1 Kasım 2016 Salı

Şairler isyan edin..

“Her gerçek şair devrimcidir.” 
(Federico García Lorca)

Bilinir ki şairlerin hükümdar, büyücü, kutsayıcı, kâhin vb. kimlikleri olduğu gibi: anarşist, zampara, iktidar karşıtı ya da işbirlikçisi, korkak ya da deli cesaretine sahip olma gibi özellikleri de elbet olmuştur. Yine içlerinde, diktatörlerin aracını bombalamaya çalışanları da vardır Alexandros Panagoulis gibi: arkadaşını ihbar edende... İspanya İç Savaşı’nda cephede yer alanı da vardır, Franco’nun faşistleri tarafından 38 yaşında öldürülen Federico García Lorca’da, Endülüs’ün raks eden tarafını görenler de.

Birde devletin örtülü ödeneğinden para alan Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Peyami Safa’sı da vardır, ya da Samim Kocagöz’ü cuntacılara ihbar eden ve onu Çiğli Askeri Havaalanı’ndan, elinde telsizle uğurlayan muhbir şairi de vardır, hem de edebiyat dünyasının içinden.

Hakikaten, devlet neden şairlerin arasına istihbarat elemanı göndermiyor artık? Bu elemanlar çok ustalaştı da kendilerini deşifre mi etmiyorlar, yoksa şairler ve şairlik önemsizleşti de, bu nedenle tayini şiire çıkan polis kadroları maaş bordrolarından artık kaldırıldılar mı?

Yoksa kendilerine kıyak emeklilik yasası çıkaran milletvekilleri kendilerine maaş zammı yapınca, unutuldular mı?

Örneğin Haçlı Seferleri’ni örgütlemeye çalışan Lord Byron, örneğin Osmanlı’ya karşı zabit üniformasıyla bir Puşkin… Şöyle söylenebilir belki, üniformalı aydın, sanatçı, şair de çıkabilir / çıkabilmiştir de. Öyle ya Halide Edip’i onbaşı rütbesiyle görebiliyoruz, kınamamız mı gerekir onbaşı rütbesiyle Halide Edip’i, bilemiyorum?

Fakat yine de içinde Mayakovski’nin demir - çelik şiirlerini de görebiliriz ya da Nâzım’ın şiirlerinde koskoca bir Kuvay-i Milliye Destanı’nı ve/ya da proleterlere ithaf edilmiş şiirleri, tıpkı Aragon’un, ikinci emperyalist (paylaşım) savaşı döneminde kendi aşkından söz edenleri eleştirdiği Mutlu Aşk Yoktur şiirini. Ya da Gladkov’un Fabrikasını... Neruda’nın ve Brecht’in anti-militarist tavrını… Ahmed Arif’in Anadolu’sunu…

Sahi şair ne yapar, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Nevzat Çelik, Yılmaz Odabaşı, Ahmet Telli?

Namık Kemal’in hükümette çekilen restini seveceğiz elbette ama Hilmi Yavuz, İsmet Özel nereye düşebilir durum olarak, iktidarın günahlarına ortak olmak mıdır şair, düşer mi sizce payına?

Bir şairin ırkçılığa yakın yerlerde dolaşması, onun şiirini değersizleştirir mi? Sahi sizinde işinize yarar mı şiir? Şair, sizin içinde değiştirebilir mi bi’şeyleri, yarar mı sizce işe?

Sizi bilemem ama bence şiir: halkların anadilidir, dünyada her şey susturulabilir, baskıya uğrayabilir ama kimsenin gücü yetmez şiire, Kur’an’da yeri vardır bildiğim kadarıyla, isyana sevk eder şiir, dinlenmesin - okunmasın, günahtır diye. Yeterlidir sanırım bu da.

Terimler masum değildir, sermayenin sınırsız tahakkümünün diğer adıdır neo-liberalizm, yani “suçlu” terimlerdendir. Demokrasiyi mecliste temsil tahakkümüne kapılıp, şairlik yapanlara hayır!

