24 Ağustos 2012 Cuma

Futbolun Spartaküsü'nün ardından

Çocukluğumdan hatırlıyorum bir ara Fenerbahçeli'ydim, sonra Galatasayar'lı, bir ara lisanslı yerel - küçük spor kulüplerinde, bir de mahallede toprak sahalarda mahaller arası maçlarda boy gösterdim. Sonrası mı(?) yine profesyonel olarak tuttuğum takım Fenerbahçe'ydi.. Şimdi üzerinden bayağı bi'zaman geçti, hatırlamıyorum, hatırlamakta istemiyorum işin açıkçası. Netice de başbakanımız askerliği 'kantinci', işçi temsilciliğini 'grev sözcüsü', futbolculuğu da 'Kasımpaşa'da oynamış, o yaşım - bu yaşım, bu güne kadar hiç bi'futbol kulübünü desteklemedim, taraftar olmadım. Olacağım da yok! Yanlarında olmadım: olmayacağım da. Ama sadece bugüne dair, sadece Metin Kurt için, futbolun Spartaküs'ü için, bütün sınıf bilincini kuşanan sporcular için yazıyorum.

Işıklar içinde kal üstat, Türkiye'de Spor Emek-Sen'in ilk kurucusu ve başkanı  olan sana itiraf ediyorum, düşüncem şudur: bu ülkede fanatiklik "dar kafalılıktır" ve bu dar kafalıların bir de spor gazetesi var, adı da maalesef Fanatik'tir.*
*Fanatik, sözlük anlam olarak 'dar kafalılık' anlamına gelmektedir. 

AKP: Faşisttir...

Gaziantep saldırısının PKK’nin değil, TSK’yı Suriye’ye sokmak için o bölgede üst kuran El-Kaide denilen çeteler tarafından yapıldığını ve PKK’ye bu işi yüklemek istediklerine dair aklı başında analizler yaparak birkaç tane işini layıkıyla yapan gazeteler yürüttü.
Mezhepçi AKP ve baş kliği BOP eşbaşkanı Erdoğan Türkiye’yi büyük bir çıkmaza doğru sürüklüyor. Elinden gelen her şeyi yapıyor, hakaret ediyor, kendinden geçiyor, dinden söz edip halkları kutuplaştırıyor.
Mezhepçi AKP iktidarı, Türkiye’yi kürsel cihatçılar denilen İslamcı çapulcuların cirit attığı bir ülke haline getirdi. Öyle ki Antakya tam anlamıyla patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi.
ABD ve batılı ortakların taşeronu konumundaki AKP, açıkça destekliyor. Hem New York Times gibi hem de diğer Avrupai yayınlar üst üste belgeler yayımlıyor. Türkiye’deyse bu işi saman altı yapmadan halka gerçekleri anlatarak yapan birkaç basın – yayım kuruluşu var. Aydınlık, BirGün, Yurt ve Evrensel gazeteleri, bu gazeteleri ulusalcı Kemalist vb. gibi bütün kavramlara indirgeyip salvolar yapabilirsiniz. Ama haklarını yememeniz gerekir, Türkiye’de kendisine ‘Türk basını’nın amiralleri olarak tanımlayanların sabah çıkacak manşetleri, köşe yazıları bile önce Tayyip Erdoğan’ın yatak odasındaki telefondan geçiyor. O belirliyor, şu olsun, bunu yazın, bununla röportaj yapın, şu resim olsun. Saçmalık olarak görebilirsiniz.
Bizce de büyük bir saçmalık, fakat bütün bunlar şuan ülke de cereyan ediyor. Bir başbakanın hezeyanlarıdır işte bunlar. Öyle ki AKP Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye bürosu gibi çalışıyor. Kuracakları hilafet rejiminde kendilerine yer belirler gibiler. Erdoğan Türkiye’nin değil, dar bir mezhebin dar bir İslam’ın üyesiymiş gibi davranıyor. Uyaralım: AKP giderek Türkiye’nin iç barışı için bir tehdit haline gelmiştir.
Bu ateş kendilerini de yakacaktır.
İşte Karayılan şiiri içimizdeki omurgasızlara ama en önce bu iki yüzlülüğe karşın yitirilenlere dairdir.
'BİRİNCİ BAP’ VE 'İKİNCİ BAP'TAN SONRASI
'ÜÇÜNCÜ BAP'

