17 Nisan 2020 Cuma

Tüm geleneksel devrimci şemaların dışında bir hareket: Kızıl Ordu Fraksiyonu

60'ların ikinci yarısında Amerika, Japonya ve Batı Avrupa'da büyük öğrenci hareketleri dalgası ortaya çıktı. Bu hareketler sanayi toplumunu ve her tür tahakküm biçimini radikal bir biçimde sorguladılar. Bu hareketlerin ardından ortaya çıkan gerilla grupları ise, 19. yüzyıl sonu anarşistlerini çağrıştıran pratikleriyle tüm "geleneksel" devrimci şemaları bir kenara ittiler. 

1967’de İran Şahı Pehlevi’nin ziyaretini protesto etmek isteyen öğrencilerin eylemleri sırasında, Benno Ohnesorg isminde bir genç polis tarafından başından vurularak öldürülür. Ohnesorg’u vuran polisin serbest bırakılması ve 1968’de öğrencilerin lideri konumundaki Rudi Dutschke’ye yönelik suikast girişiminin ardından tüm Almanya’da öğrenci gösterileri olur, kundaklama ve saldırılar birbirini izler, olaylar iyice kontrolden çıkar. Ohnesorg’un polis tarafından vurulması ve fotoğrafı deyim yerindeyse '68 Hareketi’nin simgesi haline gelir. '67 bu kuşak için bir kırılma noktasıdır, Alman '68'i buradan doğar. Tabi silahı seçenlerin, tepki gösterenlerin, değiştirmek isteyenlerin hikayesi de. Protestodan direniş çizgisinde önderliksiz anarşistlerin, RAF gençlerinin de silahı seçmesi bir nebze böyle başlar.


Rote Armee Fraktion - RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu), politik olarak dünya çapındaki '68 hareketi içerisinden doğmasının ve pratik olarak da 14 Mayıs 1970’de Andreas Baader’in tutsaklıktan kurtarıldığı silahlı eylemle faaliyetlerine işte böyle başladı.


8 Mart 2020 Pazar

Bir fotoğrafın hikâyesi

Coubre patlamasından bir gün sonra Korda’nın çektiği bu fotoğraf artık birini temsil etmiyordu, o bir hayaletti. Objektif açılıp kapandı ve yakalaması zor bir adamın o görüntüsü yakalandı. 1966 yılındaki büyük Tricontinantal konferansı sırasında her yerde görüldü. Che, 1965 yılında Küba’dan ayrılıp ortadan kaybolduğunda herkes onu arıyordu. Yüksek tirajlı Paris Match dergisi, “Che nerede” diye soran bir makale yayımladığında, Korda’nın çektiği portre tam sayfa manşetti ve O, artık her yerdeydi. Kod adı herkesin ağzındaydı. Che yaşıyor. 

30 Ocak 2020 Perşembe

Ser, sır, Kaypakkaya

Eğer insanlık, gelecekte bir komünizm panteonu kurarsa, hiç kuşku yok ki, bu panteonun eskiden adına Türkiye denilen kesiminde genç ve ateşli bir komünist önderin bir inanç ve direniş sembolünün defne çelengi içindeki başına, ışıklandırılmış kasketli başına yer verecektir. 
Türkiye proletaryasının önderi ve coğrafyamızda Mustafa Suphi’den sonra komünist hareketi ikinci kez ayakları üzerine diken İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır işkencehanelerinde hunharca katledildi. Dünden bu yana çok şeyler aktı gitti ama unutulmayan komünistlerin ve emekçi halkların bilincinde ve mücadelesinde yer eden ve orada duran Kaypakkaya oldu. Onu yalnızca işkencede “Ser verip, sır vermemenin” timsali olarak göremeyiz. O’nu yalnızca bu yanıyla anmak hata olacaktır. O’nun 3,5 ay süren en ağır işkenceler de direnmeye iten savunmuş olduğu ML düşünceler ve düşmana karşı her koşulda milyonları temsil etme düşüdür. TC devletince düşünceleri çok tehlikeli görülmesi nedeniyle 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır işkence hanelerinde parça parça yaparak bedenini kurşunlayarak katletti faşist diktatörlük O’nu.

