5 Nisan 2019 Cuma

Erdoğan’ın dünya nezdinde meşruiyetinin kaynakları

Bu paylaşımın ana dayanağı görselde de yer alan kolaj çalışması içinde yer alan Teori ve Politika dergisinin şuradaki paylaşımıdır ve nihayetinde yüzeysel de olsa haklı ve üzerine analizler yapacak düzeyde değerli bir tespittir. 

Malum YSK başkanın görev süresi seçim arifesinde iktidar eliyle bir yıl uzatıldı. Muhalefet sert eleştiriler getirdi. Unutuldu! Seçimler oldu YSK’ya övgüler birbiri ardına geldi. Geçmiş seçimlerdeki aldığı kararlar yüzünden devrimci olduğunu iddia eden ve daha düne kadar YSK başkanı Sadi Güven’e küfür edenler, bugün “Sadi amca”, “Tonton amca” diye şirin göstermeye çalışıyorlar. Tonton dedeler, amcalar görmesek inanacağız. Adam da halis muhlis siyasal İslamcı tipi var.

Devam edelim..

Sır değil. Şuan AKP gericilerin şefi ve cumhurbaşkanı Erdoğan ve de kurmaylarının Binali Yıldırım’ın içerisinde yer aldığı basına resim edilmeyen toplantılar yapılıyor. YSK'yı kuşatma savaşı var. Bir o tarafın bir bu tarafın isteği kararı diye ilan ediliyor sonuçlar. Kurulun meşruiyeti 2017'de kalkmıştı, şimdi kurul diye bir şey de yok, sadece kimin kime gücü yeterse. Örgütlülük meselesi önemli elbette. Sorun "İslam dini adı altında çeşitli tarikat-i muhafazakar sapıkların serbestlik alanı mı yoksa demokrat özgürlükçülerin mi" olacak?
 

Örneğin Binali Yıldırım bugün itibariyle “YSK mazbatayı kime verirse o başkandır. Biz sayımın yeniden yapıldığında önde olacağımızı düşünüyoruz” demesini nasıl okuyabiliriz diye de bizlerle birlikte sizlerin de sorgulaması için yazıyoruz bunları. Tabi bu bürokratik oyalamanın kazandırdığı sürede de belediye çekmeceleri ve bilgisayarları boşaltılmakta. O çekmecelerde ve bilgisayarlarda belediye gelir/giderleriyle, borçlarıyla, bütçe dağıtımıyla ilgili açık ve gizli kayıtlar da var.

Bunların önemi içerdiği suçlar.

Erdoğan ve adamları daha önce dillendirdikleri şekilde yarın bunları “Aç bırakma” yöntemine başvurma sırasından önce “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” açıklamasını da ekleyin bütün bunlara. YSK’da kazanılan zaman suçları saklamaya yarıyor iddiasıysa iddiadan çok sağlam bir tespittir. Yoksa İstanbullular, Ankaralılar nasıl soyulduklarını tüm çıplaklığıyla öğrenecek (tabi CHP henüz onlarla bir anlaşmaya varmamışsa ve varmayacaksa) ve AKP yeniden halk çoğunluğunu elde etmek için kapalı kapılar arkasında yaptığı toplantılarla hangi riskleri alacak bunu da zaman gösterecek.

Yine de ona buna öykünen intikamcı Erdoğan’ın en çok sevdiği ve yaptığı şantajla YSK başkanına Feto’cu damgası da dahil aklınıza her türlü etiketi ve yaftayı getirmesi olasılığını da yabana atmamanınız gerektiği düşüncesindeyim. Bekliyoruz ve yapılacak hiçbir karşıt suçlamanın da okuyucuyu şaşırtmasını umuyoruz. Daha öncede söylemiştik Erdoğan’ın büyükşehirleri kaybetmesi oturduğu Saray’ın yedek anahtarını muhalefete vermesidir ve bu Erdoğan açısından yenir yutulur bi lokma değildir. Yoksa bırakın Erdoğan’ın “Ben onay vermeden orada o işi, bu işi yapamazlar, bunlar topal ördek” söylevlerini. Erdoğan’ın beslendiği yer zaten o büyükşehirlerin bütçelerinin ta kendisi. Halkı kendinden bıktırmış Erdoğan’ın bütün bu açıklamaları salvodan başak bir şey değildir ve içi boştur. Bu saatten sonra da halkta karşılığı olmayacak düşüncesindeyim. “Seçimle gelen, seçimle gider” diyenler seçimlerle gitmiyorsa, devrimciler bu zordan kaçmadan konumunu şimdiden almalıdır.

