29 Eylül 2010 Çarşamba

Kuyunun altında kurbağa

“Kuyunun altında kurbağa zanneder ki
gökyüzü kuyunun ağzı kadar!”
(Hasan Hüseyin)

Malumunuzdur egemen sömürücü takımın desteği ve onayıyla piyasaya sürülen birçok şeyin etiketinde şu Fethullahçı güç var -buna isterseniz Amerikan’ın yeni komprador gücü diyelim.- Bazı burjuva siyasetçiler, gazeteciler bugünlerde sözüm ona 11 yıldır misafir olduğu sanılan Philadelphia'ya bir buçuk saat uzaklıkta, Pensilvanya’da eyaletinde bir ormanın içinde FBI’nın (okyanus ötesi) çiftliklerinde CIA tarafından özel besiye alınmış bulunan bu zatta teşekkür mesajları yoluyorlar, diğerleri de röportaj adı altında icazet alıp köşe dönmeye çalışıyor ya da yerlerini sağlamlaştırmak adına yine sözüm ona gazetecilik dersi veriyorlar medya ekranlarından.

Bizde yuttuk!

Biliyorsunuz %58’lik bir kesim bu ülkede en son gerçekleşen referandumda evet dedi, %42’de ilkeli bir şekilde halen Hayır’da duruyor. Daha önceden söylemiştim bu %58’in önderliğini / liderliğini yapanlar 1982 Anayasası’nda da elleri patlayıncaya kadar Evren paşalarını alkışlamıştır. 11 yıldır Amerika’da misafir edilen Fethullah kliğiyse, 12 Eylül darbesinden dolayı: “12 Eylül darbesini gerçekleştirenler cennetliktir” demiştir. Bu yüzden bu ülkedeki bütün “Evet”ler artık benim açımdan hem anlamlıdır, hem de manidardır. Ne diyelim azınlık olmak kaderimizdir, bunun içinde minnettarım o azınlığa.

Eksik olmasınlar!

Çadır tiyatrosu

Yine şu Hanefi Avcı’nın kaleme almış olduğu “Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, Bugün Cemaat” başlıklı kitabı piyasaya (şuan elimde 6. baskısı yapılmış 30 bin adetli sayısı var, e yükünü de artık bu kitapla almıştır sanırım Hanefi Avcı) çıktı çıkalı ortalık Ergenekon olayından sonra deyim yerindeyse dar, kalabalık, çıkmazlarla dolu yazılı ve görsel burjuva medyamızda. Söz konusu iddialara göre bütün kurgu - olay Devrimci Karargâh Örgütü üzerinden yürütülüyor.

Ne de olsa AKP ve Erdoğan kliğinin elinde topyekûn %58’lik bir evetçi olgu var. (Bilgi notu: ’82 Anayasası’nda ki referandumun evetçi çoğunluğun oranı %92’dir.) Bütün bu görüngüler size neyi ifade eder bilinmez ama tüm Avrupa’yı elinde bulunduran Hitler hanedanlığının Avrupa ve başta Yahudi halkına karşı uyguladığı vahşi Nazi aristokrasisinin mekanizmasını anımsatıyor bu olaylar. Elbette Erdoğan kliğinin feyiz aldığı kişi bizatihi Hitler’in kendisidir demiyorum – diyemiyorum ama neticede ne yaparsınız ki benzerlikler “Faşizm” söz konusu olunca vardır.

Ama şunu diyebilirim -güya- adaletli şu muhteşem Osmanlı İmparatorluğu’ndan feyiz aldıklarını hakikaten düşünüyorum. Örneğin Yavuz Sultan Selim ya da 16. ve 17. yüzyıllarda 8-18 yaşlarında alınarak Müslüman bir asker yetiştireceğiz diye oluşturulmaya başlanmış Yeni Çerileri lağveden II. Mahmut ve/ya da bir Kuyucu Murat Paşa’yı ve IV. Murat gibi padişahla birlikte diğer sadrazamları örnek alıyor olabilirler.

Keza son olarak dedesi gördüğü ve İstanbul’u fetih ettiği dönemlerde Papa’ya mektup yazıp “Hektor’un öcünü aldım” diyen Fatih’te olabilir. Sonuçta tohum aynı tohum.

