14 Aralık 2009 Pazartesi

Cübbeli, Fethullah, Erdoğan ve sonsuzluk

“Boş inançlar, cılız akıllıların dinleridir.”
(Burke)

Şöyle bir baktım mecmualara - dergilere Abdullah Gül, Çek Cumhuriyeti gezisinden sonra şöyle demiş; “Bu yıl bitmeden güzel şeyler olacak, bir fırsat var, bu fırsatı kaçırmayalım,” diyerek büyük ihtimallerle şu Kürt meselesi (açılımı) ve Alevi çalıştayından hareketle, özetle demokrasi teranelerinden söz etmiş anlamını çıkartarak, zamanıdır diyerek bir yorum yapma hakkım olsa büyük ihtimalle şöyle derdim, “yere yapışmış durumdalar” (…) Hem AKP’nin cumhurbaşkanlığı makamı olarak hem de topluca AKP’liler olarak… Nede olsa Tayyip memleketinden döndü, sürprizleri vardır herhalde(?) AKP’nin mi yoksa Erdoğan’ın apışması mı dediğim ve nihayetinde yüzüne - gözüne bulaştırdığı bir süreçten geçtik.

Bundan söz - beste - düzenleme - müzikte yapılırsa Emre Altuğ tarzı geçici ve moda bir yaz parçası çıkartılır… Tin tinn tin: bu yaz çok sıcak geçecek… Kışı bilmiyoruz?

Apo’nun koğuş olayı oldubitti, güç göstergesini PKK’nin üzerinden yapacak diye yorumluyor şuan tıpkı Cübbeli Ahmet hoca tarzı: bilginin olmadığı her yerde şeytan vardır, (bak hele sen) ezelden bilecek tek kişi önder Abdullah Öcalan’dır, tövbe edin gelin, “ölümüze secde etmediniz dirimize secde edin” haydi toplu secdeye… Ne diye peki bu secde, ne demeyelim yaptırım gücü var işte… Günaha girme…

Tanrı’da bakacak, Obama’da bakacak… Ve sizinle Tanrı’dan önce sohbet edecek başkan Obama!

Fakat öncesi var Nobel ödüllü bay Obama ve Pentagon… Cemalinin hakkı hakkında izin verirse güneş doğmadan önce size cenneti vaat edecek başkan Obama, hadi girin barışın kapısından içeri. Ne taassup dildir bu dil, nakledenden razı olsun Tanrı. Enteresan bir durum, dua ediyoruz gerçekleşiyor, kaza ediyoruz kabul oluyor, hele sünnet ise farzdır. Papazlar alınmasın, hele ekümenlik üzerine hiç almasın…

Durum Cübbeliye özgü, "helal olan her şeye binerim…"

Tanrı hepinizi korusun..
Süreç geldi dayandı, AKP kapatılmayla karşı karşıya gelince güya o söz ettikleri ‘Anayasa’ üzerinden (yargıyla birlikte) tepinip dururken, DTP kapatıldı(!), demokrasi cephesinde yine AKP kazandı. Ne de olsa DTP terör, AKP demokrasi taraftarı her zamanki gibi bir mağdur rolü söz konusu. Kim yaparsa tutunur, tutturulur. Fragman iyi gerçekten, hele sponsor söz konusu olunca topluca başımız sağ olsun… Bütün sponsorlarımız taraftar değiştirdi çünkü laikler Fethullahçı olu verdi.

Hem ılımlı artık bir ordumuz var, hem de ılımlı dinimizle birlikte ılımlı bir devletimiz, bu tıpkı Cübbeli Ahmet hocanın Karaköy’de çay satmasından sonra paraşütle başımıza ‘Hoca’ olarak yapıştırılması gibi. Yani bir zencinin karanlıkta dişlerinin parlaması gibidir, ne muazzam bir şeydir o öyle. Cübbeli zenciye hayran, ben sınıfsal ve Cübbeliden farklı olarak insan ve de sosyalliğini öne alarak bakıyorum toplumsal olaylara, hazır empati de moda. O hadisleri göz önüne alıyor, Fethullah’ın hicri takvimle insana bakması Hz. Meryem’le bağdaşabiliyor. Bu şuna benziyor Cübbeli Ahmet’in tarihi 1500 sancakla Roma’yı fethetmesine benziyor.

Hızır aleyhisellam ne gariptir Cübbelinin yanında ona deccalı gösteriyor, Kerbela’da gerçekten ne olmuştu(?)da onlara Emmevi camilerini gösterdiler, horaaa hepimiz Müslümansız, hora bu seferde cennete.

500 hadis döneminden zamanımıza 1,5 milyon olmuş -günümüzden söz ediyorum-, e dinimiz elden gidiyor dini kurtarmak lazım…

Kürtleri ve Türkleri kim kurtaracak(?) ABD, ya Tayyip’i(?) ona da bildirilmiştir, haksız bu sıkıştırmadan kurtulacaktır o da, refaha erecektir. Kim sayesinde(?) cevap(!) manaya bak ey kardeşim!

Topla..
Bütün pislikler ortalığa saçılmış durumda ve bu ortalığı temizlemek zor gibi, çünkü işin içinde feodalizm var, din var, burjuva siyaset var, propaganda ve demagoji var.

Yani yalanlar silsilesi hâkim, yani risal âlemleri karanlık, risal sözcüğünü her anana da inanmayın.

Çünkü ne diyorlar: risal, siyaset, şeyhül İslam (din)…

İsviçre minareyi yasakladı, topluca ayağa kalktı Müslümanlar, Alevi köylerine camiler zorlan yaptırıldı oturuyoruz, imam mı(?) tek başına kılıyor namazı… DTP güya PKK’nin tasfiyesine karşı durduğu için kapatıldı, ortalık karıştı… Oysa ne dinde bırakın minareyi ne de cami vardır, bize göre değil kitapta da belirtilmiştir, Peygamber kendi eliyle yıkmış camiyi, gerçek bilginlerse, gerçekten objektif tarihçilik – gazetecilik, ilahiyatçılık yapacaklarsa söz etsinler de görelim… Bakın Tövbe Süresi: 106–110, cami neden yok(?)

Benden size tasfiye; her şeye inanmayın hele – hele din söz konusu olduğunda, burjuva siyaset mi(?) zaten ona inanıp - inanmamanızı beklemiyorum fakat şu son günlerde din üzerinden yürütülen sohbet - tartışma - muhabbetinin galeyanına gelmeyin.

Çünkü Tv’ler kanal kanal bunlarla dolu.

Cübbeli gibi ipsiz sapsız birini Karaköy'de çay satarken al gel, hoca yap... Tv'lerde kanal kanal gezdir... Sonra ortalıkta hurafeler dolaşıyor diye şikâyet et... Bu Erdoğan’ın 2001 yılında aday olsaydı bile muhtar seçilemeyeceği gibi ama oldu mu başbakan…

Burası Türkiyeydi değil mi?

Topunuzun diyeceğim ama neyse...(!) işte noktaları siz doldurun!
Not: Oyuncak bebekten bile tahrik olan bu ahmağın Jet Ski’ye kendisi dışında mübarek kadınlarını da binmesini beklemekten başka çare yok. Bunların yanındaki kadınların sıkı sıkı kapanmasının nedeni de bu galiba.

13 Aralık 2009 Pazar

Erdal Eren

Erdal Eren, 12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü iddiasıyla tutuklanmış ve 13 Aralık 1980 tarihinde asılarak idam edilmiş olan TDKP üyesidir.18 yaşını doldurmayanlar reşit sayılmadığından, dönemin hükümeti yaşını büyüterek idam edilmesine karar verdi. ODTÜ’lü Sinan Suner’in 1980’de öldürülmesini protesto etmek için düzenlenen gösteride Erdal Eren de göstericiler arasındaydı. Göstericiler ve kolluk güçleri arasında çıkan arbedede er Zekeriya Önge yaşamını yitirdi; Erdal Eren’le birlikte 24 kişi gözaltına alındı. Eren, Zekeriya Önge’yi öldürmek suçundan tutuklandı. 2 Şubat’ta gözaltına alınan Erdal Eren, hızlı bir yargılama sürecinin ardından, 19 Mart 1980’de (gözaltına alındıktan 46 gün sonra) idama mahkûm edildi. Erdal Eren’in henüz 16 yaşında olması, avukatlarının sundukları deliller ve tanıkların ifadeleri kararın uygulanmasını engelleyemedi.

12 Eylül cuntasının karanlığında yaşı 17’den 18’e mahkeme kararıyla büyütülerek idam edilen liseli bir gençtir Erdal Eren. O kahraman değildir, olması da gerekmez. Suçlu mu, suçsuz mu bu da o kadar önemli değil, (gerçi buz gibi ortadır bilirkişi raporunda Erdal’ın suçsuzluğu) devletin dişlerini ne kadar sivriltebileceğini gösteriyor bize. İdamın ne kadar olağanlaşabildiğini... Ve diyor ki insanlar çocuklarına: sakın ha! Aman oğlum / kızım bak biliyorum bu düzen kötüdür; ama sakın ha! Sen dersine çalış, oku. İleride düşün bunları. Bir Erdal Eren vardı, yaşını mahkeme kararıyla büyütüp idam ettiler, Allah korusun. .

Tahtaya vurmayın ablalar ağabeyler. Taşlara kafalarınızı vurun. Sustu herkes, tüm gençler sustu. Hiçbir şey yok dillerde, sevinç yok dillerde veya umutla söylenen sözler... Önümüzdeki maça bakacağız diyor insanlar. Diğerlerini geçmek için daha çok çalışacağım, üç dil öğreneceğim, çift master yapacağım diyor. Binlerce sınava hiç gocunmadan girip, standart sapmanın bana vereceği tüm avantajları da kullanarak tüm gençliğimi tahta sıraların üstünde geçireceğim diyor. Sakın ha demeyin artık, n’olur demeyin. Hala karanlık odalarda kola şişeleriyle gençleri iğfal ediyorlar. Sevimli bir ressam dede oluvermedi mi Kenan Evren? Yetmez mi bu belleksizlik, sinmişlik? Yaşamaya geciktik veya çok mu erkenciyiz?

8 Aralık 2009 Salı

Teşekkür yazısı

Türkiye’nin siyasi parti literatürüne ‘yeni’ sağ - sol - liberal partiler katılmaya devam ediyor. Türkiye’de yaşadığımı her zaman hatırlatmak zorundalar ya bunlar. Hepsine teşekkür ediyorum.

Hani özgürlük ve demokrasinin beşiğiyiz ya, bizi yöneten bir iktidar liderciği, ‘memurlar greve çıktı’ diye ‘hesabını sorarım’ demesi ne kadar demokrasi tanımlamasıysa ve bunlarla uyuşuyorsa ‘Hamdolsun’ o kadar demokratız işte hepimiz. Şaşırmıyorum dersem yerdir artık bu yüzden. Türkiye’de halkın sırtından hiçbir partinin emekten, eşitlikten, sömürüsüz, sosyal bir yaşamdan ve toplumdan söz etmeyen o kadar çok parti dururken, birer kan emici görevini görenler de varken bir de yenilerinin eklenmesi beni çok duygulandırıyor. Artık kaygı duymuyorum, aksine her gün yeni bir umut ediniyorum sayelerinde.

