31 Ocak 2009 Cumartesi

Burjuva kalemşor liberallistlerin bilinçlere attığı bir taş: ‘Taraf!’

Selahattin Erdem, Gündem-Online‘nde “Hangi Taraf” başlığıyla bir yazı kaleme almış, işin açıkçası yazıyı okurken gerçeği görmeleri ve Taraf Gazetesi’nin Amerikan Birleşik Devletleri’nin bir nevi resmi sözcülüğü konumunda olmasını anlamış olmaları sevindirici. Taraf’ı ilginç konuları gündeme getirmesini de cesur ve Türkiye basın-yayını için bir zenginlik olarak görmesi de işin diğer bir tarafı. Bu tartışılır elbette.

15 Kasım itibariyle medya dünyasının bir çocuğu oldu bilindiği gibi. Çocuğun adı da Taraf'tı ve gazetenin yazar kadrosu oldukça tanıdıktı. Altangil familyasının büyük oğlu, "Büyük" roman yazarı Ahmet Altan ve Star gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Alev Er. Bir diğer isim ise Milliyet’in Washington eski temsilcisi ve “Amerika’nın Sesi” Yasemin Çongar. Bu isimlerden dikkatleri en çok çekenlerin başında hiç kuşkusuz Alper Görmüş geliyor. Hepinizin bildiği gibi birkaç ay önce haftalık Nokta dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan eskinin solcusu şimdinin Fethullahçısı Görmüş.

Hatırlarsınız, Nokta Dergisi ‘Darbe Günlükleri’ni yayınlayıp kapatılınca (aslında kapatılmamıştı ama “kapatıldık” süsüyle aldığı devrimci-demokrat desteği kaybetmemek adına böyle bir hava verdi ve sanırım halende böyle bilinmekte) devrimci-demokrat güçler ellerine alıp Nokta Dergisi’ni Taksim’de bir o yana bir bu yana gidip gelerek destek verdiler. Ne acı bir durumdur ki, Nokta Dergisi’nin içerik olarak yer verdiği haberler ve yazılar deyim yerindeyse “Devrimci lügat” benzeri bir içerik taşımaktaydı ve bu durum devrimci-demokrat güçlerin Taksim’de Nokta’ya sahip çıkma “Noktası”na kadar getirmişti. Sonradan foyaları ortaya çıktı: Nokta, Fethullah Gülen finansmanıyla çıkan bir dergiydi, tıpkı şuanda da çıkan Aksiyon Dergisi gibi.

Nokta ve Taraf gibi neo-liberal yayınlar, bana Kanal 7’nin ilk dönemlerini hatırlattı, Kanal 7 yayına başladığında Yılmaz Güney filmleri, sosyalist içerikli (konulu) belgeseller yayınlamaktaydı. Sonrası malum ve şuanda da yardım adına topladıkları paraları iç ederken Deniz Feneri yolsuzluğuyla gündem de, diğer yandan da Kanal 7’yi şimdi izleyenler, kendini bir camide vaaz verenler arasında hissetmekteler büyük ihtimalle. Fethullah’a ait olan Samanyolu hakkında bir şey söylemeye gerek yok, onlar diğerleri gibi “Din”i istismar ederken, “Sırlar Kapısı”nda ruhlar âleminde geziniyorlar.

Taraf ise devrimci ve demokrat çizgisiyle değil liberal kimliğiyle herkesle yatmaya hazır bir vaziyete. Bu bir gazete için ağır olabilir ama liberalizmin bende karşılığı bu, yapabileceğim bir şey yok. Kaldı ki “Gizli” ibareli belgeleri açıklayarak devrimci-demokrat olunacaksa ‘90’larda çıkan 2000’e Doğru Dergisi’ni örnek verebilirim. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, 1968’den beridir yayın hayatında olan Aydınlık Dergisi’ni nereye koyacağız basın ve yayıncılık bağlamında. Öyle değil mi?

Onlar değil miydi birinci ve ikinci MİT raporlarını yayınlayan, Karen Fogg'un e-postalarını açıklayan ve kontrgerilla hakkında ilk yazıp çizen, 2 Temmuz 1992’de gerçekleşen Sivas Katliamı’nda yaşananların görüntülerini basına vererek yayınlatan ve katliamı gerçekleştirenlerin ceza almasını sağlayan?