Yıl 1920 ve Arhavelli İsmail’in Hikâyesi

Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. 
Akhisar, Karacabey, 
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, 
                          çarpışarak çekildik... 
920'nin 
           29 Ağustos'u : 
                           Uşak düştü. 
Yaralı 
        ve dehşetli kızgın 
                      fakat toprağımızdan emin, 
                                         Dumlupınar sırtlarındayız. 
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Dayandık 
            dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs, 
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı : 
İçimizde Hilâfet Ordusu, 
                        Anzavur isyanları. 
Ve aynı sıradan, 
3 Ekim Konya. 
Sabah. 
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş 
                                                      girdi şehre. 
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. 
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp 
                                   ölümlerine giderken 
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya : 
4 top 
    ve 1800 atlı bir ihanet 
                            yani Çerkez Ethem, 
bir gece vakti 
kilim ve halı yüklü katırları, 
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp 
                                           düşmana geçti. 
Yürekleri karanlık, 
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, 
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. 
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, 
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, 
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. 
Beygirler çirkindiler, 
                            bakımsızdılar, 
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. 
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden 
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. 
İnsanlar uzun asker kaputluydu, 
                                      yalınayaktı insanlar. 
İnsanların başında kalpak, 
                                      yüreklerinde keder, 
                    yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. 
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. 
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla 
                   köy odalarında unutulmuştular. 
Ve orda sargı, 
                    deri 
                         ve asker postalları halinde 
                         yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. 
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden 
                                                         eğrilip bükülmüştü 
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları, 
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla 
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. 
Acıkmıştılar, 
merhametsizdiler, 
bedbahttılar. 
Şosenin ıssız beyazlığına inip 
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor 
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için 
                                    deviriyorlardı uçurumlara : 
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak, 
                çok uzaklardaki İstanbul limanında, 
gecenin bu geç vakitlerinde, 
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : 
                                                hürriyet ve ümit, 
                                                su ve rüzgârdılar. 
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. 
Tekneleri kestane ağacındandı, 
üç tondan on tona kadardılar 
ve lâkin yelkenlerinin altında 
                             fındık ve tütün getirip 
                                   şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. 
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. 
Şimdi, denizde bir insan sesinin 
                   ve demirli şileplerin kederlerini 
ve Kabataş açıklarında sallanan 
                            saman kayıklarının fenerlerini 
                                                    peşlerinde bırakıp 
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp 
                                                küçük, 
                                                          kurnaz 
                                                                    ve mağrur 
                                                  gidiyorlardı Karadeniz'e. 
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki 
bunlar 
uzun eğri burunlu 
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki 
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin 
                                                zaferi için 
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin 
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan 
                                                baltabaş gemi 
                                                İngiliz torpitosudur. 
Ve dalgaların üstünde sallanarak 
                                             alev alev 
                                                          yanan : 
                        Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında, 
gecenin karanlığında, 
dalgalar minare boyundaydılar 
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. 
Rüzgar : 
        yıldız - poyraz. 
Esirlerini bordasına alıp 
                       kayboldu İngiliz torpitosu. 
Şaban Reisin teknesi 
                       ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail 
              bu ölen teknedendi. 
Ve şimdi 
Kerempe Fenerinin açığında, 
batan teknenin kayığında 
emanetiyle tek başınadır, 
fakat yalnız değil : 
                    rüzgârın, 
                            bulutların 
                                  ve dalgaların kalabalığı, 
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail 
              kendi kendine sordu : 
«Emanetimizle varabilecek miyiz?» 
Kendine cevap verdi : 
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında 
Kamacı ustası Bekir Usta ona : 
«Evlâdım İsmail,» dedi, 
«hiç kimseye değil,» dedi, 
                        «bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde 
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, 
İsmail, reisinden izin isteyip, 
                      «Şaban Reis,» deyip, 
                      «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip 
                                                  atladı takanın patalyasına, 
                                                                                 açıldı.
«Allah büyük 
  ama kayık küçük» demiş Yahudi. 
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi, 
                                      bir sağnak daha, 
                                      peşinden üç-kardeşler. 
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer 
                                                alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. 
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : 
Sıvastopol'a giden bir geminin 
                                        sancak feneri.
Elleri kanayarak 
                      çekiyor İsmail kürekleri. 
İsmail rahattır. 
Kavgadan 
                ve emanetinden başka her şeyin haricinde, 
İsmail unsurunun içinde. 
Emanet : 
           bir ağır makinalı tüfektir. 
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini 
                                     ta Ankara'ya kadar gidip 
                                     onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor. 
Belki karayel gösterecek. 
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. 
Fakat İsmail 
                 ellerine güvenir. 
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini 
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini 
                                               aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi. 
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr 
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi 
                                                         düştü.
İsmail beklemiyordu bunu. 
Dalgalar bir müddet daha 
yuvarlandılar teknenin altında 
sonra deniz dümdüz 
                            ve simsiyah 
                                            durdu. 
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. 
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. 
Bir ürperme geldi İsmail'in içine. 
Ve bir balık gibi ürkerek, 
bir sandal 
bir çift kürek 
ve durgun 
           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. 
Ve birdenbire 
             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı 
                                            yıldı elleri, 
                                            yüklendi küreklere, 
                                            kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor. 
Artık hiçbir şey mümkün değil. 
Kaldı ölü bir denizin ortasında 
                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. 
İlkönce küfretti. 
Sonra, «elham» okumak geldi içinden. 
Sonra, güldü, 
           eğilip okşadı mübarek emaneti. 
Sonra... 
Sonra, malûm olmadı insanlara 
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...
Karayılan, (Kuvâyi Milliye Destanı), Nâzım Hikmet 
Karayılan: Şiirdeki Karayılan sıradan ve korkak bir köylüdür. Bir gül fidanını kendine siper etmiş çatışmaları izlerken yakınındaki beyaz bir taşın arkasından siyah bir yılanın kafasını kaldırdığını görür. Serseri mermilerden biri gelip yılanın kafasını uçurur. Bu olaydan korkunun ecele faydası yoktur dersini çıkaran Karayılan saklanmak yerine savaşması gerektiğine karar verir. Fransız kuvvetlerinin üzerine kâbus gibi çöküp kahramanca savaştığını gören Antepliler ona Karayılan derler. 
Şiir; Şair'in, Kuvâyi Milliye Destanı isimli kitabında bulunan Kuvâyi Milliye Destanı'nın bir parçası (Birinci Bap) olmasına rağmen söz konusu şiirden daha çok tanınmıştır. Şiirin tamamını okumak için siir.gen.tr sayfasını tıklayınız!
Not: Bugün itibariyle Fırat News üzerinden HPG'nin Antep saldırısıyla ilgili açıklaması geldi. Meraklıları buraya bakabilirler. Belki bize şimdi hak verirler, ne dersiniz?

