Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Şeytanın ironisi - 2

Amerika’nın ilmi siyasetçilerinden biri olan Bekir Bozdağ, Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah’ın birkaç gün önce (2013-26 Mayıs günü), "Biz şu an Lübnan’ı, Filistin’i ve Suriye’yi savunuyoruz (…) Hizbullah Amerika’nın İsrail’in, mezar soyguncularının göğüs parçalayanların yer aldığı cephede olamaz. Biz bu savaşın ehliyiz ve zaferi de kazanacağız. Sabır ve fedakarlıkla bu süreci aşacağız, bu savaş bizimdir" deyince Lübnan Hizbullah’ını şeytan ilan etti.

Ne garip değil mi (?) ben yazıya başlık düşüneyim derken daha önce şurada meğerse bu başlık altı altında daha önceden yazmışım, o yüzden bu yazıma da “Şeytanın ironisi - 2” adını vermek istedim. Bence cuk diye de oturdu.

Malum AKP her sıkıştığında ağzına ya Allah’ı ya şeytanı doluyor. Yine malum biri olmazsa bir diğeriyle de oluyor bu işler. Söz konusu AKP gibi bir muhafazakar “Demokrat” partiyse kafasına göre hareket edebiliyor, karşısındakini köşeye sıkıştırdığını sanıyor olabilirler.

Oysa biz devrimci Marksistler açısından durum nettir efendim:

1) Emperyalistler tarafından Erdoğan’a Ortadoğu’nun zabıtası görevi verilmiştir.

2) Özgürlük, siyasetin insanların etnik ve dinsel kimlikleri üzerinden şekillendiği bir ortamda mümkün değildir.

3) Siyasetin etnik ve dinsel kimlikler üzerinden şekillenmesi aynı zamanda toplumların etnik ve dinsel kimlikler üzerinden idari birimlere bölündüğü bir dünya düzeninden özgürlük çıkmaz.

Özetle bugün Kemal Okuyan’ın soL gazetesinde ki köşesinde kaleme aldığı Alevi ya da Şii devleti de gericiliktir başlıklı köşe yazısında şöyle demişti; “… Söz gelimi Suriye ya da Türkiye, mezhepsel ayrımlar hesaba katılarak idari birimlere bölünürse, sonuç Sünni bölgelerin tamamen dinselleştirilmesinden ibaret olmaz, Alevi bölgeleri de hızla gericileşir. Sünnilikle rekabete ve dinsel meşruiyet peşinde koşan Alevilik kendi sonunu hazırlar örneğin…

Bu nedenle… Suriye’de mezhep temelinde iki ayrı devlet kurulsun, arada Kürtler de üçüncü bir devlet olarak kendi bağımsızlığını ilan etsin demek, bugünkünden daha kanlı çatışmalara davet çıkarmak ve topyekun gericileşmeye onay vermek anlamına gelir” diyor.

Haklıdır, zira bu mezhepsel politikayı güden AKP ve onun şefi Erdoğan etnik ya da dini olarak ayrıştırmanın ne denli tehlikeli olduğunu anlamaları gerekiyor diyeceğim ama seçeresi oldukça kabarık olan bu şurekanın bunu anlaması biraz zor gibi.

Şimdi Lübnan Hizbullah’ına gelelim, burada Lübnan diye belirtmemin amacı kendini Türkiye’de Hizbullah (bunlar sonradan öğrendiğimize göre AKP’nin talebiyle siyasete girdiler ve Hüda-Par adıyla parti kurdular) olarak gören ve adlandıranlar seri halde domuz bağı cinayetler işlediği yıllarda Lübnan Hizbullah’ı bunları tanımadığını ve kendilerini temsil etmediğini sert dille eleştirmişlerdi.

Konuya gelelim, bugün Bekir Bozdağ vb. gibilerinin Lübnan Hizbullah’ına karşı çıkması ve suçu şüphesiz Nasrallah’ın da açık ve net bir biçimde deklere ettiği gibi: “Suriye direnişin sırtıdır, kenarda durmak isteyenler buyursun kenarda dursun" sözüdür. Yani günahı işgale karşı olmaktır.

Lübnan Hizbullah’ı lideri Nasrallah’ın Suriye’ye destek veren konuşması, Suriye’deki silahlı çeteleri ve onlara arka çıkanları zor duruma düşürmüş gibi. Bekir Bozdağ, masum insanların öldürülmesini desteklediği için Hizbullah’ın ismini “Hizbuşeytan” diye değiştirmesi gerektiğini önerdiği sırada, silahlı çeteler Beyrut’ta Şii mahallesinde sivilleri vurmuştu bile.