Demek bu yayıncılık tarzı göreceli bir durumu gerektiriyor. Ve neden tüm toplumsal değerlere söven, etnikçiliği ve bölücülüğü meşrulaştıran bir yayına daha katlanmak zorundayız? Hele burjuva ahlaka sahipse ve sisteme de adapte olmuşsa. Küçük burjuva alışkanlıklardan, büyük burjuva alışkanlıklarına kadar bundan ödün vermeyerek yayıncılık yapmakta oysa şuan Tarafçılar. Örneğin muhbirlikle ve kışkırtıcılıkla suçlanan Aydınlık, Taraf söz konusu olunca gazetecilik başarısı olarak lanse ediliyor ve pazarlanıyor. Ve Amerikan tarafının “Taraf”tarlığını yaparken de Kürtler ve Türkler üzerinden kara propaganda yapmakta ve bir polis örgütü gibi kendi içinden saldırılar düzenlemekte bilinçlere.

Bu yüzden Taraf bugünün koşulları ve şartları göz önüne alındığında İslami dinci dikta dönemlerini aratmayan AKP hükümetinin sözcülüğü pozisyonunun da yanında, çıktığı kürsüden bir gün çıkıp – bir gün iniyor. Yani “Taraf”ı var, ama “Tutarlılığı” yok! Çünkü Taraf muhbir’dir.

Kim demişti unuttum: ayrılar ayrı, aynılar aynı yere ya da it ürür kervan yürür.

6 yorum:

Kutu Ben dedi ki...

"...etnikçiliği ve bölücülüğü meşrulaştıran..." mı? Hımmm bu söylem bana yabancı değil...Türk egemenlerinden çalıntı mı ne?

Yeraltından Notlar dedi ki...

"...etnikçiliği ve bölücülüğü meşrulaştıran..." mı? Hımmm bu söylem bana yabancı değil...Türk egemenlerinden çalıntı mı ne? Yazılananlardan çıkarılacak çok muazzam bir cümle değil mi? Sihirli bir cümle, etnik ve bölücülük! Milliyetçilik son çeyrek yıldır bu halkların anasını ağlattı deyim yerindeyse toplumları çürüttü, halkları bir uçurumun eşiğine getirdi. Milliyetçilik ayrı bir tartışma konusu o yüzden duruma bakmakta fayda var.
Şunu söylemek yerinde olacaktır, Kemalizm’den kurtulmak için her yolu deniyor Fethullahcılar, bu Amerika’ya yanaşıp siyaset gütmek, liberallerin sırtını sıvazlamak vs. vs. Türkiye'de yapılan ve yürütülen hiç bir şeyi Amerika’dan bağımsız görmüyoruz...

A. Öcalan değişik bir şekilde ne diyor: "Kürtlerin içine milliyetçiliği koyanlar Yahudilerdir" diye.

Öyleyse...

Türklerin içine milliyetçiliği kim koyuyor? TC'de bütün darbeler ve ihtilaller, Amerikan bağımsız değildir. Onayı bizatihi onlar vermektedir.

Türkiye'de ki milliyetçilik 1923'lerden, 45’lere kadar TC genç bir cumhuriyetken yoktu fakat şimdi var. Ne zamandan beridir var? Atatürk Türkiyesi yüzünü “Batı”ya döndüğünden beri!

Fethullah ne zamandan beridir var, 12 Eylülden beridir, yani Kenan Evrenden, Özal’dan, Demirellerden bu yana. Kimin çocuğudur evren ve Fethullah? Amerika Birleşik Devletleri’nin!

Şimdi nerede Fethullah? Ağababalarının kucağında, Antertika kıtasında, FBI tarafından kendi çiftliklerinde korunmakta.

Temek sorun nedir peki? Ezen ve ezilen arasındaki meselede yani çelişkide.

Taraf vb. leri nerede ezenin yanında konumunu almış, “Taraf”ını belirlemiş (yeni yüzü) Obama’dan Yeni Osmanlıcılığa övgüler dizmekte.

Tıpkı beynini yakan kör cahil misali bir şekilde.

yeraltındannotlar dedi ki...

Kutu Ben, unutmadan, emperyalizm saldırırken tarafına ve çevresine doldurduğu dinci-liberaller (örn: Zaman, Yeni Şafak, Vakit, Star, Milli Gazete ve tabi ki Taraf gibi) gazetelerin yer aldığı bu oyunda ben ve benim gibiler (BİZ) yer almayız. Biliyoruz ki, bugün için Kemalizme çok yoğun eleştirilerimiz olmasına rağmen onların bir olgusu olan Cumhuriyet'e sahip çıkmanın da emperyalizme karşı durmakla eş değer olduğunu da belirtmek isterim.

Fethullah Gülen, dini kendine göre yorumlayan ve biçen (ki bu beyefendi bay klik Fethullah, kelimey-i şehatedi bile söylemiyor, yerine getirmiyor ama) amasıda bunu bilmeyen bazı dini bütün müminler hocaefendının zırvalamalarına içten inanıyor, ve Fethullah gibi liberaller Amerikan (Emperyalistlerle) işbirliğine girmekten bir sakınca görmüyor.