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Mahir: 'Tarih yazmıştır'

“Mahir”, (On’ların Türküsü) kitabını bundan 6 yıl önce almıştım, kitaplığımda Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya kitaplarının tam da ortasında yer alması gereken bir isim ve hayat olduğu için özenle edinmiştim.. O zaman ki baskısı Ozan Yayıncılık tarafından yine Turhan Feyizoğlu’nun kaleminden yansımıştı, objektif resimler, yana yatmayan doğru cümlelerle.

Bu yeterliydi de, ta ki Ozan Yayıncılık tarafından ilk baskısı olan kitabı kuzenime isteyip verinceye kadar, kitap önemlidir bende, yerinde durması gerekir düşüncesini taşıdığım için, kuzenim kitabı okumak isteyip -  alınca bir daha geri istememe ihtiyacı duydum. Duymamanın sebebiyse utanma duygusundadır. Netice istemedim… Okusun evine gelenler görsün, çocukları öğrensin Mahir’i.. Hediyemdir, bilmiyor kendisi, hatıram olsun!

Kitaplığımda yer alsın diye gidip yenisini aldım. Öyle öğrendim Turhan Feyizoğlu (yanılmıyorsam) telif haklarını Alfa’ya vermiş, eski yeni bütün yapıtları şuan Alfa kitap tarafından yayımlanıyor. Ne diyeyim hayırlı olsun, zira yeni kitap görsellik açısından da daha yalın, net ve sade olmuş. Mahir’i bilmeyen adam için al benisi de var. Bence öyle…

Turhan Feyizoğlu’nun Alfa Yayınları’ndan çıkan kitabını yeni alırken not etmişim: Ağustos 2011 diye, sevdiğim bir yapıt. Sağ olsun, yazarın emeğine sağlık. Alın okuyun derim. Mahir’i tanıyın. Hani şu hepimizin siper yoldaşı olan, kimsenin üzerine basmadan yükselen ismi.

Öğreticidir, anlamlıdır…

Şimdiden söyleyeyim: Mahir(!) Deniz’dir, İbrahim’dir…

Okuyunca göreceksiniz. .

19 Ağustos 2012 Pazar

Bu kadar...



İlk Runni Aygun sayesinde dinleme fırsatım oldu, ne iyi etmiş sağ olsun! Şimdiyse YN!’de paylaşıyorum, iyi de oldu gerçekten. Şimdi size de, benden gelsin: Zerya’ya (bizim Ayce’ye), Leyla’ya, yoldaşım Wenge Mara’ya, Can Can’a yani bizim hınzır kız (Wenge Dersim)’e, İdil’e, Deniz ve Mithat Nisan ağabeyime, Elçim’e, Hüseyin Bayer’e, Ötekiler olarak kendini hisseden, sistemin penceresine küçükte olsa taş atan büyük RedHack ve FKBC dostlarına, yüreğinde anti-emperyalist ateşi taşıyan, devrimci şehitlerimize, yitirmediklerimize iyi olun, iyi kalın hemi!'

Ayraç


14 Ağustos 2012 Salı

Yaşıyor, direniyor!

