28 Aralık 2012 Cuma

ODTÜ'ye selam olsun!

Düne kadar liberallerin elinde çirkinleşen, çarpıtılan, özgürlük kavramı, şimdi Türkiye’nin sosyalist, yurtsever, devrimci aydınlanmanın tekeline geçiyor. Bu kavrama sahip çıkmak, aynı zamanda sorumluluk..

Türkiye’de özgürlük kavramı ona buna ‘duygudaşlık yap’, ‘ötekine saygı’ duy, ‘Türbana özgürlük’ iste, ‘sivil toplumun gelişmesi’ni sağla gibi tuhaflıklardan özgürleşerek, gerçek içeriğine kavuşuyor. Anadolu’da emperyalizm adım atar, başka cephede bunu dengeleyecek formüller geliştirilmiştir. Bu mümkündür, özellikle de 21. yüzyılda.

Ne güzel! ODTÜ’de bunu gördük. Bu bağlamda ODTÜ’yü es geçmek istemiyorum. Direnene, diretene, ödün vermeyene selam olsun!

İşte bu yüzden yukarıdaki bütün olgular bunun yapı tezini oluşturmuştur, onların elinde Kur’an bizim elimizde taş varmış(?!) onlar öyle diyor. Ne güzel!

Ha birde bütün olan bitenlerden sonra AKP'nin kaka diye nitelendirdiği, öğretim üyelerinin Tayyip'e yaranmak adına saçma sapan açıklamalarına karşın, Roboski ve ODTÜ direnişine dair bu ‘kötü çocuklar’ bir eylem gerçekleştirip bildiri kaleme aldılar, şurada!

Yüzümüzü yıkadığımız kitaplar ve taşınan bayrakların rengi öncesidir hayatımızın

Şimdi size bir kayboluştan söz etmek istiyorum, yani Sabahattin Ali olayından. 

İlk kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay sonra beraat etmiş, ertesi yıl Konya’ya tayin olmuştu. Ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u ilk kez burada, Yeni Anadolu gazetesinde tefrika etmeye başlanmıştı. 1932’de, biri (Cemal Kutay olduğu söylenir) ‘Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez okuduğunu’ ihbar etmiştir. Yeniden tutuklanır. Hâlbuki iki yıl önce yazdığı ‘Memleketten Haber’, bir zamanlar Sivas’ta yaşanmış bir Bektaş-î olayını anlatan şiirin sözcüklerinin değiştirilmesiyle oluşturulmuş bir şiirdi ve içinde Mustafa Kemal adı geçmiyordu. Ama savunması inandırıcı bulunmadı, çünkü ‘sicili’ ortadaydı!


Tarihçi(?) Ayşe Hür böyle der…

“Mahkemede gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığına karar verildi. Bir süre sonra dava gizli celsede görülmeye başladı. Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak gözdağı verilmişti. Dört ay Konya’da, altı ay Sinop’ta hapis yattı. 29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine cezasının bitmesine bir ay kala özgürlüğüne kavuştu. Sinop cezaevinin en popüler mirası “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma’ diye başlayan şiiriydi. En ufak bir eleştiriye tahammül edemeyen Tek Parti rejiminin bu ‘damgalı’ adamı, şiir, hikâye ve romanlarıyla, Türk edebiyatının köşe taşlarından biri olan Sabahattin Ali’ydi.”

Benim Sabahattin Ali hakkında elle tutulur bilgim (okumam) 1992 baskısı olan Çınar Yayınları’ndan Asım Bezirci’nin kitabıyla oldu. Hakikaten etkileyici bir kitaptı, (meraklısı için, kitap daha sonra 2013 yılında Evrensel Basım Yayın tarafından da basılmış) kitabı okuduktan sonra çok sevdiğim ve önem verdiğim bir arkadaşıma, dostuma vermiştim. Anlamlıdır.

İşte yıllar sonra yeniden Sabahattin Ali üzerine okuma isteği duydum, zaten Sabahattin Ali üzerine yukarıda andığım Asım Bezirci’nin yapıtı dışında da bir kitap yok bildiğim, varsa da ben bilmiyorum.

Fakat bu failli meçhul ‘devlet’ cinayetin üzerine duran ve bunu yıllarca araştıran bir kitap yayımlandı. Birinci basım Kemal Bayram imzalı “Sabahattin Ali Olayı” (Derin Devletin Faili Malum Cinayeti) başlıklı Eylül 1978 Ankara’da Yenigün Yayınları tarafından yapıldı. Kemal Bayram Çukurçavaklı 1976 yılında başladığı bu çalışmada gazeteciliğin ötesinde de öte büyük bir özveri göstermiştir. İşte bu kitap 2012 baskısıyla Tanyeri Kitap’tan yeniden yayımlandı. Alev Çukurçavaklı babası Kemal Bayram’ın bu yapıtının da devamı niteliğinde olan “Sabahattin Ali Olayı 2” (Derin Devletin Şifresini Gizleyen Cinayet) adıyla ikinci kitabını 2012 Mayıs’ında yayımladı.

Aslında Alev Çukurçavaklı’nın kitabı 1978 yılında yayımlanan ve yine Alev Çukurçavaklı’nın emekleriyle 2012 yılında tekrar baskısı yapılan kitabın devamını yapmama düşüncesiyle başlamış olsa da, kitap başlı başına zamanın sorumluluğuna dayanıyor ve buna yöneliyor. Yani olması gerektiği gibi.

Öyle ya tıpkı Osmanlı’nın faili meçhul cinayetleri gibi cumhuriyet döneminin ilk aydın cinayetlerinden biri duruyor karşımızda: Sabahattin Ali olayı!

Yazarında belirttiği gibi Aksoy, Üçok, İpekçi, Mumcu, Hablemitoğlu vb. diğer cinayetler gibi. Hatta Turan Dursun cinayetini de eklememiz gerekir buna, zira bir sır perdesinin yüzümüzde ve yüreğimizde gelecek kuşaklara vurması vardır. Utandırıcıdır.

Şimdilik bu kadar, ülkemizin ve insanlığın geleceği uğruna yaşamlarını harcayan bu ‘koca’ yürekleri, hayranlıkla, sevgiyle ve saygıyla bir kez daha anmak bizlere düşüyor.

Ama...

Hepimizin inanın eksiği de var, o da: kavgasını verememek. Bunun bilinmesini istememek.

Kitap bu yüzden ciddi bir iddiayı da kendi içinde barındırıyor. O iddia da Aziz Nesin’in kendisine “Ben gizli teşkilattanım, Milli Emniyet’teyim” dediğini ve arkadaşı, Türkiye Sosyalist Partisi kurucularından Esat Adil’in bu durumdan haber olduğunu iddia etmesi...

Alıp okuyun derim.

Şimdilik, ben (!) Kemal Bayram (Çukurçavaklı)’ın bütün birikimini feda ederek kaleme aldığı ve oğlu Alev Çukurçavaklı’nın devam etiği Sabahattin Ali Olayı adlı (2. Cilt) yapıtlarını kitaplığıma özenle yerleştirmekle başladım.

Bilinsin isterim.

21 Aralık 2012 Cuma

AKP: Kinimiz dinimizdir

Tayyip ‘dağa çıkma’ polemiğinden yola çıkarak ‘bende işkence gördüm’ dağa mı çıkayım buyurmuş, oysa bir şiir yüzünden 3,5 ay Metris’te çiftlik hayatı sürdüğü biliniyor. Anlaşılan 26 Eylül 1996’da Abramovitz, Erdoğan’ı bayağı uçurmuş, ne de olsa hocası kuvvetli, onlar Tayip Erdoğan’ı, Tayyip’te ‘din’ üzerinden ‘şeyh uçurmaz’ mürit uçurur örneğinde de olduğu gibi halkların gözüne baka baka yalan söylemeye devam ediyor(lar.) Neyse bir TV kanalına katılıp, kendi hazırlattıkları soruları sorduran AKP, konuyu ne yapıp edip ODTÜ'ye, oradan da Göktürk-2 uydusuna getirdi.. Ee, Erdoğan'ın karşısındakiler biat etmekte üstüne düşeni yaptılar. Göktürk-1 es geçildi, Göktürk-2 üzerinden propagandayı yaptılar.