Öyle görünüyor ki Bekir Bozdağ kimlerle birlikte savaştığını unutmuş gibi. Oysa Türkiye, Suriye’ye karşı yürütülen savaşta Amerika başta olmak üzere İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar ve İsrail’i kapsayan bir ittifakın parçası.

Bekir Bozdağ gibi Mısır’daki Müslüman Kardeşler de boş durur mu (?) onlarda yaptıkları açıklamada “Suriye’ye yönelik her türlü müdahaleye karşı olduklarını” savunarak, “İran’ın veya Hizbullah aracılığıyla Suriye’ye müdahalesini kabul etmiyoruz (…) Hizbullah, İsrail karşısındaki duruşuyla kazandığı itibarı, Suriye halkına yönelik saldırılarıyla kaybetti” buyurmuşlar. Aynı buyruğu Suriye’li bile olmayan çeşitli Arap uyruklulardan (zoraki bir şekilde oluşturulan) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’da Nasrallah’ı “İkiyüzlülükle” suçlamış.

Nasrallah’ın bölge halkları arasındaki itibarı, başta İsrail olmak üzere emperyalist güçlere karşı direniş cephesinde yer almasından ileri geliyor. AKP ve Müslüman Kardeşler’in yumuşak karnı olan “ABD ve İsrail’le işbirliği” konusunda Nasrallah’ın yaptığı çıkış, iki örgütü de siyasetten sıkıştırmış gibi.

Mezhepçi AKP iktidarının ve onun şefi Erdoğan’ın bu bölgede (Suriye özelinde) mezhepsel bir politika yürüttüğünü biliyoruz. En son ABD ziyaretinde de Obama’nın Erdoğan efendiyi uyardığı söylentiler arasında. Uyarıdan çok eleştiri aldığı açık. Topu Ruslara attığı da.

Bas bas bağırıp Avrupalı emperyalist ülkeleri ve NATO’yu göreve çağırmasını da anımsatmak isterim, ne diyordu: “Suriye’ye neden askeri müdahale yapılmıyor”,  “ABD kara hareketi gerçekleştirirse, bizde destek sunarız” çemkirmelerini unutmadınız değil mi (?) hakikaten ne Müslümanmış yahuu. 

Obama’nın söz konusu Erdoğan olunca açıktan söylenmese de güvenmediği görülüyor. “Müslüman kardeşini” satan bir adama neden güvensinler ki, en fazla kullanırlar. Zaten “Üst protokolle karşılandı” veryansınları arasında protokol müdürünün Erdoğan’ı karşılamasından sonra Huffington Post: “Amerikan kanalları Başbakan Erdoğan’dan nefret ediyor” diye haber geçiyordu.

Şeytanın ironisi olsa gerek dedik ya, özellikle emperyalist Amerika başta olmak üzere Batılı ve Avrupalı ağababalarından çok şeyler öğrenmeleri gerekiyor.

Emperyalistlerle yatağa girilmeyeceğini öğrenecekler ama şeytan izin vermiyor.

Fakat öğrenecekler.
Hizbullah’ın prestiji nereden geliyor?
1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgaline karşı mücadelede ortaya çıktı ve resmi olarak 1985’te kurulan Hizbullah, başından bu yana İsrail ve Amerikan müdahalelerine karşın direnişin yanında tavır alması ve askeri mücadelede önemli başarılar elde etmesi sayesinde bölge hakları nezdinde büyük prestij sahibi.

Örgüt, Şii kimliğine yaslanıyor ve İslamcı bir söyleme sahip. Ancak 2006 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali karşısında “Bu dini değil, ulusal bir savaştır” demesi ve devrimci direniş örgütleriyle de dostane bir ilişki tutturması, örgütün ve Nasrallah’ın karizmasını pekiştirdi.

Hizbullah’ın en büyük dayanağı İran ve Suriye hükümetlerinin yardımı, bu dış destek sayesinde örgüt, maddi olarak güçlenmesinin yanı sıra, gelişmiş silahlarla askeri gücünü de artırdı.

Örgütün en önemli dezavantajı ise mezhepçi bir kökenden gelmesi. Lübnan siyaseti, emperyalizmin teşvikiyle tamamen mezhepsel bir yapılanmayla oluşturuldu. Öyle ki ülkede seçimler bile mezheplere göre düzenleniyor. Hizbullah siyasi olarak diğer direniş unsurlarıyla diyaloğa önem verse de, tüm ülkeyi kucaklayacak bir çizgi tutturamıyor. Lübnan’da etnik veya mezhepsel bir kitleye yaslanmadan siyaset yürüten tek güç, Lübnan Komünist Partisi.