Şairler isyan edin! İsyan edin, isyan edin!

Monika Ertl, Che’nin bir yoldaşı, emaneti ve bizim ezgimizdir

Görsel: @proletersinif
Hamburg, Almanya, 1 Nisan 1971, sabah 09.40. Derin gök mavisi gözleriyle güzel ve zarif bir kadın, Bolivya konsolosluğuna girer. Kabul edilmeyi beklerken ofisi süsleyen tablolara kayıtsızca bakar. Koyu renk, yünlü şık bir takım elbise giyen Bolivya konsolosu Albay Roberto Quintanilla, ofisine girer ve günler öncesinden röportaj talep eden, Avustralyalı (Avusturya halk oyunları öğretmeni olarak) olduğunu iddia eden bu kadının güzelliğinden etkilenerek onu selamlar.

Kısacık bir an için yüz yüze gelirler. İntikam, bu çekici kadının yüzünde somutlaşır. Gözlerinin içine dik dik bakar ve konuşmaksızın bir silah çeker, üç el ateş eder. Ne direnme ne karşı koyma ne de mücadele olur. Atış hedefe ulaşır. Kaçarken çantasını, bir peruk, bir Colt Cobra 38 Special marka silah ve
 üstünde İspanyolca “Victoria o muerta”(Ya zafer ya  ölüm – ELN) yazılı bir kağıt parçasını ardında bırakır.

Başlıyoruz...

Ernesto Che Guevara’nın infaz kararını veren Bolivyalı komutan Roberto Quintanilla Pereira, nasıl öldürüldü?

Bilindiği gibi Che Ernesto Guevara 9 Ekim 1967 yılında Bolivya ordusu tarafından yakalanılarak katledilmişti. Öldürüldükten sonra Che'nin elleri kesilmişti ve bu olaydan doğrudan sorumlu olan kişi ise Bolivya ordusunda görevli olan Roberto Quintanilla Pereira'ydı. İşte bu içeriğimiz de tüm dünya devrimcilerinin en nefret ettiği kişilerde baş sıraya oynayan Roberto Quintanilla Pereira'yı 3 kurşunla öldürerek Che'nin intikamını alan kadın olarak bilinen Monika Ertl'in hikâyesini ele alacağız.

Monika Ertl, 7 Ağustos 1937 yılında Almanya'nın Münih kentinde dünyaya gelmiş. Sinemacı olan babası II. Emperyalist Dünya Savaşı'ndan sonra Bolivya'ya yerleşmiş ve burada bir yandan film çalışmalarına devam ederken bir yandan da çiftçilik yapmış. Monika'nın hikâyesi ise 1952 yılında tam 15 yaşındayken Bolivya'ya gelmesiyle başlıyor.

Belgesel yapımcısı, yönetmen, kameraman...
Monika, Bolivya'ya geldikten sonra babasından öğrendikleriyle o da sinema sektörüne atılır ve birkaç film çeker. 1958 yılında genç bir kadınken yine Almanya'dan Bolivya'ya göçen bir maden mühendisiyle evlenir. Kocasının işi dolayısıyla bir süre Şili'de kaldıktan sonra Bolivya'ya geri döner.

İdeolojik olarak gelişimi...
Kaliforniya'ya yerleşmek isteyen Monika'nın bu hayalleri maalesef gerçekleşmez ve Bolivya'da kalır. Bu sırada kocasıyla boşanır. Kardeşi Beatrix'in anlattığına göre oldukça çalışkan bir kadın olan Monika yarı zamanlı olarak öğretmenlik yapıyor arta kalan zamanlarındaysa çeşitli seyahatler düzenleyerek çocuklar için yardım topluyordu. İşte bu seyahatler sırasında tanıştığı insanlar Monika'nın ideolojik olarak sola yakınlaşmasını sağlar.

Monika, birçoğu yerli olan yoksul aileler yararına çalışırken gördükleri sayesinde daha da radikalleşir ve Guevarist milislerin oluşturduğu ELN yani Ulusal Kurtuluş Ordusu'na sempati duymaya başlar.