Fethullahçılar, ağlak sülaleler ve köpekleri
Konu Erdoğan kliği ve cemaatçi güruh olunca konu ister istemez Hitler faşizmine de, Osmanlı’nın palavralarla döşenmiş ve süslü şatafatlı entrika dolu söylenemeyen kirli dünyasına da gidebiliyor. Dua edin de 800 yıl öncesine kadar gitmedim.

Neyse konuyu toparlayayım.

Öncelikle içlerinde RED Dergisi ve Enternasyonal yazarı Hakan Soytemiz’inde olduğu, Demokratik Dönüşüm Dergisi, Bilim ve Gelecek Dergisi çalışanları, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı ve yine SDP üyeleriyle birlikte Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) aktivistlerinin gözaltı olayıyla başlayan bu süreçte cemaatçi iktidar olayı ne yapıp edip Devrimci Karargâh Örgütü’ne mal etti. Ve yine Devrimci Karargâh Örgütü’nü de Hanefi Avcı’ya getirip bağladılar. 
Şeyhlerinin üflemesi çok kuvvetli olmalı ki, 40 yıllık komünist düşmanı polisi bir haftada sosyalist gerilla yaptılar.

Şimdi merak ediyorum 13 Eylül’den sonra demokrasi gereği mi yapılıyor bütün bu gözaltılar?

Sanırım evet!

Kurnazlar ve yüzsüzler bu yüzden elleri patlayıncaya kadar Evren’den sonra Erdoğan’ı alkışlıyorlar belki de, ellerini alıştırmak için. Kim bilebilir yine elleri patlayıncaya kadar g.tüne yapıştıkları Fethullah efendilerini alkışla karşılamak için.

Muhafazakâr, milliyetçi eski azılı bir adam çıkıp “Haliç’te Yaşayan Simonlar” isimli bir kitap yazdı, cemaatin pisliğini açık etti diye tutuklandı. Oysa biliyoruz ki, daha birkaç yıl önce Fethullahçıların el üstünde tuttuğu biri bu kişi.

Savunulacak bir tarafı yok bu zevatın ve yine sanırım bunu en güzel T24’de ki makalesinde “Neden korkuyorsunuz?” başlıklı yazısında söylediği gibi ironik bir şekilde açıklayan Çiğdem Anad’tır, Anad; “Solculara yapılan işkencede bizzat yer aldığı bilinen Hanefi Avcı, solcu örgütle işbirliği yaptığı suçlamasıyla cezaevine konuyor. (…) Hanefi Avcı’yı savunmak bile solculara düşüyor. Bu bile korkunç değil mi sizce?” diye sormakta?! Bence de haklıdır, AKP’nin amaçları doğrultusunda sakıncalı ve gerçekten korkunç bir durumdur bu yaşananlar. Burjuva istismarcılığı da sanırım budur.

Öyle ki (daha önceden yine devrimcikarargah.org'da yer alan ‘Devrimci ve demokrat kamuoyuna’ başlıklı 11. Nolu Bildirisi)’nde Devrimci Karargâh Örgütü’nün kendileri üzerinden AKP'ye muhalif kesimlerin tasfiye edildiğini iddia ederken espri bile yapıp: "AKP’nin tasfiye etmeye niyetlendiği kim varsa Devrimci Karargâh yapılanmamıza dâhil edileceği ortadadır. Asıl korkumuz bu gidişle örgütte bize yer kalmayacağı üzerinedir.."


Sonuç itibariyle, sosyalist solu karalamaya, baskıya alma dönemi bütün burjuva iktidarlarca dünyanın her tarafında benzer yöntemlerle ilerleme yoluna girme çabaları Türk - İslam senteziyle boğulu ve bununla örülmüş omuzu bol komiser yıldızlarıyla donanmış ve apoletli birinci sınıf daire başkanları -emniyet müdürlerini- roket atar mermilerini, coplarını iktidar mücadelelerini ‘gericilikle savaş’ teranesi altında psikolojimize oynayarak yapacağını sanıyorsa yanılıyorlar.

