyet öncesi Kürt halkının M.Ö. Zerdüşt inancına saldırırken, seceresine bakmalıdır, baksın ki atalarının putperest olduğu inancı ortaya çıkmasın.

***

Sizi sömüren ateiste olsa, solcuda olsa, başkaldırın! Özellikle dini kendine referans eden bu iktidar ve yandaşı çakallara karşı harekete geçin. Eren Erdem’in tabiriyle “abdestli kapitalistler” yani Amerikan emperyalizminin resmi taşeronları Çankaya'ya ve Başbakanlık konutunda oturtuluyor.

Yeryüzünde ki bütün isyancılar, 'birlikte işgal'in programını örgütlüyor..

Nerede mi(?) 1.441 farklı şehirde!

Örgüt/Lenin!

14 Eylül 2011 Çarşamba

Erdoğan’a inanmıyorum..



“Esad’a inanmıyorum..”
(Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye üzerine,
basına verdiği demeçten.)

Bir şehir efsanesidir gidiyor Türkiye ile İsrail arasındaki şu kavga meselesi. Türkiye’nin genişleyen manevra alanının en önemli öğelerinden birisidir oysa İsrail ile çatışma.

Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlenmeye başladığı yeni heveskâr rol ve İsrail ile yaşanan çatışma birçok tartışmayı beraberinde getirecek gibi olsa da filmin sonu aslında belli. Amerikalılar iyi, İsrailliler kötü imajının yaratılması meselesidir.

Her ne olursa olsun, yaşananlar yeni bir dış politik konseptin habercisi olarak algılanıyor gibide olsa Tayyip Erdoğan’ın 2006 yılında başlayan ve tespit edilen konuşmasında tam olarak 34 kez dille getirdiği
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım sözünü anımsatıyor. Öyle ki medya aracılığıyla bir kamuoyu yaratmak için şu TV kanallarını ve gazeteleri kullanmaya başladılar bile.

Oysa şu Arap Baharı’nda yeni konseptin içinde İran'a yönelik uluslararası ablukaya katılmak ve Suriye'ye olası bir saldırıyı örgütlemek de dâhil birçok problemli açmaz bulunuyor. Şimdi geleneksel Türkiye dış politikasına yeniden sarılıyorlar, fakat buna yeni bir şey daha ekleyerek: Milli meseleler. Türkiye dış politikasının en büyük ayırt edici özelliği milli meseleler sanırsınız. Ki AKP, Kıbrıs milli meselesinin yanına bir de Gazze milli meselesi eklemeye çalışıyor. Tabii ki Amerikan paralelinde ve onlarla örtüşen politikalar eşliğinde.

Bush dönemi ile Obama döneminde değişmeyen ender şeylerden birinin Türkiye’ye biçtikleri rol olduğunu görmemiz gerekiyor. Ayrıca Türkiye’yi, siyasal İslam’ın seküler bir sistemin içerisinde nasıl absorbe edileceği hakkında güzel bir örnekte veriyorlar. Yani milliyetçi bir dış politika ile yeni Osmanlıcılığı bile bir tür milliyetçilik olarak göstermeye çalışıyor Erdoğan.. Öyle ya artık bu söylem çerçevesinde Çeçenistan’ı, Kosova’yı birer milli mesele olarak önümüze koyabilirler. İşin açıkçası bu son yaşanan şeylerden sonra öyle bir şey olsa bile şaşırmam da.

Tayyip Erdoğan Türkiye’yse(?) Türkiye, Ortadoğu halklarını İsrail ile iyi geçinerek hiç bir zaman ikna edemez, iletilmek istenen demokrasi mesajını da iletemez. Bu yüzden İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik hem Türkiye dış politikası açısından, hem de geniş perspektifte baktığımızda ABD çıkarlarının Ortadoğu’da temsili açısından kaçınılmaz gibi görünüyor.

Şuan için ABD, Netanyahu hükümetinden hiç memnun değil gibi davranıyor. Onları, kendilerine iç politikada rakip olarak gördükleri neo-conlara yakın buluyorlar. ABD’nin barışçıl olarak izlemek istediği birçok politikanın önünde engel oldukları görüngüsüyse çabası.

İsrail’in de Ortadoğu’da manevra alanı gittikçe daralıyor. İsrail’de yeni, barış yanlısı bir hükümet kurulması hem ABD çıkarlarına uygun olacak hem de AKP’nin bir zaferi olarak algılanacak meselesi için cansiperhane bir halde çalışıyor. Tabi yiyen(ler) olursa…

Daha önce de demiştik(!) Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin ortaya çıkışı ve temelleri 2004-NATO İstanbul Zirvesinde atıldı… BOP’un ortaya çıktığı, tohumlarının atıldığı bir ülkeyiz. Bunun amacı Türkiye’nin de BOP’un bir parçası olmasıydı ve oldu da. Bilinen bir gerçekte başbakan Erdoğan’ın kendisini projenin eşbaşkanı olarak konumlandırıyor olması. Sorun yok! O gün bugündür Türkiye ABD’nin isteğini yerine getirmeye çalışıyor. Ortadoğu’da Tayyip Erdoğan kliğine tur attırmalarının temel ve tek sebebi de bu zaten.

Evet, BOP bir Bush projesiydi. Bush’un agresif politikalarıyla şekillendi ve Obama ise kendini Bush’un bu politikalarından farklılaştırmak istiyor. Bu yüzden Obama’nın ağzından Büyük Ortadoğu Projesi lafını pek duymuyoruz. Obama ve Dışişleri Bakanı Clinton, çok taraflı bir siyaset izleme gereği duyuyor gibi görünse de, Bush yönetiminin Dışişleri Bakanlığını yapan Rice
“Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri kapsamında bu proje içinde yer alan 22 ülkede rejim ve sınır değişikliği yapacağız” demişti. Emperyalist bir devlet olarak ABD’nin bir gecede işleri olmuyor. Bir hükümet gelip altyapıyı hazırlıyor. Diğer hükümet geliyor, hazırlanmış olan altyapının üzerine yeni çalışmalar ekliyor. Ortadoğu’da yaşananların hiçbiri rastlantı değil. Bu sürpriz olarak ortaya çıkmadı. Bunlar daha önceden her ince ayrıntısı düşünülüp, hazırlanmış olaylar. Tunus, Sudan, Mısır, Suriye, İran…(?).

Hatırlayalım Bush’un politikaları ise
(Afganistan ve Irak işgali) Avrupa halkları tarafından desteklenmemiş, sadece İtalya ve İngiltere hükümetleri tarafından desteklenmişti. Ayrıca Obama, ülkesinin iç krizinin de etkisiyle Ortadoğu’da kendini çok gösteren bir lider olmadı. Çok aktif de değil ama geleneksel ve emperyal Amerikan politikaları oldukça aktif bir şekilde devam ediyor. Oysa Bush’un kurmaylarından Paul Wolfowitz sürekli bölgede temaslarda bulunuyordu. Zaten Erdoğan’ı hazırlayanda Wolfowitz’di.
***


Son olarak Wolfowitz’in Erdoğan’ı başkaları adına heyecanla üstüne üstlük ayrı bir devlet, ayrı bir Anayasası ve ayrı bayrağı olmasına rağmen“Suriye bizim iç meselemizdir” diye konuşabiliyorsa, böyle birisinin gittikçe daralan İsrail’in Ortadoğu’da manevra alanı genişletmeye çalıştığını daha net olarak görebilmemiz gerekiyor.

Daha dün Libya’da Kadaffi’nin ipini çeken, Esad’a
“Kardeşim…” diyen ve daha sonra Suriye’de Esad muhaliflerine Türkiye üzerinden silah gönderen, Arap politikalarından övgüyle söz eden ve çeyrek yüzyıldır Arap politikalarının “Amerikalılar iyi, İsrailliler kötü” palavrasıyla Arap Baharı’nı karşılamak adına Müslüman ülkelerin zabıtası konumunda olan birinin, Amerikalılar tarafından zorlan attırıldığı Ortadoğu turlarını izlemekteyiz. Belli bir süre daha izleyeceğiz.

Bundandır ki, Tayyip Erdoğan Amerikan’ın iradesidir ve Amerika adına konuşmaktadır...

Ve görevini layıkıyla yerine getirmediği takdirde de başta İsrail olmak üzere aynı kişiler tarafından da ipi çekilecektir…

Öyle ya -yanlışta olsa, ideolijikte olsa- geçmiş dönemlerde "Kardeşim..." diye hitap ettiği birisine "(...) inanmıyorum.." diyen birisine inanmamızı bizden kimse beklemesin...

Ne diyelim makarna ve kömür dağıtmak dışında yeni marifetlerde edindi.

Müttefikleri sağ olsun!