2 Mart 2013 Cumartesi

Başkan siyah ama...

Beyaz Saray’a çıkma hakkını kazanan ilk siyahi Amerikalı olan Barack Obama “Başkan siyah olabilir ama saray her zaman beyaz kalacak” sözünü doğrulamaya devam ediyor. Obama’nın General David Patreus’un yerine düşündüğü isim: “İleri Sorgu Teknikleri” ile işkenceyi sistematik hale getiren, Guantanamo işkence üssü ile anılan Bush döneminin CIA yöneticilerinden, “Suikastçı Çar” namıyla anılan John Brennan.

Eren Akyol’dan alıntıyla başlayalım: Bush döneminin kıdemli CIA yöneticilerinden biri olan Brennan, bu dönemlerde uygulanan tartışmalı güvenlik politikalarından birçoğunun, ilk elden sorumlusu.

Hatırlatalım: George W. Bush, yakaladığı terör şüphelilerine başta Guantanamo üssü olmak üzere dünyanın dört bir yanına yayılmış gizli CIA hapishanelerinde “İleri Sorgulama Teknikleri”yle işkence yapıyordu. Obama ise hiç bu zahmete girmeden doğrudan imha yöntemlerini kullanmayı tercih ediyor.

Obama Amerika’da yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna oturmadan hemen önce 2009 yılında “Sadece teninin rengi siyah” derken bunu kastediyordum. Bakınız: Barack ‘Hüseyin’ Obama’nın seçilmesi üzerine… Bush’un Afganistan’la başlayıp Irak’ı işgal etmesiyle başlayan süreç bir kez daha devrimci (Marksizm’i) Marksistleri haklı çıkarmış oldu.

Öyle ki “İleri Sorgulama Teknikleri” (suyla nefesini kesip boğulma psikolojisi yaratılan bir işkence türü) gibi sistematik bir hale dönüştürülmüştü. Ayrıca Obama ve Brennan’ın, adeta yeni bir oyuncakmış gibi kamuoyuna tanıttığı bu sisteme dayalı olarak, İHA’ların (İnsansız Hava Aracı) tarafından yapılan bombalamalarda, 200’ü aşkın çocuk olmak üzere yaklaşık 3 bin insan yaşamını yitirdi.

Bush’un Irak işgali macerasından geriye, Obama’nın Ortadoğu fantezileri kaldı. Bu işi şimdi Suriye’de kendilerinin pis ilişkiler taşeronu AKP iktidarı başta olmak üzere, Arap coğrafyasında (S. Arabistan, Katar vb. gibi ülkelerden) kotardıkları idamlık mahkûmları Suriye cephesine sürerek “Esad’ın aslında Beşşar Esad olmadığını, Esed olduğunu” ve orada bir diktatörlük olduğunu söyleyerek devam ettiriyorlar. Onlar kime zalim derse zalim, kime demokrasi kahramanı derlerse demokrasi ve kime diktatör derlerse bizimde onlara diktatör dememizi istiyorlar.

Onlar diktatör deyince diktatör, kahraman derlerse kahraman olarak göreceğimizi sanıyorlar. Oysa böylesi bir zorunluluğumuz yok, hele hele emperyalist devletleri desteklemek gibi bir seçeneği öne sürmek ise düpedüz ahmaklıktan öte bir şey değil.

Emperyalizme karşı kim mücadele yürütüyorsa bizce Mahir Çayan’ında belirttiği üzere: ihtilalci de, ilerici de, devrimci de O’dur. Çünkü ezilendir. Emperyalizme karşı olmayı anlatır. Bütün bunlar hem de etnik kökeni ve dini ne olursa olsun, ezilen / mazlum halkların hakkının ve hukukunun savunulması anlamına gelir.

Devrimci Marksizm bu yüzden bu kadar basit ve nettir...

3 Aralık 2010 Cuma

Kral çıplak

“WikiLeaks Belgeleri” gündemi belirlemeye devam ediyor, şöyle ki TV kanalları yazar-çizer-stratejistten geçilmiyor. Öyle ki özel programlar yapılıyor, kafa yoruyorlar… Görende sanır ki, Julian Assange’in okul arkadaşları bu kişiler, 40 yıldır tanıyorlar bu adamı.

