9 Kasım 2014 Pazar

Irkçılık içermez...

“Çerkes Ethem hain değildir” diyerek Çerkes Ethem'in Ermeni Soykırımı ve Rum katliamlarında aldığı roller için devlet şeref madalyası da versin Arınç, bir de dedesiyle ilgili iddialar hakkında araştırma komisyonu için önerge.

Benzetmek

AB Bakanı Volkan Bozkır’ın Mescid-i Aksa’ya postallarıyla giren İsrail askerlerini tehdit etmiş ve İsrail askerlerine, ‘Postalınızı elinize veririz’ demiş.

Hayır, ‘Postalınızı elinize veririz’ derken sallıyorlar mı yoksa ciddi planları mı var? Öyle ki iktidar partisi 'küçük enişteler'den geçilmiyor. Neyse en azından yurdum İslamcısının gazını alıp içlerindeki yağı eritmiştir hadisesi de ayrı bir konu. Tamam geçtik, hakikaten Davutoğlu ve Şamil Tayyar nerede(?) en son Tayyip'le 3 saat içerisinde Suriye'yi ele geçirip Şam'da namaz da kılacaklardı?

'Kimse sabrımızı sınamasın'dan ‘postalınızı elinize veririz’e geçişte yeni ve büyük Türkiye'nin gayr-ciddi resmidir.

Bilinsin!

Mescid-i Aksa denilen yer bütün dinlerin katledildiği, insanlığın yok edildiği yerdir. Yıkıntıdır, ölüdür! 1400 yıldır Kur-an'da adı bile geçmeyen şey için zırvalıyorlar.

Muhalefetin aklına gel(e)medi

Tayyip'ten büyük jest Ak Saray’a cami, kongre merkezi ve ‘Erdoğan’la buluşma günleri’ geliyor

Türkiye’de yapılacak kura ile belirlenecek vatandaşlarla bir araya gelecekmiş. Oysa kura yerine havuz medyası kupon versin, kupon biriktirenler saraya girme şerefine nail olsun!

12 Ekim 2014 Pazar

Yunanistan’ın meşhur ‘eylemci köpeği’ Loukanikos'a

Atinalı bir sokak köpeğiydi kendileri. Son 10 yıldır her protesto gösterisinde, her hak arama mücadelesinde, her yürüyüşte ön safın da önüne pati basardı. Öğrenciler başta olmak üzere haksızlığa isyan edenlerin koruyucusu olarak görüyordu kendisini. Time dergisinin “En Meşhur 100 Şahsiyet” listesine (dünya lideri Tayyip’in girmişliği yoktur) girmişliği, dünyanın dört bir köşesinde âşıkları vardır, Yunan polisinin korkulu rüyasıdır. Adı: Loukanikos’tur. 

Ege’nin karşı yakasındaki türdeşleri ile taban tabana zıt siyasal duyarlılıklara sahip köpektir. Zira buradaki köpekler, genellikle 'solcu dövmek' ülküsü ile sokakları işgal etmektedir ama Loukanikos tarafını belirlemiş, sınıfını seçmiştir. 

Cennetinde sosislerin bol olsun Loukanikos!

Dine karşı, sınıf siyaseti

Türbana özgürlük diye bi'şey varmış. 10 yaşındaki kız çocuğu Türbana özgürlük diyormuş, iradesi varmış. Hangi irade (?), kuşların da kanatları var ve istedikleri her yere uçuyor diye özgürler mi (?), emek ve zorunluluğun olmadığı hiç bir şey tam anlamıyla özgür değildir, olamaz. Kendimi bildim bileli söylüyorum: 10 yaşındaki kız çocuğu 13 yaşına geldiğinde evlenmek adına "kocaya kaçmak istiyorum" derse ne yapacaksınız akıl küpleri.

Değil mi ya (?) çocuğu 10 yaşında al, okulda tek tip yaşam tarzı ile beynini yıka. 18'ine gelince de "bak kendi hür iradesi ile bunu seçti, saygı göster" de, yerseniz!

Özetle 10 yaşındaki çocukları Türbana sokan Türkiye kafası tam 9 yaşındadır.

8 Ağustos 2014 Cuma

TKP bölündü

TKP’de ayrı Kongreler sonrası Atılım Kongresi Bileşenleri ve 12. Kongre Bileşenleri isimlerinde karar kıldı: TKP Atılım Kongresi bileşenleri Komünist Parti (KP), TKP 12. Kongre bileşenlerinin kurdukları partinin ismi ise Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) olmuş.

HTKP, TKP'deki ayrılık sonucunda ideolojik ve siyasi olarak TKP çizgisini koruyoruz açıklamasını yapmıştı. Leninizm tartışması ile iyice alevlenen tartışmalar (18 Ağustos itibariyle 2015)* yazında bir ayrışma ile sonuçlandı. HTKP'den ayrılan grup TKH (Türkiye Komünist Hareketi)'yi kurdu.

Bu ayrışmanın tarafları arasında birbirlerine karşı ağır ithamlar, sürtüşmeler yaşansa da kabul edilsin ki bölünmesi bol Türkiye sol tarihinin en ‘medeni’ ayrışması gerçekleşti.

Ne acıdır ki, solun fikir ayrılıkları ile geçmişi epeyce sorunlu. Öyle ya biz solcuların ayrılırken teorileri de hazır, ayrılmak arındırır, partiyi güçlendirir. TKP’lilerin yerinde olsam masa ve sandalyeleri çekilmez ‘Komünist’ yöneticilerin alıp gitmesi için kapının önüne koyar, evlerinize gidin ve düşünün derdim: ‘Bize şöyle sağlam ideolojik ayrılık diyebileceğimiz fikir ayrılığı bulun!’

Şimdi n’olacak (?) TKP denen şey zaten gençlerdi, o gençler bir araya gelip Tayyip’e dur diyordu. Anlaşılan şimdi o gençlerin arası açılacak, kurulan dostluklar yıkılacak, Tayyip’e dur demek yerine birbirine dur diyecekler. Yazık ettiler, hem kendilerine, hem ülkeye, hem de o gençlere.
Ek: HTKP'den ayrılan grup 2015 yazında bir ayrışma sonuçunda Türkiye Komünist Hareketi (TKH)’yi kurdu. HTKP geldiği geleneksel sol anlayışa karşı daha hareket anlayışına yakın bir örgüte dönüşürken. TKH ise geleneksel komünist parti tarzında örgütlenmeyi sürdürüyor. Bu üç grup hakkında yorumlarımı yazmayacağım. Her birinin kendin içinde ayrı ayrı ama ‘Komünist Parti’ olma iddaları taşıdığı kesin. Belirtmek gerekirse hepsinin iyi olduğu başlıklar varken Türkiye karşısında bir eksiklik de hissediliyor.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Tayyip'in 'Vizyon belgesi' ve yaşadığı mağduriyetler

12 yıldır iktidarda olmasına rağmen yine 1945'lerden başlayarak “Yaşadığı mağduriyetleri” anlatıp duruyor. 