Parti açılımı
Yurdum gündemi her gün baş döndürücü bir hızla klavye başına oturtuyor işte ister istemez. Mübarek Fethullah ve burjuva tayfasının medyası lokomotif gibi çalışıyor çünkü. Biz insanlarda her gün ‘hıyarın kerameti’ misali topyekûn özel imal ve kurdurulmuş olanın üzerine bocalanıyoruz.

Bocalanmasına bocalanıyoruz da bir tane adam da çıkıp kardeşimmm ‘geriye bakma çukura düşersin’ demiyor / diyemiyor. Çünkü eleştiren bizden önce almış eline inisiyatifi de ilk bocalananın kendi olduğunu saklıyor. Böylesine boktan bir serzenişi var işte adam akıllının da!
.
Daha dün Onur Öymen’in Dersim örneğinden dem vurup ‘bunlar işte böyledir, bilinçaltındakiler dışa vurdu’ serzenişlerinden sonra Onur Öymen’e teşekkür mesajları yağmıyorsa ben de başka birşey bilmiyorum.. Apo bile demiş ‘CHP’nin içindeki en dürüst adam Onur Öymen’dir’ diye… Hani Apo söyledi ya bende Onur Öymen’e hak verme cesaretinde bulundum, maazallah Apo bu cümleyi zikir etmeden önce ben ya da başkası kullansaydı kesin CHP’li bilemediniz en kaba şekliyle faşist olurduk. Artık inisiyatifi AKP’lilerle birlikte Tanrı katında Amerikalılara bırakıyorum, korusunlar kendisini, ne diyeyim adam oturduğu yerden bilinçlerimizi açıp ufkumuzu genişletti. Beş dakikada çözümledi olayı. Zaten kendisi dememiş miydi(?) Marx olsun, Engels ve Lenin olsun bilimsellikten uzaklar ve bi’şey bilmiyorlar, ben biliyorum diye. Haklı Hz. Meryem’in kitaplarını kendisi kadar okumadım ben, zira aslında hiç okumadım desem yalan söylememiş olurum. İlgi alanlarımız değişik hakikaten.

Kaldı ki demokrasi karşısında tüyleri diken – diken olanlar da var bugünlerde şuan günah çıkartıyorlar, ‘benim ailem CHP’liydi’ hep Baykal’a ve partisine verdik oylarımızı diyenlerde eklenince bu iş daha eğlenceli bir hal aldı. Dersim Katliamı deyince, CHP’li olacaktı ya ne bok olacaktı, tek parti döneminden söz ediyoruz, senin Amerikan sevdalısı Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapacağız diyen aptal muttasıfları çıkmadan önce Adnan Menderes bile ailece CHP’ye oy verirdi, hatta gece – gündüz orasını burasını köşenden yaladığın Erdoğan’ın da babası dâhil akılımmm.

Sen oy vermişsin çok mu?

Zaten CHP’nin süzgecinden geçmeyene adam demem ben.

Hadi çok partili sisteme geçtikte CHP’li yıllar biraz geride kaldı ama kendine solcuyum diyorsan mutlaka en az Perinçek’in yakınından – çizgisinden geçeceksin. (Çok ciddiyim) belki böyle adam oluruz ne bileyim.

Sen koy seven çıkar
Sağ milliyetçi cenahta Osman Pamukoğlu, liberal solcularda Ufuk Urasçılar derken sosyal demokratlarda Rahşan Ecevit’in yeni prensi Hulki Cevizoğlu ve nihayetinde de Mustafa Sarıgül gibi Fethullah’ın sol vizyonlarından sonra Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız’da (oysa kendisinin bir edebiyat öğretmeni olarak girdiği tartışmalardan hazır cevap tavrıyla beğenirdim) solda yeni bir parti kurma çalışmaları içinde yer aldıklarını açıklayınca Onur Öymen’e bir teşekkür daha benden… Sayesinde herkesi bir akıl tutulması sardı, kabul etsin.

E adam bir açıklama yaptı karanlık ne kadar ‘şey’ varsa ortaya çıktı… Hatta adamın bu açıklamalarından kendine görev bile çıkartanlar oldu. Örnek ‘Dersim Katliamı’, sonra yeni particiklerimizi de öğrendik sayesinde ne diyelim. Büyük beceri hem onunkisi hem de Erdoğan’ınkisi. Bence hayali dedektif kahraman Sherlock Holmes’e özenen Ergenekon savcısı Zekeriya Öz harekete geçmeli ve Ergenekon Terör Örgütü Davası’ndan tutukladıklarını hemen serbest bırakmalı Onur Öymen’i acilen tevkif ettirmeli, aranan ve bir türlü bulunamayan 1 numaralı adam da bence Onur Öymen’dir diye de acil son baskı haber gir(il)meli ajanslara, buradan çağrı yapıyorum Zekeriya’ya, yeniden isminden söz ettirip Erdoğan ve bilumum diğer cemaatçi patronlarının gözüne girebildin o beceri var sende malum her boku yedin buna da bir kılıf bulur, o kaypak ve beceriksiz imajını hafızalarımızdan silebilirsin.

Son olarak
Öncelikle bizi o tek hücreli İmralı çizgisinden (gerçi yeni yerine taşındı ama olsun yıllarca bizi oralardan çıt kırımsı dağarcılığıyla) uyandıran ve ufkumuzu açtıran ‘vay be demek böyleymiş’ dedirten Abdullah Öcalan beye, keza yıllardır demokrasi palavrasıyla uyutmaya çalışan diğer iktidarlara karşı verdiği amansız mücadelesiyle kalplerimizde kendisine ve yedi ceddini anmadan uykularımızın gelmediği yüzyılın son boşbakanı sayın Erdoğan’a, kendisi ‘ben Atatürk’ün altı okunu, dedemin ve nenemin resimleri gibi duvarıma astım’ diyen muhalefetin lideri büyük Kemalist Baykal’a ve onun biricik dostu Öymen’e, ‘Gülen aleyhine olan insanlarla görüşmem, laf söyletmem, konuşulanları dinlemem, yazıları da okumam’ diyen Sarıgüller ve emperyal senaryoların diğer figüran oyuncularına teşekkür ederim.

Sayenizde sosyalizme ve devrime olan inancım/ız her gün artıyor.

Teşekkür ederim, sokaklarda sürekli çatışan ve emperyalistlerle onların kolluk kuvvetlerini zorda bırakan devrimcileri, çıkılmaz sanılan bu süreçten ve geleceğe güvenle bakan, şuan kazanamayacakta olsak yine de varız dedirttiğiniz niceleri için hepinize teşekkürler.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Genç Siviller “Rahat(sız!)”

Türkiye’de birden herkes demokrasi hayranı olunca ve bir demokrasi sevdasıdır gidince, darbe - marbe olacak diyenlerin aksine Türkiye acaba demokrasiye mi geçti dedim.

Hani, başbakan demokrasinin fanatiği, keza diğer liberaller ve turnusol bakanlar demokrasiyle yatıp, demokrasiyle kalkıyorlar ya. Örneğin topyekûn bir AKP’den söz etmek istemem ama onlar da şuan demokrasinin havarileri aynen başbakanları gibi.

*
Bir ülke düşünün ki iktidar partisi tarafından kendisine muhalif bütün güçleri demokrasi düşmanı olarak görsün.

Bir başbakan düşünün ki, ulaştırma bakanıyla birlikte oturup 70 milyonluk bir ülkeyi tek kişilik bünyesiyle dinlesin, bir başbakan düşünün ki (o kadar gereksiz bakanlık var ki, sayısını bende bilmiyorum) ama ne kadar bakanlık varsaaa, hepsini tek başına yönlendirsin/yönetsin.

Aynı zamanda ve aynı anda sağlık bakanı olsun, meclis başkanı olsun, ulaştırma – mulaştırma, adalet, diyanet, dışişleri – içişleri, milli eğitim bakanı olsun. Özetle işte bu ülkede kaç tane bakanlık falan varsa ve aklınıza ne geliyorsa hepsinin başında ki “Tek” adam olsun.

Dikkat ederseniz daha (el altından) yürüttüğü MİT ve Emniyet ve diğer şube müdürlüklerinden söz etmiyorum.

*
Şimdi bunları yazarken aklıma CHP’li Öymen’in “Dersim” üzerine mecliste söyledikleri, yani şu yürütülen iğrenç siyaset biçimi geldi. Bu maalesef sadece Öymen’e ve CHP’ye de ait değil artık, onların elinden alanlar var bu işi.

Kimler mi(?) şöyle ki, daha dün “Dersim” ve “Alevi” kelimesinden korkan, bu isimleri köşelerinde dillendiremeyen Taraf, Zaman ve Vakit vb. gibi liberal-dinci-gerici gazetecikler ve onların köşelerini tutmuş, akıl tutulması yaşayan kalemşorları (Dersim ve Aleviler denilince abdestleri bozulanlar) köşelerinden şimdi ahkâm kesiyorlar, vay be bir Dersim varmış tarzından atıp tutuyorlar. Ne diye peki? Erdoğan ve AKP iktidarını daha güçlü kılmak adına.

Dersim’de işlenenler bu ülkenin utancı ve ayıbı bunu kimse değiştiremez, her şeye güçlere yetebilir ama buna yetmeyeceğini bilmek gerekiyor. Ama şunu söyleyeyim ki AKP goygoyculuğu yapılarak Dersim savunulmaz.

Bu tarih bizim ve biz kiminle hesaplaşacağımızı gayet iyi biliyoruz.

*
Bu arada gecenler de 47 baro temsilcisi Taksim’de “Yargının siyasallaşması ve dinlemelere karşı” yürüyüş düzenlerken lüks otellerde pankart açmayı ilke edinen Genç Siviller tıpkı 1 Mayıs’ta The Marmara Otelinde açtıkları pankart gibi Taksim Square Otelde “Darbeci baro” adlı pankart açınca yazılmayı hak ettiler. Bence Genç Sivillerin bu ve benzeri rahatsızlıkları olsa olsa AKP’ye olan eleştiriyi kaldıramamadır. Netice de AKP’nin gençlik kolları gibi çalışıyorlarmış düşüncelerini bana her fırsatta hatırlatıyorlar. Özetle şunu diyorum AKP’nin güdümündeler.
..
Çünkü kıçı kırık muhalefeti eleştirirken, geri zekâlı bir tavırla muhalefete muhalefet etmekteler. Ülkede eşitsizlik, açlık, zamlar, işsizlik ve gelir dağılımında ki uçurumlar dururken muhalefet partilerine, muhalefetliği de bunlardan gördük ya ne diyelim. Darbeciler yargılansın derken, AKP’yi eleştiren her kişiyi muhtemelen ya CHP’li ya TSK taraftarı ve darbeci olarak gören bu zihniyetin beslendiği yerin iz düşümlerini de bilmiyor da değiliz ya.

Oysa karşı oldukları o darbelerin ve darbecilerin içinde her nedense Kenan Evren’i Çankaya Köşkü’nde ağırlayan Abdullah Gül ve Evren’in kendisi yok, daha düne kadar 12 Eylül’de Evren’e alkış tutan bugünün AKP yalaması gazeteciler de yok ve yine “Çete” deyince akla gelen ilk isimler olan Çiller ve Mehmet Ağar gibi kontra güçler yok.
.
Abdullah Gül'ün birlikte yargılandığı hoca efendisini af ettiği "Kayıp trilyon" ve yine "Deniz Feneri Davası"nın asıl uygulayıcıları olan suçluların yargılanma talebi yok.