Ve yorumluyorlar… Efendim bu iş İsraillin işidir… Yok, yok bu belgelerin bir belirleyiciliği bulunmuyor, ilişkilerimiz zarar görmeden devam ediyor. Erdoğan’ın şövalyelerinden Egemen Bağış, WikiLeaks belgelerini kastederek “Fitne çabası” diye buyurmuş… Şimdi düşünüyorum da WikiLeaks belgeleri ilk yayınlandığında yazarak önlemimizi almış olduk.

Uyumlu bir şekilde sallıyorlar öyle ki bazıları da gazeteci değil sanki Erdoğan’ın fedailiğini yapıyorlar…

Bunların başında istikrarlı bir şekilde Nazlı Ilıcak geliyor, kadında kişilik namına eser yok, ona göre ne varsa yok Ergenekoncuların işi olmak zorundadır, çünkü ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait gizli yazışmaları yayımlayarak büyük tartışmalara neden olan WikiLeaks internet sitesinde ilginç bir detaya rastlanmıştır ve WikiLeaks sitesinde yer alan duvar kâğıtlarının birinde Atatürk’ün fotoğrafının bulunmasıymış, (duvar kâğıdındaki Atatürk fotoğrafını ekleyenin sonradan anarşist bir Yunan grubu olduğu belirlendi) duvar kâğıdında “Arşivleri açma zamanı” diye de bir de not varmış işte öyle bir neden bulunmuş, konuyu getirip Ergenekon’a bağlayacak, bağlayamıyor. Zorluyor ama olmuyor… Olsun ne kadar vurursam AKP muhaliflerine o kadar iyidir, AKP içinde her zaman yerim hazırdır.

Diğer isimse hafızalarda kalan isim Fatih Altaylı o zatta demiş ki; ''Başbakan'ın İsviçre'de 8 ayrı hesabı olmadığına kalıbımı basarım…” … Ee, Fatihçiği az çok biliriz, boş yere oynamaz o da Nazlı ablası gibi, gerçi şimdiye kadar ne söylediyse hep aksi çıkmıştır ama olsun o yılmıyor, adam da kalıp mı var öyle bir şey söylüyor (?) neyse sen işini yine de bilirsin Fatih, boş yere söylemezsin o sözleri, çıkarlar söz konusu olunca namus-hayâ mı o da ne? Yabancıdır bu olgular, anlamazlar. Belki de şöyle demeliyim, ahkâm kesemeyecekleri tek şey başkalarının namusu değil de, kendi namuslarıdır.

Diğeri Mehmet Ali Birand, Doğan Medya ile AKP’nin arası açılınca bunlarda eskisi gibi ekmek yiyemiyorlar Amerikalılardan. Düşünüyor şimdi bu, nasıl yapılır (…) ve bilmiyormuş gibi davranıp: “Yav bu işler nasıl oluyor, mümkün müdür” diye eski ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’a soruyor. O da cevaplıyor; “Efendim ortak düşman bunlar… Biz dostuz!”

Oysa herkes bilir ki Amerikalıların az ekmeğini yememiştir Birand, mesleğini deşifre edecek değildir ya hokkabaz…

Sonra diğerleri, Taraf, Zaman ve Serdar Turgut vb.leri…
***
Dünya üzerinde artık gizli gerçekleri vaat etmiş site olan WikiLeaks, belge yayımlamaya devam edeceğim diyor… Daha neler yayımlayacaklar bilmiyoruz, bekleyip göreceğiz… Ya da gerçek anlamda Julian Assange’in kim ve amacının ne olduğunu da bilmiyoruz(?) ama bildiğim kadarıyla bizi ilgilendiren yönüyle Türkiye üzerine 8 ya da 9 bin belgenin daha yayımlanmasından söz ediliyor, olsun yayımladıkları bu kadar belge hakikaten yeter de artar bile. Ortalığa düşüp önüne gelen herkese saldırmaları da ondandır sanırım..

Kabul etmek gerekiyor ki, en az Araplar’ın fantezisi ne kadarsa İranlılar için, Amerikalılarında Türkiye’ye için azımsanmayacak derecede fantezisi var, hatta aşırı derecede platonik bir aşk, adamlar 65 küsur yıldır deyim yerindeyse geçmiş dönemlerde dahil, var olan bütün iktidarlar, Amerika'nın kuması durumunda… AKP'de dahildir buna.