Öyleyse gerçek vizyon belgesine kısa bir göz atalım: Roboski’de 35 Kürt  F-16 savaş uçaklarıyla bombalandı. 11 Mayıs 2013'de Reyhanlı patlaması (ki bu patlama da 52 kişi ölmüş, 146 kişi yaralanmıştır denmekteyse de aslında sayı daha fazladır ve TC tarihinde en büyük bombalı saldırı olarak kayıtlara geçmiştir) Tayyip bu patlamada "52 Sünni vatandaşını" anıp mezhepçilik yapıp, patlamayı başkalarına yıkmaya kalkmışsa da (burjuva medya olayı maniple ede dursun) Suriye’de besiye çektikleri olayı itiraf etmiştir. Zaten olay günü Reyhanlı’ya değil ABD’ye gitmiş, özentisi olduğu Obama’ya koşmuştur. 

Ve Suriye(!) “Ve Türkiye ile Suriye'yi bölgenin iki kardeş, iki dost ülkesi haline getirdik, Esad kardeşimdir” dedikten sonra Esad’a “Esed” demeye başlamıştır. 

“Şimdi gemi var gemicik var” diyerek, uzun zamandır moda olan “Gemicik” sözcüğü herkesin dilinde dolaşır hale getirmiş, çocuklarına gemi filosu kurmuştur. Adana’da 7 TIR mühimmatı MİT’le gönderirken (bu nakliye makliye işini sadece MİT yapmamıştır, örneğin Kızılay ve Metro turizmde aktif şekilde bu işin içinde yer aldığı tespit edilmiştir) “Devlet sırrı” diyerek olayı örtbas ettirmiştir. 

Yine Erdoğan Dolmabahçe'de Başbakanlık ofisinde “Bunlar benim aslında kendi değerlerimle uyuşan şeyler değil” diyerek deyim yerindeyse röntgencilik yaptığını itiraf etmiştir. Gezi direnişi sırasında Dolmabahçe Cami’nde yaşanan polis şiddetine ilişkin “Ayakkabılarıyla camiye girip, içki içtiler” palavrası da, Kabataş yalanı da “Başörtülü bacıma saldırdılar” dedikten sonra Başörtülü bacısı “Üzerime işediler” adıyla yandaş gazetelere çarşaf çarşaf röportajlar vermeye başlamıştı ki, hem Dolmabahçe’deki “Ayakkabılarıyla camiye girip, içki içtiler” ve “Başörtülü bacısının üzerine işediler” yalanın etkisi gerçek görüntüler ortaya çıkana kadar devam etti. 

Hırsızlık ve yolsuzluk olayına girmiyorum, hele hele 30 bin Avro’yu sıfırlama olayına da… O liste uzun tıpkı “Uzun adam” gibi, ama sırası gelir başka bir başlık altında açar anlatırız.

Ve Soma(!) 301 madencinin katledildiği Soma'da Erdoğan kendisini protesto eden bir vatandaşı yumrukladığı görüntüler ülkenin gündemine bomba gibi düşerken, danışmanı da vatandaşa tekme atıyordu. Irak ve Suriye'da kana doymayan IŞİD'e “Terör örgütü” diyemeyen Erdoğan, Gezi Direnişi sırasında ekmek almaya gittiği sırada vurulan Berkin Elvan'ı “Terörist” ilan edip yuhalattırıyordu. Yeterli mi?

Özetle 12 senede tam yetkiyle yapamadıklarının iki katını, şimdi yok yetkiyle daha az zamanda yapacağım diyor. Özeti budur, gerisi hikaye.

Bu arada Erdoğan’a “Gazi” unvanı neden verilmez, belki de bütün kibri ve derdi budur, kim bilebilir. Yoksa Cumhurbaşkanlığı seçim turlarına önce Samsun'a sonra da Erzurum'a neden gitsin değil mi?

3 Temmuz 2014 Perşembe

Severmişim Meğer / Nâzım Hikmet

İngiltere'nin başkenti Londra'da bulunan sanat merkezi Southbank Center, son 50 yılın en büyük aşk şiirlerini seçmiş. Listede Türkiyeli komünist şair Nâzım Hikmet de var. İşte o şiir:

yıl 62 mart 28
pırağ-berlin tireninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın 
yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini
yorgun kuşun 
inişine benzetmeyi sevmedim

toprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi 
onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
pılatonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın 
kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar 
kondurulmuş avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek 
sen göremiyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden 
azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş 
bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek
gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
borodino savaş alanında 
andırey’in sırtüstü seyrettiği gökkubbe
hapiste türkçeye çevirdim
iki cildini savaşla barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gökkubbeden değil 
meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar moskova dolaylarında
predelkino’da kışın çıkarlar 
karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar rus sayılıyor 
kavakları türk saydığımız gibi
izmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
ilgaz ormanlarında 
yıl 920 bir 
keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
vera direksiyonda 
moskova’dan kırım’a gidiyoruz koktebel’e
asıl adı göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor 
iki yandan dışarıda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkıyalar çıktı karşıma
bolu’dan inerken gerede’ye
kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayrı alacakları 
eşyam da yok
ve on sekizimde
en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta 
bata çıka karagöze gidiyorum 
ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
belki bir yerlerde okudum
sekiz yaşında bir oğlanın karagöze gidişini
ramazan gecesi istanbul’da
dedesinin elinden tutup
dedesi fesli ve entarisinin üstüne 
samur yakalı kürkünü giymiş
ve harem ağasının elinde fener
ve benim içim içime sığmıyor sevinçten

çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
istanbul’da kadıköy’de
fulya tarlasında öptüm marika’yı
ağzı acıbadem kokuyor
yaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim 
salıncak bulutlara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana
hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım
severmişim meğer
ister aşağıdan yukarıya
seyredip onları şaşıp kalayım
ister uçayım yanıbaşlarında

kosmos adamlarına sorularım var
çok daha iri iri mi gördüler yıldızları
kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler
turuncuda kayısılar mı
kibirleniyor mu insan 
yıldızlara biraz daha yaklaşınca
renkli fotoğraflarını gördüm 
kosmosun ogonyok dergisinde
kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek
soyut mu desek
işte o soydan yağlı boyalara benziyordu
kimisi yani dehşetli figüratif ve somut
insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında
sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin
onlara bakıp düşünebildim
ölümü bile şu kadarcık keder duymadan
kosmosu severmişim meğer

gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş istanbul’da da 
kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmıyacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama ayvazofski’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma
en aygın baygını en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim

yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da
camlarımda yüreğim beni olduğum yerde
bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde
ve çıkar yolculuğa haritada 
çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları
pırağ-berlin tireninde yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir teki ölümdür benim için
moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tiren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de
altmışımda farkına vardım bunun
pırağ-berlin tireninde yanında
pencerenin yeryüzünü dönülmez
bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
Nâzım Hikmet
19 Nisan 1962, Moskova

2 Temmuz 2014 Çarşamba

#unutMADIMAKlımda

Yakanları, onları ak’layanları, yananları seyrederken tekbirler getirenleri, ‘Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı” diyeni en fazla da yananları unutmayın. Ama en çokta camiden çıkıp tekbir sesleriyle insanların yakıldığını asla unutmayın!

Bunca insanın yası, fırtına gibi çöksün üstünüze. #Madımak

18 Haziran 2014 Çarşamba

Evren ve Şahinkaya’ya müebbet verilmiş

Seçim barajı kaldırıldı, zorunlu din dersi bitti. YÖK, HSYK, RTÜK kapatıldı. Sembolik! 'Allah uzun ömür versin', şimdiki muktedir ‘Uzun adamı’ kaç yıl bekleyeceğiz?

18 Mayıs 2014 Pazar

İbrahim Kaypakkaya ‘Öteki yüreğimiz!’

Türkiye proletaryasının önderi ve coğrafyamızda Mustafa Suphi’den sonra komünist hareketi ikinci kez ayakları üzerine diken İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkence hanelerinde hunharca katledilişinin 41. yıldönümü. Dünden bu yana çok şeyler aktı gitti ama unutulmayan  komünistlerin ve emekçi halkların bilincinde ve mücadelesinde yer eden ve orada duran Kaypakkaya yoldaş oldu. Onu yalnızca işkencede “Ser verip, sır vermemenin” timsali olarak göremeyiz. Onu yalnızca bu yanıyla anmak O’na yapılmış en büyük saygısızlık olacaktır. O’nun 3,5 ay süren en ağır işkenceler de direnmeye iten savunmuş olduğu M-L düşünceler ve düşmana karşı her koşulda milyonları temsil etme düşüdür. TC devletince düşünceleri çok tehlikeli görülmesi nedeniyle 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır işkence hanelerinde parça parça yaparak bedenini kurşunlayarak katletti faşist diktatörlük O’nu.

Onun içindir ki, Kaypakkaya yoldaşı komünist bir yol açıcı önder ve TKP-ML Hareketi’nin kurucusu ve tabuların yıkıcısı ve Türkiye gerçeğine uygun olarak anılmalı, onu anlamalı ve de aşmayı hedeflemeliyiz. Aksi halde Kaypakkaya yoldaşın bıraktıkları ve yarattıkları değeri donmuş bir kalıp olarak görmek olur ki, bu da O’na karşı yapılmış en büyük saygısızlık olacaktır.

Gerçekten de Kaypakkaya yoldaşın yaşadığı dünya kadar, günümüzdekinden farklı bir dünyayı hayal etmek zordur. Dünyada dengelerin değişim gösterdiği, devrim rüzgârlarının estiği bir süreç… Ve gençliğin baş kaldırışı aynı zamanda umutların ve ütopyaların da dönemidir bu. Ama düşleri gerçekçidir. Che gibi romantik bir maceracı değildir belki, ama O’na yönelmek içgüdüseldir tıpkı Demirci Kawa gibi ya da bir Alman komünistle aynı anlamda Spartaküs’dür O… Ve on üçüncü yüzyılda Şeyh Bedreddin gibi bir isyanda, bir eylemdedir, Marksist bir Saint-Just ve yıkıcılığın kor yığınını alevlendiren yeryüzünün lanetlilerinin baldırı çıplakların Cid Campeador’udur…

Başkaldırı, içine sindirememe, düzene öfke, sisteme uyumsuzluk, uygunsuzluk ve diğer şeyler yol arkadaşlarıyla birlikte artık bir hayal adasının gerçek dünyaya armağanı kasketli semboller fotoğrafının namlı yüzlerinden birine, tıpkı Che gibi O’na da temas ettirilmeli kafası karışık gençliğin. Düşlediğimiz budur ama amacımız gölgeler altından çıkarmaktır O’nu. Sosyal adaletsizliklerden rahatsızdırlar ama aileleriyle birlikte üç öğün yemekler yemeye, aile yataklarında uyumaya, aile evine geç kalmamaya, küpün dışına asla taşmamaya devam edenlere uyarı ve bundan kurtuluş çağrısıdır aynı zamanda Kaypakkaya. Gidip bir yerlerde içmesine, bir efkâr dağıtmak kadar hadım bir faaliyet yoktur. Üç odalı aile evlerinin, cadde arası sokaklara yayılmış barların, meyhanelerin, hiç olmadı üstüne üstelik burjuvazinin gök kubbeleri arasında intiharların, isyankârları olmak ağırdır sanırız!

Konuşmak serbesttir ama ya eylem? Eylem yok. Eylemlilik hallerinden söz ediyor insanlar, kitaplar, dergiler. Ama eylem vakti er meydanı tenhalaşıyor. İnsanın içindeki meydanda bile kimse kalmıyor. Tüm kapılar kapanıyor adeta. Herkes kendi kalabalıklarından, kendi yalnızlığına dönüyor. İşte Kaypakkaya yoldaş tüm bu olumsuzluklara kendi cephesinde tavır alışın ve ‘eylem insanı temizler ve geliştirir’ sözünün pratikçisidir. Bir avuç yoldaşıyla kocaman dünyayı sırtlama yürekliliğidir aynı zamanda Kaypakkaya. O’nun komünist yaşamını ve kavgasını  genç kuşaklara ve emekçilere yeniden yeniden anlatmalıyız, uzlaşmazlığın ve enginleri fethetmenin timsali önderi olarak.