Gelelim konuya yani Göktürk-1 uydusuna:
Not: ODTÜ öğrencilerinin onurlu direnişinden sonra ortalığa çemkirip duruyor Erdoğan kliği. Kimse de sormuyor Göktürk-2 tamam da nerede bu Göktürk-1.. Ben söyleyeyim Göktürk-1’in 15 yıllık ömrü vardı, uçurdular 3 yıl sonra da Karadeniz gibi bir açık denize gömüldü kimsenin ruhu da duymadı. Şimdi de Göktürk-2 uydusu, bu uydunun durumu da mandirar(!) öyle ya neymiş ‘milli’ymiş, ulan kendinize ait bir PC’iniz bile yok, ne uydusu, hepsi toplama parça işi, kaldı ki uydu.. Şöyle diyelim RTE kliğine, senin İmam Hatip bilincin bunları kaldırmaya yeter mi(?) diye sormak da hakkımız: neden mi(?) o kadar ‘milli’ bir projeye adım attılar ki hatti hesabı yok, öyle ya ‘milli uyduyu’ Çin'den uçurdular, biz de yedik ya, TC’den uçmayan Çin’den uçabiliyor.
Not 2: 15 yıllık ömrü olan Göktürk-1'i üç yıl içinde düşürdüler, Göktürk-2'de üç yılla kalmaz topyekun düşerse şaşırmayın. Sonuçta karşımızda naif bir hükümet ve başbakan var. Talanla, zamlarla, satışlarla - özelleştirmelerle ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki düşüşleri Göktür-2 gibi olacak.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Kara propagandanın aracı

Ahmet Altan ve Yasemin Çongar Taraf gazetesinden istifa etmiş, bu isimlerden sonra bu listeye Neşe Düzel ile birlikte Pakize Barışta ve Murat Belge’nin istifaları eklenmiş. Bütün bu istifaları demokrasinin kara günü olarak karşılayan liberaller sanırım şuan acı çekiyordur. Hep derim İslamcı (belki de dinci gerici cenahtan çok) liberallerden korkmak gerekir, o yüzden de liberallerin “ileri de yapıcı dahi olsa” hiçbir özelleştiri sözcüğünü ciddiye almıyorum. 

Her neyse deyip eşekte odur deyip geçeyim.


Şüphesiz Taraf, AKP sayesinde kendini güvende hissediyordu. Ta ki, Erdoğan kliğinin “demokratlık oynamayı” bıraktığı ve “yeni Osmanlı rüyalarına daldığı” güne dek. Malumdur o günden itibaren de Ahmet efendi Erdoğan ve onun muktedir iktidarına salvo atışlara başlamıştı. AKP’lilerle liberallerin arasının açılması buna denk düşer. 


Belgelerle patlatılan haberler yerini artık Taraf'ın patlatılmasına gelmişti ve o da oldu. E artık ihtiyacın ortadan kaldırılması söz konusuydu ve Taraf’ın da işlevini yitirmesi söz konusuydu. 


Ne de olsa ikinci cumhuriyetin oluşturulmasında dinamo bir güçtü. Bir nebze de olsa işlerini layıkıyla yerine getirdiler. 


Bu işler böyledir: “AKP ile -arası açılan- bir Taraf’ın ayakta kalması mümkün değildi”, hele ki Ortadoğu’da at koşturma gayretindeki bir Padişah’ın Türkiye’sinde Taraf’a da yer yoktu, onun demokrasi diye mızmızlanan yazarlarına da.


Yeni görev yerleri belirlenmiş ya da seçilmiştir bilinmez ama şuan için, pislik silsilesinin ağı olan bir araçtan kurtulduğumuz bir gerçek…


Şimdilik bu…


Canları cehenneme.

13 Aralık 2012 Perşembe

* Erdal Eren'e dair

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;

Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemizde olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık.(bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var.

Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.

Cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölü korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur.

Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.

Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.

Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.

Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.

Devrimci selamlar.

OĞLUNUZ ERDAL
* Erdal Eren'e dair: Erdal Eren'i anlatacak tek şey sanırım idamından önce yazdığı Erdal'ın bu mektubuydu.

11 Aralık 2012 Salı

Orhan Pamuk'un dili

Orhan Pamuk işi gücü bırakmış ve geçenlerde (yani 10 Aralık 2012 günü) yabancı burjuva yazar - çizer kalemşor zevatıyla oturup Esad için mektup kaleme almış. Mektup deniyor fakat bana göre sipariş üzerine kaleme alınmış bir yazı.

Neyse soL gazetesi de iki gün sonra (demek ki haber değeri varmış) manşetten bir Orhancık fotoğrafı vererek eline de bir silah tutuşturmuşlar ve başlık olarak da “Orhan Pamuk tetikçiliğe başladı” demişler. Haklıdırlar, aynı şeyleri düşünüyorum, hatta bu haberi görür görmez benim aklıma ilk gelen başlıkta “Kılavuzu emperyalizm olanın” olmuştu.

Zaten o başlıkla da birkaç yerde paylaşıldı. .

Gericiler durur mu(?) soL’un bu manşetinden sonra sosyal medya denen heyula da emperyalizmin çığırtkanlığını yapan Pamuk’u yermek yerine soL’un manşetine takılı kalmış durumda.

Özetle “Nereden tutsanız elinizde kalır haberciliği” yapmışlar, zaten fazlası da beklenmez bunlardan.. Burada o haber portallarının reklamını yapmak (yapmayacağım) istemiyorum(!) ama hakikaten sınırları zorlayacak derecede paylaşımlar yapıyorlar.

Üçüncü sınıf, omurgasız, ne koku ne de ruh var…

Her şeyi geçelim gelelim konuya, Orhan Pamuk NATO generalleri adına demeç vererek bir nevi tetikçilik görevini üstlenmiş durumda. Emperyalist işgale karşı (beğenirsiniz, beğenmezsiniz) duran bir ülkenin liderine “Eğer çekilmezsen Kaddafi gibi ölünün götüne demir sokarlar”, “Ailenin de sonu kötü olur" diyebilecek kadar ne alçaltabilir, sosyal medya soL'un manşetinden sonra Orhan Pamuk ve “Fan Club”larından geçilmiyor, ki neden bu kadar tutuştular anlamış da değilim, neyse. Zira o mektubu bir de bu yönden okumak gerekiyor. 

Zira yine geçenlerde çarşaf çarşaf el kadar çocukların eline balta, satır, bıçak verip kafa kestirenler hakkında neden gıkları çıkmaz bu “Koyunist” sürüsünün?

Ne yani emperyalistlerle beraber Esad’ın ya da başka bir ülke liderinin (yöneticilerinin) demokrat ve/ya da diktatör olduğuna bunlar mı karar verecek, bu kadar net mi yani. Bu mudur olay?

AKP’nin paralı uşaklığını yapan o dereden beslenen ağızları da dünyanın en pis nehri olan Ergene’den bile kokmuş olan bu aydın zevatının ve onun biricik savunucusu liberallerin, ne kadar gerici eylem varsa Vakit gazetesiyle ortak alan satışına çıkmalarıyla tanınan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin kudurmaları nedendir bilinmez. Öyle ya NATO’nun emri, ABD’nin kavliyle göte çubuk sokma meraklısı bu arkadaşlardan başka kim savunacaktı Pamuk’u zaten?

İşte goy goyculuk budur.

Hrant Dink’in tetikçilerine emiri veren Ramazan Akyürek (dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire başkanlığı ve yine Trabzon İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemlerde İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından siciline -Emniyetteki hizipleşme içinde- irticai akımlara (Fethullah) yakın, dikkat edilmelidir, ibaresi düşülmüştür)  denen ve AKP’nin Hrant Dink'in Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle cezasını onayan Ombudsman diye atadığı eski Yargıtay üyesi Nihat Ömeroğlu’na bi’bakın değil mi? Kendisini aklamak için de, “Dosyanın kapağında Hrant Dink değil Fırat Dink yazıyordu yea" diye komik komik savunmalar yaptığını bi' araştırsınlar da iki çift laf etsinler.

Neyse bu kepazelik ancak bizim dini bütün Müslüman iktidara ve liberallere yakışır.