Boykot tartışmaları üzerine
Boykot tartışmaları halen devam ediyor. Bunun üzerine birkaç şey yazıp, noktayı koyalım. Bireysel olarak boykottan yana tavır aldım (böylesi bir konjonktürde olsaydım) Beyoğlu’nda Alper Taş, Dersim’de Maçoğlu der geçerdim. Halende bu düşüncedeyim. Bunun dışında hepimizin örgütü, sempatizanı ve HDP olmasa da desteklediğimiz partiler var, geneli de sol cepheden bakıldığında HDP’nin yerel seçimler düzleminde açıklamalarına bağlıydı ve hemen hemen bütün sol fraksiyonlar bu paralelde HDP’yi dinleyerek sandığa yöneldi. Benim gibi bireysel olarak hareket edenler de vardı ve yarın yine seçim olsa yine aynı tavrı sürdürecek kişiler de yine mevcut. Birkaç yerde boykotçular sandığa gitseydi İmamoğlu’nun İstanbul’da oyları farklı olabilirdi deniyor. Tartışılır (!) ama Saadet Partisi ya da Bağımsız Türkiye Partisi ve/ya da Vatan Partisi ile birlikte DSP’nin adaylarının aldığı oylar kadar etkili olmadığını düşünüyorum. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama durum böyle.

Boykot tavrını bizim gibi bireysel olarak alan kişilerin (söylendiği gibi bireysel) etkileyici olmadığını düşünüyorum. Boykot ve pasif boykot arasında bir ton fark var, (uzun uzun alıntılar yaparak okuyucu sıkmak istemem) fakat bizim gibi boykot tavrı alanlar belki de pasif boykotunda altında. O yüzden sandığa gitmeyen bizim gibi boykotçuların fazla da bir şey değiştirmeyeceği kanısındayım. Fakat her yerde yüzdelik/binlik farktan söz edenlerin asıl sandığa gitmeyenlerin AKP seçmenini göz ardı ettiği düşüncesindeyim. Boykot, siyaset üzerine analizleri kasan tiplerin o muhteşem analizlerini bi de böyle yapmasını öneriyorum.

Zira, bazı yerlerde tepki olarak SP’ye, İstanbul’da İmamoğlu’na (CHP ve İmamoğlu’nun başarısı itiraf etmek gerekirse beni şaşırtmıştır ve Ekrem İmamoğlu dışında İmamoğlu’nun İstanbul’da büyükşehiri kazanacağına CHP yönetiminin de inanmadığı düşüncesindeyim. Bu hakikaten İmamoğlu’unun başarısıdır, hakkını teslim etmek gerekir ve gerisi hikayedir diye düşünüyorum) oy verenler dışında genelde sandığa gitmeyenlerin AKP’ye küskün olan seçmenlerin tavrı olduğunu düşünüyorum. Kendilerini de bu seçimlerden dolayı anarşistlerden daha nitelikli bir davranış sergiledikleri için kutlamak isterim.

Fakat şunu da belirtmek isterim Erdoğan’ın dünya nezdinde meşruiyetinin en temel kaynağı ve geriletmenin yolu sandığa gitmemektir. Amerika’da çiftlik sahibi olan anti-emperyalist Erdoğan’ı geriletmenin yolu budur. Yoksa her türlü seçim tartışması (Erdoğan’ın istediği düzeyde elbette) Erdoğan kliğinin iktidarına meşruiyet kazandırır.

“Sokağa çıkarız" gibi çeşitli çeteci mafyaların “Silahlanın” yaygarasının arkasındaysa mücadelenin silahlı niteliğine vurgu vardır. Bu nedenle örgütlenme, yasadışılığın ötesinde, silahlı mücadelenin yürütülebilmesi olanaklarına da sahip güçlerinin kazanmasında yatıyor dersek abartı olmaz. Bu ise, silahlanmak demektir. “Silahlanmak”, silahlı mücadelenin biçimine bağlı olarak gerçekleştirilir. Kim daha çok silahlanırsa silahı az olan bırakır. Siz silahlanırsanız onlar silah bırakır. AKP’li sahtekarların gerillaların size “fatura tahsilini” es geçin, IŞİD’cilere kahraman çocuklar gözüyle bakan Erdoğan’ın son beş yılına bakın.