Marksizm-Leninzm kurtuluşun anahtarıdır
Charles Darwin, “Türlerin Kökeni” adlı kitabıyla yeryüzündeki hayvan ve bitkilerin çok uzun süreçlerden ve değişimlerden geçerek (evrim) var olduğunu kanıtlar. “İnsanın atası maymun olamaz”, “Neden, maymunlar bu gün evrim geçirmiyor” sözleri halen kulakları / bellekleri sarıyor. Ama hiçbir idealist “Tanrı zamanın içinde midir yoksa dışında mıdır” sorusuna cevap veremiyor? Bilinçsiz bir şekilde var olduğunu söyler ama onu elinin tersiyle aslında itiyor. Oysa Darwin maymundan geldik dememiş, aksine insanların ve maymunların ortak atasından söz etmiş ve %2’lik bir farka dikkat çekmiştir ya %2 onlar ya da %2 biz öndeyiz ama gelin görün ki anlamayan / sorgulamayan her konuyu kişiselleştirenler ve şairin “Maymun halkasında da halen insanım” demesi kadar net ve yalın değildir hiçbir söylem. Evet! İnsanlıkta diretmek! Evrim bir süreçtir: ve değişkenlik dünya dönmeye devam ettikçe dünya değişmez değildire karşı tam tersine sürekli bir değişim sürecinde olacaktır.

Evrenin evriminde insan soyunun doğru ve evrenle birlikte korunabildiği yerde, daha önemlisi insana ve emeğe özgürce yaşayabileceği bir ortam sağlamak, ne kutsala dayandırılan bir kader ve iktidar sorunudur, ne de ‘nasılsa bugünü atladık, sonrasını sonrakiler düşünsün’ denecek kadar düz çizgiler vardır. Geçmişi asırlara dayanan Siyah Direniş Hareketi’ndeki eğilim gibidir; sahibi hastalandığında “Neyin var efendi, hasta mıyız?” diye soran “Ev kölesi” tavrının tipik bir örneği ve sahibi yatağına düştüğünde, efendisi bir an önce ölsün diye dua eden “Tarla kölesi” tavrını benimseyen Malcolm X’in çizgisinde somutlanan derin direniş hareketi.

İşte, günümüz insanlığını geçmiş zamanlardan ayıran temel tehdit ve yıkım, neo liberalizmdir, küreselleşmedir. Ne olmuş yani, insanlık ne belalar gördü, her durum ve her döneme uygun şeytanlarımız olmadı mı(?) o halde niye dert edelim de diyebiliriz. Yâ da bir burjuva gazete de tipik bir küçük-burjuvanın kaleme aldığı “600 yıl sonra biz yaşamayacağız ki, o yüzyılda yaşayanlar düşünsün, buzulların erimesini ve dünyanın 3’te 1’nin sularla gömüleceği bizi telaşa vermesin, siz şimdiyi yaşayın” diyen ve başkaları adına insanın insan olmaktan utandığı ama bu utanca rağmen anormalleşmiş bu yaşamlarda normalmiş gibi yaşayanlara karşıda diretmek payesini de eksik etmemek gerekiyor bilinçlerimizden.

Ne demiştik, evrim, doğayla ilgili? Doğa, birdir, hakikat birdir. Zıtlar vardır ama zıtlık yoktur. Doğaya tam itaatte zorlanma yoktur. Evren matematiksel yapıdadır. Doğa ve kitaplar onu görebilen gözlere aittir. Bilimselliğin yanında olmak ve buna göre hareket etmek, matematiğe sahip çıkmak. İşte bütün bunların toplamı: Marksizm-Leninizm’dir! Çünkü Marksizm-Leninizm işçi ve emekçilerinn kurtuluşunun anahtarı ve hakikattir. İşte O’da buna sadık kalmıştır, evrimi gözlemlemiştir. Rehberi diyalektik materyalizm olmuştur. Goethe’nin, Kalinin, Politzer’in, Marx-Engels-Lenin-Stalin-Mao’nun, Dimitrov’ların birikimi ve dünya görüşü içinde bulmuştur kendisini.

Kaypakkaya başkaldırının adıdır
Kuşkusuz insan her şeyden önce kendini yaratandır. Gelecek kuşaklara devrolandır.

Ama yine de herkes her çağda kendi Tanrı’larını yaratıp ona yalvarıyor mu? Oysa Komünist Manifesto da, Marx ve Engels: “Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır!” diyor ve adını koyuyor… Sonuçta burjuvalar ve işçiler aynı yağmurun altında buluşuyor. Yani kendini yaratanın, var edenin kendisi olduğuna vurgu yapıyor. Bu yüzden şimdiye ve geleceğe barbarlık yerine umudu ve mücadeleyi sunmalıyız. Tanrısal değil de insanın bulduğu ve yıkıp tekrardan inşa ettiği bir başkaldırı  gibi… Karşı cinse duyulan bir sevgi, kitaba duyulan bir sevgi, doğaya, özgürlüğe duyulan bir sevgi ve insanın insanca yaşayabileceği bir dünyaya duyulan tutkuyla sevgi. Umut etmek ve umuda duyulan sevgiyi.

Devrime ve sosyalizme duyulan bağlılık: Kaypakkaya’ya işte bunun adıdır… Sevginin, tutkunun ve geleceği kazanmanın adıdır. İbrahim Kaypakkaya egemenlere karşı ezilenler ve sömürülenler nezdinde halkların özgürlüğü için yola çıkmıştır. İşte tam bu noktada çokta uzak olmayan bir tarihten söz edeceğiz, başlıktan da anlaşılacağı gibi İbrahim Kaypakkaya’dan söz edeceğiz. Oysa İbrahim Kaypakkaya yeni kuşaklara seslenen ve hala yanmaya devam eden bir atom çekirdeğidir o hep var / var olacaktır. Yukarıda vurgu yaptığımız gibi, Tanrısal değil, peygamberleştirilmemeli ama idealist-teslimiyetçi-uzlaşmacı bayların cevap veremediğine bizlerin söylemesi için bir miras bırakmıştır. Zamanın içinde olmuştur, geleceğe dairliliğini korumaktadır görüşleri ve teorileriyle.