Orhan Pamuk, Bernard Levy gibi adamlar, emperyalist bir işgal tehdidi halinde, (Irak’ın işgali, Kaddafi’nin tekbirler eşliğinde linç edilmesi, taa Yugoslavya’ya kadar gider bu mesele) Avrupalı orta sınıfın zekası budur, halkları açık işgale ikna etmek ve kamuoyu oluşturmak.

Bu işlerin parolası ve sloganı bellidir: “Ne Sam ne Saddam”, “Demokrasi yokluğu”, “Kimyasal silah tehdidi”, “Halka zulüm.”

Şimdiyse Orhan Pamuk’la birlikte beş tane herif,  “Linç edilirsin, ailen de bundan nasibini alır” diyorsa, daha çaplısını aramayın.

Öyle ya Erdoğan kliği de her kürsüye çıktığında ya da bir TV kamerası gördüğünde kaşlarını çatıp BM’lere çemkirerek, NATO’yu göreve çağırıyordu.

NATO’nun himayesinde Almanya'nın göndereceği Patriot füzeleri içinde aynı ağzı kullanıyorlardı. Neymiş efendim: tetik bizim elimizde olacakmış.

Doğrudur: Türkiye bu iktidarla olsa olsa tetikçi bir ülke olur. O ülkenin yazarı da işgalci dili...
Not: Sakın Orhan Pamuk 301’den yargılandı, bu ülkede 30 bin Kürdün ve bir milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü dile getirdiği basit beyanına girip Pamuk savunusuna koşmayın. İğrenç bir şey olur, netice de tek bir öznenin bile adını zikredemeden şimdi elli emirliğe bölünmüş (Arap Ligi), siyahilere bayrak yedirilip ulu orta linç edildikleri, kadınların bütün özgürlüğünün yok edildiği devrimin savunucuları, bu ülkenin halkından toplanan vergilerle Kuzey’de besiye çekilen ve bu işin taşıyıcı ve taşeron firması konumundaki parça parça iş alıp kendini kotaran, fason AKP’den para aldığı için bir katliamı savunanların, Özgür Suriye Ordusu adlı ulu orta yerde hırsız ve çapulcu cinayet şebekesinin destekçiliğine düşerler. Bu iş AKP’li yetkililerinin “Patriot füzeleri” konusunda ki açıklamalarına benzer, ibretliktir efendim: tetik bizim elimizde!

28 Kasım 2012 Çarşamba

Muhteşem Hezeyanlar

Kanuni sanki kendi döneminin ilericisiymiş gibi pazarlanıyor, oysa tarih meselesi açısından bay Recep’in bahsettiği gibi durmuyor söz ettiği saray, Kanuni’nin katliamlarından, yolsuzluklarından verdiği rüşvetlerinden, o dönemin baskılarından söz edelim. Evet, doğrudur: Ecdatları mezbaha gibi çalışmıştır.

25 Kasım 2012 Pazar

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurulmuş: Bu partideki anlatım bozukluğunu bulunuz?

Kendini sosyalist solda göstermek adına yapmadıkları kalmayan liberaller EDP ve Yeşiller Partisi birleşerek parti kurdu adı 'Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi' oldu. Bugün itibariyle kurulmuş ve 3 gün içerisinde SHP’ye katılacak olan parti öngörüsü hakim, SHP’ye katılmalarının nedeni muhtemelen, SHP’nin ülke çapındaki teşkilatlanmasını tamamlamış olması olacak….. Görünüşe göre SHP’ye katılmasının ardından, SHP isim değiştirecek ve Yeni Sol Parti projesi hayata geçmiş olacak. Açıklamalarından şöyle demişler: Varan 1) "Sosyal demokrat odaklı bir parti olacağız”, varan 2) "Ufuk Uras'ın hareketimizle bir ilgisi bulunmamaktadır."

Bu arada devrik DSİP’liler parti kurma çalışmalarından çekildiklerini duyurmuşlar. Bence Deniz Baykal’ı transfer etmeliler..

Ha bu arada, tarihin en komik sloganlarından birisi bunlara aittir; "Anayasa’ya evet, AKP’ye hayır", yani harbiden bi’gidin lan.

22 Kasım 2012 Perşembe

Delikanlım iyi bak yıldızlara

Deniz Gezmiş Nazım Hikmet 'in “Delikanlım İyi Bak Yıldızlara” adlı şiirini çok sever ve Delikanlım ile özleştirirdi. Bu yüzden Can Dündar belgeselinin ismini Delikanlım İyi Bak Yıldızlara ismini koydu ve Delikanlı Deniz'i anlattı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 40 yıl önce 6 Mayıs'ta idam edildi. Belgesel 40. yılında onları ve 68 hareketini anlatıyor. Deniz Gezmiş'in hayatından çarpıcı kesitlere yer veriliyor en insani yönlerini romantizmden ve esprilerinden söz ediyorr ve tabi onun sarsılmaz devrimci duruşunu sergiliyor. Belgeselin şiirini ise Tuncel Kurtiz seslendiriyor.

İyi seyirler…

6 Kasım 2012 Salı

Yalnızlık, diyalektik ve aşk üzerine

Bir yanım eksik, şimdi yazılanları okuyorum Bobby Sands biyografisinin yazarı Denis O'Hearn’ın ‘Açlık Grevleri’ ile ilgili bir makalesi(…) bu eksik yanımla (okuduklarım arasında şiirlerde var.) Bir arkadaşım şöyle bir şey demiş yazısının en sonunda “Bir damla su dilenmeyeceğim ne buluttan, ne de senden!”

Gerçekten de öyle, evet dilenmemek gerekiyor bu günü birlik ve nakarat gibi tekrar olan hayatta. İnsanın üretemediği yerde tüketim vardır. Ben ve bizlerde tüketmemek için üretmeye çabalıyoru(z)m. Ne onlar? Onlar, yarın ve bugün için ve bu bağlamda, artık egemen sınıflar için oluşturulanlara karşı olmak gerektiği bizlerin bilincinde yer etmişse bunun yükümlülüklerini yerine getirmeliyiz diye düşünüyorum… Bunu söylüyorum bunu çoğaltıyorum. Tıpkı bilgi gibi… Öyle ya bilgi paylaştıkça çoğalır derler.

Bilgi paylaştıkça anlamlı kılınır. Bilgi paylaştıkça çoğalır insan. Ama son günlerde burjuva ideologlarının ağızlarına doladığı şu “Aşk” masalına geçmeden önce… Halkımızın tıpkı, Bali Adası'nda ki, bir kapitalist ideolojiden henüz etkilenmemiş olan halkın, maddi ve manevi sistemler arasında kendine bir denge kurmayı başarması gibidir. Her köy yılda bir kez topluluk bireylerinin tek tek katılımıyla bir opera yaratır. Böyle bir dengeye, herkesin geçimini sağlamak için çalıştığı, ama aynı zamanda festivallere, dindışı şölenlere ya da dinsel yortulara katıldığı, dünyanın başka yörelerinde de rastlayabiliriz. Bireyin katılımı, örneğin müziği yaratması, dansı yapması, kıyafetleri, oturması, kalkması, ses tonu, sigara içişi bile ve dekoru vb. oluşturması yoluyla gerçekleşir… Bu yüzden önce sorumlu olduğumuz değerlere değinmem gerekiyor.

SORUMLUYUZ
Bize hep  “halka” ise artıklarla yetinmek zorunda bırakılmışsız hissi veren bu sistemle cebeleşmek düşüyorsa payımıza onları yerine getirtmeliyiz. Oysa bizlerin-halkın özgün bir kültürü vardır. Ama bu kültür ne yazık ki zayıflamaktadır. Çünkü doymak bilmez egemen sınıflar, çıkarları uğruna halkın son “büyücü”lerine de el koymuştur. Kimdir o büyücüler? O büyücüler Latin Amerika kıtasında Che Guevaralar, o büyücüler onlara göre sefilce yaşamış olan Marx, Engels, Lenin’dir. Üstelik onları yorumlayan-açıklayan ve başkalarının daha yaşanılası bir dünyayı yakıştırmışlardır insanlığa. Ama onlar kan emicidir(?) onları savunanlar teröristtir.