Bu arada Erdoğan efendi hesap soracağım demiş, kimden soracaksa:) Öyle ya hesap soracak, bütün bilgi akışının kendisine yakın duran isimlerden olduğu söylenmiş zaten, isimler bile deşifre edilmiş, öyleyse oraya buraya çemkirmeden kendi partisinin içindeki pisliklerden başlamalıdır hesap sormaya.

Fakat bu zordur, neden mi (?) hem BİM mağazalarının (bu arada BİM'i Erdoğan'ın çocuklarından birine satmıştır) hem de kendisinin eski danışmanı Cüneyt Zapsu'nun ABD'deki dostlarına lafıdır; "Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın" dediğinde Erdoğan, Zapsu’ya dokunabilmiş midir?

Elbette hayır!

Şimdi anımsayıp, gülümsedik mi?

Ayrıca Erdoğan WikiLeaks’te geçen bütün iddialar için iftira diyerek bunları yayınlayanları açıkça tehdit etmiştir, şimdi bizlere ta önceden “Durun Erdoğan’a haksızlık ediyorsunuz” diye çıkışan ve Erdoğan söz konusu olunca salaklaşıp, akılsızca yorum getiren ve AKP’yi cansiperane savunan liboş takımı “Empati”den söz ederken, Erdoğan iktidarının kendisine muhalif gördüğü bütün unsurları (Aleviler, Kürtler, Sosyalistler ve diğer azınlıklarla birlikte hatta Türkleri) cezaevine dolduran, baskı uygularken bir kez daha düşünmelidir…

İşte bu işler böyle işlerdir, organizedir. Zaten kendisi de iyi bir organizatördür...

"Empati"yi dillendirenleri düşünüp bizce burada da bir gülümse ve tebessüm gerekiyor :)

Sonuç
AKP’nin sekiz yıl içerisinde beceriksiz bir politika yürüttüğünü söylüyorduk, WikiLeaks o pis ilişkiler ağını deşifre ederek bizi kanıtlamış oldu, inanmayanlar görmüş, bazılarına da kapak olu verdi, yayınladıkları gizli belgeler sayesinde çoğu kişinin adı artık hoş hatırlanmayacak bu kesin, yine çoğu kişi tarafından, adın çıkacağına canın çıksın derler ya işte o şekil bir etkisi olacak, bu asalaklardan ya WikiLeaksli ya da WikiLeaksssız kurtulma vakti gelmiştir…

Ve... Bu bir işarettir :))
Not: WikiLeaks ile ilgili yazıyı girdikten sonra Amerikan servis sağlayıcıları tarafından internet adresinin iptal edilmesi üzerine WikiLeaks daha önceden aldığı önlemler sayesinde belge ya da bilgi kaybına uğramaksızın wikileaks.ch/ adresi üzerinden yayına başladı. Diğer bir konuysa “AKP'lilere örnek olması gereken WikiLeaks istifası”, Hıristiyan Demokratlar ile hükümette yer alan Hür Demokrat Parti'nin ABD'nin Berlin Büyükelçiliği'ne bilgi taşıdığı yönünde WikiLeaks belgelerinde yer alan bilgiler tartışılmaya devam ederken, HDP'nin yöneticilerinden Helmut Metzner, bilgi sızdırdığını itiraf ederek istifa etti. 
Önemli bir not daha: Tayyip Erdoğan'ın İsviçre bankalarındaki 8 ayrı gizli hesabına ilişkin diğer açıklamada Ergenekon davasında “Doğu Perinçek'ten Tayyip Erdoğan'a yanıt, işte servetinin gizli kanıtı” başlıklı yazıyla kendi sitelerinde yayımlandı.

25 Kasım 2010 Perşembe

Kedir kedii...

Lübnan’da Erdoğan, Türkmen köyünde halka seslenmiş "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz." Öyle ya kim dardaysa Erdoğan orada, nerede bir zulüm-mazlum ve eşitsizlik varsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti orada. Ala, kürsüye çıkınca İsraillilere de bindirmiş ayakta da alkışlanmış.

Sanki Amerikalılar Irak’ı işgal ettiğinde Bush’un karşısına geçip “Amerikan askerleri biran önce evlerine dönsünler diye dua ediyoruz” diyende Erdoğan değildi (?), Mavi Marmara gemisi baskını yiyince Fethullah efendiden azarı işitip, Obama’nın restinden çekinip bir grup AKP’liyi alelacele ABD’ye gönderen de…

Kimi kandırıyorlarsa (pardon aramızda şu NATO’nun bu topraklara döşeyeceği füzelerden sonra, bu zavallı çıkışı alkışlayan/gurur duyanlar da yok değil) Allah aşkına, sen - ben - bizim oğlan geleceğiz yan yana kükreyeceğiz, yalnız kalınca da birbirimizin kuyusunu kazacağız. Kendi ülkesinde istikrarı gerçekleştirememiş ama diğer ülkelere kahramanlık pozlarıyla caka çalıyor. .