Bugün için 'Cumhuriyet'e sahip çıkmak emperyalizme-gericiliğe karşı durmak açısından önemlidir.

Çünkü DD bizim devrimimiz anlamında birincil önemdedir.

Yürüyüş dedi ki...

| Onlar Ve Bizimkiler

Onlar ancak arkalarında devlet varken 'kahraman' olurlar;

BİZ ise devlete rağmen ve devlete karşı!

Anlı şanlı generallerdi onlar. Anlı şanlı profesörler, silahında mermi, mangalda kül bırakmayan kontrgerillacılar, sırtını genelkurmaya yaslayıp meydanlarda esip gürleyen politikacılar, sütunlarında her konuda ahkam kesen yazarlar... Şimdi görün onları. Silivri Hapishanesi'nin hücrelerindeki hallerini şimdi görün... Dışarıda, "acaba gözaltı sırası bana mı geldi" kaygıları ve korkularıyla allak bulmak olmuş dünyalarına bakın... Süklüm püklüm, salya sümük, zavallı ve korkak... yaptıklarını savunamayan, savunduklarını yapamayan bir acizlik denizinde yüzüyorlar şimdi.

Emirlerinde yüzlerce, hatta yüzbinlerce insan vardı bir zamanlar; ordular, üniversiteler, kışlalar, gazeteler yönetiyorlardı. Durmadan emir veriyor, durmadan "ceza" yağdırıyorlardı.

İnsanların kaderlerine hükmediyorlardı. Biri üç kişinin, beş kişinin kaybedilmesini emrediyor, biri şu veya bu muhalifi kurşuna dizdiriyor, biri devrimci diye, yurtsever diye yüzlerce öğrenciyi okulundan attırıyor, biri insanları okullarından, evlerinden toplayıp işkenceye çekiyordu... "Terörist" diye yazıyordu biri gazetesinde. Bir diğer bürokrat, işkence eleştirilerine karşı "polisimizin elini soğutmayın" tavrının avukatlığını yapıyordu.

Onlar, emreder, karşılarındaki herkes onlara biat ederdi! Etmeliydi. Çünkü onlar "devlet"ti.

Ve devlet, onların gözünde, her koşulda biat edilmesi gerekendi.
*
Bu "ali kıran baş kesen"lerin bir kısmı, şimdi Ergenekon Davası nedeniyle gözaltına alındılar, bir kısmı tutuklandı... Ve sadece bu operasyonlar, O "korkusuz", o "astığı astık..." adamların, o yeri sarsılmaz "otorite"lerin, arkalarında devlet olmayınca ne kadar korkak, zavallı, güçsüz kişilikler olduğunu açığa çıkarmaya yetti.

Gözaltından bırakılan, önce polise yağ çekmeye başlıyor. Ardından en keskin "anti-Ergenekoncu!" kesiliyor. "Şunu tanımıyorum, bunun adını duymadım" diye yemin billah etmeler sıkıştırıyorlar konuşmalarının içine.

"Her gün ağladım" diye anlatıyor kimileri. Her gün ağlattıklarını hiç düşünmeden. Bir diğeri, "intihar" ediyor, bir diğeri bunalım geçirip hastaneye kaldırılıyor.

Emekli bir general Kemal Yavuz, "böyle örgütlenmeler olduğunu tesbit etmiş olsaydım, en ağır şekilde cezalandırılmaları için girişimde bulunurdum" diye demeç veriyor korkudan. Onlarca yıl, ordunun en üst kademelerinde yer almış, ama "böyle örgütlenmeler"den hiç ama hiç haberdar olmamış. Kendi ordusunun bir generali olan Sabri Yirmibeşoğlu'nun 6-7 Eylül provokasyonunu nasıl örgütlediklerini anlattığı röportajları, kitapları da okumamış anlaşılan; hiç haberi bile olmamış... Korku unutturuyor demek ki; unutturuyor ve "koca" generali böyle zavallı, komik durumlara düşürüyor... Ama bir tek o değil.

Eski Genelkurmay Başkanı İ. Hakkı Karadayı, kendi emri altında yıllarca çalışmış subaylardan biri olan Veli Küçük için "o adamı tanımam" diye açıklama yapıyor. O Veli Küçük'ün adı Susurluk'ta çıktığında, o Veli Küçük, mesela TBBM'ye ifade vermeye gitmediğinde de tanımamış demek ki!!! "Koooskoca" TSK'nın Genelkurmay Başkanı'nın düştüğü hale bakın.