Ve üstüne üstlük köyler giderek boşalmakta, köylüler duygularını dile getiremedikleri koca kentlere yığılmaktadırlar... Hepsini söylediler bize onlar. Köylerin yakılacağını, insanların sırf kendi egoları ve sırt üstü gelip yan yatmak adına rahatları için çıkardıkları paylaşım savaşlarını, bunların hepsini söylediler bize. Kapitalizm yokken Marx kapitalizmi yorumluyordu. Yoksa ne işi var kapitalizmin yoğun yaşandığı, bir su içmenin bile lüks olduğu şu metropolde. Ya da sizlerin, ailelerinizin? Benim ve bizim gibilerinin.

Öyle değil mi? Abidin Dino şöyle bir şey diyor: “Bir tabut getirdiler önümüze Marksizm öldü diye. Açtık bir baktık ki tabut boş”. Bizleri kandırıyorlar tarihten bu yana. Oysa tarihe sahiplenmek gerekiyor eksisiyle-artısıyla. Ama takılıp kalmamakta gerekiyor. 

O yüzdendir ki, günümüzün gerçeği olan kapitalist üretim biçiminin egemenlerinin kültürü, kendine kitlelerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yöneliş ve bir işlev bulmuştur. Kitlelere ise kalitesiz romanlar, sıradan şarkılar, yani kültür düzeyi düşük yan ürünler bırakılmıştır.

Senfoni konserlerine, tiyatrolara kimler gider?

Kimler kitap ya da müzik eserleri satın alır?

Resim ya da heykel sergilerini kimler gezer?

Tanımadığı biri için, kim üzülür?

Kim tanımadığı birine bir şeyler anlatır?

Özetle, ülkemizde yaklaşık olarak 70 milyonu bulan nüfustan kaçta kaçı bu sanatsal etkinliklerden yararlanabilmektedir?

Belki beş yüz bin, belki bir milyon kişi. Bence bunun çok altında(?) ya da %81’i ABD emperyalizmine karşı olan bir ülkede kim ne kadar sorguluyor kapitalizmi-emperyalizmi?

Neden sokağa yansımıyor en basitinden bir savaş karşıtı eylemlikte o %81?

Neden insanlar cezaevlerinde direnirken bir yandan da linç edilmeye çalışılır?

Ya da büyük bir gururla “Ben bu ülkede bin tane operasyon yürüttüm” diyen zaat kime güveniyor, gücü nerden geliyor?

Gazi’de, Maraş’ta, Tokat’ta, Erzincan’da, Sivas’ta kim nerden alıyordu gücünü, hunharca katlederken kırmızıçizgilerde…

Kırmızıçizgiler kimin belirlediği çizgilerdir?

Bundan 12 yıl önce Dersim - Erzincan arasında “kimyasal silah”larla öldürülen on yedi kişi, TC’nin hanesine işlenmiş yeni bir cinayettir ama kendi tarihinde de ilk kez kullandığı silah biçimidir. İşte ben bütün böyle şeyleri anlatmak-paylaşmak istediğim için yaşıyorum belki de sorun bu? 

TANRI’NIN ELİ
O yüzden bu nakaratlaştırılmış hayatta, bize hep “bu halka” ise artıklarla yetinmek zorunda bırakılmışsız hissi veren bu sistemle cebeleşmek düşüyorsa herkes gibi payıma onları yerine getiriyorum. Oysa bizlerin-halkın özgün bir kültürü var. Ama bu kültür ne yazık ki zayıflamakta(dır).

Bizler kendi kalabalıklarımızın içinde kendi yalnızlığımızı yaşıyoruz, her halükarda. Şimdilik yetiyor gibi bu. Ve içlerimizde ki her susuş aslında yalnızlığımızın dışa vurumudur bu yüzden… Bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi duyumsarlar, belki de bundan. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir.

Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “hayır” diyerek yaşar (kendi kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer.) İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır. Hangimiz de olmamıştır ki bu.

Tıpkı, dünyaya gelmekle, bizi ana karnındaki o bilinçsiz yaşama bağlayan zincirden kopuş gibi. Ana karnındaki bebek, kendisini sarıp sarmalayan canlının bir parçasıdır, ilkel bir yaşamdır; kendi bilincinde bile değildir. Bilinçsiz yaşam diyorum, çünkü orada, istek ile doyum bir ve aynı şeydir. Doğumla gelen değişikliği, bir ayrılık, kopma ve yalnız bırakılma, yabancı ve düşmanca bir çevreye düşüş olarak algılarız. Sonraları, bu ilkel duyum yalnızlık duygusuna dönüşür; daha sonra bir bilinç oluşur: Gerçekte yazgımız yalnızlıktır ama bu yalnızlığı aşmak ve bizi geçmişe, cennetteki o mutlu yaşama bağlayan ilişkileri yeniden kurmak zorunda olduğumuz bilinci. Var gücümüzle, yalnızlığımızı aşıp yenmeğe çalışırız.

YALNIZLIKLAR DİYALEKTİKTİR
Öyleyse, yalnızlık duygusunun iki ayrı anlamı var: Bir anlamda yalnızlık “kendini bil”mektir; öteki anlamdaysa, kendimizden (yalnızlığımızdan) kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden, yalnızlık dolambacının çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden denge durumuna erişeceğimizi umarız. Yani yalnızlık derken başka bir “yalnızlıktan” başka bir “duygudan” söz etmeye çalışıyorum ki, onları açığa sermek için devam ediyorum…

Yalnızlıkla acıyı özdeşleyen halk dili işte bu ikilemi yansıtır. Aşk acısı yalnızlığın sancısıdır. Birlikte yalnızlık hem karşıt hem bütünleyici duygulardır. Yalnızlığın kurtarıcı gücü, içimizdeki o gizli suçluluk duygusunu açıklığa kavuşturur; yalnız insan “Tanrı elinin itelediği” kişidir. Yalnızlık duygusu hem bir ceza hem bir arınmadır, bir sürgün cezası olduğu kadar sanki o sürgünden artık kurtulacağımızı duyuran bir durumdur. İnsan yaşamının tümü bu diyalektiğin etkisi altındadır.

Aşktan beklediğimiz de birazcık gerçek yaşam, birazcık gerçek ölüm değil mi? Aşkı mutluluk için değil, olsa olsa, karşıtlıkların duyumsamayacağı, yaşamın ölümle, zamanın sonrasızlıkla bir ve birlik olabileceği o gizemli an için isteriz. Derinden derine sezeriz ki yaşamla ölüm aslında tek bir gerçekliğin (karşıt ama bütünleyici) iki yüzüdür. Aşk eyleminde, yaratma ile yıkma birleşir; çok kısa bir an içinde olsa, insan yetkin bir durumu sanki yakalayıp yaşamış gibi olur.

Bu yüzden olgun bir insan, üretici ve yaratıcı çağları boyunca da yalnızlıktan kurtulamıyorsa hasta bir kişi sayılır. Çağımızda bu türden yalnızların sayısının çoğalması, sorunlarımızın ağırlığını da yansıtır. Çağımızın tek Tanrısı olan iş güç (kazanç tutkusu) artık yaratıcılığını bugün için sürdürebilir ama yarın bu yitirilmiş olacaktır.

Güvenceler vardır, ama topluluk kargaşaya karşı henüz yeterince bağışıklık kazanmış değildir. Ölüm ve doğum, insanın yalnız başına yaşadığı deneyimlerdir. Yalnız başımıza doğar yalnız başımıza ölürüz. Anamızdan kopup dünyaya geldikten sonra ölümle bitecek olan o sancılı yolculuğa çıkarız. İşin sonunda yine yalnızsızızdır.

Yalnızlığımız da bir karşı koyuştur hayat içinde, kadında Hıristiyanlıkta ve Kur-an’a bakacak olursak İslamiyet’tin doğuşundan bu yana (ilahiyatta da halen mal görüşü egemen kılınıyor) hep mal olarak görülmüş ama O’da bir karşı koyuşla ayakta durmasını hep becermiş direnmiş, karşı koymuştur, aşk’ta öyle.. Âdem ile Havva’yı hatırlatmakta fayda var sanırım ne kadar mistik olsa da…

Âdem vurdumduymaz bir adam, Havva ise ilk başlarda onun gibi davranmış ama kıskançlıktan olacak ki, Âdem’e kur yapmaya başlamış, fesat bir kadın. Özetle ne Âdem ne de Havva aşkı becerememiş iki insan. Zorunlu birliktelik desem daha doğru olur. Aşk bahis konusu olunca Âdem ile Havva örnek verilir (komik gerçekten de) ama aşkı yaratamayan iki kişi yüceltilir durulur hala. Uzatmayayım aşk insanın yarattığı bulduğu bi’şey… Burada sadece vesaireler kalıyor geriye, o vesaireler içinde de ben bu hayat hızlı akıp giderken en umursamaz bir karşı koyuş tavrıyla direniyorum bu burjuva toplumda.