Evet, Genç Siviller şuan gerçek anlamda “Rahat(sız)” değil, neticede krokilerle, A4 üzerine düzenlenen planlarla bir askerin darbe yapabileceğini sanıyorlarsa cidden Türkiye’de bütün darbelerin Amerika’dan izin alınmadıkça yapılamayacağını kavrayamamış ve yaratılan sahte tarih bilgi ve belgeleriyle darbe karşıtlığını kendilerine seçtikleri Amerikan marka Converse logolu ayakkabılarla, marka takınarak yapılamayacağını bilmeleri lazım.

Sonuçta bu işler beş yıldızlı otellerin lüks odalarında pankart açmaya benzemez, az biraz o zengin ve yağlı kıçlarını kaldırsınlar da bu ülkede başbakanlık yaptığını sanan dini bütün Müslüman Erdoğan’ın 60 milyonluk özel üç uçağından tutunda sevgili Eminesine aldığı 65 milyonluk yüzüğünden dem vursunlar da görelim bu sivil duruşu.

Ne dersiniz, haksız mıyım(?) tabii yiyorsaaa...
Not: Genç Siviller üzerine yazmış olduğum diğer başlıklara “Devrimciler sokakta cemaatçiler lüks otelde” ya da diğer bir yazı olan “AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı”na bakılabilinir.

14 Kasım 2009 Cumartesi

SOL sempatizanlık(!) ve bezirgânlar

Kuşkusuz Türkiye’de ve dünyada birçok bölünme sol adına yaşanmıştır.

Özellikle burada soldan söz ederken, sosyalistlerin ayrışmasından – bölünmesinden söz ediyorum. Yoksa emekten, özgürlüklerden yana olmayan ve sermayeye dalkavukluk yapan bir kısım sözüm ona solculuk teraneleri içresinde olan SOL sempatizanlıktan söz etmiyorum.

Bu yüzden belki de bir kategoriden ve standarttan söz etmeliyiz. Bunun için örneğin Rusya’da ki 1902 yılında yaşanan Bolşevik - Menşevik ayrışması kıstas olabilir ya da 1915–19 tarihlerinde ki II. Enternasyonal dönemine bakmakta da fayda olabilir. Ve/ya da Türkiye’de yaşanan TİP döneminde ki ortaya konan tavra bakmalıyız.

O tavır herkesçe bilinen Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) zıtlaşmasının getirdiği buhrandı ve halende bana göre devam ediyor.

Öncelikle Milli Demokratik Devrim’le başlayalım, 1960'ların ikinci yarısında (TİP) içindeki bölünmenin yönlerinden biriydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar'ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) çevresi, Milli Demokratik Devrim (MDD) ile Sosyalist Devrim (SD)’i birbirinden ayrılamaz olduğunu savunup doğrudan bir sosyalist devrimi tercih ederken, Mihri Belli'nin kavramlaştırdığı MDD çizgisi, Türkiye'ye daha uygun bir devrim olarak ikinci bir grup tarafından tercih edilmişti. Bu gruptakilere göre devrim, Sovyetler Birliği’nde Şubat 1917'deki askeri isyan ve Kasım 1917’deki Bolşevik darbe süreçlerinde olduğu gibi iki aşamalı olmalı savını savunmaktaydı. Önce MDD, ‘Askeri darbe’ şeklinde ‘Genç subayların’ önderliğinde gerçekleşecek sonra da ‘Proleter devrim’ şiddete dayanmadan kesintisiz bir şekilde işçi sınıfının hâkimiyetini kuracaktı. (Bu görüşün şuan ki temsilcisi ve devamcısı D. Perinçek’in önderliğini yaptığı İşçi Partisi’dir.)


Çünkü MDD ile SD’den farklı türde çelişkilerin çözümünü içermekte, dolayısıyla farklı hedef ve ittifaklara dayansalar da birbirlerini tamamlamaktaydı.

Sosyalist Devrim ise, kısaca devrimin şehirden geleceğini ve bunu işçilerin yapacağını savunan siyasi görüştü. Kurucusu Marx, uygulayıcısı Lenin’dir de diyebiliriz. Yani en büyük adım olan ve Ortodoks Marksistlere göre bu devrim kapitalist baskının artmasıyla örgütlü işçi sınıfının mücadeleye girmesiyle başlayan süreç ve 19. y. y'daki işçi mücadeleleri düzeni değiştirecek bir devrim yapmış olmasa da günümüzde 8 saatlik iş günü, çocukların vahşi kapitalizm karşısında amansızca sömürüsünün yasaklanmasına, sendikalaşma hakkı gibi birçok kazanımın elde edilmesini de sağlamıştı(r). Marx'ın Kapital’de uzun uzun belgelerle anlattığı ‘Britanya Kapitalizmi’nin yola gelmesinin nedeni tamamen bu Marksist mücadelenin pratik bir sonucudur. Yani ‘Marksizm sadece bir teoridir’ gibi iddialara verilecek en sağlam cevaptır da(!) 


Sosyalistlerin meselelere bakışı
Birlik ve dayanışma ortamını bozucu mezhepsel, etnik, dini vb. konular yıllardan beri sosyalist solun içinde olduğu sorunlardandır. Kapitalizmin karşı psikolojik ve fiziksel saldırısı da bu tip aydınlığa kavuşmamış alanlardan gelmekte.

Şüphesiz bugünkü sorunun başında, milliyetler meselesi ve din üzerine yürütülen siyaset ve de savaşlarla oluşmakta hatta buna feodalizmi bile koyabiliriz, çünkü hem Güneyimizde hem de Kuzeyimizde sürmektedir. Dini çatışmalar, pratik düzlemde daha çok ulusal sorunun içerisinde konumlanıyor. Yani bugünkü durumumuzu anlatıyor. En azından Türkiye gibi laikliği biraz olsun yerleştirme aşamasında girmiş ülkelerde, işbirlikçi kapitalizm, özgürlükler adına dinsel konularda ilerici rol oynarken, aynı şekilde özgürlükler bahanesiyle ulusal sorunu çözümsüzlüğe itiyor. Tartışma konusu olan her sorun gibi, ulusal sorunun da tarihsel süreç içerisinde nasıl geliştiğini incelemek, gerek çözüm konusunda gerekse önerilen çözümlerin doğruluğu / yanlışlığı bağlamında yol gösterici olacak kuşkusuz.

Bundandır ki, Ortadoğu coğrafyasının kritik ülkesi Türkiye ve kritik halkı Kürtler de ulusal sorunun en canlı ve güncel örneklerinden. Kürt egemen / ezilen güçleri, Anadolu topraklarının sınıfsal konumuyla içli dışlıdır; bir ayağı finans kapitalin merkezi olan İstanbul'dadır, diğeri tefeci - bezirgân tabakanın kuvvetli hâkimiyet sahası Güneydoğu Anadolu'dadır.

Neticede yıllardır eleştirdikleri Türk burjuvazisinin Güneyden çekilmesini isteyen bu güçler, özelikle de Özal başta olmak üzere Demirel ve Çiller döneminde Kürt burjuvazisini oraya konuşlandırmıştırlar. Bugün Kürtleri sömüren biricik güç olan Türk sermayesi görevini Kürt sermayedarlarına bırakmıştır.

Yani bugün üzerinde çokça tartıştığımız – konuştuğumuz – ayrıştığımız – bölündüğümüz ulusal sorun kapitalizmle ile birlikte dünya halklarının gündemine gelmiştir, tıpkı terör ve terörist kavramını önümüze servis ettikleri gibi, yukarıda adını andığımız bu burjuva siyasetçiler bunun taşeronluğunu yapmışlardır aynen bugün Erdoğan ve AKP’nin yapmayı arzuladığı bu girişimin ilk ayak basıcıları rolüyle de bunun öncüleri olmuşlardır. Belki bunu istememişlerdir yani milliyetçiliği kullanmamışlardır ama dini motiflerle o pek arzu etmedikleri milliyetçiliğe hem Türkleri hem de Kürt halkını maalesef çekmişlerdir.

Oysa bugün bile terör nedir ve terörist kime denir(?) bunun ayrımını ve farkını birçoğumuz maalesef halen kavrayamıyorken kontrgerilla gibi bir sözcüğü bize yine hatırlatmışlardır.

Ulusal sorunun evrensel gelişiminde Anadolu topraklarında birçok kapitalist (emperyal oyun) gerçekleşti. Tekrarlamaktan sıkılmayacağım ve üzerine elimden geldiğince de vurgu yapacağım, en büyük oyunun şuan oynanmakta olduğu görüngüsünü göremiyorsak gerçekten bu işin planlayıcıları işlerini ya iyi yapıyorlar ya da toplum olarak hepimizin algılama gibi bir sorunu var.

Kapitalizmin örgütlenme biçimi
Kapitalizmin şafağıyla beliren bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme süreci, dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci dönem, burjuva devrimleri zamanıdır. İkinci dönem 1873 ekonomik kriziyle oluşmaya başlayan 20. y. yıl tekel dönemidir. Sovyet deneyiminin örnek olduğu PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ, üçüncü dönemi ve modern sınıfsız toplum da dördüncü bölümü oluşturmaktadır.

Yukarıdaki alıntı Halk Cephesi’ndendi, birde Kürt meselesine bakan birçok kişi farkında olmadan yine milliyetçilik kisvesi altında Kürt meselesine nasıl bakıyor birde ona bakalım. Örneğin kendini solcu olarak hatta bir Marksist olarak atlandırabilecek Birikim dergisi (sahibi) ve başyazarlarından bir kişi olan liberal solcu Ömer Laçiner’e bakalım: “Sol jargon içinde konuşursak en kestirme ifadeyle AKP'nin seçim zaferi bizce Türkiye'de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye'nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı. Asker, sivil bürokrat kesim artık bu otantik burjuvazinin belirlediği payla yetinmek zorunda kalacak. Burjuva demokratik devrimin düzeni kendine göre restore etme projesi kapsamında gelişmeler izleyeceğiz. Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir. Bunu tabii ki kendi tarzı çerçevesinde yaptı.”

Toprak reformu, KİT’lerin elde tutulmasından söz edilirken Ömer Laçiner(?) kendisine yaraşır bir çizgi çizdiği muhakkak ama bu çizginin cidden solla ilgisi bulunmamaktadır ve liberalizmin özgürlük adı altında tanımladığı ama aslında burjuva aymazlığın gerçek adıdır.

Bu kavga zaten, 1970'lere damgasını vuran Milli Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim kavgasıdır ki, sosyalist devrimciler, feodal mütegalibeyi göremediklerinden finans - kapitale karşı net tavır alamamışlardır ve onların mirasçıları da bugün Laçiner benzeri yorumlar içerisinde Avrupa Birliği fonu soslu bir AKP özgürlüğü sevdasına kapılmışlardır. Kürt meselesinde de aynı özgürlükçü(!) tavırlarını göstererek yeni emperyalizmin milliyetçi - burjuva planına PKK içerisindeki Barzanici - Apocu saflaşmalarını da ustaca kullanarak gönüllü - ücretli uşaklık etmektedirler. (Bkz. “Öcalan yol haritasındaki üç önemli öneriyi açıkladı” adlı yazısı PKK’nin sola bakış açısının bir önsözüdür.)


