18 Ekim 2013 Cuma

Mustafa Sarıgül: Etliye ve sütlüye dokunmayan son küçük-burjuva ayak oyuncusu!

Mustafa Sarıgül için şunu söylersek haksız olmaz sanırım: O son burjuva-küçük ayaklarının adamı. Bugünlerde Gürsel Tekin dışında güçlü bir şekilde kulislerde yine CHP İstanbul Büyükşehir Belediyesi için adı geçiyor (anlayacağınız yine gündemi maniple etmek için görev başında), aday olacak ama bir türlü olamıyor, Türkiye Deşiğim Hareketi (TDH)’ni kurdu olmadı, fes etti olmadı. Diyar diyar geziyor. Şimdiye kadar KCK davalarından tutunda Türkiye’nin dönüm noktası olarak görülen davaları hakkında ne Ergenekon ne Balyoz ve de Devrimci Karargâh davaları hakkında olumlu (AKP kanatınca) olumsuz (muhalif kanatın da) gıkı çıkmamış bir zat.

Yorum yapamama özürlü mü(?) hayır, öyle değil. Aslında her ayak var: Lümpenle lümpen, entelektüele entelektüel, çağdaşla çağdaş, aydınla aydın, muhafazakarla muhafazakar, zenginle zengin ve fakirle fakir bozlarında oldukça şirin resimleri boy gösteriyor. En son ROK diye andığımız ve kurbağayı andıran viyaklayan sesiyle Rasim Ozan Kütahyalı denen sülükle görüntülendi bir restoranda.  

Oysa Gezi’de gördüğümüz bi’şey vardı, neydi o(?) komün ruhu, kolektif bir hareketlilik ve yer yer o bilincin de dışa vurumu. Bizce AKP mi, CHP mi yoksa Sarıgül mü derken, bunun yerine Gezi direnişi içerisinde yer almış dinamo olmuş sokaktan birini şuan ki Forumlar aday gösterebilirdi, ya da CHP başta olmak üzere yerel yönetimleri önemsiyorlarsa diğer irili-ufaklı partiler BDP başta olmak üzere Gezi’nin üst aşaması olan şuan ki Forum’ların fikirlerini alabilirlerdi. CHP önemsemedi bu gerçeklik gün yüzüne çıktı, fakat BDP (HDP)’de geç kalmış gibi görünüyor. Gerçi Sırrı Süreyya Önder gecenler de bir TV kanalında bunun ipuçlarını verdi fakat bana göre yeterli değil, 27 Ekim’de HDP’nin ‘Büyük Kongresi’nden sonra her şey, her ne kadar şeffaflaşmış olsa da yetersiz kalacak gibi. Yanılmıyorsam bu işi HDP önemsemiş ama yerel çalışmalar ve halkın nabzını yoklama ve bu verilerle ne kadar kamuoyuna yansıtacaklar o ayrı bir tartışma konusu gibi ama biran önce tavırlarını onlarda medya üzerinden açıklama yapmak yerine, direkt kamuoyuyla paylaşmak zorundalar. Hem de 27 Ekim’de HDP kongresinde bunu yapmalılar.

Çünkü Gezi (eylemlerde reel görev almış, sokakta halk ayaklanmasının içerisinde yer almış dostlar bunu görmüşlerdir) çArşı grubu başta olmak üzere diğer taraftar gruplarıyla ve devrimci sosyalist fraksiyonlarla birlikte, BDP’lisi, TKP’lisi, SDP’lisi, CHP’lisi, İşçi Partisi’nin gençlik örgütlenmesi olan TGB’liler ve hatta MHP’li olarak kendini tanımlayan (MHP’nin de çağdaş ve faşist olmayan, kafatasçı seçmenleri varmış dediğim) MHP seçmeni sokakta devrimcilerle birlikte bir direniş gösterdiler (her ne kadar devrimciler kadar sokaklarda olmasalar da haklarını yememek lazım, zira katılım sağladılar) oysa bugüne geldiğimizde ve baktığımızda bu grupların (kendini özellikle Ulusalcı ve Milliyetçi olarak tanımlayanların –Kemalistler–) muhalifliğinin her zamanki gibi sadece “Silik” AKP muhalifliği olduğunu da bizlere gösterdiler. "Lanet olsun, bunlara güvenilmez" sözcüğünü diyenler üzerine alabilirler, çünkü haklı çıktılar.

Anlayacağınız üzere her zamanki gibi direnişin o katmerli ve can alan yakıcı gerçekliğini terk edip, bunun ardından iki dakika dayanama yayarak, komün ruhunu özümsemeyerek bu grupların milliyetçilik hormonunun tavan yaptığını bir kez daha gözlemlemiş olduk. Bunların derdi şikayet ettikleri o AKP gericiliği falan değil, popülist politika, isimlerinin anılması ve zikir edilmesi. Propagandanın iyisine kötüsüne bakmıyorlar, particiklerinin oluşturdukları o dar grupçuklarının adlarının geçiyor olması önemli bunlar için.  

Öyle ya samimi olsalardı, şimdiye kadar yitirdiğimiz gencecik gençlerin adlarını anıp, AKP’yi de bırakın bu sisteme kin kusarlardı. Gezi direnişinden, Lice’ye oradan Gülsuyun’a uzanan bu hassas hatta yitirdiklerimizin yanında, gözünü kaybedenlerle birlikte, sakat kalan dostlarımızı, yoldaşlarımızı her gün anmış ve onların acılarına ortak olmaları gerekirdi.

Bunu yapamadılar, daha doğrusu beceremediler, şimdi parayla (kiralık) adam tutsanız bu kadar olmaz, en azından bir irade gösterir olumlu ya da olumsuz tavrını sergiler bundan eminiz dediğimiz(!) birini değil de el birliğiyle medya kâğıtları üzerinden bu kâğıtları birbirine sürterek ateşi yeniden bulma ve yakma peşinde olan Mustafa Sarıgül’ün peşindeler. He tamam az kaldı Sarıgül ateşi yeniden bulacak, sizlerinde başı göğe erecek. Çünkü “Çare” oymuş. Medya anketleri üzerinden “Ben girersem kesin kazanırım” demeyi kendine destur almış birini pazarlamaya kalkıyorlar. Anladık isyan etmiş(sin) de seni tutan kim kardeş, gir kazan(!) kazanabiliyor musun bizde görelim dediğimiz, muhalefete muhaliflik yapan bir zatçık! “Bir 10 yıl daha muhalefette kalsak” kârdır dediğimiz biri, hakikaten bıktırdılar.