Bilinmelidir ki, sosyalizm meşruluğunu tarih boyunca göstermiştir. Bunu ne bileyim ne Kapital’in ne de Komünist Manifesto’nun sayfalarında değil, yeryüzünün altında kullandığı dille birlikte iç zorluklar, dış psikolojik savaşa rağmen cüceler Tanrılarına dua ederken yeni günün muştuladığı ses onların kulaklarında çınlanmaya devam edecektir.
*
O ses Denizlerden, Mahirlere uzan çizgiden itibaren İbrahimlerin ulaştığı “Teslim olmayan bir özel devrimci kuşağına layık olmaya çalışacağım” diyen Orhan Yılmazkaya’nın sesidir.

21 Eylül 2010 Salı

YAV- diye alt perdeden başlayıp; Ş- harfiyle…

Önce “Arabesk yavşaklığından utanıyorum” diyen Fazıl Say daha sonra 46 Dergisi’ne verdiği röportajda Haluk Bilginer, o da Fazıl Say gibi “Yavşak”lıktan söz ediyor. Onun söz ettiği yavşaklar kategorisine tiyatro ve sinema sektöründeki oyuncular giriyor. Neyse. Fazıl Say’ı, Haluk Bilginer’i beğenmeyebilirsiniz, kişilikleri – duruşları – hayat tarzları sizlere uymaya bilir. Eleştirebilirsiniz. Hatta eleştirinde!

Tıpkı Sezen Aksu’yu eleştirenler gibi eleştirmelisiniz yoksa “İki cihanda da kirlisiniz"dir.

Biraz geç oldu ama olsun Fazıl Say’ın “Arabesk yavşaklığından utanıyorum” sözüne içerleyebilirsiniz, öyle ki bu ülkede yaşayıp ta ben arabesk dinlemiyorum diyen insan az sayıdadır, herkes bir arabesk sokağından geçmiştir bence de. Ama önce arabeskin çıkış noktasına bakmak lazım; Türklere mi özgüdür(?) sanırım Murat Bardakçı (ki kendisinin Osmanlı dışına çıkmayan tarih dağarcığından hiç beğenmem) söylemişti: “Var olan arabesk değil, ucuz bir Kahire müziğidir” neticede “Yavşak” kelimesini arabesk müzik yapanlar için değil de arabeskin kendisi için kullandı ise, sonuna kadar haklıdır. Sonuçta Arap müziğinin bize uyarlanması söz konusu, yani arka mahallenin sakinlerinin sıkıntıları depreştikçe bazı uyanıklarda bunu kullandı diyebiliriz.

Sonra Haluk Bilginer; oyuncu arkadaşları için oldukça hokkalı sözler sarf etmiş… Netice de o da yükünü almış birisidir (ki bildiğim kadarıyla ilk cevabı da Ali Poyrazoğlu’yla birlikte Müjdat Gezen’den geldi) diğeri “Haluk yavşaklık konusunda aynaya bakıp konuşmuş”, derken bir diğeri “Asıl yavşaklık seyirciye ‘k.çımı yesinler’ demektir, ayıpladım” demiş.

Şahsen biliyorum ki Yeşilçam Sokağı’nda Sine-Sen’in kapısını birer ekmek kapısı gibi bekleyen birçok irili – ufaklı oyuncu var, yine bazıları Kemal Sunal’ın, Cüneyt Arkın’ın, Kadir İnanır’ın rol icabı dövdüğü ve ellerinde çeyrek rakılarıyla Yeşilçam Sokağı’nı arşınlayan birçok kişi var… İsterdim ki rol başına 40 bin TL alan bu kişiler bu insanlardan söz etsin… Ama nafile!

Yetmez ama…
Şimdi gelelim konumuza 12 Eylül’deki referandumda Anayasa değişiklikleri konusunda ‘Yetmez ama Evet’çilerin geldiği son dip noktasına.