Bugün bu kampın Türkiye’deki finans - kapital oligarşisine ve yandaşı tefeci - bezirgân sermayeye karşı bir görüntüsü yoktur. MDD tarafı ise Kıvılcımlı'nın “MDD'ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka bir şey saymakla, hem emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesi’ni ya Afrika ve Hindistan yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar” şeklinde haklı eleştirilerine maruz kalıyorlar. Sonuç olarak bir taraf tefeci - bezirgân sermayeyi, diğer taraf da finans - kapital oligarşisini göremiyor, bu şekildeki eksik tezlerini ulusal soruna da uyarlayarak Kürtleri yıllarca içinden çıkılmaz bir emperyalizm bağımlılığına itiyorlar.

“Kürt milli meselesi, yalnızca finans kapitalin direkt sömürüsüyle değil onun tefeci - bezirgân yandaşı ile de ilişkili olduğu, bugün AB fonlarına bulaşmamış sosyalist edebiyat tarafından kabul edilmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu Anadolu'da sermaye yatırımının olmaması da, feodal hâkimiyetin etnikçilik sosuyla uluslararası finans - kapitalin oyun sahası haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye'de ise 1978'de PKK’nın köylücü - milliyetçi söylemlerinin kitlesel geçerlilik kazanmasıyla sol çevreler tarafından olayın burjuva demokratik devrim ile çözüleceği söz konusu edilmiştir. Çünkü batı kaynaklı Marksist verilere göre, feodalizm burjuvazinin düşmanıydı ve Kürt sorununun temeli olan bu tefeci - bezirgân tabaka da burjuva devrim sayesinde çözülebilirdi. Ayrıca modern emperyalistlerin kültürel haklar, dil sorunu vb. konular için özgürlükçü bir tutum takınması kuyrukçuluğa iyice bulaşmış sol içerisinde iştah kabartıcı bir rol alıyordu.

Ancak Türkiye'de kapitalizm öncesi artıkların temizlenmesi kapitalizm taraftarlığıyla değil, aralarındaki rezonanstan ötürü bizzat kapitalizm karşıtı nihai hedefi sosyalizm olan “demokratik halk devrimi” stratejisiyle olanaklıdır. Bu da Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinden geçer. Kürtlere verilen burjuva nitelikli özgürlükçü haklar ise proleter bilinci yükselttiği ölçüde faydalı; milliyetçiliği körüklediği ölçüde zararlı olmaktadır.” (Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos, Halk Cephesi)


Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile
Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü
Yukarıdaki sözlere ilave olarak şunu söyleye biliriz, (K. Irak’ta birer halı tüccarından farkları olmayan) Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü arasında sıkışmış Kürt emekçilerinin, finans – kapital oligarşisine kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini sağlayan kültürel haklar için, sosyalist düşünce ve ortak proleter bilinçle hareket etmelidirler. Bu hem Türk hem de Kürt halkları için olmazsa olmazlar arasındadır. Bunun adı emperyalist Amerika’nın ideolojiler bitti tezinin aksine yine hem ideolojiler penceresinde hem de sınıfsal durumlardan kaynaklanan sınıf mücadelesidir.

Sonuç
Konuyu artık bağlayalım…

Huntington’ın ‘Yeni’ Osmanlısına dönme noktasında olan AKP Türkiyesi’nde, bütün aydınlanmacı – yurtsever ve emekçi kitleleri sınıf bilinçlerini var etmek adına yüzlerini radikal bir gelişime odaklanmak için sola döndürmedirler. Bu legal ya da illegal olur ama AKP’nin çöküşü Türk ve Kürt emekçileri için yeni bir baharı müjdelemekle yükümlüdür…
Dip not: SOL sempatizanlık(!) kendi içinde proletarya diktatörlüğünü taşır, proleterlerden söz etmeyen hiç bir sol yapı / örgüt / fraksiyonun soldan söz etmemesi olsa olsa liberalizmin diğer adıdır.

3 Kasım 2009 Salı

Makyaj seansları

Ahmet Hakan’ı biliyorsunuz muhafazakârlıkla - laiklik arasında kalmış Hürriyet gazetesinde yazan ve malum köşesi de olan gündemi meşgul eden bir burjuva yazar. Kaleminin güçlü olduğunu söyleyebilirim, birde görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ta eskilerden beri Leman’dan takip ettiğim (o zamanlar böylesine hırçın bir ulusalcı değildi ama) Nihat Genç var. Gerçi birkaç kişiler bu farklı şeritte olanlar, bunlardan birkaçı: Ece Temelkuran, Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil’le birlikte Aydınlık dergisi grubu var (gerçi onların AKP’ye olan hıncı da yersiz değil, en çokta onlara vurdu AKP iktidarı üç – beş kişilik demokrasisiyle.) Tabii onlardan daha kuvvetlilerde var günümüzde artık…

Örnek verecek olursam şuan yeni bir oluşum olan Kızıl Dayanışma (KD) grubuyla birlikte yine KD’den farklı somutta da anlamlı birkaç yayın var. Bunlardan ilki uzun süre içerisinde yer aldığım ve bugünlerde Genelkurmay karargâhındaki siyasi faaliyetlerle ilgili belgelerde adı geçen Devrimci Halkın Birliği gazetesi var, diğeri de isimleri gibi oldukça coşkulu ve renkli, dergilerinin adı RED. .

Politik ve devrimci bir yayın. .

Derginin kapağında ki sloganda oldukça samimi (en azından bana göre): “Biz bu çarkı Türkçe, Kürtçe, Arapça reddediyoruz ve kızıl rengi çok seviyoruz!..”la başlıyor. Bu yüzden orada yazanların başında Hakan Gülseven geliyor, kalemi solda güçlüler arasında kanımca. Ki kendisi beğendiğim yazarların başında da gelir belirteyim, birde tiyatrodan tanıdığımız sanat adamı Serhat Özcan’la birlikte bilumum diğer RED yazarları ve de (Hakkı Baba) Hakkı Yükselenler var. Cidden iyiler, hakkıyla yapıyorlar bu işi. İdeolojik olarak aynı zeminde olduğumuz için (ayrıca ideolojik olarak ayrıştığımız yerler muhakkak ki var), RED yazarlarından söz etmiyorum buna inanın, ayrıca öyle olsa bile Nihat Genç’i, Ece Temelkuran’ı, Bekir Coşkun’u ya da ne bileyim Yılmaz Özdil’den Aydınlık dergisine kadar bu isimleri neden zikir edeyim değil mi?

Sonuçta kimseye yaranmak adına bu isimlerin bu tür yerlerde yazdıklarını düşünmüyorum başkaları gibi. Adamlar istese bir elleri deyim yerindeyse balda bir elleri yağda olur. İlmi siyaset kabiliyetleriyle her türlü kapıyı açabilecek konumdalar sözünü andığım bu burjuva kalemşorlar. Elbette RED’i ayrı bir tarafa koyuyorum, onlar da birçoğu gibi topyekûn bir savaşımın içindeler bence ve bu konuda da (birçok yayın arasında) nitelikli ve uzlaşmaz tavırlarıyla simgesel de olsa umudu resim ediyorlar.

Neyse, geçenlerde bir yazı kaleme almıştı Ahmet Hakan, denk geldi okudum, okurken de yukarıdakilerin ismini andım. (Hani bilginiz olsun istiyorum RED dergisinde, görüşlerinize - yalnızlığınıza – umutsuzluğunuza her zaman, her daim bir çatı mevcuttur, bilgilerinize!) İşin açıkçası bir nevi dünün ve özelliklede bugünün muhafazakârıyla birlikte faşist liberallere dair hokkalı iyi bir yazı kaleme almış Ahmet Hakan(!). Kutlarım, eğri oturup doğru konuşanlardan olduğu için. Yazının başlığı da “12 Eylül’de neredeydiniz?”i taşıyor. .

Konu tahmin edebileceğim(n)iz gibi 12 Eylül darbesiyle birlikte, diğer post modern darbelerde inlerine çekilenleri anlatıyor, buna elbet Susurluk kazasını da eklemek lazım.

İktidarların makyaj seanslarıBunların başında malum bazı İslamcı dernek ve sendikaların “Cuntaya hayır” girişimi ana gündemde şuan Ahmet Hakan’a göre, yine bu yakınlarda da “Cuntaya hayır, darbeciler yargılansın” adı altında bir kampanya başlatacaklarmış… Sanırım bu İslamcı dernek ve sendikalar birçok şeyden habersizler yine, örneğin 12 Eylül darbesinin sağ ve solun önünü tıkayarak, siyasal olarak en çokta onların yolunu açtığını bilmiyorlar ve Özal çizgisiyle de palazlanıp Erdoğan iktidarıyla da artık gün yüzüne çıktıkları o gayri meşhur çizginin sarhoşluğuyla Kenan Evrensiz, Mehmet Ağarsız ve Tansu Çillersiz bir yargılama girişiminde bulunmaları oldukça tebessümde ettiriyor bana onu da söyleyeyim. .

Ahmet Hakan’ın tabiriyle neticede kazasız belasız bu eylemi yapacaklar, bunu biliyorum. Arkalarında liberal faşistler, muhafazakâr demokratlarla (bu sözcüğe de kafam bir türlü basmadı ama) hem muhafazakâr hem demokrat olacaksın ama gece gündüzde dinden – imandan söz edip, kendin gibi düşünmeyenlerin özgürlüklerden söz edip, yine kendin gibi düşünmeyenlerin yani başkalarının özgürlüklerini sansürleyeceksin(?). .

Görende sanır ki en çok baskıya uğrayan bu muhafazakâr demokratlarımız, en çok horlanan onlar. Sanırsam en çok bu yaşananlardan hoşnut olanlardan biri öncelikle ya Kenan Evren ya da Fethullah Gülen olacaktır artık. Eserlerini bir görseler gözyaşlarını artık tutamazlar, zaten Fethullah efendi daha önceden tecrübeli bu salya sümük işlerine. Dikkat edin Mehmet Ağar ve Tansu Çiller gibi kontra güçleri buna katmıyorum, çünkü onların mutluluğu bir başka evrede.

1000 operasyon ayrı Ergenekon ayrı…

Bu yüzden adamlar kendine devrimciyim diyen birçok irili - ufaklı sol partiyi kendi kulvarına çekmiş gibi görünüyor bu girişimle, ne diyeyim helal olsun, bu arada hadi anlarız Özgür-Der, Mazlum-Der, Memur-Sen, Hak-İş, Genç Siviller, Vakit gazetesi ve vs. gibi oluşumları ve liberal bir başka girişim olan Milliyetçiliğe Dur De Girişim’ni, bunlar tamam da, ya DSİP, DTP, SDP, Özgürlük Hareketi, Emekçi Hareket Partisi vb. gibi solun “Darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu” çatısı altında ne işi var?

Hani diyeceksiniz ki ne var bunda ne güzel işte, topyekûn darbelere karşı tutum almış sağ – sol ve Müslüman kesim(?) zaten şu Müslümanlık kavramını da bir türlü içselleştiremedim ya… O nedir ya Allah aşkına sağcı Müslüman, solcunun Müslüman olma durumu şüpheli ama ne var ki sakalı ve badem bıyığı ortaya koyan kodaman yeni züppelerimiz hâkim yaka gömlekleriyle Müslüman, hele birde ağızlarının bir tarafından hafiften Osmanlı edebiyatı akıyorsa tam cennetlik.

Şimdi bu nur yüzlü yeni efendiler için, bu tür eylemler içerisinde bulundukları adına toplu cumalara katılmak mı gerekir bilemiyorum ama sanki hepsi birden hidayete erdi.