ELN dönemi...
Che Guevara'nın öldürülmesiyle ELN'ye katılan Monika burada yerli dillerinde "Genç kız" ya da "Kız arkadaş" anlamlarına gelen "İmilla" adıyla anılmaya başlar. Bu süreç ailesinden iyice uzaklaşmasına neden olur ve Monika babası tarafından deyim yerindeyse (evden uzaklaşma) kovulur. Bu sırada ailesiyle senede bir defa mektup yoluyla iletişime geçmeye başlayan Monika yine zaman zaman deşifre olmamak için onlara şifreli mektuplar gönderir. Mektuplarda ailesine iyi olduğunu ve onu merak etmemeleri gerektiğini söyler.

Che'nin intikamı...
Yaralı olarak ele geçirilmesine rağmen infaz edilen ve daha sonra da elleri kesilen Che Guevara'nın intikamını almak için tüm solcu grupların can attığı bir dönemdir... Ve en büyük hedef de bu infazdan ve ellerinin kesilmesinden sorumlu olan Bolivya Ordusu komutanlarından Roberto Quintanilla Pereira'dır. Gerilla kamplarında eğitim gören Monika'nın da tek hayali Pereira'yı cezalandırmaktır.

Roberto Quintanilla Pereira can güvenliği endişesiyle Bolivya Hükümeti'nden Almanya'nın Hamburg kentine konsolos olarak atanmasını talep eder. Bu talebi karşılık bulan Pereira hemen yeni görevine ve yeni görev bölgesine atanır.

Pereira'yı cezalandırma kararı alan Monika sahte bir Arjantin pasaportuyla önce İsviçre'ye oradan da Hamburg'a geçer. Tarihler 1 Nisan 1971'i gösterdiğinde tüm zarifliği ve güzelliğiyle Bolivya'nın Hamburg Konsolosluğu'na gider. Kendini öncesinde konsolos Pereira'yla görüşmek isteyen bir Avustralyalı olarak tanıtmıştır. Pereira'nın odasına girdikten sonra çantasında Revolver'ini çıkartır ve yakın mesafeden 3 el ateş ederek Pereira'yı orada öldürür.

Monika iki yıl Fransa'da kaldıktan sonra 1973 yılında Bolivya'da görülür. Eski bir Nazi savaş suçlusu olan ve Lyon Kasabı olarak bilinen ve hatta babasının arkadaşı olan, Monika'nın 'amca' diyerek büyüdüğü, II. Dünya Savaşı sonrası Bolivya'ya iltica ettikten sonra 'soğuk savaş' döneminde ABD'nin Latin Amerika'daki sol-devrimci hareketi engellemek adına görevlendirdiği ve Bolivya hükümeti adına çalışan ajanlardan biri olan Klaus Barbie tarafından tuzağa düşürülerek 12 Mayıs 1973 günü öldürülür ve bedeni Bolivya'da hiç kimsenin bilmediği bir yere gömülür.

Faşizmin sivrileştiği o dönemde gazetelerin birinci sayfasında aranan isim olan “Dağın serserisi” olarak bilinen Monika, hayatını devrimci mücadeleye adayıp, ölümsüzleşen devrimci kadınlar arasına girer artık.


Bir ideali, bir davayı, bir kavgayı, kim bilir belki de bir erkeği seven; ama ölesiye seven bir kadın!
 Hayır, aslında Monika Ertl hakkında yazıyı derlerken “İntikam tembelce bir yas tutma eylemidir” görüşünü savunurken içselleştire içselleştire mücadelesini öğrenmiş olduğum Monika’nın “İntikam için hiç bir yol uzun değildir” diyerek halk düşmanlarına dönemin faşist sağına karşı “İntikam” kavramını, vicdanımızda yeniden tartışmaya açan cesur devrimci bir kadın olduğunu fark ettim. 