Malumunuzdur 12 Eylül referandumunun en önemli sonucu toplumun (sözüm ona) %58′i askeri vesayete karşı net bir tercih yapmış olmasıdır. Askeri yönetenin referandumu düzenleyenlerin olduğu gerçeğini de göz önüne alırsak Erdoğan’ın referandum sonuçlarının ardından çıkıp konuşması gerçekten iğreti ötesiydi. Nedeniyse demokrasilerden söz edip, referandum öncesi muhalif bildiği ne kadar kurum – yapılanma varsa bunlara tahammül bile edemedi, bunu reelde yaşanan bazı olaylardan biliyoruz. Ki benim referandumda ki oyum YN!’ WebBlog’unda da belirttiğim gibi “HAYIR!”dı nedeniyse bu tür demokrasi anlayışına karşıyım ve özgürlüklerin bu tür bencil – kültürsüz ve faşist cenahtan gelmesine “Hayır” demiştim(!) sanırım kendini demokrasiye ve özgürlüklere adamış ve yine referandum sonrası açıklama yapmakta bulmuş olan güya Troçkist kanat DSİP’in referandum açıklaması oldu, onlarda Doğan Tarkan imzalı “Askeri vesayet sandığa gömüldü” diye bildiri yayımlamışlar sitelerinden.

Hani Erdoğan kliğinin özelikle teşekkür ettiği şu solcu takınan cenah. Gelin görün ki bu solcu cenah Kürt illerinde “Boykot” derken Batı’da “Yetmez ama evet” demiş. Ne tutarlı ve ne can siper hane bir açıklama değil mi? Dikkatinizi çekti mi bilmem ama bay DSİP’liler “Kürt özgürlük hareketinin koşulsuz bir biçimde yanında” şekillenmişler. Ve “Yetmez ama evet”i dillerine pelesenk etmişler'di.

Eğer böyleyse Öcalan’ı yabana atmışlar. Zira Öcalan biz AKP’ye ve Erdoğan’a bir şans verdik demişti, DSİP bu yüzden Marksizm – Leninizm çizgisinde olan Troçki’yi değil, bay Öcalan’ı dikkatle takip etmeli ve ona göre yeniden şekillenmelidir kanımca.

Söylemek istediğim SOL ne zamandan itibaren Avrupa / Amerikan emperyalistlerinin himayesi altında olan gerici-muhafazakâr – İslamcı bir misyonu olan birisini kendine referans gösterip bu argümanlar silsilesinin bahtı karalığı altında kendine bir kapı aralamak zorunda kaldı. Ki FBI’nın çiftliklerinde CIA denetiminde ölüleri mezardan kaldırıp oy kullandıracak kadar pervasız birisinin g.tüne (y)apışmışların peşi sıra aynı nakaratını yapabilsin… Zira -bütün DSİP’lileri bu kapsama almadan şunu söylemek yine yerinde olur-, hani tarihten öğrenerek ilerliyorsunuz ya(!) 1938 yılında Alman işgali altındaki Avusturya’da yapılan referandumun oy pusulasını akıllarına getirmelerini öneriyoruz. Bununla da bitmiyor Hitler’in iktidara geldiği o günü ve Netekim paşanın 12 Eylül 1982 yılında ki Anayasa değişikliğiyle kafayı bozduğu yılın “Evet”, “Hayır” sonuçlarına bakmalarında fayda var… Çünkü 28 yıl önce “Hayır” demek 12 Eylül’ün zulmüne uğramaktı bugünde “Hayır” demek o günle eş değer. Değişen bir şey yok, o dönemde de sözde demokrasi sevdalıları kazandı bugün de! BirGün’den İlyas Başsoy’un dediği gibi: “Evren ve Erdoğan’ı ellerini patlatana dek alkışlayan kişiler hep aynı. Tıpkı her ikisine de “Evet” diyen kişilerin aynı olması gibi...” Gün gelir AKP’nin stratejisi de tersine döner, tıpkı Kenan Evren’lerin 28 – 30 yıllık saltanatlarının bitişi gibi. Bunu birlikte bekleyip göreceğiz.

12 Eylül darbesi döneminde Kenan Evren'in yaveri durumunda ki Özal'dan tutunda 12 Eylül’ün birer ürünü olan Erbakan ve Erdoğan familyasının mensuplar listesine bugünden itibaren çukur siyaseti kendine rota yapanlara Cüppeli gibi aynı teraneden lafa girip “Yetmez ama evet”çiyim diyenleri (bizlere neşelerini ve mücadele ruhunu verenler dışında) ve sözüm ona bu tarz SOL’u-canları yani “YAVŞAK”ları -konunun muhataplarına-, AKP’nin demokrasisinden medet umup, demokrasiden bizleri bile tiksinir duruma getirip “YAVŞAK”lar güruhuna özü itibariyle YAV- diye alt perdeden başlayıp, Ş- harfinden aldığı güçle surata tokat gibi patlayan şu gözünü sevdiğim Türkçesiyle “YAVŞAK”lar listesine SOL’cu müspetlerini de şimdiden eklemekte fayda var diyorum...