Son operasyonda gözaltına alınıp bırakılanlardan Erhan Göksel; "İyi baktılar.. Polisi de çok iyi durumda buldum, çok etkilendim. Yargıya güvenmek gerekir. Yargı mensupları çok titiz çalışıyorlar" diye kendisinin bile muhtemelen inanmadığı demeçler veriyor.

Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, kısa gözaltının ardından "Ergenekoncu değil Amerikancıyım" diye yeminler ediyor.

Ergenekon Davası'nda tutuklanıp bırakılan sanıklardan biri -Yalçın Küçük- tutuklanmasının ardından tahliye edilince, polisi, savcıları, iktidarı eleştirmeye ve düşüncelerini savunmaya devam edince, bu herkesin dikkatini çekti... Düşünün artık gerisini; bugüne kadar Ergenekon kapsamında gözaltına alınan, tutuklanan yüzlerce kişi arasında, biri biraz dik durunca dikkat çekiyor, ötekiler o kadar pespaye çünkü, o kadar düşmüş, zavallılaşmışlar...

Bu zavallılaşmanın boyutlarını daha iyi görebilmek için ise, Ergenekon Davası'nda 11 aylık tutukluluktan sonra geçen hafta tahliye edilen gazeteci Vedat Yenerer şöyle anlatıyordu durumlarını: "Kandıra'da üç kişiye bir tas çorba verdiler. Bir tas çorba için insanları yalvarttılar..."

Bu cümlede iki önemli yan var; birincisi, hapishane yönetimlerinin keyfiliği ve zalimliğidir, ki bunda yeni birşey yoktur. İkincisi ise, Ergenekoncular'ın bir tas çorba için yalvar yakar olabilmeleridir. Ki bu hal de, yukarıda çizdiğimiz tabloya uygundur.
*
Bir tas çorba için yalvarıyordu Ergenekoncular. Onların eski komutanları ise, bir tas çorba içirmek için yalvarıyorlardı Abdullah Meral ve arkadaşlarına.

12 Eylül cuntasının zulmü, baskıları, yasakları, işkenceleri altında o zamanki deyimle "yaprağın kımıldamadığı" koşullar söz konusuydu. Hapishaneler birer işkencehaneye dönüşmüştü ve işkence neredeyse 24 saat kesintisiz sürüyordu.

İşte o koşullarda, devrimci tutsaklar, ne ağladılar, ne sızladılar. Her gün işkence görmek pahasına direndiler. Ölümü göze alarak ölüme yattılar.

Ölüm orucun direnişini kırmak için, başta işkence olmak üzere, her gün bir başka yöntem deniyordu subaylar. Çorba dolu taslar, yemek dolu tepsiler de, o yöntemlerin içindeydi.

Aylardır açlığın koynunda direnen tutsakların iradesini kırmak için çorbalar, yemekler, burunlarının direğini kıracak kadar yakınlarına getiriliyordu ölüm orucu direnişçilerinin. Ama direnişçiler reddediyordu.

Yenererler, yalvarıyor, bizimkiler reddediyordu... ONLARIN ve BİZİMKİLERİN farkıydı bu.

Arkalarında devlet olmayınca, hepsi birer korkak ve zavallı...

Süklüm püklüm generaller, profesörler, ağlayıp sızlayan anlı şanlı bürokratlar, keskin yazarlar, politikacılar, kontrgerillacılar... Bir yanda onlar ve diğer yanda; 14-15 yaşında tüm dünyaya meydan okuyanlar.

Bizim 14-15 yaşındaki gençlerimiz, 60-70 yaşındaki analarımız ise, devlete karşı birer kahramandı.. Karşılarındaki devasa güce karşı tek başlarına meydan okuyorlar.

Onlar Küçükler, Gürüzler, Ersözler, Kırcalar, devletin kahramanlarıydılar. Onların tüm gücü devlet'ti. Ancak devlet arkalarında olduğunda bir güçtüler. Ancak devlet arkalarındaysa cesaretliydiler. Ama devlet çekiliverince, geriye işte böyle bir enkaz kalmıştır.

Oligarşi adına ülkeyi yönetirken, kendilerini erişilmez sanıyorlardı. Yönetirken, en güçlü onlardı, hiçbir şeyden korkuları yoktu. fiimdi hepsi, kelimenin gerçek anlamıyla korkudan ağlıyor, kabuslar içinde kıvranıyor, "suçsuz" olduklarını kanıtlamaya, iktidarın gönlünü hoş tutmaya çalışıyorlar. Kendilerine ne kadar iyi davranıldığını kanıtlayıp, aşağılamaya, keyfiliğe boyun eğdiklerini gizlemeye çalışıyorlar.