Dip not olarak İmamoğlu'da “Kişiye, kişilere, adamlara, derneklere, vakıflara, cemaatlere hizmet işi bitti” diyerek gönlümü şimdiden kazandı. Doğru yerde doğru şeyleri konuşması umuduyla gayret gösterenlerin yanında da olmak dileğiyle.

İktidar blogunun gerilemesi yetmez, kalıcı yenilgi teslimiyettir. Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız. Birlikte güçlüyüz. Lenin’in de dediği gibi “Baskıcı bir iktidarın kendisini sürekli olarak tehdit eden kendiliğinden patlamaların ya da önceden görülemeyen siyasi karışıklıkların etkisi sonucu çökmesi son derece olanaklıdır ve böyle bir olasılık tarihi olarak çok daha fazladır.”

Muhakkak ki yetmez..

Öyleyse AKP’nin karşıt olduğu şekilde "Faturalarınızı" gerilla getirecek kara propaganda şeklinden CHP'den kopuk yeni tarz şehir gerillası örgütlenme modeli içerisinde yer alın. Bizim vaat ettiğimiz sistemde gerillalarımız su/elektrik faturası tahsil edecek kapasite değildir ama parke taşlarının sokaklarda döşenmesi ve pisliklerinizi temizleyecek kalibrededir.  

24 Ocak 2019 Perşembe

Maduro'ya rağmen Venezuela'yı savunmak

Venezuela'da yaşanan son olaylarla birlikte Amerika’nın Venezuela'da başkan ilan ettiği Ulusal Meclis Başkanı (bu arada ABD'nin Venezuela'da başkan ilan ettiği Juan Guaido’nun George Washington Üniversitesi'nde okurken CIA tarafından devşirildiği daha sonra 2007’de ABD vatandaşı olduğu ortaya çıktı) Juan Guaido’nu Devlet Başkanlığı'nı ilan ederken Trump, Guadio'yu geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. 

Orduyu “şimdilik” yanında tutan Maduro ise Amerika Birleşik Devletleri ile tüm diplomatik ilişkilerini kesti, diplomatların ülkeden çıkışı için 72 saat süre verdi ve geri adım atmadı. Amerikancı darbe girişimine karşı, Venezuela'da Bolivarcı devrimin koruyucusu olan Ulusal Milisler sokağa indi. Venezuela’da halk, ABD’nin başını çektiği illegal girişimi protesto etmek için “Yankee go home” etkinliği başlatmış durumda.

Venezuela’daki girişim ise Erdoğan'ın Hitler’in Nazi Almanya’sını aratmayan Reichstag yangınını hatırlattıran provokasyonel darbe kalkışması adlı 15 Temmuz girişimi gibi değil elbette. Amerikancı darbe bizimle yatağa girersen anti-emperyalistlik yapamazsın türünden gayet stratejik kafaya basma olayı. O yüzden Erdoğan’ı ilgilendiren bir olay yok burada. Rol çalmaya çalışanlar olursa şimdiden uyaralım.

AKP'nin Venezuela yanında durmasını geçiniz. Kendi ülkesinde sosyalizan her gelişmeyi ezenlerin, kapitalizmin en vahşisini yaşatanların, başka halkların anti-kapitalist çabalarıyla samimi dayanışması mümkün değil. Bu Ortadoğu’da hem Rusya’yla hem Amerika’yla iş tutan riyakar siyasal İslamcıların doğasına da aykırı zaten. Bugün Maduro’ya “dik dur” diye uzaktan destek açıklaması yapanların yarın Maduro’yu tanımayacakları da ihtimaller arasında. Malum çok pis bi dik durma dış politikaları var. Dünya gıptayla izliyor.


ABD'nin başını çektiği Venezuela’daki darbe girişimine Fransa, İspanya'dan sonra İngiltere de sekiz gün içerisinde seçim yapılmazsa CIA uzantılı kukla Guiado'yu geçici başkan olarak tanıyacağını açıkladı. Bakalım uzaktan uzağa Maduro'ya "dik dur, yanındayız kardeşim" diyenler Amerikan saldırılarına karşı kaç gün "dik duracaklar!" Malum bizimkiler de "darbe mağduru" ya.
***
Oysa şuan Venezuela’da yaşananlar buradaki gibi değil aksine gerçekten bir darbe söz konusu ve hamasetlerle geçiştirilemeyecek şekilde 1960'lardan başlayıp 1973'te Şili’de zirveye çıkmış bir büyük stratejinin devamı.