“Amerika’nın sınırları Kars’tan başlar”
diyen ABD başkanın askerlerine alkış mı tutmalıydık?
6. Filo’ya Hayır Bildirisi’nden

Mahir için...

Mahir 67 yaşında!
Yaşıyor, savaşıyor!

10 Ağustos 2012 Cuma

Ahmet Şık’tan 'şık' bir kitap

Bu birkaç ay içerisinde toplam yedi kitap aldım, sırası geldikçe ve vakit oldukça paylaşmayı düşünüyorum bunları da, fakat şuan önemsediğim için Ahmet Şık’ın Pusu kitabından başlamak istiyorum.

Şuan elimde Ahmet Şık imzalı ve bir kez daha Postacı Yayınevi’nden çıkan Pusu (Devletin Yeni Sahipleri) 417 sayfa, birinci ve ikinci baskısı, Temmuz 2012 olan kitabı var.

Ahmet Şık’ın üzerinde çalıştığı ve taslak halindeyken Emniyet’in imha etmek için peşine düştüğü  “İmamın Ordusu” adlı çalışması 125 gazeteci, yazar, aydının imzası ve “000Kitap” başlığıyla 2011 yılında yayına hazırlanarak raflardaki yerini almıştı, kitabın alt başlığı ise “Dokunan Yanar”… Kitap Postacı Yayınevi’nden çıkmıştı.

Silivri Cezaevi’nde hapis yattıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan gazeteci Ahmet Şık‘Pusu (Devletin Yeni Sahipleri)’ adlı kitabın önsözünü gazeteci ve yazar Umur Talu kaleme almış.

Şimdiden büyük sesler çıkaran kitap, rejimin yeni sahiplerini ifşa ediyor, bu yüzden okumaya değer.

Tavsiye ederim…

Ahmet Şık -  Pusu (Devletin Yeni Sahipleri), Postacı Yayınevi, 417 Sayfa, 1. ve 2. Baskı: Temmuz 2012

3 Ağustos 2012 Cuma

Sopa diplomasisi

Geçenlerde ABD başkanı Obama’nın Oval Ofis’te telefonla görüşürken çekilen bir fotoğrafı Beyaz Saray’ın resmi sitesinde yayınlandı. İşin ilginç tarafı ve benim ilgimi çeken ve de yazmaya iten şeyin fotoğrafın tam da Obama’nın Erdoğan’la görüşmesi sırasında çekildiğinin Amerikalılarca belirtilmesi.

Bazıları (hani şu yandaş ve yalaka diye tabir edilen medya ve başkalarının) bunu görmemesi görenlerinde Obama’nın kendisi, ahizenin rengi, Obama’nın tuttuğu telefon bölümünün yansıttığı mesaj: peki ya kadrajın altında gözdağı gibi duran asıl görüntünün mesajını nasıl algılayacağız?

Erdoğan’la telefonla görüşüldüğü sırada çekilen fotoğrafta, Obama’nın diğer elinde oldukça da sıkı tuttuğu anlaşılan beyzbol sopası da görülüyor.

Obama’nın üzerinde takım elbise olduğuna göre, herhalde beyzbol maçını yarıda bırakıp telefon başına koşmadı ya da Beyaz Saray’daki danışmanlarını hizaya sokmaktan da ara verip gelmemişti?

Peki, nedir bu boynundan sıkıca tutulup sert biçimde tabana indirilmiş sopa görüntüsü?

Öyleyse soruları sıralayalım: 1) ajanslara yansıyan habere göre, Obama ve Erdoğan telefon görüşmesinin olduğu anda “Suriye’de demokratik bir geçiş sürecini desteklemek için ABD ve Türkiye’nin birlikte çalışması konusunda yakın temas kararı”nı almış olması, 2) yine o anda, yani Obama’nın elindeki sopayı ritmik bir şekilde yere vurduğu sırada “Esad’ın yönetiminden ayrılmasını ve Suriye’deki siyasi geçiş sürecinin hızlandırılmaya yönelik çabaların koordinasyonun” ele alınmış olması…

Konuşmanın içeriği ve Beyaz Saray sitesine konulan fotoğrafta dikkat çeken ana unsur, diplomasinin geldiği yer. Öyle ya Erdoğan’la görüşürken elinde sopa olduğunu dünya âleme duyuran Obama ne demek istedi(?) buradaki mesajı nasıl algılayabiliriz.

Yoksa emperyalist kuşatmaya rağmen Esad’a destek çıkan Rusya, Çin ve İran mı(?) ve/ya da “Suriye ile ilgili sana verilen görevi yapamıyorsun” demek istediği Erdoğan mı? Bunun yanıtını veremeyiz ama o anda, başkan Obama’nın konuştuğu telefonun diğer ucunda kim vardıysa, yanıtı en iyi o bilir ve verebilir!

Ee, ne diyelim Allah’ın sopası yok, ama Obama’nın var!