Ne de olsa türünün tek örneği ve sosyalist sol'un gerçek düşmanı olan hoca efendilerinin bu SOL’u-canlarıyla daha çok karışılacağız gibi görünüyor. Şimdiden hepimize kolay gelsin!

Not: Erdoğan ve iktidarının TEKEL işçilerine uyguladığı orantısız – yersiz – fiziksel ‘demokrasi’ şiddetini unutmadık. Erdoğan ve “Sağcı”, sözde “Solcu”, “Liberal” bilumum tüm yandaşlarına TEKEL işçilerinin; kadınlarının, çocuklarının beddualarını diliyoruz… Ne yaparsınız “Yetmez ama” bazen meta fizikten medet ummak yersiz değildir. (YN!’)

15 Eylül 2010 Çarşamba

Hâlâ Ermeniyiz!


İTİRAZIN İLK ŞARTI

çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
Türkiye’de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
gidip Almanya’da Türk olacağız
Hollanda’da Surinamlı
Fransa’da Cezayirli
İran’da Azeri
Amerika’da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka Kızılderili
İsrail’de Filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız

bu da itirazın ikinci şartı

NEVZAT ÇELİK

8 Eylül 2010 Çarşamba

Tayyip bey korkuyor

"Ancak oy sandıklarını yakacak güçteyseniz
boykotun bir anlamı olabilir!"
(V. İ. Lenin)
.
Referandum gündemimize girdiğinden itibaren, Erdoğan öcü siyaseti üretmeye devam ediyor. 12 Eylül’ün mağduruymuş gibi “Devrimcilerin” isimlerini ağzına alıyor, ülkücüler için ağlıyor. Cezaevinde yattığı günlerden söz edip kitlelere çemkiriyor. Onun çemkirmesi bir tarafa Feto efendisi “ölülere oy kullandırmaktan” söz ediyor. Hoca efendisinin tutarsızlığına o da şuursuz bir şekilde katılıyor, ama onun derdi irtifa kaybeden partisiyle birlikte en çokta kendisini kurtarma çabası.

Oysa Erdoğan kliğinin cezaevi günleri 4 ay bilemediniz 4,5 ayı geçmemiştir, deyim yerindeyse çiftlik hayatı sürmüştür. O hayatı şimdi saraylarda sürdürmektedir, hem de İslam üzerinden!

Daha önce söz etmiştim. . Feto efendisinden, çukurlaşmanın diğer adı Nazlı Ilıcakların, Mehmet Barlasların 12 Eylül’de Kenan paşaları darbe yaparken deyim yerindeyse bu zatlar “Allah kendisine uzun ömürler versin”, “Merhaba asker” nidalarıyla alkışa durmuşlardır… Bu ve bu taife 12 Eylül 1982 Anayasası’na da “Evet” çığlıkları atıyordu, bugünde değişen bir şey yok.

Fakat bilinmesi gereken şey 1982 Anayasası’nın değiştirilmesinden söz eden Erdoğan kliği 15. madde üzerinden daha demokratik, daha özgürlükçü bir anayasadan söz ederken 12 Eylül 1982 Anayasası’nın getirmiş olduğu YÖK ve zorunlu din derslerinin kaldırılmasından tutunda askerin dokunulmazlığını bir kenara bırakın siyasetçinin dokunulmazlığının kaldırılmasından söz etmiyor. Edemezde!

Kaldı ki kendisinin mezun olduğu okullar (İmam Hatipler) Kenan paşasının ürünüdür. Keza söz edilen anayasa 1987 yılından itibaren 16 kez değiştirilmiş ve 85 maddesi de değişmiştir. Ama bizim sorunumuz o değiştirilmiş 85 madde değil, bu yasa!

Dedik ya Tayyip Erdoğan öcü siyasetine yükleniyor, vatandaşı komünizmle kokutuyor, komünistleri MHP’yle korkutuyor. “Hayır derseniz, sizi Ergenekon kapar” hikâyelerinden buraya kadar geldi. Belli ki en çok kendisi korkuyor.