Olur, mu olmaz mı(?) yerel seçimlere daha var, Gezi ruhu gösterdi ki her an, her şey değişebilir, roller, partiler ve o partilerin adayları ama Sarıgüller de, CHP’liler de değişmez seçimler söz konusu olduğunda. Bunda eminiz. Maskelerin düşmeye başlamasıyla bundan sonra daha da sık duyacağımız bir deyiştir ama şimdiden söyleyeyim: Sarıgüllü CHP’ye oy verirseniz bir değil, iki eliniz kırılsın!

30 Eylül 2013 Pazartesi

Tayyip’in demokratikleştik laga lugaları…

Erdoğan, beklenen demokratikleşme paketini açıkladı. Kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması, farklı dilde eğitim ve seçim barajında değişiklik gibi düzenlemeler var. Pakette eski köy isimlerinin verilmesi, öğrenci andının kaldırılması, Hacı Bektaş Üniversitesi, “x, w ve q” harflerinin kullanılabilmesi ve Roman Enstitüsü gibi birçok yenilik de var.
Gazi Mustafa Kemal'den, benim gibi değişim sevdalısı Menderes'den, Turgut Özal'a ve (değişimi sevmiyordu ama) Erbakan'a kadar, Türkiye'nin büyümesi, kalkınması, demokratikleşmesi ve özgürleşmesi için sizi şaşırtacağımı söylemiştim. İleri demokrasiyi kaldırıyor size normal demokrasiyi sunuyorum. Ey aziz milletim bırakın ülkemizi her ülkenin benim gibi zatı muhterem bir lidere ihtiyacı var, her zamanki gibi şuan promotere bakarak konuşuyorum, bunlar tabi benim kişisel duygularım değil şu Allah’ın hikmeti promoter olmasa bunları söylemem, söylemeyeceğim de ama o olunca tabii biliyorsunuz işler değişiyor yoksa beni biliyorsunuz içimdeki pislik dilime vuruyor ve saçmalıyorum. 

Referandumda "yetmez ama evet" diyerek o biçim kazık yemiştiniz. Aynı oyunu bir kez daha oynuyorum. Hadi birincisini yediniz bunu da yemenizi bekliyorum. Afiyet olsun!

27 Eylül 2013 Cuma

Tuncel Kurtiz saygıyla…


"Bağdatlıyız Bağdatlıyız, yanar kavrulur sevdiklerimiz, bir de öfkemiz" diyordun büyük usta, iyi ki vardın. Keşke tüm oyuncular büyüdüğünde Tuncel Kurtiz olsa, ışıklar içinde uyu gerçek usta!

7 Haziran 2013 Cuma

#bublogdadirenisvar

Sokaktan evlerinize geldiğinizde sosyal medya başında olun, sokaktakilerin haberleşmesine yardım edin. Her topa girmeyin, ortalık gaz doluyken gaza gelmeyin. Unutmayın: Bu direnişi hiçbir partiye, gruba, din yahut mezhebe indirgemeyin. Yerlere çöp atmayın, provokasyonlara karşı uyanık olun, uyanık kalın!

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Şeytanın ironisi - 2

Amerika’nın ilmi siyasetçilerinden biri olan Bekir Bozdağ, Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah’ın birkaç gün önce (2013-26 Mayıs günü), " Biz şu an Lübnan’ı, Filistin’i ve Suriye’yi savunuyoruz(…) Hizbullah Amerika’nın İsrail’in, mezar soyguncularının göğüs parçalayanların yer aldığı cephede olamaz. Biz bu savaşın ehliyiz ve zaferi de kazanacağız. Sabır ve fedakarlıkla bu süreci aşacağız, bu savaş bizimdir" deyince Lübnan Hizbullah’ını şeytan ilan etti.

Ne garip değil mi(?) ben yazıya başlık düşüneyim derken daha önce şurada meğerse bu başlık altı altında yazmışım, o yüzden bu yazıma da “Şeytanın ironisi - 2” adını vermek istedim. Bence cuk diye de oturdu.

Malum AKP her sıkıştığında ağzına ya Allah’ı ya şeytanı doluyor. Yine malum biri olmazsa bir diğeriyle de oluyor bu işler. Söz konusu AKP gibi bir muhafazakar “Demokrat” partiyse kafasına göre hareket edebiliyor, karşısındakini köşeye sıkıştırdığını sanıyor olabilirler.

Oysa biz devrimci Marksistler açısından durum nettir efendim:

1) Emperyalistler tarafından Erdoğan’a Ortadoğu’nun zabıtası görevi verilmiştir.

2) Özgürlük, siyasetin insanların etnik ve dinsel kimlikleri üzerinden şekillendiği bir ortamda mümkün değildir.

3) Siyasetin etnik ve dinsel kimlikler üzerinden şekillenmesi aynı zamanda toplumların etnik ve dinsel kimlikler üzerinden idari birimlere bölündüğü bir dünya düzeninden özgürlük çıkmaz.

Özetle bugün Kemal Okuyan’ın soL gazetesinde ki köşesinde kaleme aldığı Alevi ya da Şii devleti de gericiliktir başlıklı köşe yazısında da belirttiği gibi: “… Söz gelimi Suriye ya da Türkiye, mezhepsel ayrımlar hesaba katılarak idari birimlere bölünürse, sonuç Sünni bölgelerin tamamen dinselleştirilmesinden ibaret olmaz, Alevi bölgeleri de hızla gericileşir. Sünnilikle  rekabete ve dinsel meşruiyet peşinde koşan Alevilik kendi sonunu hazırlar örneğin…

Bu nedenle… Suriye’de mezhep temelinde iki ayrı devlet kurulsun, arada Kürtler de üçüncü bir devlet olarak kendi bağımsızlığını ilan etsin demek, bugünkünden daha kanlı çatışmalara davet çıkarmak ve topyekun gericileşmeye onay vermek anlamına gelir” diyor.