Onun içindir ki, Kaypakkaya komünist bir yol açıcı önder ve TKP-ML Hareketi’nin kurucusu ve tabuların yıkıcısı ve Türkiye gerçeğine uygun olarak anılmalı, onu anlamalı ve de aşmayı hedeflemeliyiz. Aksi halde Kaypakkaya’nın bıraktıkları ve yarattıkları değeri donmuş bir kalıp olarak görmek olur ki, bu da O’na karşı yapılmış en büyük saygısızlık olacaktır.


Gerçekten de Kaypakkaya yaşadığı dünya kadar, günümüzdekinden farklı bir dünyayı hayal etmekte zordur. Dünyada dengelerin değişim gösterdiği, devrim rüzgârlarının estiği bir süreç… Ve gençliğin başkaldırışı aynı zamanda umutların ve ütopyaların da dönemidir bu. Ama düşleri gerçekçidir. Che gibi romantik bir maceracı değildir belki, ama O’na yönelmek içgüdüseldir tıpkı Demirci Kawa gibi bir Alman komünistle aynı anlamda Spartaküs’dür O… Ve on üçüncü yüzyılda Şeyh Bedreddin gibi bir isyanda, bir eylemdedir, Marksist bir Saint-Just ve yıkıcılığın kor yığınını alevlendiren yeryüzünün lanetlilerinin baldırı çıplakların Cid Campeador’udur... 


30 Aralık 2019 Pazartesi

Antifa’nın kayıp tarihi

“İlk tepkimiz hiçbir zaman şiddet değildir ama şiddet, siyaset çantamızdaki aletlerden biridir.” (Antifaschistische Aktion)

Antifa kelimesinin kökenleri (militan sokak aktivizmi için kısa yoldu) belki çoğu okuyucu için karanlık olabilir fakat hareketin kısa ama ilham verici siyasi mirası neredeyse hem Soğuk Savaş dönemi Alman devletleri için rahatsızlık nedeniydi hem de okullarda ve ana akım tarihleri içerisinde göz ardı edildi. Almanya'da bile, çok az kişi Antifaschistische Aktion terimini getiren popüler anti-faşist direniş biçimleri (son dönemler hariç) hakkında çok şey de bilmiyor. Bugün onun mirası neredeyse (geçmişte) tamamen sola doğru yönelip kaybolsa da Faşizm Karşıtı Eylem -genellikle Antifa olarak kısaltılır ve bilinir- 1980’lerin sonlarında, özellikle 1990’da Almanya’nın birleşmesinden sonra artan ve aşırı sağcı aşırılığın yükselişine karşı mücadeleye adanmış yerel radikal sol grupların bir ağı, politik yelpazenin diğer ucundan bir tepki olarak ortaya çıktı.

1930'lı yıllarda silahlı kanadı yasaklanan eylemin kendisi, Anti-Faşist Eylem de 1933'te yasaklandı, bazı grupları 1945'e kadar yeraltında hayatta kaldılar, orijinali de dahil olmak üzere çeşitli isimler altında yeniden ortaya çıktılar, ancak kısa bir süre sonra yine ortadan kayboldular. 


Elbette 1932'ler hariç...

Antifa’nın kayıp tarihi - 2

Antifa'nın Engelmann Arena'da düzenlediği anti-faşist miting, 1932.
Hitler Almanya'sı 1945'in sonlarında ve 1946'nın başları çöktükten sonra Antifalar yaklaşık dört yıl boyunca Alman siyasi sahnesinden kaybolacaktı. Çoğu insanın terimi ilişkilendirdiği modern Antifa, adını aldığı hareketle pratik bir tarihsel bağlantıya sahip değildi, bunun yerine Batı Almanya'nın 1980’lerde gecekondu sahnesinin ve otonomist hareketin bir ürünü olarak gelişti. 1968'in kendine özgü bir büyümesi İtalyan (Ulusal Faşist Parti'ye karşı Partizanlar ele alındığında) meslektaşından daha endüstriyel işçi sınıfına yönelmişti. İlk Antifa, on binlerce aktif üyeyi temsil eden ve bazı Batı Alman metropollerinde tüm şehir bloklarını işgal edebilen otonomist bir hareketle Ulusal Demokrat Parti (NPD) gibi aşırı sağ gruplara karşı örgütlenmek için platformlar olarak işlev gördü.