Normal şartlar altında Latin Amerika ülkeleri ABD’nin nüfuz alanına girse de işler 1960 itibariyle planlandığı gibi gitmemeye başladı (Yalta Konferansı, ABD ve SSCB’nin II. dünya savaşı sonrasında dünyayı kendi aralarında “nüfuz alanlarına” göre paylaşma çabaları) ve 1954'te Paraguay'da Amerika’nın kendi çıkarlarına uymayan iktidarları askeri faşist bir darbe ile alaşağı ederken, bunu 1963'te Brezilya’daki “Made in USA” damgalı askeri faşist darbelerin 1961 yılından başlayarak dünyada 1968’de zirveye çıkacak ve sürekli yükselişteki anti-Amerikan, sol dalgaya karşı “Amerikan Orduları Konfederasyonu” adı altında Latin Amerika ülkeleri için özel bir yapılanmaya gitmeseydi.

Brezilya'da Brezilya’daki Getulio Vargas yönetimini askeri darbe ile devirmek ve 1971 Bolivya’da sol dalganın iktidara taşıdığı Juan Torres CIA destekli bir darbe ile alaşağı edilmesi oldu. Tarih 1970’i gösterdiğindeyse Şili’de çok önemli bir seçim yapılıyor, seçimlerde Marksist ve sosyalist Salvador Allende, Amerikan destekli Jorge Alessandri ile yarışıyordu. Seçimin galibi elbette Allende’ydi ve Allende’nin icraatları Amerika için kabul edilemez durum ortaya çıkarıyordu Allende’li Şili’ye. Ve Şili, Dünya Bankası ve Inter-Amerikan Bank gibi küresel kurumların ambargoları ile ekonomik olarak felç ediliyordu.

Bunun yanı sıra Şili ordusu içinde bulunan ve “Amerikalılar Okulu” yapılanmasına mensup bir klik ABD’den “ilginç” yardımlar almaya başlayarak, hükümet parasız bırakılıyor ama Amerikancı “darbe” unsurları güçlendiriliyordu.

Bu arada aşırı sağcı “Patria y Libertad” (Vatan ve Özgürlük) örgütü elemanları örgütlenerek, sokak eylemleri başlıyor, abluka altındaki ekonomi 1972’de enflasyonun kontrolden çıkması ile tamamen çöküyor ve sistematik Amerikan operasyonu generallerin baskısı altında ‘72 yılına gelindiğinde ABD artık gayri resmi olarak Şili’nin iç işlerine müdahalelerini arttırmış, Allende’yi ikna edemeyeceğini anlayarak muhalefeti sıkıştırma yoluna gitmişti.

1973’ün Ağustos ayında silahlı kuvvetlerin başına general Augusto Pinochet’i getiren Allende, Pinochet tarafından 1973 tarihinde ihanet edilerek darbe girişimiyle CIA tarafından yoğun destekle başkanlık sarayını ele geçirerek anayasayı geçersiz kıldı ve kendi diktatörlüğünü ilan etti. Bu darbeden geriye, Allende’nin saldırılar sırasında intihar ettiği iddia edilse de Allende, Fidel Castro’nun Allende’ye hediye ettiği bir AK-47 silahıyla Pinochet güçlerine karşı çatışmada katledildi.

Allende’nin ölümünden sonra Şili’de devletleştirme kapsamında alınan bakır madenlerinin tamamı, ABD’li şirketlere teslim edildi ve Şili, Amerikan bağımlısı bir devlet haline geldi.
***
Küba’da başarısız ve Şili’de başarılı olan Amerika’nın hedefi petrol, yeraltı kaynakları ve bankaları millileştiren Chavez’di. Chavez, Küba’nın desteğiyle yıkılmadı, bütün darbe ve suikast senaryoları boşa çıkartıldı. Sonrası malum Nicolás Maduro’lu Venezuella dönemi.

Mevcut tabloda Venezuela'ya yönelik saldırganlığın sebebi bu ülkenin doğal kaynaklarına el koymak ve oluşturduğu örneği yok etmek. Venezuela’da nasıl tavır almak gerektiğini açıklamadan önce Venezuela’daki politik ve ekonomik durumu niteliğini ortaya koymak önemli: Venezuela’da Chavez döneminden beri, reformist sınırların bir sonucu olarak krizin ayak sesleri duyuluyordu.