Hepsi koskoca orduları yönetmiş, koca koca kurumları yönetmiş, kimi binlerce, kimi yüzbinlerce insanın sorumluluğunu üstlenmiş. Kuşku yok ki o zamanlar onları gören birşey sanırdı. Ve kuşku yok ki, kendileri de kendilerini birşey sanıyorlardı. Ama işte üniformalarından, cüppelerinden, sıfatlarından soyununca, geriye büyük bir acizlikten, korkaklıktan başka bir şey kalmadı.

Elbette, arkalarında devletin yokluğundan sözettiğimizde, bir şeyden daha söz etmeliyiz. TSK'nın, emekli veya muvazzaf generallerin nasıl bunlara "birşey demediği" geniş kitleler içinde en çok sorulan sorulardan biridir. Cevabı basittir. TSK'nın sabaha karşı 04.00'de darbe yaparken cesaret aldığı yer Washington'du. Şimdi darbe için arkalarında emperyalizm yok (bu yarın da olmayacağı anlamına gelmez, ama bugün için emperyalizm TSK'ya darbe, muhtıra izni vermiyor) Generallerin gücü de işte bu kadar; arkalarında emperyalizm olmayınca, onlar da bir HİÇ'tir. Aynı AKP gibi...
*
Engin Çeber'i yanındaki iki arkadaşıyla birlikte Metris Hapishanesi'ne getirdiklerinde karşılarında onlarca gardiyan vardı. Engin ve arkadaşlarının elleri bağlı, karşılarındakilerinin ellerinde ise sopalar vardı.

Gardiyanlar karşıydı Enginler'e. Polisin de onlara "karşı" olduğuna bir gün önce tanık olmuşlardı. Yargı da karşıydı onlara. Öyle ki ortada hiçbir suç unsuru, kanıtı olmamasına rağmen, tutuklamışlardı.

Engin, nasıl bir dünyada yaşadığını, kimleri karşısına alarak mücadele ettiğini biliyordu.

Emperyalizmin de karşılarında olduğunu çok iyi biliyordu. Taraftarı olduğu devrimci hareketi "terörist" ilan eden, satışını yaptığı Yürüyüş dergisini bile çıkarttırmamaya çalışandı emperyalizm.

Dolayısıyla, bunların hiç, ama hiçbirine sırtını yaslayamazdı Enginler. Ama boşlukta mıydı sırtları? Hayır. halka yaslamışlardı sırtlarını...

ONLAR, devlete ve emperyalizme, BİZİMKİLER örgütlerine ve halka yaslamışlardı sırtlarını.


Bu kadro, emperyalizme direnebilir mi, hallerine bakın da cevap verin:

Onların vatanseverliğinin riyakarca olduğunu söylerken, bunu sadece politik anlamda söylemiyoruz. Bu aynı zamanda pratik bir gerçektir. Onların düzen içi yaşamları ve statükolarının sonucudur.

Ülkemizde açık bir emperyalist işgal yaşandığını düşünün; hangi düzen partisinin kadroları direnir işgalcilere karşı? Ordunun, polisin hangi kademesi direnir?

Daha bugünden Amerikan ve Avrupa emperyalizmine hizmet eden, bunun farkında olan ve bundan hiç gocunmayan kadroların yarın direnmesi mümkün değildir elbette.

Onlar, emperyalizmin açık işgal koşullarında da yine emperyalizmin işbirlikçileri olacaklardır. Amerika'nın atadığı kukla yönetimlerin emri altındaki ordu ve polis olarak yine halka, devrimcilere karşı olmayı sürdüreceklerdir.

Evet, işgalcilere karşı direnmek, büyük bedeller ödemeyi gerektirir. İnsanlık dışı işkencelerden geçirilmeyi, tutsaklıkları, tüm düzen içi imkanlarından yoksun kalmayı ve hatta katledilmeyi göze almayı gerektirir.

Peki bakın şu kadronun haline; karşılarında esas olarak "sıradan" olarak değerlendirilebilecek baskılar varken bu hale düşenler, gerçek bir işgalci zulüm karşısında başlarını bile yerden kaldıramazlar. Sözün kısası, bu kadro, ülkemizi bugün satanlardır; bir emperyalist açık işgalde de yine ilk satanlar, onlar olacaktır.