İbrahim Kaypakkaya 17 - 18 Mayıs 1973’de katledildi. Katledildiği sırada 68 kuşağıyla anılan ve Türkiye özelinde 1971’de yeni devrimci bir tipe ulaşan ve sürekli gelişen sol kadroların arınma, düşünme ve irade alanındaki gücünü ve azmini temsil etmektedir.

İbrahim Kaypakkaya’nın ele geçmesini, sorgulanmasını, işkence görmesini ve öldürülmesini bir süreç olarak baktığımızda, 24 Ocak 1973’de Mirik Mezrasında yaralandıktan sonra yakalandığını, ayaklarındaki donma haline karşın bin bir eziyet edilerek Gökçe Karakoluna getirildiğini ve sonra da Dersim’e (Tunceli) ardından Elazığ’a ve nihayet Amed’e (Diyarbakır) götürüldüğünü görürüz.

Sorgu ve işkenceler
Faşist diktatörlüğün 3,5 ay süren  en ağır işkence ve zülmüne rağmen Kaypakkaya yoldaş geçilmez bir granit gibi direnmiştir. Ama faşist diktatörlük sonuç almak için  hemen öldürmek istemez O’nu. Hastaneye kaldırırlar. İbrahim Kaypakkaya’nın başındaki yaralar ve ayaklarındaki kangrenler kesip biçilerek sağaltılır. O ki, sır vermemiştir, işkenceyi sürdürebilmek için iyileştirilmelidir.

Sonuç alamazlar, umutsuzluğa, hayranlığa ve sıkıntıya kapılırlar. Aylardan Mayıstır. Artık işkenceyi durdururlar. Görevlilerin Ankara’ya gidip gelmeleri ve haberleşmeler vardır. 16 ile 18 Mayıs arasındaki kısa ve kritik bekleyişten sonra Kaypakkaya yoldaş işkencede öldürülür.

Kızıldere’de Mahir Çayanları öldürmenin kılıfı askeri operasyonlardır. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın öldürülmesinin kılıfı Mahkeme ve Büyük Millet Meclisi heyetlerinin yasaya dayanan idam açgözlülüğüdür. İbrahim Kaypakkaya’nın öldürülmesi ise doğrudan ve de çıplaktır.Çünkü Türkiye’nin başına bela olabilcek bir önder daha baştan katledilmeliydi.İşte Kaypakkaya yoldaşın  işkencede katledilmesı bununla bağlıdır.

Sinan Cemgillerin öldürülmesi de dâhil, bu öldürmelerin (katletmelerin) hepsi devrimci harekete karşı yapılmıştır. Tür olarak ilktir. “Liderleşeni yok et” ve halka“İbret olsun” diyen aynı zincirin halkalarıdır.

Farklılaşan bir önder: Kaypakkaya!
Sömürü ve ezme esasına göre işleyen her düzen, düzenle çıkara dayalı ilişkiye girmeyen ve kendi tarzına dönüştüremeyeceği muhaliflerini hemen tanır. Öyle ki, böyle rejimlerin kahkaha atış sebebi bile dişlerinin ve dişlilerinin gıcırtısı sezilmesin diyedir.

Rejim içinde çözüm olma arasındaki fark, aslında kendi kaderini yaratıp yaratmamaktır. Geleceğe ve kendine sahip çıkmak, öncelikle zihni faaliyetlerde yanılsamayı aşmak ve bilinçle ilintilidir. Bir meydan okuma, bir tutum, tavır, uzlaşmamacılık, tercih ve irade gerektirir. Burada adres bellidir!

Yakın tarihteki bu hale uyan belirgin örneklere baktığımızda tehlikeli sayılan ve fikirlerinden dolayı 24 yaşındayken öldürülen İbrahim Kaypakkaya farkıyla karşılaşırız. Ki, bu farkın özgünlüğü, ne yazık ki doğal mecrasında akmamıştır. Kaynağından giderek uzaklaşan, farklılaşan ve artık biri diğeriyle bağdaşmayan iki ayrı tarihsel İbrahim Kaypakkaya’nın varlığından söz edebiliriz.

Birincisi, teorik ve siyasal metinlerine göre kamuoyuna daha geniş mal olanlar ve “Ser verip sır vermeme”de anlamını bulan, zamanla halka ait çeşitli inanç ve alt kültürlerden beslenerek mitleşen İbrahim Kaypakkaya’dır. Efsaneleştirme halkla sınırlı değildir. Birilerimizin “Köylüler, aslında toprak devrimi talep etmiyor” gerçekçi ama yetersiz önermesine, diğerlerimizin “Köylülerin toprak talebi vardır” soyut ama yine yetersiz iddiasıyla karşı çıkması gibi sığlıklarımız efsaneye sığınmayınca, bu durum daha da güçlendi.

İbrahim Kaypakkaya, devrimci pratik faaliyetin gizlilik koşullarında gereken ve şimdi kendisinden çok daha meşhur olan o “Ünlü vesikalık resmi” çektirirken beş köşeli “Kasketi” giydiği için ölümünden sonra ne tür yanılsamaya yol açacağını, o vesikalık görüntüde zamanın nasıl “Donabileceğini” büyük ihtimalle tahmin etmiyordu. Tıpkı ikonlaşan ve mitleştirilen Che Guevara gibi.

Tuhaf ve gerçek olan: İbrahim Kaypakkaya’yı siyaset biliminde “Yok” sayarak yâ da “Vardı ama çok gençti” diyerek yâda onun lider haline kâh faydacılıkla, kâh sempatiyle, kâh empatiyle yaklaşanların, onun özgün fikirlerini temel alarak fark edenler, değerlendirenlere, kavrayanlara göre sayıca kat kat daha fazla olmasıdır.

İbrahim Kaypakkaya bugünün adıdır
İbrahim Kaypakkaya’ya tarihsel olarak ilişkin ikinci algılama da Aralık 1971 - 72 arasında bizzat İbrahim Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ama kamuoyuna sınırlı mal olmuş ve politik selinin de yanında pratikte de, program eleştirisi ve tarih ve devrimci teoriye ilişkin “Seçme Yazıları”ndan oluşan entellektüel halinden dolayımlanandır.