KAPİTALİST TOPLUMDA
Louis Aragon’la noktayı koyayım, bakın ne diyor Aragon “Mutlu Aşk Yoktur” adlı yapıtı için: "Kendimle uzlaşmak gibi bir arzum yok, olmadı da hiç. George Brassens'in bestelediği ve yaygınlaştırdığı Mutlu Aşk Yoktur, 1943'de yazdığım bir şiirin dizesidir. Söz konusu mutsuzluk, işgal yıllarının mutsuzluğu. Fransa'nın içinde bulunduğu o acıklı durumda mutlu bir aşk olabilir miydi? Ortak bir mutsuzlukta bireysel mutlulukların olamayacağı teması, o zamanlar işlediğim bu tema, aslında, hemen yazdığım tüm yapıtlarda da var. Gerçekten, bu şiirde ortaya çıkan sorun, mutlu aşkın olup olmayacağı değil, mutlu çiftin olup olmayacağıdır. Kadın-erkek çiftini, erkeğin ve kadının en yüce şekli olarak düşündüğümü söylemiştim. Umarım gelecek günler kadın-erkek çiftine mutluluk taşır."

Evet, Aragon’a katılmamak mümkün değil, ama öncelikle bugün için bu 21. yüzyıl çağında burjuvazinin gök kubbeleri arasında aşk ya da mutluluktan söz etmek II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan da daha da çok kayıp veren günümüz kapitalist çağında şuandaki insanlık… Ve bugün kalkıp aşk yada mutluluktan söz etmek karşımıza bir duvar gibi toslayacaktır..  Emperyalizm içimizdedir ve kapitalizm emperyalizmdir şimdi o yüzden kanımca herkes içinde ki erkek ve kadını öldürmelidir içimizdeki kapitalizmi ve emperyalizmi ancak böyle öldürebiliriz..

İşte bunları düşününce: çevremden ve yanı başımdan geçen insanları düşünüyorum ve hepsi içlerinden bir Dua’yı mırıldanıyormuş gibi: Hayat güzeldir… Hayat güzeldir diye… Peki, hayat güzel midir gerçekten diye sorasım geliyor(?) şu gök kubbe arasında ki, akıp giden  insanlara.

(?)

28 Ekim 2012 Pazar

AKP’nin barışı

AKP “barışçı”, PKK’yi silah bırakmaya ve herkesi Erdoğan’ı desteklemeye çağıracak bir Apo arayışında. BDP’nin tezi ise, “Kürtlerin meşru temsilcisi, sözcüsü bir Apo.” Oysa kıstas şu olmalı: emperyalizme kim boyun eğmiyorsa, Kürtleri onlar temsil etmeli!

Cumhuriyet üzerine perde açıklama

On yıldır AKP’yle muhatap oluyoruz, olmak zorundayız. Böylesi bir zorunluluğumuz var. Bir değil, sözüm ona bin ton reform yaptılar, özelleştirdiler, sattılar, peşkeş çektiler, ekmeğimize karıştılar, aşımızdan çalıp masalarına koydular. Ermeni Sorunu diyerek kendi dönemlerinde Hrant Dink’i Fethullahçı (eski istihbarat daire başkanı) Ramazan Akyürek’e kurban ettiler, çakma Hizbullahçıları salıverip, Sivas Katliamı’nın sanıklarına yol açıp, salıverdiler, Alevi, Roman, Kürt açılımı derken Kürt Sorunu’nu süresiz ve dönüşümsüz ‘Açlık Grevi’ne dönüştürdüler. 

Şimdi de Cumhuriyet Sorunu’muz var, AKP hakikaten pis işler yapıyor, bundan da gocunmuyor. Öyle ya ikinci cumhuriyet döneminde ‘Cumhuriyet’i korumaya ihtiyaç duyanlar tasfiye edildiklerinden bi’haberler. Cumhuriyetin korunmaya ihtiyacı yok, yeni bir cumhuriyeti kurmaya ihtiyaç var. Kurulacak olan üçüncü ‘Cumhuriyet’ mutlaka ‘Sosyalist Cumhuriyet’ olacaktır. Anadolu toprakları başta olmak üzere trafik polislerini, askeri bölükleri ‘işgal’den kurtaracağız! İttihat ve Terakkicilere duyurulur!

8 Ekim 2012 Pazartesi

Ölümsüzlüğünün 45. yılında anısı mücadelemize rehber olsun!

"Her yerdesin / Kızılderililerin bakırdan rüyalarında / Dalga dalga isyanında karaderilinin / petrol kuyularındaki, tuzlalardaki ömürde / Korkunç çaresizliğinde muz bahçelerinin / Kesimhanelere yetiştirilen sürülerin yayıldığı pampada / Ve şekerde ve tuzda ve kahvede / Öldürüp yok etmek istedilerse de seni / Dökülen kanda yaşıyorsun / Kumandanımızsın / Dostumuz..." (Nicolas Guillen)

2 Ekim 2012 Salı

AKP Kongresi: 'İçi boş kongre'

Ankara’da toplanan AKP 4. Olağan Büyük Kongresi, öncesinden parlatılan,  ortaya atılan ‘Erdoğan Türkiye’nin manifestosunu okuyacak’ niteliğinde değildi. İmam Hatip mezunu olarak Erdoğan, olsa olsa en fazla ‘Başbakan’ olabilir ama bir manifesto yazacak düzeye gelememişse(?) sorun kendisinindir. Hele hele sözü edilen manifestoyu (Kongre'de olmayan tek şey oydu) dört adet promoterla okumaya çalışan birisi varsa karşımızda, gerisini siz düşünün(!), dikkat ediyorum promoterlar olmayınca saçmalıyor..

Kongre'de ağlayıp, zırlayanların dışında anlatıldığı gizi oldukça ‘Olağan’ geçti diyebilirim.

Kendilerine yaraşır..

Erdoğan ‘Kongresi’nde 2,5 saatlik konuşmasında yarım saat selamlama, bir saat şiir okudu. Çıkarılması gereken ders ise: Bi’daha ki sefere şiir ihtiyacımızı, sevdiğimiz şairlerle kendimiz karşılayacağız oldu.

Zihni ülkenin meselelerinden çok, AKP’nin iç dengeleriyle meşgul olan birinden de fazla bir şey beklenemezdi zaten!

Şaşırmadık!

25 Eylül 2012 Salı

Arkadaş Zekai Özger'e saygıyla

Arkadaş Zekai Özger ve şiirleri hep ilgimi çekmiştir, bir giz var bana göre Zekai Özger’de. Kısa bir biyografi bilgisi geçeyim: Kaldığı yurt faşistlerin baskınına uğradığı zaman aldığı darbelerden dolayı bir gün sonra beyin kanamasından ölen güzel adam. Öldürüldüğü baskını anlattığı bir şiir de sığdırmıştır o kısacık güne. 1948 Bursa doğumludur. Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirmiştir.
İlk şiiri 1968’de Soyut Dergisi’nin 28. sayısında çıkar; “Sakalsız bir oğlanın tragedyası” bu ilk şiirinde ikinci yeni etkisini gösterir. Bir 5 Mayıs 1973 sabahı sokakta ölü bulunur. Beyin kanaması raporu verilir. Henüz 25 yaşındadır.
Politik şiirlerinin yanında, “Zeki Müren’i seviniz”de deme cesaretini gösteren şair. Bir de, “Kendime kendimden başka kendim yok”da der…
Arkadaş Zekai Özger şiirlerini okumak için tıklayınız!

16 Eylül 2012 Pazar

Grup Yorum sesimizdir, susturamazsınız!

Grup Yorum, Grup Yorum Korosu, Tavır Dergisi, İdil Tiyatro Atölyesi elemanlarının da aralarında bulunduğu 27 kişi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alınıp, imamın faşist polislerince işkenceye uğradılar. Grup Yorum elemanı Selma Altın’ın işkencede sağ kulak zarı polisin faşist uygulaması ve işkencesi sonucu yırtıldı!

Bütün bunlar AKP ve imamın yeşil polisinin bilinçli işkencesidir. Yine aynı şekilde Grup Yorum elemanı Dilan Balcı, Tavır Dergisi Sahibi Bahar Kurt, Grup Yorum Korosu elemanı Damla Sandal ve İdil Tiyatro Atölyesi Oyuncusu Bahar Ertürk’ün de akıbetleri an itibariyle bilinmiyor. Bütün bunların sorumlusu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün işkenceci polisleridir. Engin Çeber’leri, Baran Tursun’ları, Çağdaş Gemik’leri, Çayan Birben’leri, Metin Lokumcu’ları, Şerzan Kurt’ları işkence ederek, sokak ortasında vurarak, gaza boğarak katleden tüm işkenceci polislerdir.


Grup Yorum türküleri, varlığı, düşünceleri, politikaları, örgütlenmesi belki sizi korkutmuş olabilir, korkmakta haklısınız!


Grup Yorum sesimizdir, halktır, susturamazsınız!

Ortadoğu’da ki Müslüman kediler

Emperyalizm tarafından “Arap Baharı” olarak adlandırılan heyula üzerinden uzun bir zaman geçti. Suriye’yi abluka altına alalım derken birden bire İslam karşıtı bir filmin internette dolaşıma çıkmasının ardından yine Mısır’la başlayıp Libya’ya oradan da Yemen’e, Lübnan ve birçok Arap ülkesine yayılan protesto eylemleri başladı. Bkz: Libya’da ABD Büyükelçisi öldürüldü!

Bu konuya başka bir yazı da değineceğim(iz)!

Ortadoğu’da Tunus’la başlayan ve Mısır, Libya’yı da içine alan süreçte görüldük ki, devrilenlerin yerine seçimlerle gelenlerin bir belirleyiciliği yok, orada inisiyatifin başlı başına emperyalizmin elinde olduğunu bir kez daha gördük. Ancak bugün bunu görmek istemeyen solcular, sosyalistler var. Öyle ya bunlar, emperyalizmin Suriye’ye müdahalesini de meşru görüyorlar.

Oysa Ortadoğu’da Müslümanların emperyalistler tarafından galeyana (genelde bunu çok sık yapıyorlar) gelerek gerçekleştirdikleri katliamlarına da dini motifler ekliyorlar, örnek mi(?) sık sık tekbir getirip huşu içinde saçma sapan – dengesiz hareketler için giriyorlar. Hayır, söylemek lazım bunlara, moda oldu ya şimdi ünlü ünsüz bütün Twitter kullanıcıları da buna benzer şeyler yapıyorlar, tuvalete gitmelerini, içtikleri meyve sularını, kullandığı su firmasını ve içtiği suyu ve yedi her haltı nasıl orada paylaşıp, twit atmaya benziyorsa, ABD’nin koçbaşı Müslümanları da yedikleri her halt ve boku pislikleriyle yaparken tekbir getiriyorlar.

Hâlbuki Ortadoğu’daki iktidarların değişmesi halkın kendi özgür ve bağımsız iradesiyle olmadıktan sonra bir anlam teşkil etmiyor. Daha önce de söylemiştim, Ortadoğu’da bugün için değişen tek şey, eski sahiplerle yeni sahiplerin yer değiştirilmesi olayıdır, çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batı’lı emperyalist ülkeler böyle istiyor.

Öyle ya Mübarek kim, Müslüman Kardeşler kim?

Bir bakalım: Mısır’da cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de bu böyleydi. 2011 Ocak ayındaki Tahrir eylemlerinde ismi duyulmaya başlanan Mısır’daki Troçkist bir örgüt, Devrimci Sosyalistler (DS), şunu savunuyordu: “Bazen İslamcıların yanında yer alabiliriz ama devletin yanında asla”, “Devrimci Sosyalistlere göre Müslüman Kardeşler ikiyüzlü ve karşıdevrimci olabilir, bunları da gerektiğinde teşhir etmek gerekir. Ancak eski rejim, askerler ve İslamcılar arasında bir seçim yapmak gerekirse ikincisini tercih edilmelidir. Hem (Müslüman Kardeşler ve Selefiler) Mübarek’e karşı gerçekleştirilen “Devrim”de yer almışlardır hem de bunlar homojen bir bütün değildir, Müslüman Kardeşler ve Selefilerin saflarındakilerinin bir kısmı sosyalistler tarafından örgütlenebilir.”

E, onlara göre Mübarek’i grevlerle protesto eden işçi sınıfı içerisinde “Sakalı beline de uzanan” işçiler de mevcuttur…

Sonra şöyle diyor Devrimci Sosyalistler, “Müslüman Kardeşler’e ne kadar kızsak da seçimlerden sonra devrimci hareketi güçlendirebilmek için Mursi’yi desteklemekle de kalmayıp oy vermeliyiz” demiştir. Tanıdık geliyor değil mi(?) bizde her seçimlerde AKP’yi devrimci bir parti olarak gören sol züppeler var, bunlar sabah akşam TV’lere çıkıp stratejik- stratejik analizler yapıp boy gösterirler, bugünlerde pek yoklar ama ya seçim dönemlerinde ya da AKP’nin başı derde girdiğinde genelde inlerinden çıkarlar.

Bir de Ortadoğu uzmanlarımız var, mesela Haber Türk kanalı bunu çok yapıyor, denk geliyor bakıyorum walla. Bütün programcılarının zoraki kafalarına monte edilmiş gözlükler, bir elinde kalem düşünüyorum kardeşim pozları ve makyaj kazanına düşmüş allak bullak bir görüntü ve bir gece düzenlenmişte partiye katılıyormuş hissi veren gece elbiseleri, bu silsile içerisinde ahkâm kesiyorlar. Söyledikleri hiçbir şeyin de inanın gerçeklikle alakası yok, dezenformasyon habercilik nasıl yapılır ya da bir haberi nasıl maniple edersiniz konusunda belki izlenebilinir ama bunun dışında hakikaten bir bok öğrenemezsiniz bunlardan.

Öğrenen varsa bi’zahmet bilgi versin: Efendim ben şöyle şöyle şunu öğrendim diye.

Onlara bakınca öğreneceğimiz tek şey belki de bu olabilir: “AKP’yi siktir et ama Ortadoğu’yu siktir etme” toplumsal ve iktidar şuursuzluğundan öğrendiğim tek şey.

Bu yüzden TV kutularından çıkıp biraz okumak ve sorgulamak gerekiyor. Tabii okumak deyince de başka bir sorunsalla karşı karşıya kalabiliriz. Mesela her konuda bildiğimizi okuyoruz, onun bunun canına okuyoruz (bunu genelde AKP yapıyor), dua okuyoruz, sürekli göbek möbek atarak şarkılı markılı bir şeyler okuyoruz.

Ama kendimize de bir yol bulmak zorundayız, özellikle de bugünlerde medyanın içinde bulunduğu içler açısı durumunda bunu da okuyarak yapabiliriz.

Neyse konuyu toparlayayım.

Amerika bugünün koşullarında ve bugün için emperyalist bir devlet olarak dünyanın tepesinde istediği her haltı yiyebileceğini sanıyor, Tayyip’te zaten o güce güvenerek Suriye’ye karşı çemkiriyor, dış politikada da yalnız kaldıklarını söylememin bir gereği var mı bilmiyorum ama Amerikan ağzıyla konuşup Clinton’la el şaklatan Davutoğlu denen küçük BOP hergelesi Suriye’de Esad ne zaman yıkılacak diye gün veriyor, ama Esad nedense bir türlü yıkılmıyor, Özgür Suriye Ordusu diye lanse ettikleri hırsızlar ve çapulcu ordusuna akıttıkları tonlarca para da çabası.

Dedik ya mırıldanıyorlar normaldir, netice de Tayyip kliğine Ortadoğu’da biçilen ve verilen misyon bellidir, Müslüman ülkelere zabıtalılık görevi. Görevini yapamadığında da, bas bas bağırıyor ağa babasına: “Sayın Obama size bir çift sözüm var: Mi yaww, mi yaww.”

Her haltı yedikten sonra tekbir getiren Müslüman kedilerin bu mırıldanmaları kesilmeyecek gibi görünüyor.

Şimdilik geçelim, bunlardan duygudaşlık sözcükleri zaten beklemiyoruz.

Sadece not ediyoruz: bilinsin isteriz yazılan her şey onların aleyhine bizim de hanemize yazılmaktadır.

6 Eylül 2012 Perşembe

Bu şarkı halkın şarkısıdır


Suavi, son aylarda yaptıkları eylemlerle gündemden düşmeyen sosyalist hacker grubu RedHack için bir şarkı yaptı.

İşte Suavi'nin şarkısı ve sözleri:

Anlamadan olmaz
bizi önce bir an anla
bizim işimiz olmaz yalanla dolanla
ula yine karıştı sapla samanla
biz ayıklayacağız bekle zamanla
RedHack RedHack

Red kırmızı demektir
az değil çok emektir
jilet sırtı yollardan korkmadan yürümektir
anla yalnızca anla
destek at çözülsün pazıl
direndikçe haksızlığa olalım daha da kızıl
RedHack Redhack

Derdimiz kişisel değil
derdimize sen de eğil
çığlık atan belli ama
çığda kalan belli değil
kurda kuşa yem olmadan
Temmuz'da ayaz vurmadan
vazgeçmeyiz davamızdan biz deşifre olmadan
RedHack RedHack

Madem illegal bir oyun
hadi ismini siz koyun
sanmayın ki bu halk koyun
hackler bir gün çobanını
halka kazık attınız
tek tek her şeyi sattınız
adalet terazisine yalnızca hile kattınız
RedHack RedHack

Sanat kadar estetik
devrim kadar saygın olalım yeter dedik
hadi gözümüz aydın
bütün sırlara karşı sınırsız sır savaşı
bilinmeyen kalmasın
RedHack yaptı işbaşı
RedHack RedHack

Bunlar ne yapmış kardaşım ya
bunlar terörist yapmış
olum ne alakası var ya
hack diyorlar hack
RedHack bunlar da
bizim uşaklar

Hadi bize eyvallah
mahşerde buluşuruz
engel bize vız gelir
haklıyız konuşuruz
RedHack RedHack

Ha bunlar bizim uşaklar da
Ha bakayım uşağım dikkatli olun ha

3 Eylül 2012 Pazartesi

Kur'an kavramından karşımıza çıkan geri zekâlılar

Erdoğan’ın 5.5 yaşındaki çocuklarının okula gitmemesi için rapor alan ailelere saldırarak, “66 ay ile ilgili rapor alanlar benim evladım geri zekâlı diyor” sözleri üzerine yani bilim dışında (kendisinin saçma sapan metafizik görüşleri de dâhildir) her şeye inan Erdoğan kliğine cevaben yazıyorum.

Katıldığı davetlerde “En az üç çocuk” diye fink atıp, bütün çocukların kendisi gibi olmasını isteyen, herkes üç çocuk yaparsa başının göğe ereceğini sanan biriyle karşı karşıyayız. Bilinsin istiyorum, bizlerin üç çocuğu yok, ama bir, bilemediniz iki çocuğumuz elbette var. Erdoğan kliğinin çocuklarına karşı duracak, durabilecek çocuklar bunlar. Yani meydan boş değil. . Doğuyorlar, doğacaklar, kural bu. Bazıları yeni emekliyor, bazıları konuşmayı öğrendi ve artık parmağıyla gösteriyor hedefi: “İşbirlikçi”, “Satılmış”, "Şekilci", “Dini ağızlarına pelesenk etmiş...” diye açık açık bizi yönlendirip, düşmanı gösterecekler..

Bilinsin ve duyulsun istiyoruz, emperyalizmin eşbaşkanı olan baş klik, geri zekâlı olan o raporları alan değil, geri zekâlı olan senin sapık ve ezik sistemin, geri zekâlı olan senin telaşa düşmüş ve şişen damarların, yüzünün allı morlu rengi, sesini çatallandırıp, kaşını gözünü oynattırman.

Öyle ki 4+4+4 modeline, eğitim olarak ders müfredatı gibi bir bölüm ekleyerek peygamber şakaları diyerek, yaşam tarzı koyuyor Milli Eğitim Bakanlığı'n (MEB), 4+4+4 modeliyle ortaya çıkan, bu karar kurum olarak kendisini tasfiye etmek anlamında açıklanabilir yalnızca ve bu şekilde yorumlanmalı(dır). Böylesi modeller netice itibariyle, bir ülkede okulları denetleyen, takip eden, öğretmen yetiştiren, eğitim sistemini oluşturan bir devlet kurumunun (aygıtının) olmasa da olabileceği bir modeldir. Yani başıbozukların istemeyipte, kendiliğinden kurulabilecek bir durum ve model. Öyle ya Hz. Muhammed’in hayatını öğretirken bizlere, Muhammed’in şakalarını çocuklarımıza öğreteceklermiş, hakikaten şaka gibi.

Zorluyorsun: şansını ve ülkeyi zorluyorsun! Halkı zorluyorsun, tabanını zorluyorsun bütün şakalar arasında kendini zorluyorsun. İşte en kötüsü de bu!

En büyük şaka da Erdoğan gibi (yaşı da bayağı var) çocukça hareketler yapıyor olması, artık gerisine siz karar verin.

“Geri zekâlı kim” diye?

24 Ağustos 2012 Cuma

Futbolun Spartaküsü'nün ardından

Çocukluğumdan hatırlıyorum bir ara Fenerbahçeli'ydim, sonra Galatasayar'lı, bir ara lisanslı yerel - küçük spor kulüplerinde, bir de mahallede toprak sahalarda mahaller arası maçlarda boy gösterdim. Sonrası mı(?) yine profesyonel olarak tuttuğum takım Fenerbahçe'ydi.. Şimdi üzerinden bayağı bi'zaman geçti, hatırlamıyorum, hatırlamakta istemiyorum işin açıkçası. Netice de başbakanımız askerliği 'kantinci', işçi temsilciliğini 'grev sözcüsü', futbolculuğu da 'Kasımpaşa'da oynamış, o yaşım - bu yaşım, bu güne kadar hiç bi'futbol kulübünü desteklemedim, taraftar olmadım. Olacağım da yok! Yanlarında olmadım: olmayacağım da. Ama sadece bugüne dair, sadece Metin Kurt için, futbolun Spartaküs'ü için, bütün sınıf bilincini kuşanan sporcular için yazıyorum.

Işıklar içinde kal üstat, Türkiye'de Spor Emek-Sen'in ilk kurucusu ve başkanı  olan sana itiraf ediyorum, düşüncem şudur: bu ülkede fanatiklik "dar kafalılıktır" ve bu dar kafalıların bir de spor gazetesi var, adı da maalesef Fanatik'tir.*
*Fanatik, sözlük anlam olarak 'dar kafalılık' anlamına gelmektedir. 

AKP: Faşisttir...