Öyle çatışmalar vardır ki, o çatışmalar ancak "ölümü teslim alarak" kazanılabilir. Başlarına biraz bastırıldı diye, bir tas çorba az verildi diye, hücrede üç beş gün yalnız tutuldular diye, gece Emniyet Müdürlüğü'nde uykusuz bırakılıp demir sandalyede oturtuldu diye ağlayıp sızlayanların "ölümü teslim alması", hiçbir şekilde ihtimal dahilinde olamaz. Ölümü yenemeyenlerin de emperyalizme, faşizme, gericiliğe karşı kararlı bir şekilde direnebilmesi söz konusu değildir.
*
Bunu yapanlar var ülkemizde. Defalarca yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Onlar devrimcilerdir. Onlar bizimkilerdir. Ölüm oruçlarında teslim aldılar defalarca ölümü. Kuşatmalarda teslim aldılar. "Sen teslim ol bize ölüm" diye türküsünü yazdılar. "Asıl siz teslim olun!" diye haykırdılar etraflarını saran yüzlerce katile karşı... Onları düşünün bir daha; bir de bizimkileri..

Düşünün bizimkileri; bulundukları ev kuşatılmıştır, üzerlerine kurşunlar yağmaktadır ve onlar, rastgele yağan kurşunlardan zarar gelmesin diye, kaldıkların evin sahibine siper etmektedirler vücutlarını.

Düşünün bizimkileri; halk için, vatan için fütursuzca bedenlerini tutuşturmaktadırlar...

Düşünün; onlar, Veli Küçükler, Levent Ersözler, Amerika'nın ve işbirlikçi oligarşinin çıkarları için diri diri yaktılar bizi, kaybettiler. Ve biz, Amerika'ya ve oligarşiye karşı, bağımsızlık ve demokrasi için kendi bedenlerimizi tutuşturabilecek cüreti ve fedakarlığı ortaya koyduk.... ONLARIN ve BİZİM farkımız; diri diri yaktılar EMPERYALİZM ADINA, yandık EMPERYALİZME KARŞI...

Bizi diri diri yakarken çok cesaretliydiler; Veli Küçükler'in arkadaşları, Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun askerleri, İbrahim Şahin'in adamları, yanan arkadaşlarımıza bakıp kahkahalar atıyorlardı...

Şimdi, çatılarında gezdikleri hapishalelerde bir kısmı; gerçi, halka karşı işledikleri suçların hesabını soran yok onlardan ama oraya atılmış olmaları bile, kahkahalarını dondurmaya yetti. Sızlanmakla, "devlet için yaptık ne yaptıysak" diye yalvarmakla ve birbirlerini suçlamakla meşguller şimdi.

Düşünüyoruz da, bir de halka karşı işledikleri suçların hesabı sorulacak olsaydı onlardan, bir de, tutuklu bulundukları hapishanelerin yönetimi bizim elimizde olsaydı ve iktidarda da biz olsaydık... Acaba bu korkak ve zavallılar, daha ne acizlikler ve alçaklıklar yaparlardı acaba?.. Tahmin etmesi bile zor...

İşte yine farkımız; BİZ onların hapishanelerinde destanlar yazdık ve yazıyoruz. Onlar, muhtemel ki, ödleri patlayacağı için, bizim hapishanelerimizde yatmaya fırsat bile bulamayacaklar...

ONLAR,
devlete ve emperyalizme,
BİZİMKİLER örgütlerine ve halka
yaslamışlardı sırtlarını...


BİZ ve ONLAR, iki ayrı sınıfa, iki ayrı dünyaya aitiz

Nazi işgalleri döneminde Avrupa'nın tüm ülkelerinde sadece komünistlerin direnmesi bir tesadüf olabilir mi?.. Nazi işgaline karşı en kitlesel direnişin ve en kitlesel kahramanlıkların yaratıldığı ülkenin SSCB olması, o kahramanlıkların sahibinin Sovyet yurttaşları olması, bir tesadüf olabilir mi?

Elbette değil.

ONLAR direnemezler.

Onların Nazi işgali altındaki ülkelerdeki "karşılıkları", yani o ülkelerin orduları, polisleri, çoğu yerde, Nazilere teslim olmuş, bununla da yetinmemiş, onların hizmetine girmişlerdir. Direnen halktır, direnen, komünistlerin önderliğindeki halktır; yani BİZİMKİLERDİR!

Böyle olması da doğaldır; bakın bizimkilere; insanlığın en yüce değerleri onlar tarafından temsil edilmekte ve savunulmaktadır çünkü. Bakın, gençliğin tüm dinamizmini, cüretini onlarda görürsünüz. Bakın bizimkilere, emekçilerin saflığını, bilgeliğini, bağlılığını onlarda görebilirsiniz. Halktır bizimkiler; Halkın dünya halklarının direnen damarıdır.

Peki onlar?

Subay dediğin mesela; askerdir ve bir asker savaşa göre yetiştirilmiştir. Bakın şu TSK'nın yetiştirmelerine. Dökülüyorlar. Koskoca generaller, iktidara güvence vermek için yağlar yakıyor, yemin billah ediyorlar.

Bilim adamı demek, doğruları cesaretle savunmak demektir. Bakın şu bilim adamlarına. Bilim adamlığının onurunu savunduklarına, aydınlığını taşıdıklarına bin şahit gerekir.

Bizimkiler, yeni bir ahlakı temsil ediyorlar. Burjuvazinin korkak, zayıf, bencil, bireyci, her an her şeyi satmaya hazır ahlakının karşısında, cesaretin, kolektivizmin, iradenin ve erdemin temsilcisidir onlar.

Bakın onlara; bir gözaltına alındı diye, telefonda konuşmaktan, görüşlerini ifade etmekten, eski arkadaşlarına selam vermekten korkuyorlar. Ve bakın bizim Ferhat'a... 18 yaşında; vurdular, yılmadı, tekerlekli sandalyesiyle Yürüyüş dağıtmaya devam ediyor halâ; başka söze gerek var mı!

Ergenekon Operasyonu'ndan tutuklanan generallerin, politikacıları, gazetecilerin neredeyse tamamı, hatırlanacağı gibi, F Tipi hapishanelerin başta gelen savunucusuydu. F Tiplerinin açılması için canla başla çalışanlardı. İçlerinde F tiplerinin reklamlarını yapanlar da vardır, ve muhtemeldir ki, hapishane katliamlarında yeralanlar da. Şimdi kuşkusuz, içeride şaşırıyorlardır; bu adamlar, bu kadar yıl nasıl teslim alınamadılar diye?

Çünkü kendilerine bakıyorlar; daha adımlarını attıkları andan teslim olmaya başlıyorlar...

122 can vermeyi anlayabilirler mi onlar? Hiç sanmıyoruz. Değil yapmak, onların hayallerini, beyinlerini bile aşar ölüm oruçları. Yaşamı paylaşmadaki, ölüme yatmadaki kollektivizmi onların küflü, faşist, gerici tezlerle dolu beyinlerinin anlayabilmesi mümkün değildir.

Sınıflar mücadelesinde herşey tercihlere göre pay edilmiştir; yaşatmak bize, katletmek onlara.. cesaret bize, korku onlara... paylaşmak bize, bencillik onlara... İrade bize, acizlik onlara... Herkes kendine düşen karakteristik özellikleriyle yatıyor hapiste de.

Düşünmeli herkes; Kemal Gürbüzler'i ağlatan, sızlatan, bir tas çorba için yalvartan ve Engin Çeberler'in işkenceler altında direnmesini, dünyaya meydan okumasını sağlayan şey nedir?

Düşünmeli...

Kutu Ben dedi ki...

"Türkiye'de ki milliyetçilik 1923'lerden, 45’lere kadar TC genç bir cumhuriyetken yoktu fakat şimdi var. Ne zamandan beridir var? Atatürk Türkiyesi yüzünü “Batı”ya döndüğünden beri!"

Valla ne diyeyim sana...M.Kemal'in irkcilik duzeyindeki milliyetciligini bir kenara birakalim, herseyden once kapitalizimin yeni yeni gelistigi bir ulkenin egemen siniflarinin en cok gereksinme duydugu politik ideolojik degerlerden biri milliyetciliktir. Anadolu bosuna mi ermenilerden, rumlardan, suryanilerden temizlendi. Bosuna mi "basina buyruk" kurtler toplu katliamlarla "yola" getirildi.

Kusura bakma ama 23 ile 45 arasinda Turkiye'de milliyetciligin olmadigini soylemek aymazlik degilse eger siyasi korluktur.

Efendim su unlu cumhuriyete sahip cikmak bizden uzak olsun. Herseyden once bil ki, degisik cumhuriyet bicimleri vardir. Fasizm de bir cumhuriyet bicimidir mesela.TC devleti kurulusundan bu yana fasist-militarist karakterinden birsey yitirmemistir...burjuva anlamda bile olsa hicbir zaman demokratik olamamistir. Ayrica cumhuriyete sahip cikan o kadar guclu merkezler var ki sen merak etme o elden yitmez. Basta ABD olmak uzere...ABD'nin Turkiye'ye bictigi donemsel rol ilimli islamdir. bu yolla hem kitleler uyutulacak, hem simdiye kadar emperyalistlerin politikalarini eksiksiz uygulamis olan AKP iktidarda tutulacak, AKP yoluyla ekonomik,politik ve sosyal hedeflere daha iyi varilacak ve Ortadogu'da Iran'i dengeleyen bir TC yaratilacak ve bir turlu yola getirilemeyen Hamas vb. radikal islamci yapilar sistem icine cekilecek vs...Perez'e yonelik planli tiyatronun altinda yatan da bunlar iste...Her ne zamanki ABD artik ilimli islamdan baska bir yonelime ihtiyac duyacak o zaman AKP de cope atilarak senin "cumhuriyetci"lerin tekrar hukumete getirilecek...