Sağcı, piyasacı ve emperyalist muhalefette krizden faydalanarak Maduro’ya karşı yükselen Amerikan destekli muhalefet Maduro'yu hedef almasının dışında “Chavista”ların öldürülmesi için çağrılarda da bulunuyordu. Halkın önemli bir bölümüyse yaratılan terör atmosferine karşı “Bolivarcı devrim”e sahip çıkmayı halen sürdürüyor.

Diğer yandan bu süreçte Maduro’nun tavrı ise hiç de işçi sınıfından yana olmadı. Yoksul emekçi kitleleri krize ve emperyalist tehditlere karşı harekete geçirmek yerine her tür sınıf hareketini bastırmakla meşgul oldu. Devrimci sosyalistleri, sendikacıları tutukladı.

Chavez sonrası ve 2017’de Maduro, Bolivarcı devrimin 18 yıllık tarihinde gördüğü en yüksek oy aldığında desteklemiş ve şöyle yazmıştım: “Venezuela'da ‘kurucu meclis’ zaferi, ABD'nin her türlü kirli tezgahına rağmen sosyalistlerin ve Maduro'nun. Kutlarız!” diye. Tabii bunun üzerinden çok bir zaman geçti. Maduro geriledi. Nihayetinde Maduro, Chavez değildi, Bolivarcı'da. Memura maaş dağıtmak için Çinli tefecilerden kredi bulabilen Erdoğan ile ülkesinde maaş dağıtmak için uyuşturucu/altın kaçakçılığı yapan Maduro arasında fazla bir fark yok. Gerici bir rejimi destekleyen Maduro'yla (AKP iktidarını kuvvetlendiren) anti-emperyalistlik de yapılamaz zaten.

Maduro’yu bazıları devrimci görüyorlar. Maduro devrimci değil sadece Bolivarcıların ve Chavez’in mirasını yiyen bir aptal. Chavez’in, Simon Bolivar devrimine olan inancı ve Küba sayesinde Chavez sonrası Bolivar devriminin geleceğini yiyor Maduro. Venezuela’da kara para aklama operasyonlarının mimarı ve sosyalist değil, bu yüzden Venezuela'yı savunmak başka Maduro’yu savunmak başka bi’şey oluyor tabi. Halkı açlıkla boğuşurken Türkiye’de Nusret de et yiyen, eleştirilere karşı pişkince kameralar karşısına geçip yine gideceğim diyen birinden söz ediyoruz nihayetinde.

Maduro’nun oğlu Venezuela’da birçok önemli pozisyonda. Maduro’nun eşinin akrabaları devlet petrol şirketinde yönetici. Yine yakın çevresinin akrabaları da önemli pozisyonlarda. Ayrıca ekonomi, seçimle işbaşına gelmemiş, imtiyazlı bir avuç insanın hakimiyeti altında olduğu sürece bugün Venezuela’ya yönelik operasyona karşı koymak için Maduro'nun programından da kopmak şart. Yoksa sonuç hezimet ya da teslimiyet olur.

Nihayetinde Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Venezuela'nın gelir kaynaklarının” muhalif darbeci başkan Guaido’ya “gitmesi gerekir” diyor. Amerika, Venezuela’yı bölmeye, bir iç savaşa sürüklemeye kararlı görünüyor.

Anti-emperyalist olmak için, sadece ABD ile çelişkiye girmek yetmez. Kafa böyle çalışırsa, Tayyip'in Trump'a atıp tutmalarından da anti-emperyalizm çıkarabilir bazıları, o yüzden buradaki anti-Amerikancı ve anti-emperyalist tavrımız Amerikan emperyalizminin tehditleri Bolivarcı cumhuriyetin ve onun seçilmiş resmi temsilcilerinin meşruiyetinin ortadan kaldırmasına yönelik tavırla ilgili.