Kendini ya Osmanlı ya da Arap azilzadesi sanıyor. Yalanda üstlerine yok, oysa Türkiye'de ve muhtemelen İzmir'de konuşlandırılacak olan Füze Kalkanı Projesi'nin İran'ı hedef aldığını herkes biliyor. Tablo şöyle... Komşu'nun evinden silahlar komşuya çevrilmiş ama isim verilmiyor. Bunun ne önemi olabilir ki! İran adının verilmemesi ile kimi kandırıyorsunuz. İran’da, Türklerde Türkiye'de konuşlandırılacak Füze Kalkanı'nın İran'a korku salmak ve muhtemel İsrail saldırısına tedbir olmak için alındığını bilmiyor mu sanıyor bunlar?!

Türkiye'ye yerleştirilen Füze Kalkanı besbelli İran ve Suriye füzelerine tedbir için, bunun adını seslendirmek hiç önemli değil zira aynı toplantıya katılan Fransa cumhurbaşkanı, İran'ın adını açıkça vererek "Bizde kediye kedi derler" dedi de bizimkisi de altta kalmayacak ya “Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz” diye efeleniyor… Yesinler Kasımpaşalılığını, o füzeler bu saatten sonra hem Başbakanlık Konutu'nun, hem de AKP’nin içine yerleştirilmiştir wesselam!.

Son olarak, Lübnan'lı Harari ailesine kâr yapan bir kuruluş olan TürkTelekom'u bende satsaydım beni de ayakta alkışlarlardı..
.
Ee yukarıda da söyledik işte bizimkisinin duyduğu sesten irkilmesi doğaldır, ne diyelim: kedir kedii...

7 Haziran 2008 Cumartesi

“Bizim Taraf”dan olmak

Memleketin dört bir yanını sardı, “Anayasa Mahkemesi”nin “Türban iptali” kararı, herkes tutuştu (sözüm ona gerçek bir demokrasi varmış gibi) “Demokrasi” elden gidiyor, "Cübbeliler darbe” yaptı diye. Şimdilik kimse üstüne almıyor. Efendim biz şu koca harflerle yazılan “Demokrasi”den yanaydıklarla geçiştirilenlerden sonrada, aslında kabullenmeseler de Anayasa Mahkemesi’nin “Türban’ı iptal kararı” o gün için “Üniversitelerde türbana serbestlik vereceğini sanan saf diller, sonradan rotayı değiştirip deyim yerindeyse, “Görüyor musunuz şu yaşananları, bu bir yargı darbesidir" bazıları da ahkam keserek "Bizde birer soğuk duş etkisi yaratmadı bütün bunlar, kaldı ki biz böyle olacağını biliyorduk” söylevleriyle günü kurtarmaya çalışıyorlar.

İşin açıkçası sabit fikir yürütenler üzerinde kimse durmadı. Bunlardan biri Anayasa Başkanının görüşünü "İptal" kararından önce tarafını ve tavrını belirlemesinin (deyim yerindeyse kullanacağı oyu acıkça karşı "red" vereceğinin) üzerinde kimse durmadı ya da durmak istemedi. Ve/ya da çok normal bir şeymiş gibi görünüp "Demokrasi" diye algılandı bütün bunlar.

Sanki bu duygu patlamasını yaşayanlar neredeyse kendini tutamayıp ağlayacaklar ve AKP’nin kapatılmasını bununla engelleyecekler sanırsınız ve daha dün ateşli bir şekilde AKP’nin savunuculuğunu yapmadılar sanki? Oysa başından beridir, AKP’nin kapatılma olasılığının kapatılmama olasılığından daha yüksek olacağı gün gibi ortadayken. Yargıtay’ın açmış olduğu kapatma davasının Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden bağımsız olmadığını da dillendirmemize rağmen, bu yasanın “Burjuva demokrasisi”ne dayandığını, bunun asal gücünün de “Laiklik ilkesinin” hukuk ve yasalardan aldığı bir güçle olduğuna vurgu yaptık. (Blog'u inceleyebilir meraklı arkadaşlar, kaldı ki, fikir paylaştığımız birçok arkadaşla, hem onların kendi sayfalarında hem de kendi yorum sayfalarımızda görüş belirttik.)