“Seçme Yazılar” altı metinden oluşur. Bunlardan biri “Türkiye’de Milli Mesele”dir, birinci yazımı Aralık ‘71’dir. TİİKP ile ayrılıktan sonra söz konusu metni Kaypakkaya esasına sadık kalarak Haziran ‘72’de kaleme almıştır. Yirmi bir başlıktan oluşur ve yetmiş kitap sayfası civarında bir hacme sahiptir.

Bilindiği gibi İbrahim Kaypakkaya’nın aile kökeni Türk ve Alevi’dir. Kuşkusuz kendisi ateistti ve sınıfsız bir toplumu hedefliyordu. “Köylülük modern sanayi karşısında dağılan ve yok olmaya doğru giden bir sınıftır. Oysa proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Özel mülkiyetin muhafazasını değil, kesinlikle ortadan kaldırılmasını ister. Birinin varlığı diğerini imkânsız kılar” diyen İbrahim Kaypakkaya, çeşitli milliyetlerin karşılıklı özgürleşme sorununda da analizler yapıp çözümler öneriyordu. Ezilen ve baskı uygulanan Kürtlerin geleceğini tayin etmesi ve haklarını kullanmasına ilişkin hem o gün hem de şimdi bile kimse On’un kadar ileri gitmemişti.

İbrahim Kaypakkaya’nın gücü nereden gelmektedir?
Evet! Gencecikti! Ezen ulusun içinden geliyordu. Tabular döneminde “Milli Mesele”de Türk, Kürt, Ermeni demeden gerçeği ortaya koyuyordu. Zira İbrahim Kaypakkaya’nın “Türkiye’de Milli Mesele”si sayesinde milliyetçilik ve şovenizmden arınan ilk söz söylenmiştir.

“Türkiye’de Milli Mesele” gibi bunca 41 yıl önce yazılmış bir metnin: kavrayış ve çözümleme, kendinden sonraki tarihi etkileme, çıtayı yükseltme vb. gibi şeylere dair derinliğini nasıl olup halen koruduğunu ve temel önermelerdeki güncelliğini ve gücünü anlamak, oranlamak ve şaşırmamak için o günden zamanımıza dek oluşmuş değişimler üstünden şöyle bir gönderme yapabiliriz: o sıralarda şehirlerarası ve milletlerarası telefon haberleşmeleri, PTT’deki görevlilerin “Hat bağlaması” sayesinde gerçekleşebiliyordu. Şimdi ise dağdaki gerillanın da bardaki ağıt dinleyenin de cep telefonu var. Teknolojiyle birilikte internet cebimize girdi. Peki, söz konusu yukarıda ki, metnin gücü nereden gelmektedir?

İbrahim Kaypakkaya’nın zekâsından, Köy Enstitüleri geleneğinden gelmesinden ve konuya ilişkin Marksizm-Leninizm’i referans alarak tarih ve teoriden çıkarsamalar yapmasından. Yerel halkın anlatımlarını ve yaşanmışlıkları, bilimsel bilgi düzeyinde tasvip etmesinden.

Komüntern ve TKP gibi kurumların tarihsel değerlendirmelerine karşın akıma karşı yüzme cesaretinden, Marksizm ve Leninizm’in tarihsel diyalektik materyalizmden gelmektedir. Özetle gücüde cesareti de oradan gelmektedir!

En önemlisi, Kemalist Hareketi, Kemalist İktidarı, Kemalizmi doğru değerlendirmesinden ve devrimcilikle Kemalizm arasına kalın ve kendinden sonraki yeni zamanlara ve kuşaklara da referans olacak bir hat çekmesindendir.

Siyasal oportünizm yâda Marksizm ve Leninizm
“Seçme Yazılar”ın diğer bir metni, “Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, II. Dünya (emperyalist paylaşım) Savaş Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri” adını taşır. Üç bölüm ve on başlıktan oluşur. Yaklaşık seksen kitap sayfası bir hacme sahiptir, ilk yazımı Ocak 1972’dir. Ağustos 1972’de aslına sadık kalarak tekrardan İbrahim Kaypakkaya tarafından kaleme alınmıştır.

“Kemalistlerin ‘Tam Bağımsızlık’ ilkesi, ‘Yarı Sömürge’ yapıyı seve seve kabullenmek anlamına gelir” diyen Kaypakkaya, Kemalizm mirasçılığı konusunda “İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleriyle ‘Sınıf Kardeşliği’ nişanesidir” der. Zaten emperyalizmle Kemalist Hareket arasındaki işbirliği iyice bilince çıkarılmadığından ve Cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfların farklı kesimlerinin birbiriyle çekişmesinden medet umulduğundan dolayı günümüzde de “Tam Bağımsızlık” denen şeyin aslında bir çelik çomak oyunu olarak sürdürüldüğü fark edilmemektedir.

Komünist harekete sahip çıkmanın adı
İbrahim Kaypakkaya yoldaş yoksul bir aile çocuğu olarak 1949 yılında Çorum Alaca’da doğdu. Ilkokulu Karamahmut, Ortakışla ve Alacaköy'de okudu. 1961'de Hasanoğlan Ögretmen Okulu'nun sınavını kazandı ve öğrenimini burada sürdürdü. Devrimci düsünceyle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Bu okuldan mezun olduktan sonra Yüksek Ögretmen Okulu hazırlık sınıfına bir yıl devam etti ve İstanbul'da Çapa Öğretmen Okulu'na kaydoldu. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisiydi. FKF Çapa Şubesi’nin kuruluşuna katıldı. 1968 yılında TİP Eminönü ilçe teşkilatına üye oldu. Ant ve Türk Solu dergisi yazı kurulunda bulundu.

İbrahim Kaypakkaya’nın devrimcileşmesi, bıyıklarının yeni yeni terlemesiyle başlamış, devrimciliğe ise altı sene sürmüştür. Hasanoğlan Enstitüsü’nden, İstanbul Çapa’ya gelir.