Evet, belki başkaları için “Gazetecilerin patlayan flaşlarında terörist bir kadın” bizim için ise her şeyden çok belleklerimize çoktan yerleşmiş “Komünist” bir gerilladır.


Her ne olursa olsun yüreğimizde küçükte olsa bir dikeni çıkarıp attı Monika Ertl (!) evet, o gece Hamburg’un Heilwigstrasse Caddesi’nde polisin çektiği kırmızı - beyaz şeridin sınırları aşıldı. Monika bizim birer gölgemiz, biz de bu çağda O’nun gölgesiyiz.


Bilinsin!


Monika Ertl artık Che’nin bir yoldaşı, emaneti ve bizim ezgimizdir. 

18 Ekim 2016 Salı

‘We Can Do It!’ posterinin arkasındaki hikaye

We Can Do It! “Bunu Yapabiliriz! posteri, herhalde Mona Lisa tablosundan sonra üzerinde en çok oynanmış, en çok geyiği döndürülmüş görsellerden biri. Hatta sayısız ünlü tarafından da canlandırılmış bir resim. Poster, II. Emperyalist Paylaşım Dünya Savaşı sırasında savaş malzemeleri üreten fabrikalarda çalışan Amerikan kadınlarının simgesidir. Fotoğraftaki kadın “Rosie The Riveter” olarak bilinir. Amerika’da feminist bir simge olarak geçer çünkü erkeklerin yaptığı işi kadınların da yapabileceklerini ve yaptıklarını gösterir. II. Emperyalist Paylaşım Dünya Savaşı’nda cepheye çağrılmış erkeklerin fabrikalarda boş kalan yerini doldurması için kadınlara yapılan bir çağrı, bir moral depolama niteliğindedir. Peki Perçinci Rosie’nin doğuşuna ilham veren, asıl “Rosie” kimdi?

Geraldine Hoff Doyle, 1942’de henüz 17’sindeyken American Broach & Machine Şirketi’nde çalışıyordu. Metal damgalama makinesinin başında olduğu bir gün, bir United Press fotoğrafçısı tarafından hemen aşağıda gördüğünüz kare çekildi.
Fotoğraf hemen sonra, savaş döneminde halka moral vermek amacıyla posterler yapmakla görevli sanatçı J. Howard Miller’a gönderildi. Miller ise fotoğraftan aldığı ilhamla, daha sonra efsane haline gelecek “We Can Do It!” posterini çıkardı. 6 milyon kadın bu çağrıya kulak vererek savaş zamanında iş gücüne dâhil olmuştur.

Geraldine Hoff Doyle aslında bir çellisti. O meşhur fotoğraftan hemen sonra iş yerinde birinin elini yaraladığını öğrenince daha güvenli bir iş bulmak için oradan ayrıldı. Yıllar geçti ve bu süre zarfında Doyle bu ünlü posterin modeli olduğundan habersizdi. 1984’te artık evli ve beş çocuklu olan Doyle bir dergide bir makaleye rastladı. Makale Doyle’un fotoğrafıyla savaş zamanının bu efsane posterinin arasındaki bağlantıyı anlatıyordu. Doyle yalnızca “Bu benim!” deyiverdi. İşin tuhafı posteri daha önce hiç görmemişti.

Rosie savaş zamanında çalışan tüm kadınlara verilmiş ortak bir addı. Bu adda Perçinci Rosie’nin elbette çok büyük payı var. Posterin simgesi Geraldine Hoff Doyle 2010 yılında 86 yaşındayken hayatını kaybetti.

8 Mayıs 2016 Pazar

The Great Dictator / Büyük Diktatör: Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın!

Charlie Chaplin, özellikle sessiz sinema döneminde yarattığı “Şarlo” karakteriyle özdeşleşen ve hepimizin aklında Şarlo olarak yer eden bir oyuncu, yönetmen, yazar ve senarist. Şarlo olarak bizi hep güldüren, güldürürken düşündüren ve buna ek olarak da ayrıca ağlatabilen ender insanlardan bir tanesi Chaplin. Şarlo karakterinin neden tüm dünya tarafından bu kadar sevildiğini ve anlaşıldığını tüm insanların duygularına hitap ettiğini ise yine kendisi “Konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak, ama sessiz bir filmi herkes anlayabilir ve dünya İngiltere'den ibaret değil” diyerek çok güzel açıklıyor.