Halkın Günlüğü dedi ki...

Muhakkak ki biliyorsun ama D. D. olgusu bizim için önemli derken bir geçiş sürecinden söz ediyorum. Bunu bilmiyorsun sanırım ya da anlamak istemiyorsun. Kara çarşafı bilmem ne Türbanı bilmem neyin ilericiliği ve demokrasinin birincili teşkil edenlerin yanında duracağıma kendi dogmalarımın paralelinde Kemalizm'e eleştiri getirirken, aşamalı devrimin örgütleyiciliğini yaparım Kutu Ben.

Aramızda ki fark Nokta dergisi gibi dış uzantılı dini ritüellerle süslü dergiciklere sahip çıkma ve çıkmamayla eşdeğer. Biz dini kendine referans edenleri ve bu paralelde kendi dikta rejimini oluşturanlara karşı duruyoruz. Kaldı ki TSK ve AKP'nin uyumu Ergenekon denen 'şey' ile başladı ve uygun çıkarları doğrultusunda ritimsel bir şekilde onlar zaten bir uyum içinde. Tıpkı Amerikanın istediği gibi.

Liberalleri de unutmamak lazım. Kaldı ki yazdıklarınla onlara yakın duruyorsun. Gerçi beni bağlamaz ama cumhuriyetten kasıt İran’ı da içine alıyorsa amenna, bu arada İran örneğini vermemene de şaşırdım açıkçası öyle ya onlarda “cumhuriyet” ile idare ediliyorlar ama sokakta bir kadın koştuğunda “koşma kalçaların sallanıyor” diye bir uyarıda İran polisinden alıp örtünü sıkıca bağla saçların da görünüyor diyorlar oda cumhuriyet hatta bazılarına göre demokrasi... Bizim ya da benim kastettiğim “cumhuriyet” bütün reformlarını gerçekleştirmiş bağımsız ve gerçek bir demokratik oluşum.

Ayrıca Ermeni deyice aklıma geldi: gerçekten Hrant Dink neden öldürüldü? Diasporanın ve emperyalizmin oyunlarını katıldığı panel ve konferanslarda dille getirdiği için sakın olmasın. Bu yüzden SSCB arşivlerini incelemeni dillerim. Bu ülkede darbelerle iktidarlara gelenler hemen hemen seninde söylediğin gibi “Ilımlı İslam” modeline oturtulmak istenen Türkiye için pentagon ve CİA masalarında oluşturulmuş bir şey. Onlar emir vermeden asla gerçekleşecek şeyler değil bunu her ikimizde biliyoruz sanırım. geçmişte örnekleri oldukça fazla.

Başka bir örnek: Danıştay saldırısını gerçekleştiren baş fail Arpaslan Aslan ne diyor ifadesinde: Türban üniversitelerde yasaklandığı için yaptım, yakalanmasaydım Cumhurbaşkanını (o dönemin C. Başkanı Sezer’i kast ediyor) birkaçta Genelkurmay vuracaktım, Sayın Fethullah Gülen’den özür diliyorum. Ve ifadesinin sonunda da şunu ekliyor. Sayın Gülen’e sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Bu olay bu kadar basit ve aşikârdır. Biraz daha ciddi olmanı beklerim. Söz ettiğimiz “şey” insanların din adı altında kutuplaştırılarak karşı karşıya getirilmesi. Bu yüzden Erdoğan gibi diğer işbirlikçi liberaller gibi başta yine Erdoğan olmak üzere, rejimi hayallerini kurduğu bir denkleme çekmek istiyorsa bunu yapmalı (tabii gücü ve kudreti varsa) yoksa halkı poroveke etmekten vazgeçmelidir. Benim söylediğim bu.

Yoksa bu iş, karısının parmağına 50 milyonluk yüzük almakla, damadına TV’ler ve gazetelerle ya da oğluna Gemicikler almaya benzemiyor. Ve/ya da insanlar yaşam mücadelesini verirken asgari ücretle (umarım asgari ücretin ne kadar olduğunu biliyorsundur) ayda 20 milyona yakın bir maaş alan Gül gibi Çankaya’da günü gün edip her gün bir yemek davetiyle olmuyor. En büyük aymazlık ve asalaklık bu sanırım, halk yığınlarının üzerinden semirmek – semirmek – semirmek.

Sınıf ayrımı da cabası asıl meselede bu ayrım ve çelişki ya yeri gelince ona da değiniriz sanırım.