Devrimcileşmesinde zamanın ODTÜ, İTÜ, Siyasal Bilgiler gibi mücadelede öne çıkan okullarıyla ve oralarda kurulan arkadaşlık çevreleriyle doğrudan ilişkisi sınırlıdır. Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ve Dev-Genç’te öne çıkmamıştır. Fabrikalara, köylere sonra Kürdistana gider gelir. 68 kuşağının 1980’li yılların başına kadar süren doğrudan ve dolaylı etkisi bakımından, üniversite çevreleri, akademisyenler, aydınlar kamuoyu ve basında da İbrahim Kaypakkaya zaten Mahir Çayanlara, Deniz Gezmişlere göre az kabul görür, bilinmezden gelir. Sonuçta 68 kuşağına göre sanki 1971’den sonraya ve 1980’den öncesine ait sayılmıştır. Üstelik aitmiş de değilmiş gibi, sessiz kabul görünen bir konsensüstür söz konusu olan. Bunun nedeni İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm ve Milli Meseleye dayanan ülkenin sorunlarına dair ortaya koymuş olduğu görüşleriyle. 68 ortalamasını aşması ve sosyalizmdeki geri dönüşü yakalamıştır. Onun içindir ki, Kaypakkaya’ya dokunmak ateşe dokunmak anlamı taşımaktadır. Bunun içindir ki yıllardan beridir Kaypakkaya unutturulmaya yâ da yok sayılmaya çalışılıyor.

Sinan Cemgilleri ihbar eden İnekli Köyü muhtarının cezalandırılmasından dolayı İbrahim Kaypakkaya arada sırada zaman çizgisinin öbür tarafına geçer. Kabul edilişi 68 Sol’uyla sorunluymuş gibi durur hep. Öte yandan kendi içinden “Dışarıdaki ötekinin” mahremine de bakmayı becerebilmeliyize de vurgudur bu.

İbrahim Kaypakkaya Nisan 1972’e TİİKP’den ayrıldıktan sonra altı yoldaşı ile birlikte TKP-ML’Hareketi’nin Koordinasyon Komitesi (KK)ni oluşturur. Bir çok badire atlatsalar da komiteden geri kalanlar sağdır. Yıllar geçer. Oysa her şey dün gibidir. Sonuç olarak İbrahim Kaypakkaya, yaşayanların hem zorlukları hem de kolaylıklarıdır. Bugün söz konusu o Koordinasyon Komitesini ve o günkü yakın ilişkilerini tam mevcutlu toplamayı dilesek bile, ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü özne olmayı sağlayan Kaypakkaya yoktur. Lider olmak, başka bir şeydir; iyi ve doğru insanlar olabilmek başka bir şey... 

Yüreklerimize kulak vermenin zamanı...
“Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin, herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tacizi kesinlikle yasaklanacaktır. Her ulusa kendi kaderini tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgedeki özerklik ve tamamen demokratik yerel kendi kendini yönetim gereklidir. Bu özerk ve kendi kendini yöneten bölgelerin sınırları ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun milli bileşimi vb. temeli tarafından tayin edilecektir” bu İbrahim Kaypakkaya yoldaşa aittir.

Burada işaret edilen aşağıdan ve alttan yapabilmektir. “Sürecin elverdiği” oranda karşılıklı üstten çözümler aranmakta ve alternatifler üretilerek çözümler üretmek, programınla sistemin üstünde olabilmektir. Belirttiğimiz gibi yukarıdaki sözler Kaypakkaya’ya aittir ve anlaşabileceği gibi de halen geçerliliğinin de yanında, gerçekleşmeyi bekliyor.

Bugün için açıklıkla söyleyebiliriz ki, 25 Temmuz 1968’de Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesiyle Türkiye’de hızlanmaya başlayan siyasal linç ve cinayetler, görüşleri doğrultusunda “Tam Bağımsız Türkiye” diye haykıran Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslanların idam edilmeleri, dokuz yoldaşı ile Kızıldere’de katledilen Mahir Çayanların ve Nurhak’ta Sinan Cemgillerin öldürülmesi ve toparlayacak olursak İbrahim Kaypakkaya, Ali Haydar Yıldızlar ezilen ve sömürlen halklar nezdinde devrim / sosyalizm davası ve halk için yolla çıkmış ama özelinde birbirileri için ölmüşlerdir. Bunu iyi kavramak, sorgulamak gerekmektedir. Teoride ayrıdırlar ama pratikte yan yana düşmana karşı ortak savaşım içinde olmuşlar ve her biri birbirinin üzerine basmadan inandıkları düşünceleri temelinde mücadeleye sıkıca sarılmışlar ve bu uğurda net bir duruş sergilemişler.

İnsanın ayırıcı niteliklerinden biridir başkaldırı ve M-L ideoloji ve bu temel gerçeklik üzerinde yükselir. Siyaset bu has duygunun gerçeğe uyulmasıdır ve bunun gereklerinin yerine getirilmesidir. An gelir o başkaldırı silkelenir, sırtındakini atar, önüne geleni ezer geçer. “İdeolojiler öldü” denen bir çağda yine an gelir başkaldırı bir isim, bir söz, bir resim, bir tebessüm yâda hınzır bir bakışta simgelenir. “Ateşi görüp ihaneti yaşadığı” halde vardır ve o ümidin de ta kendisidir. Anonimlerin sahibi yoktur dolayısıyla herkesindirler türkü sözleri gibi, Kaypakkaya hepimizindir, çünkü anonimdir ve “Öteki Yüreğimizdir!” diyoruz. “Öteki Yüreğimize” kulak vermenin zamanı geldi ve geçmedi mi?

3 Nisan 2014 Perşembe

Phyrrus zaferiniz kutlu olsun!

Phyrrus zaferi, yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer. Kazanan tarafın başka bir zafer kazanamayacak kadar fazla yıprandığı imasını taşır.

Tarih kitaplarında “Phyrrus (Pirus) zaferi” terimi geçer. İsa’dan önce 279’da Epir (kimi kaynaklara göre: Tarentum) Kralı Phyrrus, savaşa tutuştuğu güçlü Roma ordusunu yener. Ama kendisi de ordusunun neredeyse tamamını yitirmiştir. Söylenceye göre Kral Phyrrus, savaşın ardından “Tanrım bir daha bana böyle bir zafer ihsan etme” der.


Sonunda 
Phyrrus, savaşı kazanır ancak 50 filin desteklediği ordusunun tamamını kaybeder. Savaşı kazanmıştır, ama yanında koskoca ordudan arta kalan üç-beş sefilden fazlası kalmamıştır. Bugünlerde AKP yeniden yerel seçimlerden “güçlü” çıktı deniyor ya o yüzden anlatıyorum. 