Charlie Chaplin'in Adenoid Hynkel isimli Tomania diktatörünü canlandırdığı “The Great Dictator / Büyük Diktatör” ise onun ilk sesli filmi olma özelliğini taşımaktadır. Chaplin bu filmde, Amerika Birleşik Devletleri'nin henüz Hitler Almanyası ile dost olduğu bir dönem olan 1940'da, Hitler'in politikalarını yerden yere vurarak yermekte ve onunla dalga geçmenin sınırlarını zorlamaktadır.

İşte aşağıda okuyacağınız metin Charlie Chaplin'in Büyük Diktatör filminin finalinde yaptığı bu dört dakikalık konuşmasıdır. Bu arada, Chaplin'in “Büyük Diktatör” filminden sonra bir daha asla Şarlo karakterini canlandırmadığını da belirtelim. Kim bilir, belki de yukarıdaki sözünde de dediği gibi, Şarlo'nun İngilizce konuşarak tüm dünya yerine sadece İngilizler (ve İngilizce konuşanlar) tarafından anlaşılmasını istememiştir. Kim bilir, belki de bu yeni seslendirme teknolojisini Şarlo'nun o masumiyetini ve saflığını bozacak teknolojik bir unsur olarak görmüştür... Kim bilir?

The Great Dıctator / Büyük Diktatör, “Diktatörün dünyaya yaptığı final konuşması”
 “Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim. 
Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir. 
Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekâmızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. 
Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekâdan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. 
Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: “Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın!” Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır. 
Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır!  
Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... Sevilmeyenler ve anormal olanlar! 
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St. Luke'un İncil'inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. 
Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım. 
Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim! 
Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!” (Charles Chaplin, 1940 - Amerika, Komedi, Dram, Savaş)

30 Nisan 2016 Cumartesi

Yaşasın 1 Mayıs! Bijî Şoreş û Civakparêzî! Bıjî yek gûlan!

FKBC’nin “Sınıfsavaşımına güç ver! Yaşasın proletaryanın burjuvaziye karşı savaşı!” başlıklı 1 Mayıs açıklaması topyekûn bir direnişten söz ediyor.

31 Mart 2016 Perşembe

Dünyanın bütün asık suratlıları, dağılın!

Kim satmadı ki (!) önce baba diyerek dertli mısralarında ağladıklarımız sattı. Türkücüsü, şarkıcısı, film artisti sattı bizi. Yazarı, çizeri, şairi de sattı. Cebinizdeki son parayla bilet aldığınız, bir ton dayak yediğiniz yemek pahasına renklerine gönül verdiğiniz, “damarlarımızı kessek onun renkleri akar” dediğiniz futbol takımları sattı. Güvendiğiniz, inandığınız ikiyüzlü siyasetçiler ve onların partileri sattı. Allah’ın ayetlerinden, Peygamber’in hadislerinden söz eden inanç sahipleri sattı. Elimizde bir mizah kaldı, zira o hep hedefti ve buna rağmen satmadı bizi. 

Sadece bu topraklarda değil, tüm medeniyetlerde halende hedef. En az gelişmişinden, en ilerisine kadar tüm topraklarda. Bundan sonrada hedeftir, hedef olacaktır elbet. Satmayacak ama bizi: İstediğin kadar devasa koruma ordularınla gez, istediğin kadar saklan, istediğin kadar kaç. Tek bir cümleyle vuracak mizah. Çünkü sadece mizah kaldı bu ülkede ayakta. Dil çıkaran, dil çıkarttıran. Evet, şimdi derin bir iç çekin ve dil çıkartın bütün puştlara.

22 Kasım 2015 Pazar

Arkadaş'ın dizeleriyiz