Papatya falı
AKP ya kapatılmayacak, ya da kapatılacak! Yani ya AKP ya TSK!

Kaldı ki Kemalist ideolojinin temel kuralı, muhalifini her türlü entrikayla bertaraf etmektir. Bunu şimdi AKP’de deniyor. Örnek mi Fikri Sağlar’ın, BirGün Gazetesi’nde kaleme aldığı yazısında ki iddialar. Bütün bu süreçlerden sonra gizli sevinenler olduğu kadar açıktan sevinenler de olacak. Düşünmek bile istemiyorum ama düşünsenize bir Genelkurmay Başkanı atanmış ve (onların deyimiyle) dini bütün biri var TSK'nın başında ve şu AKP'nin İslam'i açılımları ele alındığında, ona buna özgürlük diyenlerin yüzlerini görmek isterdim. Şimdilik böyle bir şey yok. Ama ya olsaydı?

Fakat AKP kapatılmasa da, kapatılsa da sevineceğim. Bu her iki olgu da Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır diye düşünmemden kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu hesaplaşma (ya da iç çatışmada) işin açıkçası ben gizli sevinenlerden değilim, hiçbir zamanda olmadım, doğama da aykırı zaten gerici bir zihniyete alkış tutmak, aksine açıktan sevinen ve hatta bunun için büyük puntolarla yeniden ve yine yazıp - çizen “Sevinenlerdenim!” Şükürler olsun!

Hiçbir programı olmayan, stratejisini ve taktiğini belirleyememiş, pratiği sadece söylevlerde yazılı kalan “Mücadele edin”den öteye gitmeyen ve kavram kargaşası yaşayan dostları görünce net bir duruşun ve de nitelikli bir söylevin, pratiğin ve teorinin anlamını bugün insan daha iyi anlıyor. Ne de olsa köşe başlarını tutmuş seviyeli döneklerden oluşturulmuş bir sol furya var.

Bir de dönekliğini ideolojik seviyede tutmak isteyenler var. Onların çoğu bildiğim kadarıyla Bay Fetullah Gülen’in gazetelerinde bilemediniz eklerinde yazıyorlar. Birkaç yaramazlık yaptıktan sonra yuvalarına dönüyorlar. Bir de seviyesiz dönekler var. Onlar kendilerini ispatlama derdindedirler. Oturabilecekleri tek koltuk var oda sistemin koltuğu. Orası çok sıcaktır. Ne de olsa sistemin kucağıdır. Bunlar dün düşman ilan ettikleri hâkim kuvvetlere kendilerini affettirme ruh hali içinde kendilerinden beklenenin çok ötesinde bir gayretkeşlik yarışına girerek dillerini efendileri için kullanırlar.

Oportünizme kapılmış, parti ve partizanlığı karıştıran bir silsileden söz ediyorum. Kömür dağıtıp, kömürü dağıttığını gurur ve şerefle dillendiren daha sonra da inkâr edenlerden söz ediyorum! Kaldı ki, dün aymaz bir şekilde demokrasinin gereğiymiş gibi duruş ve tavır şekliyle Erdoğan kadar bile olamayanları görünce Erdoğan’ı anlıyor insan. Sürüler psikolojisine kapılmış, bir demokrasi havariliğiyle “Özgürlük”lerden dem vurmanın adı budur sanırım. Zaten onlarla da bunlar yapılır. Beklenende budur..

Emeğinde aşkında yarısı kadındır
Kadını özgürleştireceğini sanan “şekilcilik”le ve “simge”lerle dolu görüngülerle (tabii bir de ‘kadını takip et’ kuralı vardır, ancak bu erkek egemen bakış bize yakışmaz) siyasetin en ama en evrensel değeri neyse onu yerine getirdiğini düşünen oysa aslında bu (tür) siyasetin de evrensel kuralıdır. Görevini yerine getirir ki, konu laiklikle, Kürtlükle sınırlı olsa iş kolay alıştığımız ve yabancısı olmadığımız bir konu. Ama işin içine “din” girdiğinde gevezeliğinden ödün vermeyenler korkularından olsa gerek susmayı yeğlerler. İşin içinde biraz da mevki, kariyer, para da varsa söz konusu bile olamaz bu. Tıpkı Tv kanalarının son gözdesi olan “desti izdivaç” programlarının, başı açık ve evlenme meraklısı, yaşı geçkin gezmeye meraklı kadıncıkların çağdaşlığını da bir yere kadar elden bırakmayan ama 8 trilyonluk kocayı duyunca artık bir saatten sonra “Örtünmemin zamanı geldi, mümkünse Hac’a gidebilirim sizinle" diyenleri anımsatıyor şu yaşananlar.