Çünkü AKP, toplumu bezdirmiş olduğunu düşünüyor ve buna güveniyor. Bezmiş, memleketten umudunu kesmiş olanların, sandığa gitmeyerek, Hayır’ını kendine saklayacağını düşünüyor. ‘Liberal Solcu’ olur da ‘Neo Liberal Sosyalist’ neden olmasın? Bilim ve teknoloji yeni buluşları yeni kavramlarla tanımlıyorsa değişen insan ilişkileri ve toplumsal değişmeler de yeni kavramları zorunlu kılıyor. İşte bu yüzden bir bu süreçte AKP’nin paralı askerleri konumunda diyebileceğimiz bu devşirme solcular ve muhafazakâr kesim diye tanımladığımız kadını birer mal diye gütmekten söz eden birkaç yobazla “Yetmez ama evet” çığlıklarıyla lüks otellerde paneller düzenlerken, daha ileride de “Boykot”çularımız oluştu.

Boykot devrimci değildir!
Onlar “Referandum düzenin kendi oylamasıdır. Evet ya da HAYIR demeyi reddetmek düzeni karşıya almaktır.” Referandum boykotunu böyle gerekçelendirenler maalesef var. Bunun için daha önce sendika. org’da yayımlanan sonrada FKBC WebBlog’un da yer alan “Boykot’a karşı”, (V. İ. Lenin) başlıklı makaleyi okuyabilirler.

Ama biz yine de “Boykot’un devrimci bir tutum” olmadığına dair bu büyük yanılgının içindekilerine önemsediğim için seslenelim. Ki, bugün boykot tavrına Kürt siyasetinin talepleri damgasını vurmuştur ve bu talepler Türkiye’nin düzenini karşıya alan değil, ondan değişiklikler yapmasını talep eden niteliktedir. Yani “Referandumu boykot ediyorum” diyenlerin bu tavrına bakıp da “Düzeni olduğu gibi karşılarına alıyorlar” diyecek bir toplumsal algı yoktur, olmayacaktır.

Diğer bir konuysa Türkiye siyasetinde sarsıntı yaratacak gelişmelerin arkasında olmak devrimciliktir. Bu ihtimali sabote etmek değil, bugün ülke siyasetini solun da kendini önce çıkaracağı bir süreç içinde sarsacak olan gelişme referandumda Hayır! çıkmasıdır. Bu bağlamda uzun bir aradan sonra referandum tartışmaları kutuplaşan ve kamplara ayrılanları daha ileri bir düzeye hatta fiziksel müdahaleye varacak kadar (bu gerileme -kaos- anlamındadır) toplumda bir politizasyona yol açmaktadır. Burjuva muhalefetin bunu gerçekten istediğini kimse söyleyemez. Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun çıkışları “Politize” edici olmaktan en azından şimdilik uzak gibi durmaktadır. Öte yandan, farklı toplumsal aktörlerin ve muhakkak ki sosyalistlerin müdahaleleri referandumu gerçek bir politik gündem haline getirmektedir.

Bugünde gündeme ilgisizlikle Kürt Hareketi’nin protestosunu birleştirdiğinizde ortaya düzene dayalı bir “Politik tepki” çıkmamaktadır. Bu yüzden geniş halk kesimlerinin düzene dönük politik tepkisinin bugüne tek bir adı ve kanalı vardır, o da HAYIR! dır. BDP cenahında, Bektaşi fıkrasındaki gibi “Hayır diyeceksin ama dilin varmıyor” dedirten keskin açıklamalar pazarlıkçı bir tondan kırılmaz boykot iradesine dönüşmüş gibi görünüyor. Eğer öyleyse referandumda “Hayır” yerine “Boykot”ta ısrar edenler, bilsinler ki açık açık gidip referandumda “Evet” kullanırsalar daha iyi edeceklerdir. Çünkü AKP bunun böyle devam etmesi ve gerçekleşmesi içinden dualar mırıldanmaktadır. Yoksa Erdoğan Diyarbakır’daki mitinginde “Apé Musa’nın yani Musa Anter’in acısını bizler unutamayız” diyerek faili meçhullerin acılarını iyi bildiklerini iddia ederken yine yalanlarla kendini ayakta tutmaya çalışırken daha üç ay önce meclise faili meçhullerin araştırılması için verilen önerge AKP grubunun oyları ile reddedişinden söz etmeye nedense takati yoktu.. Yoksa “Apé Musa başbakanın umurunda mı?”