Son olarak Bolivarcıların ve Chavez'in Bolivarcı Venezuela'sının mirasını yağmalayıp duruyor diye Maduro'ya en sert eleştirileri yapıyor olsak da bu darbenin karşısında olduğumuz gibi Maduro’yu kahraman da ilan etmiyoruz. Maduro hokkabazlık yaptı diye Amerikancı paramiliter çetelerin sosyalistlere, devrimci halklara ve komünlere saldırısını, Amerikalı birliklerin darbesini, Amerikan kuklası faşist Guaido'nun devlet başkanı yapılmasını, ABD'nin ülkeye çökmesini alkışlayan varsa alkışlasın. Biliyoruz ki 
darbe başarılı olursa yoksulların kanı akıtılacak, çünkü Amerka 1980'li yıllarda Nikaragua, El Salvador ve Guatemala'da yüzbinlerce köylüyü, yerliyi, devrimciyi katleden ölüm mangalarının arkasındaki katil.

Şunu hatırlatalım bir kez daha, emperyalizm haydutluktur ve onlarla her türlü dolaylı ya da dolaysız yollardan iş tutanlar da alçaktır. 
Türkiye'deki kendinden menkul entelektüelleri boş verin Venezuela da Küba’nın çizgisinde durun.

Çözüm Chavist'lerin burjuva devletle bütünleşerek ilerleme siyaseti, komünlerle bürokratizm aşılmalı, emekçi halk lehine tüm ekonomi toplumsallaştırılmalıdır. Çözüm sosyal devrimdir. Demokrasinin tüm ve tam işleyişiyle; eşit ve özgür üretim ve paylaşıma dayalı bir sosyalizme evrilmesi şart. Venezuela’da tüm iktidar işçi sınıfına! Yaşasın Latin Amerika'nın devrimci güçleri! 

8 Haziran 2018 Cuma

Proletaryanın şairi

"Nâzım’ın vatandaşlığı iade edilsin, 50 bin imza 500 bin oluyor" bir zamanlar İstanbul'un birçok yerinde bu afişler vardı. Kâğıttan gemi, uçak yaparsınız, ne bileyim; servet yaparsınız, kartvizit falan… Saymakla bitecek gibi değil, pek çok şey yaparsınız. Değil Nâzım gibi bir dünya şairini, herhangi bir insanı, kâğıtların üzerine bir şeyler karalayarak vatanından çıkarıp sonra tekrar alamazsın. İtibar Nâzım'a değil devlete.
Nâzım bir büyük öğretmen. Burjuvazi dershane olarak Nâzım'a hapishaneyi sunmuş, çünkü Nâzım burjuvazinin öğrencisi değil. Nâzım büyük bir şair olduğu için; hasmını öldüren Balaban'ı ressam yapıyor, Orhan Kemal'den yazar, Kemal Tahir'den romancı, Sabahattin Ali'den yazar çıkarıyor. Nâzım Hikmet işte böylelikle "köylü edebiyatı"nı devrimci yapıyor. Nâzım ne yemiş, ne içmiş ve nerede hangi kadınları sevmiş (...) piyasada meta bunlar, ticareti sevenlerin işi. Oysa kadını, kadın gibi sevmiş Nâzım, başka ne yapılabilir ki. Halbuki Nâzım'ın edebiyat görüşü, Nâzım'ın politikası.. Bunlar tartışmalarında yok. Nâzım kendi çağındaki sinsi, zalim ve kurnazlığı afişe ederken bizim çağımızda uzanıyor. Nâzım örgütlüyor ve sesleniyor; örgütlenin! "Örgütsüzleri herkes sever" çağrısıyla yeniliyor bir kez daha.

Bu ülkede sol hakkında atıp tutan, entelektüel lafazanlık yapıp konuşan adam, sosyalist solu bilmiyorsa en azından gidip bir Nâzım okusun.

1 Mayıs 2018 Salı

Yaşasın proletaryanın burjuvaziye karşı savaşı! Yaşasın 1 Mayıs!

Fotoğrafın önünde sol elini yumruk olarak kaldıran ve altı dilde 1 Mayıs çağrısıyla Lenin afişini tutan küçük kız çocuğunun adı Sanem. Okmeydanı varoşlarında oturan, dağılmış bir ailenin, Hürriyet ablanın kızı (!) Sanem şuan kaç yaşında bilmiyorum. Sanem’in “dağılmış” ailesi çok fakirdi, oturdukları evde çoğu zaman kuru bir ekmekle birlikte en temel insani ihtiyaçları bile yoktu, elektrikleri olmadığı için evlerindeki eski ve çoğunlukla içi boş buzdolabının da bir anlamı yoktu o yüzden. Yavaş yavaş “Devlet iyilik yapmaz, devlet iyi olmak zorundadır” dediğim ve devleti yeni yeni kavradığımız dönemler. Hürriyet abla ve çocukları bizi o halleriyle hiçbir zaman yalnız bırakmadılar, biz de onları. Dönem saatlere ateşlerin açılmadığı, zamanın daha parçalanmadığı yıllar.