Susurluk’ta dilsiz olanlar, Ergenekon’da birden bir dillerinin olduğunu fark etti. Kenan Evren’e 1981’de övgüler dizen Ilıcaklar gibi herkes bugün ansızın darbe karşıtı oldu. Hepsi birden bütün “Klik”lere karşı savaş verme hevesinde.

Neticede şuan onların penceresinde işkence görme riski yok, sadece istedikleri Türk – İslam sentezi arasında nur yüzlerine bakıp, Erdoğan babalarının emriyle karartılması yüksek geleceğimize bir yumruk sallamamız istiyorlar. .

Peki, sallayacak mısınız?

Temel soruda budur, kara çarşafların arasında inandırılmış olduğumuz Müslüman aidiyetine bu kadar razı olacak mıyız(?) ve helak edilen ömrünüze sırf demokrasi adına, ileride hayatınızda bolca küfür edeceğiniz olan Erdoğan’a da kendi geçmişinize de küfür eder gibi küfür edecek misiniz?

Soru budur, iktidara yaranmak adına ömrünüzü makyaj seansları arasında karanlık bir oda da mı geçirekceniz?

31 Ekim 2009 Cumartesi

Ne yapmalı?

“Ne yapmalı” bilindiği gibi Lenin’in ve Rus sosyal-demokrasisinin tarihi bir özetini taşır, orada bildiğimize göre; birinci dönem, ikinci ve üçüncü dönemler bölümler olarak sunulur ve yine ayırmak kaydıyla sosyal-demokrasinin teori ve programını anlatır. Belirleyici bir kitaptır, tabii ki John Reed’in “Dünyayı sarsan on gün” adlı bu yapıtıyla birlikte bu daha da anlamlı olmaktadır. Yani Çarlık Rusyası’ndan SSCB’ye kadar akan bir süreci anlatır (anlatmak istediğim SSCB’yi ya da sosyalistler hakkında her konuşan kendini bilmezlerin izlemesi gereken bir yapıttan söz etmekteyim.)

Sarsıcı bir dönemdir elbet o dönemler ama günümüz dünyasına hele hele Türkiyesi’ni anlatırken biraz daha kendi konjoktörümüze yatmamız gerekiyor, bunu da kabul ediyorum. Sırtımızı dayayacağımız yer sonuçta burası.

Özetle orada aydın tabaka narodizme karşı mücadele etme ve işçilerin arasına gitme genel çabası içindedir ve işçiler de grev hareketine katılma coşkusu içinde ve de o dönemlerde hemen hemen hepsi (bizim gibi), gençliklerinde terörist kahramanlara hayranlık duymuşlardır. O kahramanlık geleneklerinin büyüleyici etkisinden kurtulmak için bir mücadele gerektirmiştir ve bu mücadeleye girmelerini kaçınılmaz kılmıştır.

Bu aslında her yerde de böyledir, Küba dâhil Osmanlı’da da, Sovyetlerde de böyledir hatta Humeyni öncesi İran’da da böyledir bu.

Büyük bir mücadele tarihine sahiptir bu saydığımız coğrafyalar ve büyükte bir kültürü kendi içinde aynı zamanda barındırmaktadırlar.

O yüzden bakmayın siz kendine göre tarihi anlatan sözüm ona bu yeni TV tarihçilerine, herkesin kendi tarih anlatımı elbette değişkendir ve biçim değiştirebilir çağına göre.

Normaldir!

Bu var olma kaygısından ya kaynaklanmaktadır ya da iktidarlar üzerinden nemalanmak ve yer edinme meselesidir. Ama kıstası elbette bu değildir. Hani derler ya, eğri oturup doğru konuşmak gerekir. Siz Halil Berktay gibi bir devşirmeyi ve Murat Bardakçı gibilerini ne kadar tarihçi diye algılarsanız sizin tarihinizde onlarla sınırlıdır.

Sonuçta tarih bilgisini onlardan almaktasınız ve tarih bilinciniz ona göre şekil almaktadır. Tabii saydıklarımız her ne kadar tarih bilgileri olsa da (özellikle de Bardakçı gibilerinin Osmanlıyı ya da Arapvari tarihi bilgileri düşünülecek olursa) o tarihi ve bilgileri başkalarının düşünce sistemine göre ve onların hizmetine vermiş olsa da, ortada bir emek bulunmaktadır, bu tartışılır ama bari o bilgiler için bir emek vermiştir ve bunu hak etmelidirler. Yoksa bırakın tarihçi olarak anılmayı ileride şaklaban ve şarlatanların saray soytarılığı görevleri anlatılacaktır.

Bu yüzden dürüst olmak gerekiyor, çünkü tarihin savaş vermediğini biliyoruz, tarihi tarih yapan capcanlı insandır. Bize göre, bunun savaşımını insan verir ve her şeyden bir sonrası da malum olarak tarihi oluşturur. O yüzden ismini saydığımız sözüm ona bu tarihçiler kendilerini bu konuma düşürmüşlerdirler. Tıpkı bundan bir hafta önce yaşadığınız her neyse, o günün yitiminden sonrasını tarihin oluşturduğu gibi, bunun adı da tarihtir bilincini artık kafalarında yer edindirmek zorundadırlar.

Yoksa canım sıkıldı şu tarih üzerinde biraz değişiklik yapalım ve yeni bir tarih yazalım değildir tarih.

Örnekler
Bu bağlamda birçok kişi kendi durumunu yaşadığı döneme, yani var olan iktidara yamama biçimindedir. Bu özellikle de görsel ve yazılı basında şuan böyledir. Zaten varlıklarının sebebi de budur. Örneğin Mümtaz'er Türköne, her konuşması her yazışı Osmanlıya özgüdür. Bilemiyoruz, ya içselleştirmiştir Osmanlıyı ya da içselleştirememiştir ama her konun başlangıcı ve bitimi bu adam için mutlaka Osmanlıyla bitmelidir. Bunu biliyoruz. Tıpkı bir zamanların Mehmet Barlasları konumundadır, durumu anlatırken onun gibi tespit yapmaktadır…

Örneğin Mehmet Barlas, adama bir şey sorma, konudan bağımsız bir şekilde anlatmaya başlar; biliyor musunuz aslında bu işi komünistler başlattı vb. vb. birçok zırvalık. Gerçi bugünlerde biraz değişken bir durumda ama yinede her zaman bu tür bir çıkış yapabileceğini ihtimaller arasına koymakta lazım. Sonuçta bu konuda sabıkası var adamın, hatta denemesi de bedava.

Örneğin magazin dendiğinde, cevabı büyük ihtimalle gördünüz mü bunun tarihi komünistlerle başlamıştır der bay Barlas. Oysa bir kişinin kendini komünist olarak tanımlaması ayrı bi’şey, komünist bir sistem için vardı demek ayrı ve de çok farklı şeylerdir. Bu yüzden komünist bir ülkeden söz eden birisini gördüğüm zaman, cidden tebessüm ediyorum.

Çünkü dünya üzerinde hiçbir ülke komünist bir sistemle yönetilmemiştir. Aksine SSCB hem Gorbacov sayesinde hem de bunun paralelinde emperyalların saldırısıyla bu saldırıya mahkûm edilmiştir ve dağıtılmıştır. Yani SSCB hiçbir zaman komünist sisteme geçmemiştir - geçememiştir.

Fakat yine bugün var olmamış bir ülkeyi ve sistemi yani SSCB’yi komünistlikle suçlayabilirler. Zaten yapıyorlar da. Sonuçta 65 yıldır bunlarla uğraşmaktayız ve işin açıkçası çokta görmüyorum aslında bunları.

Birçok örnek yine vermek mümkün, yeterli midir bilmiyorum ama bunların hepsini her zaman söylediğim gibi düzeltmek imkânsız gibi durmaktadır. Hangisini düzelteceksin ki?

Bu yüzden belki birçok kişi sistemi eleştirirken asimile olmaktan söz eder ama bunun kökeni bugün için, şüphesiz aydın diye tabir ettiğimiz zümreden başlamaktadır. Etkileyen, buna biçim veren sonuçta bu tür güçlerdir ve asıl asimileye uğrayan da bütün bu pislikleri yaparken yine bunlardır.

Tıpkı İstanbul için aydınların, entelektüellerin ve demokratların mekânı Taksim’dir diyenler gibi, oysa İstanbul’un en gerici yeri aksine burasıdır. Hatta feodal ilişkilerin yoğun olduğu bir ilçedir de diyebilirim, aydınların, çizerlerin, demokratların ya da entelektüellerin buraya takılması ve birer bira yudumlaması bunun kıstası değildir.

Zira Mümtaz'er Türköne’nin o Osmanlısı yeni bir sistemi öngörmemektedir belki de Taksim’de bira yudumlayanlar gibi, onun Osmanlısı olsa olsa yeni bir hegemonyan, otoriter bir yapıyı kendi içinde taşımasında yatmaktadır. Çünkü savunduğu iktidar, bilmesine rağmen ve her ne türden bir bok olsa da, taşıdığı pislik yine ne olursa olsun, onun için bir nefer olmak geçici de olsa onurdur bu saatten sonra. Zaten fiziksel olarak ve var olmayan soyut karakterini sadece bu şekilde ifade edebilir.

Beslenme kaynağı sadece ve sadece burasıdır. Yani beynini yakan kör bir cahil gibi davranmaktadırlar ve bu düşünemeyeceğiniz kadar derindedir.

Biçimleniş
Dolayısıyladır ki, Türkiye’de uzun bir zamandır bir taraf olma, bir biçimlenme söz konusu. Herkes bir şekilde şekillenmektedir ve buna göre de konumlanmaktadır.

Bunun sebebi var olan iktidar yani hükümettir. Onlar kendini belirledikçe karşısında ki de, şekillenmek zorundadır. Bu diyalektiktir. Örneğin birçok gazetenin köşe yazarı, AKP, TSK belirlemiştir, bütün hukuk ve guguk işler kendine bir şekilde biçim vermiştir de. O yüzden bugün sahipsiz Anadolu toprakları kendini bir boşluk içerisinde hem emperyal güçlerin hem de Huntington’ın yeni Osmanlısının narasıyla bulmuştur.

Ve maalesef bu naranın içinde Marksizm’in çok aşağısında bulunan Abdullah Öcalan’da dâhil olmak üzere, yeni Osmancıların kendini kaybetmiş naraları, köşe kapma derdinde olan liberallerin çığırtkanlığı, NATO’nun ıslah olmaz çocuğu TSK bulunmaktadır.

“Ne yapmalı”ya gelince, böyle bir sistemde ve devlet biçiminde yaşama zorunluluğumuz yok… Kendi sistemimiz de insanı ön plana çıkaran kendi devlet biçimimizi oluşturabiliriz.

Son söz olarak
Dişleriyle korkuyu sıkıca kavramış, iktidar ve liderleri kendi penceresinden diğerleriyle birlikte uluyor, normale dönüşse kaçınılmazdır çünkü aptalların şöleni sona ermek üzeredir.

Ilımlı İslam, ılımlı ordu, ılımlı devlet!

27 Ekim 2009 Salı

Yenilenmiş TSK'nızı güle güle kullanın!

Yine "darbe" sözcükleriyle uyandık, liberaller, İslamcılar, satılık kalemşorlar yaza – yaza bitiremiyorlar.
.
Hazır Show TV’de "Bu kalp seni unutur mu?" dizisi de reyting rekorları kırıyorken çok anlamlı oldu inanın. Gece gündüz söylerdik Türkiye’de bütün darbelerin arkasında Amerika vardır, onlar izin vermeden kimse bir atım atamaz diye. Onlarsa komplo teorileriyle suçluyorlardı, olmadı ordu yanlısı sayıyorlardı bizim gibi düşünenleri. Ne acı! Hazır TV’lerde izlediğine inanan bir toplumumuz varken şu "Bu kalp seni unutur mu?" dizisi yüzeyselde olsa da anlatıyor işte o dönemi, o yüzden şimdi (isimlerini bir kez daha yazamayacağım walla) şu yukarıda isimlerini andıklarım bayram ediyorlar. Hoş askerden de az çekmedik ama şimdiki durumda da biraz da uzağa yelken açtı ılımlı İslamcı güruh değil mi?
.
Bu yüzden sözüm ona darbeye karşı olanlar, o dönem gizli – gizli orduyu pofpoflamıyorlar mıydı Allah aşkına!

Bunların içinde kim yok ki, küçük bir örnek vereyim ve gerisini siz tamamlayın: darbe ve Evren paşa şakşakçısı Nazlı Ilıcak.

Şimdi de diş biliyorlar orduya, e normaldir iktidar kaygısı onların ki.

Ne de olsa 12 Eylül darbesi bir sağdan – bir soldan (en fazlada soldan) biçerken bu müminler topluluğu ve bugünün yeni Müslümanları da bu dönemden kayıp vermeden çıktı.
.
Önleri açıktı ve onların manevi çocukları başarmışdı bu işi.

Ama bence en anlamlısı "açılım manyağına dönmüş yurdum insanı" içinde yeni gündem yaratıldı.
.
Kim takar zamları – krizleri – işsizliği – asgari ücretle çalışmaya mahkûm halk yığınlarının TRT için vergi ödemesini…

TKP’li değilim ama güzel yazmış wesellam Kemal Okuyan… soL haber’de “Ne darbesi?” başlıklı bir yazı kaleme almış beğendim yazıyı ve olduğu gibi aktarıyorum sizlere…
.
Ne darbesi?
2007'de Korgeneral Nusret Taşdeler imzasıyla hazırlanan ve bugün basına düşen rapor, TSK'nın darbe yapmaya hazırlandığı iddialarını tamamen çürüten bir belgedir. "Bilgi Destek Planı" başlıklı rapor, TSK'nın AKP karşısında teslim bayrağı çektiğinin ilanıdır ve "Yeni Osmanlı"da ordunun kendine bir yer kapma arayışlarının kanıtıdır.
.
Rapor gerçek mi değil mi?
.
Daha önce de benzer belgeler etrafa saçıldığında hep söyledim, gerçek olsa ne olur, olmasa ne olur?
.
TSK bünyesinde hemen her konuda rapor hazırlandığını herkes biliyor.
.
Raporlar "yasal" mı?
.
"Gidin bakın bu köyden neden TKP'ye bu kadar oy çıkmış, araştırın" genelgesi ne kadar yasalsa, o kadar!
.
MİT'in, Emniyet'in raporları ne kadar yasalsa o kadar!
.
Türkiye'de "milli güvenlik"le ilgili konularda devlet kurumlarının her bir tasarrufu ne kadar yasalsa o kadar!
.
Nusret Taşdeler'in hazırladığı rapor gerçekse, TSK'nın "ılımlı İslam"ı kabullendiğinin itirafıdır. Gerçek değilse, birileri TSK'nın "havlu attığı"nı göstermek istemektedir. Öyle ya da böyle, bu belge TSK'nın "yeni duruma" adapte olmaya başladığı dışında bir şeyi kanıtlamaz. İlginç değil mi, liberaller, "işte darbeciliğin belgesi" diye tepiniyorlar, demek ki TSK'nın Yeni Osmanlı'da talep ettiği rollere bile razı değiller.
.
Diyorlar ki, "sen bölgesel planların silahlı bekçiliği dışında hiçbir şeye karışma, nereye ne kadarlık kuvvetle müdahale edeceğini sana söylerler..."
.
Biz, emperyalizm ve büyük sermaye istemedikçe "darbe" olmaz diye ısrarla yazdık, TSK yeni rolüne alışıyor dedik, karşılığında TSK'cılıkla, darbecilikle suçlandık!
.
Suçlayanlar suçlamalarına tek bir kanıt gösteremediler. Oysa bugünkü sürecin barış ve demokrasi getireceğini, en azından kapı araladığını sürekli tekrar ettiklerinin sayısız kanıtı var.
.
O halde liberalleri, İslamcıları ve onların utangaç destekçilerini kutlayalım:
.
Yenilenmiş TSK'nızı güle güle kullanın!

20 Ekim 2009 Salı

Devlet, Öcalan, PKK ve AKP... Peki, bu kimin barışı?

Türkiye’de son birkaç aydır bir açılım konusu tartışılır durumda, tarafları da aslında belli.

Taraftarlardan biri ABD başkanı Obama’nın öncülüğünü çektiği AKP ve bazı PKK’liler, diğer taraftaysa Kemalistler, ulusalcılar, MHP ve CHP gibi bazı takım partiler, Aydın Doğan Grubu, Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve diaspora Ermenileri var...

Konumuz elbette her zaman ki AKP’nin bu gündemi olacaktır o da iktidar olduğu içindir, ama bu sefer her zamankinden daha da çok tartışılması gereken PKK’nin siyasal düzlemidir.

Nedir peki o siyasal düzlem(?) sınıfsal mıdır yoksa ezilen bir halk hareketinin öncülüğümüdür ve/ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni eleştirdikleri batı emperyalizminin güdümünde yürütülen mücadele midir?

Türk burjuvazisi ile birlikte yaratılmak istenen feodalizmin ağırlığıyla birlikte, Kürt burjuvazisinin yükseltilmesi midir temel mesele(?) yoksa gelinen süreç teslimiyet ve tasfiye çizgisi midir?

Bence bu süreç PKK'nin tasfiyesiyle birlikte alınacak rolünde gerçekliğidir. Örneğin batının artık silahla bu mücadeleyi çözemediniz bunu artık siyasal düzlemde çözün telkinlerinin olduğunu söylemek gerekiyor. Ki PKK, hem PKK olduğu dönem sonunda hem de Kongra-Gel ismini aldığı süreçte bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini ilan etmişti.

Not: Abdullah Öcalan’ın kuruluş aşamasında PKK’yi Mahir Çayan’ın devamı olarak gördüğü düşüncesi kuşkusuz Türkiye Devrimci Hareketi’ni heyecanlandırmıştır. Bu heyecan da (Öcalan’ın tabiriyle) Türk solunu heyecandan da çok bu mücadeleye destek vermeye zorunlu kılmıştır.
Zaten, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’nın koşulsuz argümanı da ezilen halklar bazındadır, destek bu biçimdedir ama bu destek daha sonra karşımıza başka formasyonlarda çıkmıştır.

Örneğin PKK’nin silahlı mücadeleyi yükselttiği bir dönem olan 1990–91 dönemlerinde ki ateş kes çağrısı Türkiye Devrimci Hareketi için büyük bir hezeyandır. Deyim yerindeyse o gün devrimi bekleyenler büyük bir kayıpla bu süreci tamamlamışlardır. (Buna bizde dâhiliz.)
Bu kayıp o dönem için Öcalan’ın kayıbı olduğu kadar Türkiye devrimcilerinin de kayıbıdır.

ÇağrıYinede belirtmek gerekir ki, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında çağırdığı gurup ile 2009 yılında yine onun çağrısıyla gelen guruplara aynı misyonu yüklemenin doğru olmadığı kanısındayım. 1999–2009 tarihleri Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası konjonktür aşısından çok farklıdır. Bu bir gerçeklik, hele hele güya teslim olan bu kişilerin serbest bıraktırılması durumuysa olumlu bir adım olarak nitelendirilebilinir.

Ama şimdilik.

Bu yüzden Obama’ya bakmadan önce 5 Kasım 2007 tarihinde Oval Ofis’te Erdoğan ve Bush görüşmesine bakmakta fayda var.

Peki, orada ne var?

Kürtler de dâhil tüm ilgili tarafların PKK’nin aşılması – tasfiyesi gerektiğine ilişkin söylemde aynılaşması ve bu ortak söylemin aynı zamanda Ortadoğu’daki sorun alanlarına ilişkinde ilgili tarafların yeni bir ara konsept üzerinde mutabakat sağlamış oldukları anlamına gelmesi var.

Uluslararası verili durum; PKK’ye, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü militarist egemenler lehine bloke eden bir güç olarak algına bilir ya da Güney Kürdistan’daki kazanımları zora sokan ve Kürtler için hiçbir anlam ifade etmeyen (bazılarına göre) silahlı mücadele yerine; barışçıl, demokratik, siyasi ve uluslararası geçerliliği olan açık – legal mücadelenin temel alınmasını dayatmakta olduğu gerçeği de olabilir. Buna ayak diretmenin geçerli hiçbir gerekçesi olamayacağı düşüncesi de buna hâkim olabilir.

Bu yüzden olasılıkları göz ardı etmemek en iyisi.

Ama konuşanların hepsi aynı maskeyi takıyor yinede, bunlardan ilki Erdoğan ve Gül kliği, diğeri de Öcalan ve RojTv’de konuşan Cemil Bayık’ın 19 Ekim’deki röportajı: kendi fikrini söylemiyor aksine Öcalan’la aynı paralelden ateş atıyor, izleseniz görürsünüz. Açık açık söylüyor ABD, bu işi TC hükümetinden önce öngördü. Buda yeterlidir sanırım. Bundan dolayı o paraleli maalesef kuranlarsa ABD emperyalizmi ve batı hegemonyasının kitlesel nüfusunun yarattığı bir güç silsilesi oluşturuyor.

Neticede bu tartışmaların odağı Erdoğan’ın ABD ve Irak ziyareti, Suriye ile sınırların açılması Ermeni protokolünün imzalanması ve Öcalan’ın son basın açıklaması ile yeni bir tartışma ve gelişmeye evirilmiş durumda. Özetle hepsi aynı kulvardalar.

İkinci bir not: İsrail’i unutmamak lazım.
Bu işin içinde olmayanlarsa Türk ve Kürt emekçileridir. Yani sınıfsal bir kazanımın olmayacağı gerçeğidir.

Bu bağlamda bütün bunları Öcalan’ın iyi niyet olarak nitelediği ve teslim olmasını önerdiği gruplar ki bizce de iyi niyet grubudur. Ancak bu barış gibi önemli bir kavramın içini dolduracak iyi niyet grubu değildir ve emperyalizmin taraf olduğu bir barış girişimi hiçbir zaman demokratik olarak algılanmamalıdır.

Üçüncü not: Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan üç ayda bir Yeni Mahalleye kendisinin ağzıyla 'Yol haritası' için götürüldüğünü unutmayın.
Bu yüzden geçmiş dönemlerde Öcalan’ın Marksizm ve Leninizm bizi geriletmiştir sözü ve bayrağından orak – çekici çıkartması neyse bugün ki adımın niteliği de odur.

Kabul etmeliyiz ki süreç bize rağmen işliyor / işleyecek, emperyalizm hem tehlikeli hem de güçlü yüzünü gösteriyor çünkü. Gerçek anlamda Kürd’ün içinde olmadığı bir Kürt açılımı süreci söz konusudur ve bu noktada bölük pörçük ses çıkartan Kürt kanaat önderleri, örgüt ve aydınları elbette sürece müdahil olmak durumundadır ve zorlanacaklardır bütün bunlara. Müdahil olmaktan kasıtsa; AKP açılım yapıyor hadi valizlerimizi hazırlayalım ya da TC başbakanına rica minnet mektupları yazmak değildir elbette. Biz biliyoruz ki, içimizdeki ülkeye dönüş özlemi ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını kullanması ve kaderi üzerindeki son sözü kendi söyleyerek halkların özgürleştiğinde söyleyeceği sözle son bulacaktır.

Yoksa PKK silahlı gücüyle Kürt halkının değil Abdullah Öcalan’ın fedaileri konumunda olacak olanlarla olacak bir süreç değildir bu. Dolayısıyla gelinen noktada uluslararası dengeler Kürtlerin dünya ve bölge konjonktüründeki konumu, Öcalan'ın fedai ordusuna neden ihtiyaç duysun değil mi(?) de diyebiliriz.

Kimsenin kendini fedai olarak sunmasına gerek yok, halk kendi fedailerini de öncülerini de yaratacak güçtedir.

Bütün mesele gidenle – gelen arasında ki temel çelişki meselesindedir.

19 Ocak'tan 19 Ocak'a ne olmuştu? Hrant Dink Belgeseli

16 Ekim 2009 Cuma

Dönekler, sapı silik adamlar ya da dönmenin fiziksel yasası

Son dönemlerde sol (sosyalizm) üzerine konuşan – çizen ve sola saldıran birçok kişi gördük, bunlara bakınca sosyalizmin bitmediğini anlıyorum. Sevindirici bir olay, zaten bunu son çeyrek yıldan fazla bir zamandır emperyalizmin kalemşorları kendi merkezlerinden söyleyip duruyorlardı.

Ne diyorlardı(?) “ideolojiler bitti”, “sosyalizm bitti” peki bittiği dedikleri şeylere neden saldırıyorlar, insan bitti dediği şeye saldırır mı?

Ya da “bitti” dedikleri şeylere kıçları yemediğinden neden gidip bir hınzırlıkla sarılıyorlar(?) bitmemiş ki kazdıkları o küçük kuyulardan sola ateş atıyorlar.

Sola (gerçek anlamda sosyalizme) saldırmanın bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. Birçok kişide eminim benim gibi düşünüyordur ya da yukarıdaki gibi cevap sorunun kendi içindedir, zeki değiller, sol bitmedi ve korkuyorlar. Ya da alışkanlıklar ve abartılar üzerinde hayatlarını kurguluyorlar.

Büyük ihtimalle alışkanlıkları ve kurgulamış oldukları abartıları bunlara etken.

Bundan dolayı korkularını normal karşılıyorum çünkü korku gerçek anlamda “insan” içindir, bu yüzden sol (sosyalizm) bilindiği gibi toplumcudur, sosyal bağlamda insanı öne çıkarır, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir yani ezilmemektir, yoksulluğa karşı durmaktır, mazlumdan yana olmaktır. Özetle dünya ölçütünde Che Guevara’dır, Türkiye’de üç yoldaşıyla birlikte Deniz Gezmiş’dir, Mahir Çayan’dır, İbrahim Kaypakkaya’dır ama her halükarda Mustafa Suphi’dir.

Yani insan olabilmektir, eğer bunlar olabiliyorsanız dindar olmanız Tanrı inancı edinmiş olmanız bir şeyler değiştirmez, eğer sol din bağlamında ele alınırsa kendisine Kur’an indirilmeden önce Mekke’de müşriklerce “El emin” denendir, yani Muhammed’dir. Güvenilendir, kendi çağında ki gerçek devrimcidir.

Din üzerine de konuşabiliriz elbette ama konu uzadıkça uzar. Birçok şeyler söyleyebilirim bu yüzden, Ömer’in İslamiyet’e geçmeden önceki tavrını müminlik olarak algılıyorsa bir dindar, Muhammed’in devrimciliğini de öyle almalıdır. Bu yüzden sosyalizmin din karşıtlığını da burada yok edebiliriz sanırım. Çünkü sosyalizm toplumcudur ve özgürlükçüdür. Eğer bunları reddedersek SSCB dönemindeki imamları ya da papazları da yok saymış oluruz. Ama varlar, tarihi değiştirme gibi bir gücümüz yok başkaları gibi. Var olan budur, gücümüz yetse de değiştiremeyiz zaten. Yetineceğiz. Ayrı bir tartışma konusu ama “köleliğin” Amerika’da ve bundan bin dördüz yıl önce Muhammed döneminde nasıl kaldırıldığına bakmamız gerekiyor sanırım; bunun ilk öncüsü kimdir diye?

Şimdi bize din üzerinden saldırıyorlar, bizim için bütün kutsal yerlerimizi yok edecekler diyorlar. Bu emperyalizmin yaygarasıdır. Ama yinede din üzerinden cevaplayalım; başkaları dünyevi işlerini başka yerlerle karıştırabilir, örneğin hak aramayı – adalet istemeyi Tanrı’nın ellerine bırakabilir ya da cinsel dürtülerini cehenneme ve cennete bırakabilir. İtirazımız yerli – yersiz olabilir ama biz hak gasplarının savunuculuğunu yaparken topyekûn bir saldırı dalgasının da karşısında durarak şunu diyoruz: Tanrı kullarına dinden önce akıl vermiştir, akılcı davranmamız gerekiyor.

Köşesiz
Bu sistem, devşirmelerle daha ne kadar gidebilecektir(?) bilinmez ama kendi aydınını üretemeyen sistem, devrimci hareketin ürettiği aydını devşiriyor. Bunu din üzerinden yapamıyor, dikkat edin bunu ideolojiler üzerinden yerine getiriyor. Bütün bunların bize göstermesi gereken olguysa: döneğe muhtaç kalacak kadar zavallılaşmış bir sistemin yüzüdür yani köşesizleştirilmiş bir aydın tipinin zorunluluğudur.

Şimdi bu dönekleri hiç üşenmeden sıralayayım:

Oral Çalışlar, Çetin Altan ve familyası, Cengiz Çandar, Hadi Uluengin, Taner Akçam, Ragıp Duran vs. vs. (eksiklerim olursa siz tamamlayın.)
Yine F tipi aydınlar, Aydın Doğan ve Ciner medyasının yeni provokatörleri, Türkiye’nin bütün felaketlerinden cinsel haz duyan dönekler ve liberal cumhuriyetçiler.

Birde bunlara yeni katılanlar var ki, onlarda vatansız devşirilmiş ustalarını aratmıyorlar. Bilimdışı Harun Yahya’nın yeni vizyonu Yiğit Bulut ve Rasim Ozan Kütahyalı adlı malum kişi, yeni çıktılar -çillop gibiler- gıpgıçır istediğin gibi kullan kullanabildiğin kadar, bırak eskimesini canın isterse ve sıkıldığında at gitsin, o derece yani biri Haber Türk’te diğeri Taraf gazetesinde yazıyormuş (gerçi bu arkadaşların solla tarihi ne kadardır ya da solcuların bu arkadaşlar üzerinde ki tahribatının gerek sebebini bilmemiş olsak ta) köşesinden cılız sesiyle çemkirenler arasında yerini aldılar. Sanırım ilgi odağı olmak istiyorlar ve/ya da CHP’yi gerçek anlamda sol sanıyorlar. Eğer öyleyse cidden kandırılmış birer zavallı durumundalar.

Ya da diğer bir ihtimal, solcular bu arkadaşların bilincinde ciddi tahribatlar yarattı ki açılan her konuda –konudan bağımsız bir şekilde– Deniz Gezmiş’e, Che Guevara’ya, Chavez’e ve Fidel’e ve bilumum sosyalistim kelimesini zikir edenlere saldırıyorlar.

Kabulümüzdür saldırsınlar!

Şimdi bunları söylüyorum ya bir yandan da düşünüyorum, bunlar cidden gereken ne ilgiyi ne de zamanında duydukları övgüleri hak etmişler. Buna Rasim Ozan Kütahyalı’yı katmıyorum, onun durumu çok farklı.

Her ne kadar klişe sözler ve sığ konuşmalar yapsa da öyle.

İnsan, hayatını gizleyemez. Özellikle kader çizgisinin kırılma anları, bilincinde zonklar durur. Çünkü konuşma ve yazma yaşamın aynasıdır. Nedeniyse söylenen her şeye (sözcükler bağlamında) sözlere kutsal olarak bakıyorum. Örneğin ‘Tanrı’nın sözü dört kitapla kendini gösterir, inanıp – inanmamanız farklı bir durumdur, milyonlarca insan oradaki sözü kendi içinde kutsallaştırmıştır ve olaylara büyük ihtimalle böyle bakmaktadır. Bunun adına ben “içselleştirme” diyorum.

İdeolojiler içinde geçerlidir bu.

Bu yüzden kim olursa olsun, ister bir edebiyatçı, ister bir politikacı, isterse istihbarat örgütünün gizli bir memuru, kendisi hakkında konuşup yazdığınızda, gizlemek için özellikle uğraşsa bile, kişiliğinin sır dolu bölgelerine götüren bir yolu mutlaka açar. Nitekim son dönemlerde bunu liberallerde de göre biliyoruz. Yaşadıkları travmaları bilemem ama bu topraklarda yaşayıp da kendi tarihin hakkında gerçek bilgiye sahip değilsen bunun adı “düşüş”dür.

Birçok şey daha sıralayabilirim, bunlara çeşitli örnekler daha verebilirim. Ama gelin görün ki, son tatbikat kriziyle ve TRT 1’de yayımlanan bir dizi yüzünden gün yüzüne çıkan İsrail – Türkiye ilişkilerinin bütün sebebi bile ne yazık ki sosyalistlerdir. Bunu ben demiyorum, bunu dillendiren maalesef bir parça hücresiyle küçük-burjuva ayaklarına yatan ve başbakan R. Tayyip Erdoğan’ı bir kahraman haline dönüştüren liberallerden geliyor, bu kişilerin söz edilen başbakana bir secde etmedikler kaldı ki(!) şaşırtıcı bir durum içerisinde beyinlerimizi yokluyorlar.

Adamların kavramları bile söylediklerine gayriciddî öyle ki ateşli bir şekilde AKP goygoyculuğu yapıp, R. Tayyip Erdoğan’ı anti-semitizmin mimarı olarak görmeye dönük bir anlayış, işte böyle bir algı sorunu var. Oysa İsrail’in Gazze saldırısında ilk tepkiyi sosyalist bir lider olan Chavez verirken ve kendi büyük elçisinin o ülkeden çekerek o ülkeye NOTA uygularken, deyim yerindeyse ülkesinde ki İsrail büyük elçisini kendi ülkesine postalarken bunların başbakanı bay klik R. Tayyip Erdoğan İsrailli pilotların Konya ovasında uçuşlarını sağlıyordu.

İşte böylesi balık hafızalı bir aydın zümresi.

Gerçi adam en son Davos’ta “van minut” diyerek önceden hazırlanmış “Davos fatihi” pankartlarıyla karşılandı ya oda ayrı bir tartışma mevzusu.

Bu yüzden bu tip adamların yarın sol / sosyalizm üzerine övgülerini de görebilirsiniz. Bu bağlamda dönmek, fikir değiştirmek değildir. Çünkü ideoloji herhangi bir fikir değil, dünya görüşünün, hayat hakkındaki düşüncelerin tamamıdır; tek - tek insanlar söz konusu olduğundan manevi hayatının çerçevesi, ekseni ve kişiliğinin özü. Dolayısıyla dönen, herhangi bir konudaki görüşünü değil, doğrudan doğruya kendi kişiliğini terk ediyor.

Son söz
Özgürmüş, radikal hürriyetçiymiş, dönek, ipinin koparan adamdır yani bunların hepsi birer hikâye. Zırvalıyorlar! Burjuvazinin ya da emperyalizmin özgürlük ve hürriyetlere nasıl baktığını biliyoruz(!) Sadece devrimcilikten değil, her türlü sınıfsal ve toplumsal değerden kopan adam tiplemesi yani insandan, insanlığı çıkardığımız zaman geride kalan şeyler silsilesi. Bütün tetikçiler böyledir, kendine devşirmeler pazarında müşteri arayan fahişeler gibidirler. Çünkü başka yolları yoktur, istihbarat örgütlerinden, medya patronluğuna kadar uzanan yelpazede görebilirsiniz bu tipleri. Bunların oluşturduğu piyasanın adı vardır: dönekler piyasası!

O yüzden Aydın Doğan’ın memurları, Turgay Ciner’in Adnan hocacı müritleri, Ahmet Çalık’ın ve R. Tayyip Erdoğan’ın küfürbaz silahşorları bütün bunların efendileridirler, diğer adıyla emperyalizme bağlılıktır. Özetle buradaki kutsal tapınma aracı “para”dır, para söz konusu olunca patronun şekli, ismi, fiziği, yediği – içtiği önemli değildir.

Ahlak mı(?) onlara yabancıdır işte.

İsterseniz gece – gündüz ana avrat küfür ettiğiniz kişi bile olsa bu, bunun kıstası “para”dır ve “para” burada belirleyici roldedir. Rolleri değiştirebilir o sövdüğünüz kişinin sevimli bir kanişi olabilirsiniz. Nihayetinde birazda isim yapmaktır ya bu. Bunun için geçmişinize bile küfür etmeye değer, bu annenizde olabilir – babanızda.

Bu yüzden hazır olur ya kazaren sosyalistler iktidar olursa onlar bunun korkusuyla var olmamış bir sistemin savunuculuğuna soyunup “benim dedemde komünisti” diyebilirler, benden söylemesi.

Not: Rasim Ozan Kütahyalı’ya herşey “sınıfsaldır!”

Tarak Gazetesi 2 – Yapıştırmacı Gazetecilik

Tarak Gazetesi 2 from Efe Aydal on Vimeo.

Bu köşedeki adam

9 Ekim 2009 Cuma

Kemalizm ve bağımsızlık

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, manevi olanın dışlandığı toplumsal koşulların maneviyatını oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor." (K. Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı.)

Amerikan Bağımsızlık Savaşı, 1775 – ’83 yılları arasında Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika’daki 13 koloni arasında geçen ve Amerika’nın kurulmasıyla sonuçlanan savaştır. Şüphesiz muhteşem bir savaştır tıpkı Kurtuluş Savaşı gibi.

Yine bizdeki ve her ülkenin bağımsızlık savaşı vb. (bizdeki gibi değil) Amerika’nın kuruluşu olan bu savaş tam bir bağımsızlık mücadelesi olarak başlamamıştır. (Sebepler ve nedenler tartışılır. .) Savaş İngiltere'nin yedi yıl gibi savaşları sonucu harcadığı paraları tekrar kazanabilmek adına Amerika'da bulunan kolonilere ağır vergiler yüklemesiyle başlamıştır (ve siz burada Osmanlıyı ya da diğer birçok nedeni düşünün) vs. vb. gibi.

Hatta Amerika’da 1985 yılında çevrilmiş olan Revolution (Devrim) filmi bunu çok iyi anlatır. Örneğin orada New York'lu Tom Dobb (Al Pacino), oğlu Ned'in (Dexter Fletcher) kötü niyetli çavuş Peasy (Donalt Sutherland) yüzünden zorla İngiliz ordusuna katılması üzerine, istemeyerek de olsa Amerikan başkaldırısına dâhil olmasını anlatan Amerika, İngiltere ve Hollanda yapımı bu ortak film o günkü koşulların durumunu ve Amerika’nın ‘bağımsızlığı’nı az çok anlatır izleyicisine.

Bu yüzden başka şeylere fitne katmak adına üzerine olanı yapmakta geri durmayan Amerikalılar, kendi tarihleri söz konusu olduğunda kesinlikle taviz vermemektedirler bu film ve diğer birçok kahramanlık filmlerinde olduğu gibi.

Her boku yerler ama adamların ulusal sanrıları vardır ona dokundurtmazlar. Çünkü değerleri var’dır.

Birde değiştirilemez anayasaları.

Peki, bizi Amerikalılardan ayrına şey nedir(?) ya da Amerikalılara özenen ve o vb. gibi imparatorlukların propagandasını köşelerinden yapanlardan bizleri ayıran gerçek neden nedir(?), kuruluşumuzu ve ‘kurtuluşumuzu’ bize gerçek anlamda kim anlatacak, okula ilk adım attığımız o ilkokul öğretmenlerimiz mi ya da Türkçe konuşmasını daha doğru dürüst bile bilemeyen ve de iyi eğitim al(a)mamış aile bireylerimiz mi ya da son sekiz yıldır Kemalizm’i tartışmaya açan imam hatip mezunu olan ve iyi hatip AKP iktidarı mı?

Sanırım bu saydığım bütün olguların hepsinde birer yükseklik korkusu mevcut, çünkü son sekiz yıldır (İslam değil) Müslümancılar üzerinden, Kemalizm’in özellikle de liberaller üzerinden eleştirilmesi pekte sağlıklı bir şey değil. Çünkü bunun en iyi eleştirisini ve çözümlemesini yine Marksistler vermişlerdir. Liberallerimiz belki tanımadığı ama o akıl babaları bay Amerikalı meslektaşları gibi özenmiş olabilirler onlara bu konuda. Normaldir; değirmenin suyu orasıdır. Ama en azından şu son günlerde Fransızlar gibi şımarmadan ve de ukalaca davranmayabilirlerde. Çünkü Amerikalılar (belki de) Vietnam Savaşı, SSCB’nin dağıtılması ve kendisini dünyanın jandarması olarak tanımlamamasından önce ve sonra kendi halkına yabancılaşamamıştı bu kadar. Zira bugün yabancılaşmış olabilir ve/ya da emperyalist bir devlet olarak ezilen halklar nezdinde tepemizde bir sağa – bir sola gelip gidebilirler.

Bu normaldir de, emperyalizm doğası gereği kendisine uygun bir politika izliyor ve tırnak içinde bazı -gerçek- sosyalistlerin, özelikle de Marksistlerin o muhteşem öngörüleri olmasa gerçekten durumumuz içler açısı. Allah’tan onlarda doğası gereği emperyal politikalara karşı tavır takınıyorlar.

Ya olmasalardı?

Çünkü özelikle de kuşak çatışması yaşayan birçok kişi sağlıklı düşünememektir ve bir demagoji furyasının içindedir. Anlam veremediğim de zaten budur. Kemalizm kötüdür, e kötüdür ya gerisi, peki siz ne kadar hüner katıyorsunuz bu işlenenlere?

Soru budur(?)!

Ya da iyilik kattığınız olgulardan söz edin!

Radikal Müslümancılarımızın buna kattığı tek şey “biz laikler iktidarda olduğu zaman Kur’an’ı saklamak zorunda kaldık”, beğeniriz - beğenmeyiz bu hoş bir durumda değildir (ama ben yinede Tanrı’nın boş vakti varsa eğer, özelliklede Türkiyeli Müslümanlarımızla ilgilenmesi için dua ediyorum) peki Kemalist ve dinci iktidar kaygısını taşıyan diğer ‘ötekilerin’ durumu ne olacak?

Ya da onların yaşadıkları?

Çünkü bu baskıları yalnız onlar yaşamadılar. Kimsenin o ‘ötekiler’den daha fazla haklı Kemalizm eleştirisi olamaz, birilerinin çalıştığı ve yaptığı iş konumundan dolayı kendini haklı gösteremeyeceği gibi bu konu hakkında da kendini haklı göstermesi söz konusu bile olmamalı bence. Çoğunluk olarak ideolojilerini birer bayrak halinde ellerinde taşıyor olsalar bile. Devletin memuru, askeri, polisi, kolluk kuvvet gücü ve o memurların maaşlı çocukları, Marks’ın tabiriyle şunu iyi bilmeliler ki, “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir..”

Yani yıllardır azınlık olarak o ‘ötekiler’ karşısında bunların bugün zoraki etkilenmeleri ne gerçekçi duruyor ne de samimi.

Sistemin bir şekilde, şu bu adıyla, onun bunun ayıbı falan diyerek onlardan da söz etmek istemiyorum. Ya da sistemin alt ve üst başılılığından. .

Bu zorlan bloggerlerinin duvarlarına yapıştırılmış ne Hrant fotoğrafı, ne Deniz’in, Mahir’in, İbrahim’in ne de inanmadığı ama hayranlıkla okuduğu o gerilla mücadelesinde ki Che posterleriyle karıştırılabilinir.

Çünkü bir Marksist olarak Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm eleştirisi tam da şu sözcüklerde başlamaktadır: “Kemalistlerin ‘tam bağımsızlık’ ilkesi, ‘yarı sömürge’ yapıyı seve seve kabullenmek anlamına gelir…” Yani Kemalizm’in mirasçılığı konusunda “İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleriyle ‘sınıf kardeşliği’ nişanesidir” der. Zaten emperyalizmle Kemalist Hareket arasındaki işbirliği iyice bilince çıkarılmadığından ve cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfların farklı kesimlerinin birbiriyle çekişmesinden medet umulduğundan dolayı günümüzde de “tam bağımsızlık” denen şeyin aslında bir çelik çomak oyunu olarak sürdürüldüğü fark edilmemektedir. Bilinmez ama belki de Müslümanlar bunu yeni fark ettiler.

Bu yüzden Amerikan’ın kendi bağımsızlığı için soyunduğu emperyal politika ne kadar önemliyse bugün Türkiye’nin bağımsızlığı ve/ya da cumhuriyetçilik olgusu (Kemalizm diye algılanmamalı) Türkiye’li gerçek sosyalistler içinde o kadar önemlidir ya da öyle olmalıdır.

Çünkü Amerika ve İngiliz ya da başka bir emperyalizme (tam anlamıyla emperyalizme) karşı duruş bağımsızlık ilkesinden geçmektedir. Çünkü sosyalizmin keskin çizgisi budur.

Bundan dolayı liberallerin -liberalizm- ve İslam’ı referans alan -sahte- Müslümanlar ya da gardırop Kemalistler'inden daha tehlikeli ve öcü gibi bilinçaltımda durmaktadır. Çünkü insanlık olarak dünya ölçeğinde örneklerini yaşadık. Kemalist çizginin az çok ne yapacağını tahmin edebiliyorum belki de bu yüzden Tanrı korusun bunların yapabileceklerinin rüyalarımda göremeyeceğim kadar daha tehlikeli olabileceğini de şimdiden hissedebiliyorum.