Haklıdır: zira bu mezhepsel politikayı güden AKP ve onun şefi Erdoğan etnik ya da dini olarak ayrıştırmanın ne denli tehlikeli olduğunu anlamaları gerekiyor diyeceğim ama seçeresi oldukça kabarık olan bu şurekanın bunu anlaması biraz zor gibi.

Şimdi Lübnan Hizbullah’ına gelelim, burada Lübnan diye belirtmemin amacı kendini Türkiye’de Hizbullah (bunlar sonradan öğrendiğimize göre AKP’nin talebiyle siyasete girdiler ve Hüda-Par adıyla parti kurdular) olarak gören ve adlandıranlar seri halde domuz bağı cinayetler işlediği yıllarda Lübnan Hizbullah’ı bunları tanımadığını ve kendilerini temsil etmediğini sert dille eleştirmişlerdi.

Konuya gelelim, bugün Bekir Bozdağ vb. gibilerinin Lübnan Hizbullah’ına karşı çıkması ve suçu şüphesiz Nasrallah’ın da açık ve net bir biçimde deklere ettiği gibi: “Suriye direnişin sırtıdır, kenarda durmak isteyenler buyursun kenarda dursun" sözüdür. Yani günahı işgale karşı olmaktır.

Lübnan Hizbullah’ı lideri Nasrallah’ın Suriye’ye destek veren konuşması, Suriye’deki silahlı çeteleri ve onlara arka çıkanları zor duruma düşürmüş gibi. Bekir Bozdağ, masum insanların öldürülmesini desteklediği için Hizbullah’ın ismini “Hizbuşeytan” diye değiştirmesi gerektiğini önerdiği sırada, silahlı çeteler Beyrut’ta Şii mahallesinde sivilleri vurmuştu bile.

Öyle görünüyor ki Bekir Bozdağ kimlerle birlikte savaştığını unutmuş gibi. Oysa Türkiye, Suriye’ye karşı yürütülen savaşta ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar ve İsrail’i kapsayan bir ittifakın parçası.

Bekir Bozdağ gibi Mısır’daki Müslüman Kardeşler de boş durur mu(?) onlarda yaptıkları açıklamada “Suriye’ye yönelik her türlü müdahaleye karşı olduklarını” savunarak, “İran’ın veya Hizbullah aracılığıyla Suriye’ye müdahalesini kabul etmiyoruz (…) Hizbullah, İsrail karşısındaki duruşuyla kazandığı itibarı, Suriye halkına yönelik saldırılarıyla kaybetti” buyurmuşlar. Aynı buyruğu Suriye’li bile olmayan çeşitli Arap uyruklulardan (zoraki bir şekilde oluşturulan) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’da Nasrallah’ı “İkiyüzlülükle” suçlamış.

Nasrallah’ın bölge halkları arasındaki itibarı, başta İsrail olmak üzere emperyalist güçlere karşı direniş cephesinde yer almasından ileri geliyor. AKP ve Müslüman Kardeşler’in yumuşak karnı olan “ABD ve İsrail’le işbirliği” konusunda Nasrallah’ın yaptığı çıkış, iki örgütü de siyasetten sıkıştırmış gibi.

Mezhepçi AKP iktidarının ve onun şefi Erdoğan’ın bu bölgede (Suriye özelinde) mezhepsel bir politika yürüttüğünü biliyoruz. En son ABD ziyaretinde de Obama’nın Erdoğan efendiyi uyardığı söylentiler arasında. Uyarıdan çok eleştiri aldığı açık. Topu Ruslara attığı da.

Bas bas bağırıp Avrupalı emperyalist ülkeleri ve NATO’yu göreve çağırmasını da anımsatmak isterim, ne diyordu: “Suriye’ye neden askeri müdahale yapılmıyor”,  “ABD kara hareketi gerçekleştirirse, bizde destek sunarız” çemkirmelerini unutmadınız değil mi(?) hakikaten ne Müslümanmış yahuu. 

Obama’nın söz konusu Erdoğan olunca açıktan söylenmese de güvenmediği görülüyor. “Müslüman kardeşini” satan bir adama neden güvensinler ki, en fazla kullanırlar. Zaten “Üst protokolle karşılandı” veryansınları arasında protokol müdürünün Erdoğan’ı karşılamasından sonra Huffington Post: “Amerikan kanalları Başbakan Erdoğan’dan nefret ediyor” diye haber geçiyordu.

Şeytanın ironisi olsa gerek dedik ya, özellikle emperyalist Amerika başta olmak üzere Batılı ve Avrupalı ağababalarından çok şeyler öğrenmeleri gerekiyor.

Emperyalistlerle yatağa girilmeyeceğini öğrenecekler ama şeytan izin vermiyor.

Ama öğrenecekler.
Hizbullah’ın prestiji nereden geliyor?
1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgaline karşı mücadelede orataya çıktı ve resmi olarak 1985’te kurulan Hizbullah, başından bu yana İsrail ve ABD müdahalelerine karşın direnişin yanında tavır alması ve askeri mücadelede önemli başarılar elde etmesi sayesinde bölge hakları nezdinde büyük prestij sahibi.

Örgüt, Şii kimliğine yaslanıyor ve İslamcı bir söyleme sahip. Ancak 2006 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali karşısında “Bu dini değil, ulusal bir savaştır” demesi ve devrimci direniş örgütleriyle de dostane bir ilişki tutturması, örgütün ve Nasrallah’ın karizmasını pekiştirdi.

Hizbullah’ın en büyük dayanağı İran ve Suriye hükümetlerinin yardımı, bu dış destek sayesinde örgüt, maddi olarak güçlenmesinin yanı sıra, gelişmiş silahlarla askeri gücünü de artırdı.

Örgütün en önemli dezavantajı ise mezhepçi bir kökenden gelmesi. Lübnan siyaseti, emperyalizmin teşvikiyle tamamen mezhepsel bir yapılanmayla oluşturuldu. Öyle ki ülkede seçimler bile mezheplere göre düzenleniyor. Hizbullah siyasi olarak diğer direniş unsurlarıyla diyaloğa önem verse de, tüm ülkeyi kucaklayacak bir çizgi tutturamıyor. Lübnan’da etnik veya mezhepsel bir kitleye yaslanmadan siyaset yürüten tek güç, Lübnan Komünist Partisi.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Şimdilik…

Sayfa dışında kendimize şiir ısmarlayayıp Nâzım usta başta olmak üzere birkaç yeni şairin şiirinden demlenelim dedik ama olmuyor. Şimdi Erdoğan’a göre biz bu gece kötü alışkanlıklar içindeyiz değil mi(?) oysa 10 yılda alkol vergisi yüzde 655 artmış durumda. Düşünün yani Erdoğan başta olmak üzere Diyanet İşleri Başkanı bile bizlerin ödediği vergilerle kendisine, karısına, kızına don alıyorlar. Neyse ya ağzımızın tadını bozmayalım şimdilik dolapta yeterince bira var.

Tayyip’te zaten Türkiye’nin başbakanı, en azından şimdilik! 

14 Mayıs 2013 Salı

Demokrat Erdoğan…

Üzerinden pek bir zaman geçti, zaman zamanda kimilerince hatırlanır ama ben Erdoğan’ın Türban için “Velev ki siyasi simge” ve “Demokrasi bir araçtır” cümlelerini unutmam. Bunları Erdoğan’ın zihniyet haritasının ipuçlarından bir kaçı olarak değerlendiriyorum.

Önemsiyorum!

Keza “Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz” cümlesini de…

Demokratlığı anladım da şu muhafazakarlıkla demokratlığı bağdaştırmayı halen bir türlü çözemedim. Demokrat olacaksın ama bir yandan da muhafazakarım diye caka satacaksın, ya da tersi. Kimse müdahale etmediği için bizimkisi (Erdoğan hazretleri) aç egoları, şişkin benciliğiyle promotere bakarak konuşuyor.

Bazen burjuvazinin nimetlerinden ve varlığından memnun olduğu için böyle konuştuğunu düşünüyorum.

Sanırım öyle…

Bu yüzden ülkemizde Erdoğan’ı “Gömlek değiştirdi”, “İleri demokrasinin yapıcısı”, “Vizyon sahibi lider” gibi sıfatlarla değerlendirenleri düşündükçe de tebessüm ederim.

Şimdi bunları sıralayınca burjuva demokrasisine neden inanayım ya da halk neden inansın(!), üstelik Erdoğan’ın 11 yıllık icraatları ortadayken diye sorarım, öyle değil mi?

Ha bu arada Erdoğan’ın, o burjuvazinin “Demokrasi”sine itibar etmemesini de tutarsızlık kabul ederim. Beşeri mi yoksa ilahi kudret mi desem bazen “Besmele” çekip ilahi bir otorotiye bağlı olmasının etkisi de var galiba. Kanımca Erdoğan’ın dünyevi olanla olmayanı birbirine karıştırdığı alanlardan biri de budur. İnancı, hem bu dünyayı hem de öbürünü ıskalamamayı gerektiren bir inanç. İşi hakikaten zor. Tanrı kelamı ile son derece beşeri olan demokrasisinin işlevini birbirine karıştırmasının nedeni bu.

Bazen öyle tuhaflıklar yapıyor ki, Erdoğan’ın yer yer kendini (zenci kelimesi kendisine aittir, yoksa ben siyahi cümlesini tercih ederim) “Zenci” olarak tanımlamasını, bir şiir yüzünden yattığı Metris Cezaevin de ne çileler çektiğinden dem vurabiliyor. Duyan da Erdoğan’ın yıllar yılı sefalet içinde işkencelere maruz kaldığını sanır, oysa yatmışlığı 3.5 ay gibi bir süredir ve Metris’te de deyim yerindeyse “Çiftlik hayatı” sürmüştür.

Elbette buda bir araç(?) demokrasinin bir aracı. Kızının başörtülüyken üniversiteye gidememesi de!

Bu sahne çok trajiktir ve Yeşilçam sahnelerine taş çıkartacak repliklerle doludur.

Gidememiştir ama Amerika’da başörtüsüyle haremlik-selamlık pizza partisi düzenleyerek ABD’deki İslamcı gençliği eğlendiren bir başbakan çocuğu olarak Türkiye’yi temsil etmiştir. Okulunu tamamlar tamamlamaz da soluğu babasının yanında alarak ayda 45 bin TL’ye babasına danışmanlık yapmaktadır. Asıl sahneyse kızın babasına “Baba kızına akıl danışıyor” veryansınıdır.

Görüyorsunuz değil mi(?) çağdaş olmayı ve demokratlığı, burada her yanıyla bir aydınlanma söz konusu. Ampul misali!

Bütün bunlar olur biterken Erdoğan’ın kimi yakınlarının da belirttiği üzere, kitap okumayla arasının pek hoş olmadığı yolunda yaygın bir kanı var. Daha çok şiirle içli dışlı olduğunu biliyoruz ki bazı şiirlerin ya şairlerini ya da dizelerini birbirine karıştırdığına da çokta tanığız. O nedenle Erdoğan hazretlerinin Platon’u ya da Antik dönemi okumuş mudur türü bir soru, pek gereksiz kaçabilir. Ya da demokrasi denince herhangi bir Yunan filozofunun yapıtlarından birini okumuş mudur bilmiyoruz ama çoğu zaman hepimizi şaşırtan okumalar yapabiliyor.

Örneğin: Antik dönem, doğrudan demokrasi olarak Erdoğan’a çok yakın bir sistemdir. Ya da oligarşik düzen ve/ya da seçkinci görüş (Elitizm) kralların iktidarda olmasını isteyen görüştür, bu da Erdoğan’a yakın bir görüştür. Bu görüşün babası da Platon’dur.

Şimdi geçmişten yani Yunan medeniyetinden bir büyük düşünür adamın işaret ettiği biri olarak, Batı medeniyetinin üç ayağından biri olan Yunan felsefesinden izler taşıyor olmak önemlidir. Bir AKP yalamasının (sanırım Bursa AKP milletvekiliydi) koltuğunu sağlama almak adına “Başbakanımız Peygamber soyundan gelmektedir, başbakana dokunmak ibadettir” çıkışına nazar bir şeydir. Pek tabii dokunulmazlıklar kaldırılmadığı için, bizde zaten ibadetimizi yerine getiremiyoruz. Bu başka bir konu yoksa cümle aleme nasıl ibadet edinildiğini gösterebilirdik.

Kabulümdür: Erdoğan hem ülkenin Batı’sıdır hem de Ortadoğu’sudur, kanıtı da BOP Eşbaşkanlığıdır, birde ABD devlet başkanı Barack Obama var, o da nihayetinde bir kölenin torunu olarak rengi siyah olmasına rağmen Saray’ın halen “Beyaz” olduğunu bize göstermiştir. Zaten BOP Eşbaşkanlığı görevini paylaşmaktadırlar. Medeniyet soyluluğu işte, böyle bir şey. Medeniyete katkısı olmayan Türk / Müslüman dünyasından böyle birisinin çıkması 100 yılda bir gerçekleşen “Mucizevi” bir şeydir ya da irsiyet bağıyla da olsa günümüzdeki temsilcisi olması bakımından Erdoğan’la gurur duyulmaya yol açmalıdır.

Ben tüyoyu verdim, belki Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Engin Ardıç bunun üzerine yazabilirler, onur düşkünlüğü söz konusu olunca onların ilgi alanına giriyor şüphesiz.

11 yıldır tek başına (ABD ve Cemaati saymazsak) koca bir devlet biçimini sırtlamış, savaş konusunda Suriye meselesindeki tutumu ortada. Savaşı sevmese de, sevmediği bir şeyi ısrarla isteyenine tanık olmuşluğumuz da yok ama bu da sanırım demokrasinin gereklerinden biri.

Son 11 yıldır AKP’nin uygulaya geldiği demokrasiden tiksindiğimi söyleyeceğim ama sizin de işiniz gücünüz AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek diyeceksiniz o yüzden…

Platon, Erdoğan bedensel akrabalık hikaye: yaşasın demokrasi!
Bu yazım HalkınBirliği gazetesinin Nisan -  Mayıs 2013, 4. sayısında Politika Haber köşesisinde yayımlanmıştır. 

26 Nisan 2013 Cuma

Anladık ‘Ayran’ gönüllüsün

Alkol teşvikini eleştiren Erdoğan, ''Alkollü bir içki olan bira, Cumhuriyet'in ilk yıllarında, bazı kitaplarda, 'milli bir halk içkisi' olarak takdim edilmiştir. Halbuki bizim milli içkimiz ayrandır" dedikten sonra “…Şimdi de gazetelerde alkollü içki reklamlarının yapılmasını yasaklama çalışmaları üzerinde arkadaşlarım çalışıyor. Kısa zamanda gazetelerde de alkollü içki reklamlarının yapılması yasaklanacak. Çünkü bu reklamlar maalesef aldatıcıdır, yanıltıcıdır. Pazarlama teknikleriyle maalesef ailelerimizi tehdit eden bir unsurdur.''

Bu sözler Erdoğan’a ait, ülkede başka sorun yokmuş gibi ülkeyi yöneten birine. Dini ve din üzerinden siyaseti kullandığı yetmiyormuş gibi, çocuklar üzerinden “Resmi ideolojisinin” propagandasını yapıyor.

Hani sorası geliyor insanın: Bu cumhuriyetin yılları ne “İlk yıllar”mış be.

Bizimkisi İslami duygularıyla örtüşen ve bununla ilgili bir kanun çıkaracak hemen cumhuriyetin “İlk yılları”na gidiveriyor.

Neymiş içki zararlıymış, pek tabii olabilir. Kendisi söylemezse bizde zaten bilmiyorduk. Halkın sağlığını düşünüyorlar güya, oysa hastanelerin kapısından tedavi olmak isteyen en küçük bir şikâyetten dolayı parası olmadığı için giremeyenler var.

AKP’nin seçim propagandalarını anımsayın, (bedava dağıtılan kömür ve makarnalardan söz etmiyorum) bastırdıkları çarşaf çarşaf el broşürlerinden, özel baskı dergilerden. Ne diyorlardı hakikaten: “18 yaşına kadar sağlık sektöründen, özel hastanelerde dâhil çocuklarımız faydalanacak, kimse hastane kapısından dönmeyecek.”

Bırakın yetişkin çocukları, yeni doğan bebekler bile ücrete tabii hastanelerde. Bugün itibariyle arttırılan muayene fiyatlarından bile söz etmek istemiyorum.

İçecek ile içkiyi karıştıran ya da ayrımını yapamayan bir başbakan bu saatten sonra da cacık olur zaten, nihayetinde anlaşılan Erdoğan aklına cenneti koymuş, illa da gitmek istiyor. Tanrı’nın Erdoğan için hususi böyle bir meşguliyeti var mıdır bilemiyorum ama yoksa da yardımcı olsun.

Zira Erdoğan’ın açıklamaları gına getirdi.

Zaten mesele sağlık değil alkol yasağı.

İnançları beni ırgalamaz ama söylemeden de geçmek istemiyorum, hani Müslüman gibi olacaksa ya da öyle davranmak istiyorsa on bir yıldır ülkede, ihaleler karşılığında kendisine hibe ettiği (onlar hediye diyor) özel/mözel havada ve karada gezinen araçlarını, el koyduğu ve sattığı (çoğunluk buna peşkeş diyor) devlet kurumlarını, her yıl nedensiz bir şekilde artan kişisel servetinin gerçek paydasını ve halklardan çaldıklarını iade etsin.

Ve cennette ille de gitmek istiyorsa (en azından şansını denesin, belki tutar), emperyalizmin taşeronluğunu, ülkenin kuzeyinde ve para karşılığında Suriye’de cihatçılık oynasınlar diye besiye çektiklerini durdursun/defetsin. Ülkenin her yerine ABD’nin ve İsrail’in koordinatörlüğünde kurdurduğu füzeleri, İncirlik üssünü kapatsın. Emperyalizmin işbirlikçiliği görevinden vazgeçsin.

Bundan sonra Erdoğan ayran mı içer zemzem mi, bizi ilgilendirmez.

Neymiş içki zararlıymış: oysa içerken bile sağlıktan söz ederiz biz.

Şimdi ilk fırsatta bir büyük devirmek ve üzerine de cila niyetine cumhuriyetin ilk yıllarını temsilen bira içmek farz oldu.

Sağlığınıza…

5 Mart 2013 Salı

Bolivar’ın devrimci oğlu: Seni unutmayacağız!

Tüm dünya duyuyor, tüm dünya hissediyor, Chavez yaşıyor! Hepimiz onurlu Venezuela halkının yanındayız! Hepimiz Chavez'iz!

2 Mart 2013 Cumartesi

Başkan siyah ama...

Beyaz Saray’a çıkma hakkını kazanan ilk siyahi Amerikalı olan Barack Obama “Başkan siyah olabilir ama saray her zaman beyaz kalacak” sözünü doğrulamaya devam ediyor. Obama’nın General David Patreus’un yerine düşündüğü isim: “İleri Sorgu Teknikleri” ile işkenceyi sistematik hale getiren, Guantanamo işkence üssü ile anılan Bush döneminin CIA yöneticilerinden, “Suikastçı Çar” namıyla anılan John Brennan.

Eren Akyol’dan alıntıyla başlayalım: Bush döneminin kıdemli CIA yöneticilerinden biri olan Brennan, bu dönemlerde uygulanan tartışmalı güvenlik politikalarından birçoğunun, ilk elden sorumlusu.

Hatırlatalım: George W. Bush, yakaladığı terör şüphelilerine başta Guantanamo üssü olmak üzere dünyanın dört bir yanına yayılmış gizli CIA hapishanelerinde “İleri Sorgulama Teknikleri”yle işkence yapıyordu. Obama ise hiç bu zahmete girmeden doğrudan imha yöntemlerini kullanmayı tercih ediyor.

Obama Amerika’da yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna oturmadan hemen önce 2009 yılında “Sadece teninin rengi siyah” derken bunu kastediyordum. Bakınız: Barack ‘Hüseyin’ Obama’nın seçilmesi üzerine… Bush’un Afganistan’la başlayıp Irak’ı işgal etmesiyle başlayan süreç bir kez daha devrimci (Marksizm’i) Marksistleri haklı çıkarmış oldu.

Öyle ki “İleri Sorgulama Teknikleri” (suyla nefesini kesip boğulma psikolojisi yaratılan bir işkence türü) gibi sistematik bir hale dönüştürülmüştü. Ayrıca Obama ve Brennan’ın, adeta yeni bir oyuncakmış gibi kamuoyuna tanıttığı bu sisteme dayalı olarak, İHA’ların (İnsansız Hava Aracı) tarafından yapılan bombalamalarda, 200’ü aşkın çocuk olmak üzere yaklaşık 3 bin insan yaşamını yitirdi.

Bush’un Irak işgali macerasından geriye, Obama’nın Ortadoğu fantezileri kaldı. Bu işi şimdi Suriye’de kendilerinin pis ilişkiler taşeronu AKP iktidarı başta olmak üzere, Arap coğrafyasında (S. Arabistan, Katar vb. gibi ülkelerden) kotardıkları idamlık mahkûmları Suriye cephesine sürerek “Esad’ın aslında Beşşar Esad olmadığını, Esed olduğunu” ve orada bir diktatörlük olduğunu söyleyerek devam ettiriyorlar. Onlar kime zalim derse zalim, kime demokrasi kahramanı derlerse demokrasi ve kime diktatör derlerse bizimde onlara diktatör dememizi istiyorlar.

Onlar diktatör deyince diktatör, kahraman derlerse kahraman olarak göreceğimizi sanıyorlar. Oysa böylesi bir zorunluluğumuz yok, hele hele emperyalist devletleri desteklemek gibi bir seçeneği öne sürmek ise düpedüz ahmaklıktan öte bir şey değil.

Emperyalizme karşı kim mücadele yürütüyorsa bizce Mahir Çayan’ında belirttiği üzere: ihtilalci de, ilerici de, devrimci de O’dur. Çünkü ezilendir. Emperyalizme karşı olmayı anlatır. Bütün bunlar hem de etnik kökeni ve dini ne olursa olsun, ezilen / mazlum halkların hakkının ve hukukunun savunulması anlamına gelir.

Devrimci Marksizm bu yüzden bu kadar basit ve nettir...

22 Şubat 2013 Cuma

Kravat iğnesi

Yaşar Büyükanıt Dolmabahçe’de Erdoğan’la gizli görüşmesinden önce 27 Nisan 2007’de “muhtıra” vermişti (bildiri internet aracılığıyla verildiği için "e-muhtıra" olarak da adlandırılmıştır), bu olaydan sonra Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt 2007'de Dolmabahçe'de bir araya gelmişti. Erdoğan’ın çalışma ofisinde 135 dakika süren baş başa bir toplantı.

Sonrasını biliyoruz: Yaşar Büyükanıt, Dolmabahçe’de, Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun karşısına oldukça şık bir takım elbise ve içine şık bir kravat takarak çıkmış. Fotoğrafı ben yeni gördüm, o yüzden paylaşmak istedim.

Hani komplo momplo teorisi falan dersiniz, walla atış serbest ama atıp tutmadan önce araştırmanızı salık veririm. Zira daha önce de sormuştum "Dolmabahçe'yi sorabilecek misiniz?" diye.

Neyse…

Konuya döneyim: Paşanın pırıl pırıl parlayan kravat iğnesine dikkat ettiniz mi?

Etmediyseniz fotoğrafa bir daha dikkatlice bakın. 4 yıldızlı kravat iğnesi. Bu, ABD Büyükelçiliğinin generalliğe ve daha üste terfi eden komutanlara gönderdiği bir hediye. Hediye paketinin içinde viski, çikolata vs.. bulunur ama en değerlisi kravat iğnesidir.

Bir hatırlatma daha: Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı olduğunda da ABD, liyakat madalyası ile ödüllendirmiş. Ha ayrıca bu kravat iğnesini “ABD’ye derin sevgisi olan generaller” takarlarmış.

Ee, Dolmabahçe’de Yaşar Büyükanıt’ın komisyonda ne anlattı o bilinmez ama(!) ABD’ye sonsuz bağlı oldukları halde bazı komutanların başlarına gelen ortadayken Büyükanıt “büyük patrona” oldukça duygusal bir mesaj vermemiş mi, sizce?

“Ben ABD’ye hâlâ bağlıyım”…

21 Şubat 2013 Perşembe

AKP’den umutlu olmak

Malum bizimkiler (bizimkiler dedik ya, başlıkta AKP’den umutlu olmak olunca, bazıları tarafından AKP’ci damgası yemesek iyi) önlerine uzun zamandır bir hedef koymuşlar:  2023.

Bu tarihi göremeyeceklerini biliyorum, ama niyet önemli derler ya bunların niyetini okumak önemli.

Şakası yok derken, hadi canım diyenler biz söylerken her şey yaptılar, ne mi(?) örneğin: bazen “Darbeci”, bazen “Ergenekoncu”, bazen de “Demokrasi” karşıtı…

Bugün Ergenekon’un yanına Devrimci Karargâh Örgütü ve KCK davaları eklendi, Ergenekon’da ulusalcılar biçildi, Devrimci Karargâh üzerinden devrimcilere gözdağı verildi, KCK davasıyla da Kürtler tasfiye edilmeye çalışılıyor. İslami faşizm Türkiye’de böyle yükselirken, aynı zamanda da sağcıları ve solcuları da aynı potada da eritti, öyle ki Yargı, HSYK, Emniyet, TSK bugün AKP’nin elinde değil bilakis cemaatin yükümlülüğü ve yaptırımı altında, geriye bir MİT kaldı(!), o da Tayyip kliğinin elinde, bizimkisi Nakşi ya cemaati iplemiyor, takmıyor, bay Gül ise cemaat konusunda oldukça hassas ve kırılgan gibi duruyor. Hatta padişah bozuntusu Tayyip dışında bütün AKP’li yardakçılar (köleler terimi daha uygun sanırım) vekiller her gün demeç demeç hoca efendilerine selam gönderiyorlar basın üzerinden. Yalarız, yutarız tarzından…

Dedik ya: AKP bir sermaye partisi, sermayeyle birlikte finans kapitale, yani kâğıt paraya dayalı bir iktidar. Hoca efendinin din çarkı da öyle. Bu iktidar ve padişah bozuntusu Tayyip efendinin ağzından hiç düşmeyen “Koalisyonlar ülkeye bir fayda vermedi, tek başına iktidar olarak onların yapamadığını yaptık”larla günü idare etmenin peşinde de olsa, şu son günlerde bir kez daha gördük en büyük koalisyon AKP’nin 10 yıllık siyasi tarihinde gerçekleşmiş: ABD-AKP-Cemaat paradigmasında belki de nesiller sürecek bir yapı oluşturmaya çalışıyorlar… Şakası yok derken kastımız biraz da bu…

Şimdi çattırtıyor bu koalisyon, çokta büyük bir gürültü çıkaracağa benziyor… Ömür boyu seviyeli bir ilişkileri olacak değil ya, her şeyi halettiler neticede, sağ-sol, en son Feto karşıtı diğer irili-ufaklı cemaatleri bertaraf etmekti onu da yaptılar. Malumdur Allah katında okunmuş-üflenmiş Cübbeli içerideydi de, hoca efendisine söz verip bir de üstüne hoca efendi için “Rüyaya yatınca” salıverdiler… Nasıl derler Allah bile yetişemiyor bunlara…

Türkiye’deyiz diyoruz, onlar Ortadoğu’dayız diyorlar. Alakamız yok oysa ne biçim bir çelişkidir ki, zoraki bir Ortadoğululuğumuz söz konusu oldu. Varsın olsun!

Çökecekler, çökerken de biz bu tuzu kurulara tahammül etmek zorundayız. Bu da zoraki bir görev!

Türkiye’deyiz, alın teriyle işinden çıkan işçiyi, patron karşısında disiplinlileri, namazını eksik etmeden çalışan işçileri anlamak zorundayız. Ufuk bu.

Sabah kalkacak işe gidecek, eve gelecek, namaz kılacak, sabah yine işe gidecek, TV kanallarında verilen her türlü ibneliği seyredip inanacak, Cuma’yı kaçırmayacak, ezan okunduğun da çalmayacak… Cuma namazından ve ezan her okunduktan sonra da günlük hayatlarına yani puştluklarına dönecek… AKP’nin tam da istediği ve yaratmak arzusu güttüğü insan profili…

Emperyalist rekabet, badem bıyıklı vizyonerlerin büyük Türkiye düşü…

Adım adım bir kâbus kuruluyor, bu kâbus kurgusu sokağa yansımak zorunda ve yansıyor da.

Bunu 15 Nisan’da Bakırköy’de gerçekleşen Grup Yorum’un “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” konserinde 350 bin kişi olarak, 2012 - 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda ve yasaklı olmasına rağmen gerçekleşen en büyük sivil 19 Mayıs törenlerinde ve son olarakta 105 koruma, 20 zırhlı, 8 TOMA aracı ve 3600 polisle bilim düşmanlığını künyesine kazımış, eğitim politikaları İmam Hatip okulları açmakla sınırlı bir hükümetin başbakanı köklü bir bilim kuruluşuna savaşa gider gibi gittiği ODTÜ’de boyunun ölçüsünü almıştı.

Bakarsanız, görürsünüz! Ben ne yapabilirim diyenleri dalga dalga burada görüyoruz.

Örgütlü güç hareket olarak güç kazanmazsa ve inisiyatifi almazsa, AKP’nin kurduğu bu yapı yine emekçilerin başına yıkılacak.

Sindirilmiş, faşist badem bıyıklıların her dediğine direnen ve aklını koruyanların, sınıfın aklını öne alan, halkın vicdanına bakmak önemlidir.

Tanrı’ya güveniyorlar ama üzerinde İngilizce “Tanrı’ya güvenmeyen” rengi yeşil yeşil Amerikan dolarlarını görüyoruz…

AKP’den umutluyuz!

Özel Yetkili Mahkeme (ÖYM)’lerin kaldırılıp, kaldırılmayacağı konusu bile bu sarsıntının ne kadar etkili olduğunu gösterdi.

Yıkılacaklar!

Büyük kırılma ise, komşularla sıfır sorun politikasını tıpkı 2023 hedefini önüne koyan padişah bozuntusunun ABD himayesindeki NATO üzerinden kendisine hibe edilen dolarlarla, Suriye üzerine kurguladığı tezgâhla başlayacak.

Kutlu olsun!
Bu yazım aylık sosyalist politik dergi olan Halkın Birliği’nin 2013 - Şubat sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Faşizm sınırsız bir keyfiyettir…

Zaman ayarlı vatanseverler: Siz, o bayrakları ülkeyi NATO ve Patriot topraklarına çeviren, derelerine HES yaptırtan, emperyalizmin taşeronluğuna soyunan partilerin kapılarına, Türkiye’deki Amerikan üslerine çekebiliyor musunuz; ondan haber verin!

6 Şubat 2013 Çarşamba

Dingili kırıklar

“Dingili kırık”, bir köylü deyimidir. Daha önce söylenmemiş olsaydı, şu kolaj çalışmasındakiler için de söylenebilirdi. Çünkü hiçbir ilkeleri yok, belki hayat boyunca da olmamıştır. İdeolojisiz yaşıyorlar daha doğrusu, hep bir ağızdan reddediyorlar da. İdeolojisi olmayan mı vardır diye sorsak “kem kümlerle” geçiştirirler. Oysa ideolojisi olmayan tek canlı türü: bir hayvanlar, iki otlardır. Başlarındaki Tayyip kliği reddedince onlar koro şeklinde inkâr ediyorlar, yok sayıyorlar ama o yok saydıkları ve “bitti” dedikleri ideolojilere de, saldırmaktan vaz geçmiyorlar. Elbette Amerikan emperyalizmine bağlılık dışında. Öyle garip bir durumları var. Ne gam(!) kırık dingilin de bir ucu boyunduruğa bağlıdır ya, kader çizgileri de oraya yani Pentegon’a, Beyaz Saray’daki Oval Ofislere bağlamışlar.

Bir insanın yaşamındaki kırılma noktalarını alt alta yazarsanız, kişiliğinin röntgeni çıkar ortaya, biz o röntgeni böyle vermeye karar verdik. Öyle ya her döneğin (dingil) kendini açıklayış biçimi (tarzı) farklıdır. O dönekler silsilesinin bir bölümünü veriyoruz. 

23 Ocak 2013 Çarşamba

‘Şeytan’ın ironisi

Erdoğan ırkçılığı, şeytanın Allah’a Âdem’i kast ederek “beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” diyerek isyan etmesiyle açıkladı. Şeytanın isyanı, gerçekten de farklı bir türün “üstün” olmasına karşı bir isyandı. Irkçılık ise, aynı türden olan insanların bir kısmını diğerinden üstün saymaya deniliyor. Dolayısıyla şeytan, ırkçılık yapmıyordu. Şeytanın hikâyesi “kibir” günahına bir örnek olarak anlatılır. Bu sözcükleri bugün soL gazetesi kapağına taşımıştı. Bende o alıntıyla başlayarak YN!’de bu konuyla ilgili bi’şeyler yazmak istedim.

Erdoğan, her zamanki gibi kendi konuştukça, kendini coşturuyor bütün diktatörlerin (zalimlerin) davranış kalıplarına cuk oturarak tarzını sürdürüyor ve hakikaten toplumu ahmak yerine koyuyor.

Öyle ki, AKP döneminde ülkenin tam bir cennet, öncesinde ise tam bir cehennem olduğu teması üzerinden kurup, ses tonunu değiştirerek: iktidarda geldiklerinden beri açlığı, işkenceyi, baskıyı, zulümü, ayrımcılığı bitirdiğine getirmeye çalışıyor.

BDP’liler, CHP’liler, sosyalistler ona göre şeytan: çünkü ‘AK’ iktidarını eleştiriyorlar.

2012 Şubat’ında Taksim’de yapılan ırkçı eyleme sahip çıkmışlığını, Sivas’ın hukukunu sanki AVM açıyormuş gibi “zamanaşımı hayırlı olsun” konuşmasını, 2013 başı itibariyle tam 453 kitap, 645 gazete, dergi, broşür, pankartın yasaklı olduğundan da söz etmiyor.

Halktan söz ediyor: ucuz espriler,  ahmaklaşmış dinleyici ve yandaş takımının çoğunluk hezeyanlarının karşılığıysa bu manyaklığı gizlemeye çalışanlar, elleri çatlayıncaya kadar sorgulamadan, az okuyup çok özümseyenler alkışlıyor nedense.

Ortada bir şeytan var ise, kendisine, şeytanın aklına gelmeyecek icraatlarına bakmasında fayda var…

Irkçılık şeytandandır diyor ama kumarbaz üstadı Necip Fazıl’dan, “ırkım” diye şiirlerine başlayan Mehmet Akif’ten de alıntılar yapıyor.

Şeytanın ironi misidir bilinmez ama yeryüzünde şeytanın temsilcisiymiş gibi bir görüngü karşımıza çıkarıyor… Çaka satıyor.

İşte, şeytanın ironisi bu olsa gerek.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Ölümsüzlüğünün 89. yılında

“Vatandaşlar arasında, dini inanışlardan kaynaklanan ayrımcılığa tahammül edilemez. Vatandaşın dininin resmi belgelerdeki yalın ifadesi bile kaldırılmalıdır.” (Lenin)

14 Ocak 2013 Pazartesi

İftira atıyoruz!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Tayyip’in kızı Sümeyye Erdoğan’ın “bir kuruş bile ücret almadığını” bildirmiş, Çelik, twitter hesabı üzerinden takipçilerine, son günlerin tartışmalı konusu olan Sümeyye Erdoğan’ın görevi karşılığı astronomik maaş aldığı iddiaları hakkında değerlendirmede bulunmuş. Çelik, “Başbakanımızın kızı Sayın Sümeyye Erdoğan’ın yüksek bir maaşla babasına danışmanlık yaptığı iddiası tümüyle yalandır. Sayın Sümeyye Erdoğan, Ak Parti’den de resmi kuruluşlardan da bir kuruş bile ücret almamaktadır” buyurmuş.

Doğrudur, 1 kuruş almıyorlardır, 1 kuruşla işleri olmaz: dolarlar, gizli banka hesapları, ihaleler, market zincirleri, TV kanalı, gemi(cik)ler, Emine Erdoğan’ın parmağındaki tek taş yüzükler 6 bin dolarlık yüzüğe dönüşebiliyor. 

Haremlik-selamlık pizza partisi düzenleyerek ABD’deki İslamcı gençliği eğlendiren başbakan çocuğu, diktatör baba kızını dinliyormuş, neyse bunların pislikleri bitmez ağzımı bozmayayım.