Lenin Beyoğlu’nu selamlıyor…
Sabahlara kadar 1 Mayıs için ne yapabiliriz, kitlemiz kaç kişi olur, kortejimiz nasıl oluşacak, afişler, 1 Mayıs çağrısı ve bildiriler üzerine sabahlara kadar çalıştığımız dönemler. Devrimci kopuşlar yaşanmış, ayrılıklar tavan yapmış. Bayrakları büyük olanlar kendisinden ayrılanı oportünist, karşı devrimci diye suçluyor. Bizlerinde başlarında aynı şeyler. Karşı güçler püskürtülmüş, emek kavrulmuş, artık koordinasyon üyesi ve ortak eylemlerde söz sahibiyiz. Heyecanlıyız! Afişlerimiz nihayet hazır: Beyoğlu, Taksim ve Haliç’e uzanan güzergâh Devrimci Halkın Birliği’nin Lenin afişleriyle donatılmış. Devletin bizlere çekemediği operasyonu fırsatçılar yapıyor, afişlerimiz sökülüyor, çöp konteynerlerini çizip “devrimci milis eylem” diye kendini pazarlıyor bazıları. Kendi yaralarımızla birlikte başkalarının da yaralarını sardığımız zamanlar. Pankartlarımız üst geçitlerde. Binlerce kuşlama fotoğrafçıların flaşlarının eşliğinde sırt çantalarımızdan çıkmış, ellerimizden yer çekimi kanuna uygun şekilde yerlere diyalektik kanun üzere gönüldaşlarımızın üzerlerinde dalgalanıyor. Dönemin Radikal gazetesi köşe yazılarına taşıyor bizleri, başlık “Lenin Beyoğlu’nu selamlıyor.” O gün Beyoğlu’nu ama temelinde Türkiye’de 112, yeryüzünde 132 yıldır dünya işçi sınıfını selamlıyoruz. Dünyada 1 Mayıs kutlamaları, o ülkenin en popüler, en merkezi alanlarında yapılır. Türkiye’de de 1 Mayıs’lar ülke genelinde Taksim sorumluluğunun şiarı olmak zorundadır. 1 Mayıs’lar, sokaklar, meydanlar iktidarların evlerinin içi değildir, yasak konulamaz. 77-1 Mayıs’ında katledilen 34 kişi unutulmamalıdır. Taksim dövüşerek kazanma bilincidir.

Yaşasın devrimci 1 Mayıs! Yaşasın proletaryanın burjuvaziye karşı savaşı! 

11 Aralık 2017 Pazartesi

"İsrail bir terör devletidir”

Kolaj: @_banderanegra
Filistin coğrafyasında Siyonist İsrail devletinin katliamlarını ifşa etmek 'İsrail bir terör devletidir' demek gerici dinci akımlara kolay geliyor. Oysa pratikte emperyalistlerin oyuncağı olmuş AKP’nin hem İsrail politikaları hem de içeride kendisi gibi düşünmeyenlere uyguladığı baskı, zor ve şiddet ortadayken mesele meşru mücadeleyi yürütmeye gelince aralarında pekte bir farkın olmadığını görmek kaçınılmaz. Ödevimiz dini ritüellerle kuyrukçuluk yapmak değil, Filistin mücadelesinde öncülük edecek devrimci bir partiyi hem Filistin özelinde kitlelerin örgütlenmesi için hedef göstermek, yönlendirmek hem de Anadolu topraklarında yaratmak olmalıdır. 

18 Kasım 2017 Cumartesi

Antifa nedir, nereden doğdu?

“İlk tepkimiz hiçbir zaman şiddet değildir, ama şiddet, siyaset çantamızdaki aletlerden biridir.” (Antifaschistische Aktion) 
Almanya’da Hitler’in NSDAP’si (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) ikinci büyük partisi haline yaklaşık altı milyon seçmen ile 1930 yılında kurularak geldi, KPD ise (Almanya Komünist Partisi) Nazilere karşı 24 Mayıs 1932'de NSDAP hizbin üyeleri, Reichstag'daki komünist milletvekillerine baskın düzenleyince ertesi gün, anti-faşist eylemi açıkça ilan etti. 