En aşırı faşist sağ, 1990'ların başlarında çeşitli doğu illerinde sığınmacılara yönelik şok edici saldırılarla ifade edilen Berlin Duvarı'nın tıkılıp, Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından yeniden inşa edilmeye başladıkça, Antifa giderek kendi başına bir hareket haline geldi: Antifaschistische Aktion (AA) ve Bundesweite Organizasyonu (BO) olarak.

Genç aktivistlerin daha geniş bir sosyalist ve politik sola ayrılmalarından ziyade, büyük şehirlerin dışındaki Antifalar genellikle şehirdeki tek politik oyun ve kendi moda stilleri, müzik sahneleri ve argo ile karşı-kültürel bir alan olarak işlev görüyor daha geniş bir toplumda köklü bir kitle hareketinin bir bileşeni olmaktan çok 2001 yılında Antifaschistische Aktion ve Bundesweite Organizasyonu bölünmesinden sonra Antifalar yerel ve bölgesel şekilde aşırı sağ gösterilere ve toplantılarına karşı çıkan anti-faşist ağları olarak çalışmaya devam etti; 1970’ler ve 1990’lar arasında inşa edilen çözülme ve altyapı kalıntılarıyla, radikal sol için önemli örgütlenme ve sosyalleşme alanları olarak hizmet etmeye devam etti.

8 Aralık 2019 Pazar

Feminizm bayrağı aşağı

25 Kasım’da Kaldıraç'cıların kızıl bayraklar altında açtığı “Ya sosyalizm ya ölüm” dövizi çok tartışıldı. Slogan liberaller ve küçük burjuvalar açısından sınıf bilinci olmayanlar için okunduğunda olukça yaban ve ürkütücü. Öyle ki IŞİD’e indirgedi bazı hergeleler. Sınıf bilinci yok, ezen ezilen çelişkisi de. Bu bayan ve herifler için kolay yöntem. Nihayetinde küçük burjuva, aşağıdakinin başını okşarken yok saydığı emek - sermaye gibi emperyalizm de nesnel bir olgu, emperyalizmi yok sayıp burjuvaziye yaslanma dönemi. Slogan muhtemelen Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” sloganına dayanıyor (?).. Luxemburg'un bu sloganı, I. dünya savaşı ve sonrasında, Alman devrimi için kullanılmış. Slogan, o günden beri birçok sosyalist tarafından benimsenmiş, zaman var, tarih ışığı alıyor.

17 Kasım 2019 Pazar

Şarkısız tarih

Nâzım Hikmet 1959’da Kore’de yaşamını yitiren askerler için “Kore’de ölen bir yedek subayımızın Menderes’e söyledikleri” isimli şiiri (bknz. Diyet) yazarken, 1954’te Menderes hükümeti, dönemin popüler şarkıcısı Celal İnce’yi ABD’ye gönderiyor ve “Amerika’nın Sesi” radyosunda “Dostluk şarkısı” adıyla bir plak doldurtuyordu. Bu plak on binlerce basıldı ve Türkiye’nin dört yanında ücretsiz olarak halka dağıtıldı, okullarda çocuklara öğretildi, radyoda çalındı durdu. Türkiye sağının ikonik liderlerinden olan ve günümüzde de gururla (Menderes, Özal, Erdoğan) diye sıralanan dizgenin başlangıcındaki Adnan Menderes hükümetinin Amerika’yla ilgili ‘duygu ve düşünceleri’ni sarih bir şekilde yansıtan, bununla da kalmayıp topluma empoze etmeye çalışan şarkının sözleri flood olarak aşağıda. İsterseniz bakın ve siz karar verin: Amerikan bayrağı, baştan beri kimin ellerinde?