Gaziantep saldırısının PKK’nin değil, TSK’yı Suriye’ye sokmak için o bölgede üst kuran El-Kaide denilen çeteler tarafından yapıldığını ve PKK’ye bu işi yüklemek istediklerine dair aklı başında analizler yaparak birkaç tane işini layıkıyla yapan gazeteler yürüttü.
Mezhepçi AKP ve baş kliği BOP eşbaşkanı Erdoğan Türkiye’yi büyük bir çıkmaza doğru sürüklüyor. Elinden gelen her şeyi yapıyor, hakaret ediyor, kendinden geçiyor, dinden söz edip halkları kutuplaştırıyor.
Mezhepçi AKP iktidarı, Türkiye’yi kürsel cihatçılar denilen İslamcı çapulcuların cirit attığı bir ülke haline getirdi. Öyle ki Antakya tam anlamıyla patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi.
ABD ve batılı ortakların taşeronu konumundaki AKP, açıkça destekliyor. Hem New York Times gibi hem de diğer Avrupai yayınlar üst üste belgeler yayımlıyor. Türkiye’deyse bu işi saman altı yapmadan halka gerçekleri anlatarak yapan birkaç basın – yayım kuruluşu var. Aydınlık, BirGün, Yurt ve Evrensel gazeteleri, bu gazeteleri ulusalcı Kemalist vb. gibi bütün kavramlara indirgeyip salvolar yapabilirsiniz. Ama haklarını yememeniz gerekir, Türkiye’de kendisine ‘Türk basını’nın amiralleri olarak tanımlayanların sabah çıkacak manşetleri, köşe yazıları bile önce Tayyip Erdoğan’ın yatak odasındaki telefondan geçiyor. O belirliyor, şu olsun, bunu yazın, bununla röportaj yapın, şu resim olsun. Saçmalık olarak görebilirsiniz.
Bizce de büyük bir saçmalık, fakat bütün bunlar şuan ülke de cereyan ediyor. Bir başbakanın hezeyanlarıdır işte bunlar. Öyle ki AKP Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye bürosu gibi çalışıyor. Kuracakları hilafet rejiminde kendilerine yer belirler gibiler. Erdoğan Türkiye’nin değil, dar bir mezhebin dar bir İslam’ın üyesiymiş gibi davranıyor. Uyaralım: AKP giderek Türkiye’nin iç barışı için bir tehdit haline gelmiştir.
Bu ateş kendilerini de yakacaktır.
İşte Karayılan şiiri içimizdeki omurgasızlara ama en önce bu iki yüzlülüğe karşın yitirilenlere dairdir.
'BİRİNCİ BAP’ VE 'İKİNCİ BAP'TAN SONRASI
'ÜÇÜNCÜ BAP'

Yıl 1920 ve Arhavelli İsmail’in Hikâyesi

Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. 
Akhisar, Karacabey, 
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, 
                          çarpışarak çekildik... 
920'nin 
           29 Ağustos'u : 
                           Uşak düştü. 
Yaralı 
        ve dehşetli kızgın 
                      fakat toprağımızdan emin, 
                                         Dumlupınar sırtlarındayız. 
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Dayandık 
            dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs, 
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı : 
İçimizde Hilâfet Ordusu, 
                        Anzavur isyanları. 
Ve aynı sıradan, 
3 Ekim Konya. 
Sabah. 
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş 
                                                      girdi şehre. 
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. 
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp 
                                   ölümlerine giderken 
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya : 
4 top 
    ve 1800 atlı bir ihanet 
                            yani Çerkez Ethem, 
bir gece vakti 
kilim ve halı yüklü katırları, 
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp 
                                           düşmana geçti. 
Yürekleri karanlık, 
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, 
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. 
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, 
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, 
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. 
Beygirler çirkindiler, 
                            bakımsızdılar, 
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. 
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden 
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. 
İnsanlar uzun asker kaputluydu, 
                                      yalınayaktı insanlar. 
İnsanların başında kalpak, 
                                      yüreklerinde keder, 
                    yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. 
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. 
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla 
                   köy odalarında unutulmuştular. 
Ve orda sargı, 
                    deri 
                         ve asker postalları halinde 
                         yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. 
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden 
                                                         eğrilip bükülmüştü 
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları, 
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla 
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. 
Acıkmıştılar, 
merhametsizdiler, 
bedbahttılar. 
Şosenin ıssız beyazlığına inip 
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor 
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için 
                                    deviriyorlardı uçurumlara : 
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak, 
                çok uzaklardaki İstanbul limanında, 
gecenin bu geç vakitlerinde, 
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : 
                                                hürriyet ve ümit, 
                                                su ve rüzgârdılar. 
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. 
Tekneleri kestane ağacındandı, 
üç tondan on tona kadardılar 
ve lâkin yelkenlerinin altında 
                             fındık ve tütün getirip 
                                   şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. 
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. 
Şimdi, denizde bir insan sesinin 
                   ve demirli şileplerin kederlerini 
ve Kabataş açıklarında sallanan 
                            saman kayıklarının fenerlerini 
                                                    peşlerinde bırakıp 
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp 
                                                küçük, 
                                                          kurnaz 
                                                                    ve mağrur 
                                                  gidiyorlardı Karadeniz'e. 
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki 
bunlar 
uzun eğri burunlu 
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki 
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin 
                                                zaferi için 
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin 
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan 
                                                baltabaş gemi 
                                                İngiliz torpitosudur. 
Ve dalgaların üstünde sallanarak 
                                             alev alev 
                                                          yanan : 
                        Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında, 
gecenin karanlığında, 
dalgalar minare boyundaydılar 
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. 
Rüzgar : 
        yıldız - poyraz. 
Esirlerini bordasına alıp 
                       kayboldu İngiliz torpitosu. 
Şaban Reisin teknesi 
                       ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail 
              bu ölen teknedendi. 
Ve şimdi 
Kerempe Fenerinin açığında, 
batan teknenin kayığında 
emanetiyle tek başınadır, 
fakat yalnız değil : 
                    rüzgârın, 
                            bulutların 
                                  ve dalgaların kalabalığı, 
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail 
              kendi kendine sordu : 
«Emanetimizle varabilecek miyiz?» 
Kendine cevap verdi : 
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında 
Kamacı ustası Bekir Usta ona : 
«Evlâdım İsmail,» dedi, 
«hiç kimseye değil,» dedi, 
                        «bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde 
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, 
İsmail, reisinden izin isteyip, 
                      «Şaban Reis,» deyip, 
                      «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip 
                                                  atladı takanın patalyasına, 
                                                                                 açıldı.
«Allah büyük 
  ama kayık küçük» demiş Yahudi. 
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi, 
                                      bir sağnak daha, 
                                      peşinden üç-kardeşler. 
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer 
                                                alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. 
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : 
Sıvastopol'a giden bir geminin 
                                        sancak feneri.
Elleri kanayarak 
                      çekiyor İsmail kürekleri. 
İsmail rahattır. 
Kavgadan 
                ve emanetinden başka her şeyin haricinde, 
İsmail unsurunun içinde. 
Emanet : 
           bir ağır makinalı tüfektir. 
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini 
                                     ta Ankara'ya kadar gidip 
                                     onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor. 
Belki karayel gösterecek. 
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. 
Fakat İsmail 
                 ellerine güvenir. 
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini 
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini 
                                               aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi. 
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr 
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi 
                                                         düştü.
İsmail beklemiyordu bunu. 
Dalgalar bir müddet daha 
yuvarlandılar teknenin altında 
sonra deniz dümdüz 
                            ve simsiyah 
                                            durdu. 
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. 
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. 
Bir ürperme geldi İsmail'in içine. 
Ve bir balık gibi ürkerek, 
bir sandal 
bir çift kürek 
ve durgun 
           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. 
Ve birdenbire 
             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı 
                                            yıldı elleri, 
                                            yüklendi küreklere, 
                                            kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor. 
Artık hiçbir şey mümkün değil. 
Kaldı ölü bir denizin ortasında 
                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. 
İlkönce küfretti. 
Sonra, «elham» okumak geldi içinden. 
Sonra, güldü, 
           eğilip okşadı mübarek emaneti. 
Sonra... 
Sonra, malûm olmadı insanlara 
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...
Karayılan, (Kuvâyi Milliye Destanı), Nâzım Hikmet 
Karayılan: Şiirdeki Karayılan sıradan ve korkak bir köylüdür. Bir gül fidanını kendine siper etmiş çatışmaları izlerken yakınındaki beyaz bir taşın arkasından siyah bir yılanın kafasını kaldırdığını görür. Serseri mermilerden biri gelip yılanın kafasını uçurur. Bu olaydan korkunun ecele faydası yoktur dersini çıkaran Karayılan saklanmak yerine savaşması gerektiğine karar verir. Fransız kuvvetlerinin üzerine kâbus gibi çöküp kahramanca savaştığını gören Antepliler ona Karayılan derler. 
Şiir; Şair'in, Kuvâyi Milliye Destanı isimli kitabında bulunan Kuvâyi Milliye Destanı'nın bir parçası (Birinci Bap) olmasına rağmen söz konusu şiirden daha çok tanınmıştır. Şiirin tamamını okumak için siir.gen.tr sayfasını tıklayınız!
Not: Bugün itibariyle Fırat News üzerinden HPG'nin Antep saldırısıyla ilgili açıklaması geldi. Meraklıları buraya bakabilirler. Belki bize şimdi hak verirler, ne dersiniz?