İşte bütün kapitalist alemde olduğu gibi, bizim memlekette de paranın yönünü takip ettiğimizi de göz önüne alırsak ve her daim benimseyin, benimsemeyin her defasında sistemin ve o büyük sermayenin ve onun o kademedeki siyasi işbirlikçilerine, uşaklarına, yakın korumalarına, tetikçilerine (bade bıyıklı kodaman devlet yöneticilerine) ulaşırsınız.

İşçilere, emekçilere kimseden hayır yok, bunu anlamamız gerekli en azından bu sistemde. AKP, sermayenin partisi, afişleri Avrupalarda hazırlanan, BOP’un eş zamanlı “Ilımlı” partisi. Kendisi gibi düşünmeyene özgürlük tanıyacağı da yok. Kendi gibi “İbadet etmeyen”lere de “İnanç” hakkı ve “Saygı”sı yok. Kaldı ki bunu 800 yıl önce kanıtladılar. Referansları güçlü. Birincisi Camel (Deve) Savaşı, ikincisi de bir çoğunluğu kendini İslam dinini yadsımadan bu dinin içinde buldu ama bir mezhepten geliyordu, öylesine iktidar hırsı bürümüştü ki gözlerini, “Kerbela'da 'Ehl-i Beyt' soyundan Peygamer'in torunu olan İmam Hüseyin'i ve 72 yandaşını katlederek" gösterdiler. Bunun anlamı kim olursa olsun kendi iktidarı ve çıkarı söz konusu olduğu sürece Peygamber'in ailesi (evlatları) olsa bile gözdağı verilecekti.

Öyle yüzsüzleştiler ki Fetullah kliği İmam Hüseyin'in adaletli ve haksızlıklara karşı başkaldırdığını da bildiğinden: "Biz İmam Hasan'ın yolunu benimsiyoruz ama İmam Hüseyin'in yolunu benimsemiyoruz" diyordu yıllar önce. Örneğin kendine ait oluşturulmuş web sayfalarında Yezid'i vb. lerini salya sümük gözyaşlarıyla aklamaya çalışıyorlar tıpkı akPartileri gibi. İlk adını onlar koydular kendi mezheplerinin ve taraflarını seçtiler zenginler sofrasında. Ellerine aldıkları mızrakların uçlarına Kur’an yapraklarını takarak savaşa gittiler, karşısındakiler elini bile kaldırmadı ve öldürüldüler. Sonra da biz bunu Peygamberimiz ve dinimiz için yaptık dediler. Tarih bu anlatılarla dolu. Sayfalar daha dolacağa benziyor. Kuşkusuz bir de laikçiler var. Ancak onlardan da hayır yok.

Sistemin altı ya da üstü olabilmek
Son söz; türban iptali duyulur duyulmaz ne diyordu NTv’de Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu: “Savaş başlamıştır…” Yine onlar belirlediler ve adını koydular. Siyasi ve toplumsal kavgalarda “kader, kısmet, alın yazısı” ve mücadelenin kendisi tayin ediyor, ideolojik, politik, örgütsel gücü ve bağımsızlığı olan kazanıyor. Yani halihazırda ilk önce Mustafa Karaalioğlu gibilerin ve tabii ki bizim gibilerin işi zor görünüyor. Belki inanmayacaksanız ama bu memleketi kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfı kurtaracaktır. Özgürlükte onlarla gelecek.

Bu yüzden kuşkusuz bu yolda demokrasi ve laiklik mücadelesi şarttır, ama öyle dandik demokrasiye ve naylon laikliğe “Sahip çıkmak” veya fit olmak için değil, kendi usulünce bir demokrasiyi ve laikliği kurmak amacıyla. Üstelik kimsenin yedeğine takılmadan, kazanılması gerekenleri kazanarak, tüm ezilenleri ve yoksulları peşinden sürükleyerek, topluma önderlik ederek. Dine indirgemeyerek. Hem de öyle ekmek parası için değil, fırına el koymak amacıyla.

Bu yüzden ya sistemin altındasınızdır ya da üstünde. Ne demiştik daha önce: “Bu sistemin her dediğine inanmayın” ve “Mücadeleyi bırakmayın” ve ne diyordu Nazım “Burjuvazi bizi kavgaya davet etti", öyleyse "Davetleri kabulümüzdür.”