Dolayısıyla Erdoğan kliği ayakta kalabilmek için ses tonunu ukala – şuursuz – bilinçsiz ve yalanları artırdıkça yoksulluk artacaktır, işsizlik artmaktadır, gerginlik artacaktır. ABD’nin icazeti, sermayenin desteği her zaman bir düzeyin altına düşmez. Ama içinden geçilen dönem ve verili düzey AKP’ye yetmemektedir. TÜSİAD’a tepkide belki bundandır. Halkın tepkileri büyüdükçe, kuşkusuz AKP küçülecektir, kayıpları artacaktır. AKP bu yüzden ABD’nin kendisini yeterince desteklemediğinden şikâyet edip ABD Büyükelçi James F. Jeffrey, akademisyenleri toplayıp anayasa değişikliği için destek çalışması yürüttüğünü de anımsatarak…

İşte bundandır ki, AKP büyük bu patronundan korkmayı bilmektedir, şimdide halktan korkmayı öğrenecektir.

Ulusalcılık – liberalizm basıncını ve 20 yılını neredeyse sağcılaşarak geçiren ülkenin şimdi sola (sosyalist sol) kaydığını söylemek kolay değil. Fakat bu ülke adını koyamadığı bir biçimde solu aramaya başlamıştır. İşte şimdi sahaya sosyalizmi sürmekten başka yol yoktur.

Bu yüzden her HAYIR! Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesine ivme kazandıracaktır.

Türk – İslam sentezinden beslenen din üzerine her şeyi kurulu olan gerici bir partinin dogmalarına (sapmalarına) kanmayın. Türk ve Kürt, çeşitli azınlık halkların birlikteliği için…

*

AKP’ye bu iyiliği yapmayın!

3 Eylül 2010 Cuma

AKP'nin faşist propagandasından sakının!

Tesadüfî olmayan bir biçimde 12 Eylül yıl dönümüne denk getirilen Anayasa’da değişiklik paketini içeren referandum, “Rastlantı” nedeniyle adeta şaka gibidir. Üstelik bu “Şaka” hali hem “Evet” hem de “Boykot”çular cephesini içine alacak bir kapsam taşımaktadır. Öyle ya ortada ne ’82 Anayasası’na yönelik ciddi manada bir “Değişim” vardır ne de bu vesileyle ona karşı olma durumu. Bu koşullarda, salt biçimsel düzeyde ve kaba haliyle dahi bu “Tartışmaya” taraf olmanın pratik bir değeri bulunmaktadır. Ama tam da bu aldatmacanın bir parçası olmak adına “Oyunu” boykot etmenin gereğinin sınıfsal mücadeleyle (sınıf mücadelesinin) akışı bakımından belirgin ağırlıkta önem artık kazanmamaktadır.

Dolayısıyla bugün 12 Eylül darbesine ve Anayasası’na karşı olduğunu iddia edip evet oyu isteyenlerin darbe döneminde yazdıklarından bazı alıntılar, nasıl bir yalanla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Fethullah Gülen: Örneğin Sızıntı dergisi sayılarında Fethullah Gülen’in kaleme aldığı yazılardan bazı alıntılar: “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet… Bu nasıl iştir! Türkiye’de devlet ve hükümet yok mu? Ne oldu askere? Polislere nerede? Marx’ın bayrağı altında mitingler yapıyorlar ve bunlara müdahale eden çıkmıyor! Aslında bunlar askeri de karşılarına almışlardır.”

(…) “Düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin, harici bir kısım eraciften temizlenme, arındırılma ve aslına irca zaferi (…) ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

“Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” (…) “12 Eylül darbesini gerçekleştirenler cennetliktir…”

Nazlı Ilıcak: Nazlı Ilıcak’ın darbe yandaşlığı, 12 Eylül’den çok önce başlıyor. Ülkede yaşanan olaylar karşısında Ilıcak orduyu darbe yapmaya çağıran çok sayıda yazı kaleme alıyor. 1978 yılında bazı illerde sıkıyönetimin yürürlüğe girmesini “Merhaba asker” diye selamlayan Ilıcak, bu çizgisini darbeden sonra da sürdürüyor.