“Anti-faşist eylem, örgütlü kırmızı kitlesel kendini korumanın en geniş birleşik cephesinde Hitler faşizminin cinayet terörünü ortadan kaldırmak zorundadır”, “Bütün işçilerin birleşik cephe” vasıtasıyla ortaya çıktı. 

“İşçi sınıfının eylem birliği” olarak adlandırılan KPD ve SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) çalışanlarının yanı sıra Hıristiyan örgütlü işçiler, sendikacılar ve örgütsüz örgütlerden oluşmaktaydı.  

Antifa objektif ve özet olarak Nazi faşizmine karşı, işçi ve işsizlerin, çiftçiler, esnaf ve entelektüellerin bir üniforma hareketiydi. Nazi Partisi'ne doğrudan tepki olarak 28 Eylül 1930 tarihinde faşizme karşı mücadele etmek için KPD ile ittifak eden Mücadele Birliği (KGF) yapısı mevcuttu. Her şeyden önce, KGF işletmelerde ve mahallelerde işçileri organize etmek için pratik bir girişimdi.

Anti-faşist eylemin temeli 1923 yılıdır. İlk Antifaschistische Aktion (Anti-Faşist Eylem) konfederasyon 1932 yılında Berlin'deki Reichstag Kongresi'nde gerçekleşti. Aynı zaman zarfında bir daire içinde iki fırtınası sağ kırmızı bayraklarla simge hala ağırlıklı olarak özerk antifaşist grupların orijinal veya değiştirilmiş formda kullanılır ilk kez çıktı.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Öldüremediler gerillayı

Che, bütün isyanlarıyla geri geldi. Zaten o hiçbir yere gitmemişti ki… V/ @fraccion_ 
Şairler ve filozoflar O'na coşkulu methiyeler dizdiler, müzisyenler O’na adanmış besteler yaptılar ve ressamlar O’nu kahramanca pozda sayısız kes resim ettiler. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da kendi toplumlarını ‘devrimcileştirmek’ isteyen Marksist gerillalar, savaşa girdiklerinde O’nun bayrağını yükseltmeye çalıştılar. Che öldürülmüş olabilir, ancak ruhu yaşamaya devam ediyor. O’nun emperyalizme karşı verdiği gerçek mücadele her yerde yinelendi ve devrimci, özgürlükçü örneği bizler için halen geçerli.

Che'nin ispatladığı bir gerçek bu, en yalın şekilde bizlere gösterdiği devrimcilik bir meslektir gerçekliği. Çünkü o doktor olup insanları iyileştirmekle uğraşacağına gerilla olup insanları iyileştirecek bir devrimci düzen kurmaya girişti. Ve kurduğu düzen o kadar başarılı oldu ki kendisini infaz eden katilini bile iyileştirdi! Kim bilir ilk başlarda annesi, babası belki hayıflanmıştır oğlunun doktorluk yerine devrimciliği seçmesine... Evet, Che aslında katili Mario Teran'ı çoktan affetti. Çünkü o basit ve kandırılmış bir askerdi. Che şu an kendini kandıran başkalarına bakıyor.

Doktorlara... Mühendislere... Avukatlara... Öğretmenlere... Askerlere... Savcılara… Başbakanlara… Cumhurbaşkanlarına bulundukları makamları insanlık için birer velinimet olduğunu düşünerek kendilerini kandıranlara. Çünkü kazanan Che oldu! Devrimci olmayan doktorların, avukatların, mühendislerin, öğretmenlerin, savcıların ülkeleri ve rejimleri insanlara eğitim, sağlık, adalet sunamıyor ama Che'nin ülkesi ve düzeni sunuyor. Evet, Che gülümsüyor, çünkü gerilla başardı! Mario Teran en fazla utanç içindedir. Ama utancın büyüğünü kandırılmışlar değil, kendilerini kandıranlar ve başkalarını kandırmaya (!) çalışanlar yaşamalıdır.

Evet, öldüremediler gerillayı, çünkü Che'nin düşünceleri, gerilla mücadelesi, direnişi emperyalistlerin düşünemediği kadar yeni, güncel, güçlü ve 1967'den bugüne önderliğini sürdürüyor. Che aynı anda her yerde ve hiçbir yerde! Hepimizin gözlerinde, hepimizin yüreğinde ve yüzlerinde bir Che var, ‘Hasta la victoria, siempre’ diyen...

Che üzerine ilgili yazılar: