22 Eylül 2008 Pazartesi

Başbakan, demokrasi ve kısa yoldan köşeyi dönmeyi becerebilme marifetinin kuralları(!)

Sessiz bir nem içinde, evler, sokaklar, bu ülkenin yoksul varoş yolları ve okulları, sanki bir duygu içinde kendi yalınlığını arıyor gibi. Her yer lağıv ediliyor her yer işgal ediliyor gibi. Geri çekilen havaya uçurulan bir magma gibi. Kendi değerlerinden uzak harabe halinde, yerdeki bir hesap defterinin üzerinde kirli bir hesap görülüyor devletin yetki mercilerinde. Aç gözlülük duruyor! Yakındaki her şeyleri uzaklarında ki her şeyleri, değerleri ve namusları parayla dolmuş ve yepyeni $ banknotları lağım sularında yıkanıyor. Çocuklar, öksüzler, çöplükleri karıştırıyor ve yakacak yapıp ısınmaya çalışıyorlar.

“Bu benim görevim”, diye yazar, Beslen'de Nazi ölüm kampının kurtarılışını izlemek üzere orada bulunan Times'in Londra muhabiri, “insanın akıl alma gücünün ötesinde bir şeyi anlatmak” için. Ben de şimdi emperyalistlerin uygulaya geldiği işgal ve sömürülerin yanında AKP hükümetinin (iktidarının) özelleştirme terörünü düşününce böyle hissediyordum uzun bir süre, daha sonra yandaşlarına sağladığı ve çektiği peşkeşler, oğluna aldığı “gemicik” ve damadına aldığı gazete ve televizyon kanalıyla bu bir ivme kazandı… Şimdiyse başbakanın boykot çağrısıyla bunu düşünüyorum, başbakan işçilere verip veriştirirken, çiftçileri azarlarken, kendini eleştirenlere öfkelenirken-gözaltına alma emri verirken, karikatüristleri mahkeme kapılarında dolaştırırken…

Doğan medyasına karşı bizim bir duruşumuzun ve tavrımızın olması doğal da başbakana ne oluyor onu da anlasak?

Çocuklar çöplerden yiyecek topluyordu Erdoğan'ı göklere çıkarırken Doğan medyası. Sonra bay başbakının yolsuzluklarını yazma kararı verince anladık nelerin döndüğünü! Tepki sunması gerekenler belki de en çok o çocuklar! Bu yüzden bir başbakanın 'boykot çağrısı' yapması yaşadığınız ülkenin durumunu daha net, daha objektif bir şekilde gözler önüne seriyor…

Sanki bir serap gibi, bir futbol sahasında arabalardan bir piramidin yükselmesi gibi bütün bunlar. Bir ambülâns, bir itfaiye aracı, polis arabaları, buzdolapları, çamaşır makineleri, televizyonlar, dinlenen telefonlar ve yazı makineleri... 3F formülü: fiesta, futbol, festival… Sonra işgaller, hak gaspları… Hiçbirinin Nazi ölüm kampından bir farkı yok. Jean J. Rousseau’nun da dediği gibi: “hiç bir şey çıkar gruplarının etkisinden daha tehlikeli değildir” diyordu. Bu söz AKP ve Erdoğan’ı günümüz Türkiye’sini ifade ediyor bence.

Bütün bunları uygulayanlar ikinci dünya savaşından daha çok kayıp verdirdi insanlığa. Günümüz kapitalist çağında kayıpların, ölümlerin sayısı ikinci paylaşım savaşından daha da fazla.

Şimdi başbakan böyle yaptıkça bizi birleştirecek, sonra ayrıştıracak şımarıkça. Sonra tekrar birleştirecek, çünkü çok demokratız, çok özgürlükçüyüz, çoğunluğun sesine kullak veren bir başbakanımız var! Yüzde kırk yedilik güçle pofpoflanan başbakan artık çemkirmeyecek bize.. Asgari ücretin üstünde maaş alıyoruz artık, 12 saat ve 16 saat çalıştırılmıyoruz da. Sosyal bir devlet olduk, 'Başbakan' ne derse o!

7 Eylül 2008 Pazar

Burjuvazi & burjuvazi ya da yesinler birbirlerini

Erdoğan ne zaman büyük bir baskı ve gerginlik altında kalsa kontrolsüz sözler söylüyor. Ardından da “Başbakan yanlış anlaşıldı, onu kastetmemişti” şeklinde bir açıklama geliyor. Hatırlayalım.

11 Şubat 2006: Mersin’de “anamızı ağlattınız” diye dert yanan bir çiftçiyi “Lan terbiyesizlik yapma, hadi ananı da al git buradan” diyerek azarladı.

4 Eylül 2006: Balıkesir'de TOKİ konutlarının anahtar teslim töreninde vatandaşlardan birisi "Şehit cenazesi görmek istemiyoruz" şeklinde tepki gösterdi. Bunun üzerine Erdoğan, "Askerlik herhalde yan gelip yatma yeri değil" cevabını verdi.

14 Şubat 2008: Türban konusundaki eleştirilere öfkeyle yanıt veren Başbakan “Kafaları bulandırmaktan başka bir dertleri yok. Öfkeli olduğumu söylüyorlar öfke de bir hitabet sanatıdır” dedi.

22 Nisan 2008: Taksim’de 1 Mayıs kutlamasına izin verilmesinin mümkün olmadığını açıklarken, sendikaları “inatlaşmamaya” çağırdı, “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” dedi.

İspanya gezisi sırasında türban için “velev ki siyasi simge olsa” diye başlayan sözleri ise partisini Anayasa Mahkemesine götüren yolu açtı.

Şimdi de basın özgürlüğünü hedef alıyor ve gazetelerinde “Deniz Feneri yolsuzluğuyla” ilgili haberler yer alan bir medya patronuna veryansın ediyor. Dedik ya, Başbakanın çok sıkıştığı zamanlarda ağzından çıkanı kulağının duymadığı olabiliyor.

Danışmanlarının bu sözlere ne gibi mazeretler uydurup nasıl geri adım atacakları bilinmez.

Ama herkes Başbakanı kızdıran esas nedenleri biliyor: Rusya-Gürcistan savaşında, Rusya’nın kararlılığı. Kafkas platformunun çökmesi. Yeni komuta kademesinin değişimi ve değişen üslup. TSK’nın Kandıra ziyaretini, Başbakan "saygıyla" karşılamak zorunda kaldı.

Şaban Dişli olayı, Gaziantep belediyesinde çıkan iddialar ve son olarak da Deniz Feneri olayı. En fazla suiistimali partisine yakın olanlar yapıyor gibi bir görüntü ortaya çıktı. Bakalım birbirlerinin daha ne tür kirli çamaşırlarını dökülecekler?

Pislikleri dökültükçe başbakan sinirlenmesin de kim sinirlensin de mi :))

6 Eylül 2008 Cumartesi

Yanke go home! (Yani şu bildik emperyalizm üzerine)

“Beni duyma olanağı bulanlara diyorum ki: Umutsuzluğa düşmeyin! Üstümüze çöken bela, vahşi bir iştihanın ve insanlığın gelişmesinden korkanların duydukları acıların bir sonucudur sadece. İnsanlığın kini geçecek, diktatörler yok olup gidecektir. Halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. Ve insanlar ölmeyi bildikleri sürece, özgürlük yok olmayacaktır. Askerler, bu vahşi adamlara adamayın kendinizi... Sizi hor görüyor, size köle gözüyle bakıyor, hayatınızla oynuyorlar. Davranışlarınıza, düşüncelerinize duygularınıza hükmetmeye kalkıyorlar. Sizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp, aç bırakıp topun ağzına sürüyorlar. Doğaya aykırı olan bu adamlara teslim etmeyin kendinizi... Bu makine gibi duygusuz, makineleşmiş adamlara! Sizler birer hayvan değilsiniz! Yüreğinizde insan sevgisi taşıyorsunuz! Nefrete kapılmayın. Ancak sevilmeyen kişiler nefret eder. Sevilmeyenler ve anormal olanlar... Askerler, kölelik uğruna dövüşmeyin. Özgürlük için dövüşün!”
Charlie Chaplin

1 Eylül 2008 Pazartesi

Seçimler Üzerine

Kuşkusuz yaklaşmakta olan yerel seçimlerle birlikte, Türkiye’de de yaşanan gizli bir kriz yaşanmakta. Türkiye siyaseti deyim yerindeyse her an yeni bir sürece gebe. Yeni çıkışlar, yeni oluşumlar, yeni hareket(lenme)ler vb. derken Türkiye’de yaşanan siyasi kriz “çalkantı” durumu geçmiş değil, bu kendini belki bir nebzede olsa Yargıtay’ın açmış olduğu AKP’nin kapatılması davsıyla ve Anayasa Mahkemesi’nin “1 red, 4 hazine yardımı ve uyarılmasıyla, 6 kapatılsın oyuyla” kapatılmadan bu süreçten geçmiş gibi görünse de 30 Ağustos’ta atanan son MGK atamaları ve Büyükanıt’ın yaş haddinden emekliye ayrılışı, yeni genelkurmay başkanı olan İlker Başbuğ’la yeni bir evreye girdi.

Bu yeni süreç yeni çalkantılara mı gebe, bunu bilemiyoruz! Birlikte göreceğiz! Bu süreç bilindiği gibi AB yetkililerini (komiserlerini) en başta da Amerika Birleşik Devletlerini yakından ilgilendiriyor. Biliniyor ki, Türkiye siyaseti, demokrasisi ve AKP gibi ve AKP’den önce diğer siyasi partilerin Türkiye’ye iktidar olarak atanması bu emperyal güçlerden bağımsız değildi. Yine Amerika “Demoklates”in kılıcı gibi bir yandan sağa, bir yandan sola doğru gelip giderken de Gürcistan ve Rusya gerginliği ister istemez Kafkaslardan sonra Fransa’ya, yine her işi üstüne vazifeymiş gibi davranan Amerika’ya ve kendisini ona adayan Türkiye iktidarı da buna dâhildir.

Bu yaşanan güncel hareketlenmelerden sonra Türkiye’de halka öncülük edeceğini iddia eden oluşumların nereye, ne kadar ve kimden yana olduklarını ve samimiyetliklerini gözden geçirmek bu anketin amacı. İşte bütün bunların yanında unutulmaması gereken “yeni oluşumlarıda” dillendirmek lazım. Bunların başında gelen ve parti kuracağını açıklayanlardan biri olan “Tuncay ÖZKAN ve Biz Hareketi”, diğeri “Abdüllatif ŞENER ve Yeni Oluşum Hareketi”, bir diğeri eski bir general olan “Osman Pamukoğlu’nun, Hak ve Eşitlik Partisi”, diğeri de “Altan Öymen ve Akın Birdal’ın başını çektiği Çatı Partisi girişimi.”

Türkiye’ye “yenilenmiş bir sol ” lazım" diyen ve başını DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Prof. Burhan Şenatalar, eski DSP milletvekili Rıdvan Budak vb. gibi isimlerin çektiği “10 Aralık Hareketi”, farklı bir şeritte yol alan Hasan Celal Güzel gibi isimlerin başını çektiği “Ortak Akıl Hareketi” ve son olarak ta “Şimdi Sosyalizm Zamanı!” diyerek bir açılım başlatan “Sosyalist Parti girişimi.”

Bütün var olan bu partiler ve yeni oluşumlar Türkiye’ye neler katacağı ve neler götüreceği üzerine… Düşüncenin ön plana çıkması, bilgiyi üretmek ve paylaşmak adına düzenlenmiş bir nevi bloglar arası anket gibi görünen bu değerlendirmeye bloglar dışında herkes yorum yapabilir, görüş bildirebilir.