Örneğin 16 Ekim 1980 tarihli yazısında, “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür” diyen Ilıcak, darbecilerin halkın temsilcisi olarak göstermekten de geri kalmıyor. 18 Eylül tarihli yazısındaise, siyasi olarak 12 Eylül ile aynı çizgide olduğunu ifade etmektedir: “Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Çünkü 27 Mayıs mensup olduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Hâlbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yaptıklarımız arasında geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekâtının basarî ile neticelenmesidir.”

10 Ekim tarihli yazısında ise “İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” 

Mehmet Barlas: “12 Eylül’ü yapanlar sözlerini tutmuşlarıdır. 12 Eylül’ü destekleyen halk çoğunluğu da 1982 Anayasa Referandumu’nda olduğu gibi topyekûn sandık başına gitmiş, geçersiz oy kullanmamış ve sivil iktidara 6 Kasım günü destek vermiştir. Sosyopolitik olaylarda, ülkelerin şartlarına yakın ölçüde rol alan insanların kişilikleri de önem taşır. Biz, 12 Eylül’ün başarısını demokrasiye bağlarken, bunun içinde Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ağırlığını da hesaplıyorduk.” (14 Kasım 1983)

Bu yüzden “Türkiye sağı” darbe şakşakçısı ve destekleyicisi konumuna düşmüştür. Bu Özal’dan Demirel’e, Erbakan’dan Türkeş’e ve BBP’ye kadar geniş bir çizgiyi resim eder. Ki, Özal’da Erbakan’da gerçek anlamda 12 Eylül darbesinin birer ürünüdür, tıpkı Fethullah ve Erdoğan kliği ve de diğer türevleri gibi. Tabi birde AKP payandası ne i-düğü belirsiz solcu geçinen (örn: AKP'nin paralı askeri konumundaki bazı sözüm ona solcu taifesi ve DSİP vb. gibi neoliberaller) bu tür şeyleri umut verici şeyler olarak görebiliyorlar.

Dolayısıyla referandumun sonucu ülkemizin bundan sonra nasıl devam edeceği ile ilgili önemli bir veri olacaktır. Bu önem ABD’de sözüm ona 11 yıldır misafir olan Fethullah kliğinin şu sözlerinde saklıdır “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda ‘Evet’ oyu kullandırmak lazım” şöyle de diyebiliriz bu sözler bir temenni değil, milyarlarca dolarlık sermayeyi yönlendiren cemaatine, TC kurumları içine sızmış militanlarına çok açık bir talimattır.

Öte yandan komünistlerin ve ülkemizin ilerici, aydınlık insanlarının bu dönem boyunca kazanacakları etkinlik, ulaşacakları toplumsal hitap alanı da en az sonuç kadar önemli bir veri oluşturacaktır. Bu veri, 13 Eylül günü emekçi halkın ayağını yere nasıl bir güçle basacağında, referandumun sonucu kadar belirleyici olacaktır.

Tam da bu bağlamda sosyalist solun, komünistlerin ve ilerici halk yığınlarının öznesi kesinlikle dönemin Meclis’inde sıkıyönetim ilan edildiği zaman üç sağ partinin lideri Erbakan, Türkeş ve Demirellerin birbirilerini kucaklayarak sevinç gösterileri yaptıklarını unutmamaları gerekmektedir. . Ki bunlar arşivlerde mevcuttur…

’82 “Darbe” Anayasası döneminde sosyalist solun oyu “HAYIR”dı fakat evet dediğinden şüphe etmediğimiz Erdoğan kliğine Tv kanallarında “82 Anayasası’nda oyunuz neydi(?) diye sorulduğunda” duraklayarak ve de yutkunarak zoraki bir biçimde göz göre göre yalan söyleyerek ve çemkirerek “Elbette hayırdır, bu soru sorulur mu?” dediği an oyumuzun rengi halkın ön plana çıkarılacağı bir ülkeyi düşleyenler için ve yeni bir Anayasa için “Hayır dır.

Bu yüzden bir kez daha… 

Baskılara ve saldırılara karşı barikat, Anayasa değişiklik tezgâhına karşı, sosyalizm için “Hayır!”