Oysa AKP’nin bu seçimlerde Türkiye genellemesiyle “%45,6 oy aldı” yaygarasına inanmıyorum. Tıpkı geçmiş dönemlerde her iki kişiden biri AKP’ye oy vermiştir %50 yalanına inanmadığım gibi. 1418 usulsüzlük, 40 il’de elektirik kesintisiyle %45,6 oy almışlarsa az almışlar bile, aksine büyük bir başarısızlık var ortada bence. Düşüncem ise 2014 - 30 Mart seçimlerinde Türkiye ortalaması aldığı oy olsa olsa %35 ile %38 arasıdır. Bu oranlarda er ya da geç bugün değilse de yarın ortaya çıkacak ve dillendirilecektir. Bunu birlikte bekleyip göreceğiz. O yüzden 
Phyrrus zaferinin aslında yenilmeye mahkûm galibiyetleri anlatmak için tarihçilerin kullanıldığı dille anlatmak istedim. Yani bu olaya atfen, tarihte benzer şekilde kazanılan savaşlarda yok değildir.

Peki Kral Phyrrus’a ne olmuştur? Ordusu güçsüz kaldığından sonunda kendisi de fethettiği Sicilya'daki halk tarafından taşlanarak öldürülür. Bizim “büyük patron”u elbette böyle bir son beklemiyor ama bizim de darbe alınca dağılmak gibi bir lüksümüz yok söyleyeyim. 


1418 usulsüzlük, şuana kadar AKP aleyhine tespit edilen 754 tane hile, 40 il’de elektrik kesintisi ama kendine aydın diyen yazar çizer takımı utanmadan ‘demokrasi’den söz edebiliyor ve “yenilginin gerekçesi” olarak adlandırıyor bunları. Aptallar.


Olay o değil ki Reyhanlı ve Gezi direnişinde yitirilen canlarla birlikte sen “iç savaş” çıkartmak için (Suriye’deki terör örgütlerine silah ve lojistik desteği katmıyorum buna, İslamcılara silah yüklü TIR desteğini de, Alo Fatih’leri de) bomba atmaktan, o da olmazsa kendine MİT diyen sefil birkaç elamanını sınır dışına gönderip oradan füze atmaktan söz ediyorsun. Hırsızlığı, rüşveti “bakara makara” olarak gargara yapıp yutmaktan söz ediyorsunuz. O yüzden ortalık aydın aptalından geçilmiyor. Evet şurada hem fikirim bu tepkisizlikleri seçim sonuçlarına ekleyerek şunu söyleyeyim sizler %50’nin içerisindesiniz, gerici şefinizin miting alanlarında küçümsediği, aşağıladığı hatta aptal yerine koyduğu ve "Oy pusulalarında 10. sırada AK Parti'nin amblemi var. Evet mührünü nereye vuruyoruz? Sakın yazmak yok, çizmek yok, aman dikkat" dediği ahmak ve hırsız bir topluluksunuz. 


Bu yüzden %50’niz kambur, kirli, yaralı ve asalak. 


Şimdiden lanetli zaferiniz kutlu olsun..

12 Mart 2014 Çarşamba

Işıklar içinde...

Rabia için gözyaşı döküp, Berkin'e sahip çıkmayan adam onursuz adamdır.

Hesabı sorulacak!

15 Şubat 2014 Cumartesi

Yerseniz: Durmak yok, Kabataş yalanına devam...


Kabataş’ta Tayyip’in üzerine işediler dediği “başörtlü bacısı” Zehra Develioğlu görüntülere bakınca aslında eş mağduru olduğunu düşündüm nedense, zaten kocası “orantısız” bir şekilde Zehracığı bekletmesiydi Tayyip’in nikah şahidi olduğu Zehracığı tanıyamacaktık. Acaba nikahtan sonra toplu mu işediler bunlar "başörtülü bacıları"na da bu kadar aymazlık, bu kadar malzeme oldular, bunun bir sonu olmalı ama bunlar oldukça haz alıyorlar anlaşılan bu tür işlerden. Hani iddia sahipleri iddiasını ispatlamakla mükellefti.

Biliyoruz ki o görüntüler elinizde olsaydı çoktan sinema salonlarında, ellerindeki mevcut kanallardan 7/24 saat yayın yapar, bilbordlarda afişe ederdiniz bu durumu.

Öyle ya Zehra Develioğlu “kimseye ispatlamak gibi bir derdim yok” buyurmuş, artık yalanını itiraf etmiş oluyor, o yüzden bizce susup rezilliğiyle otursunlar evlerinde. Tayyip’te “hukukta bir kaide vardır: müddei iddiasını ispatla mükelleftir" diye nutuk atıyordu. Öyleyse gerici partinin şefi “iddiasını ispatlasın”, ama o da yok. Öyle görünüyor ki iktidarda kalmak için ülkeyi yakmaya hazır ve kararlı gibi görünüyor.

Kabataş’ta türbanlı kadına taciz iddiası, görüntülerin ardından doktor raporuyla da yalanlandı ama Erdoğan halen çemkirmeye devam ediyor. Şöyle demiş: “adli raporu nerenize koyacaksınız” ve "tarif affetmeyecek" gibi kelimeler gevelemiş, öyleyse anlayacakları dilde yazmak gerek. Şimdi biz soralım bu görüntüleri nerenize koyacaksınız? Öyle ya yalanlarınız tek tek ifşa oluyor.

Son olarak tarihin kimi affetmeyeceğini, kimi boğacağını göreceğiz, yetersiz *zevat!
*Zevat: Argoya kaydığında cibiliyetsiz kitle iması taşıyan kelime, "gavat" yerine de kullanabilirsiniz. Bu saatten sonra böyle.

4 Şubat 2014 Salı

Paralel tosuncuk

Erdoğan’a Gezi’yi soruyorlar o Hamburg olaylarından söz ediyor. Hamburg olaylarında bütün halk katmanları var mıydı, aileler çocuklarıyla sokağa çıkmışlar mıydı? En önemlisi Hamburg polisi “Hamburg eylemleri”nde kaç tane eylemciyi öldürdü, kaç bin tanesini yaraladı, sakat bırakdı? 

Mezhepçi ve faşist damarınız kabardığında “Dış mihrak” dediğiniz ülkelerde, ekonomik kriz gelince ülkenin en önemli ticari ortağı olduğunu hatırlar durursunuz. Bu kaçıncı şamar?