Özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2014 Pazar

Dine karşı, sınıf siyaseti

Türbana özgürlük diye bi'şey varmış. 10 yaşındaki kız çocuğu Türbana özgürlük diyormuş, iradesi varmış. Hangi irade (?), kuşların da kanatları var ve istedikleri her yere uçuyor diye özgürler mi (?), emek ve zorunluluğun olmadığı hiç bir şey tam anlamıyla özgür değildir, olamaz. Kendimi bildim bileli söylüyorum: 10 yaşındaki kız çocuğu 13 yaşına geldiğinde evlenmek adına "kocaya kaçmak istiyorum" derse ne yapacaksınız akıl küpleri.

Değil mi ya (?) çocuğu 10 yaşında al, okulda tek tip yaşam tarzı ile beynini yıka. 18'ine gelince de "bak kendi hür iradesi ile bunu seçti, saygı göster" de, yerseniz!

Özetle 10 yaşındaki çocukları Türbana sokan Türkiye kafası tam 9 yaşındadır.

23 Kasım 2011 Çarşamba

‘Özgürlükçüler’ iyi bilir...

“Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert olsun.
Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.”
(Seyid Rıza)

Çıldırmış ve akıl almaz bir toplumun durumu yaşanıyor bu ülkede, başını da Erdoğan çekiyor. “Özür dileyeceğim, özür dile, özür diliyorum”lar havada uçuşuyor. Kendi pisliklerinin üzerini bazen örtüp, bazen de utanmadan ayyuka çıkararak pişkince bağırıyorlar koro halinde, özgürlükçü kesilmiyorlar mı, “Demokrasi” gibi bitiyorum artık bende bu cümleye.

Öyle ya önceden hazırlanmış ve direktif verilmiş kameralar karşısına çıkıp TV’lerden Necip Fazıl üstadını kaynak gösterip işe biraz da din karıştırmak kolay. Erdoğan'ın Dersim Katliamı nedeniyle devlet adına özür dilemesinin samimiyetine inanarak, bu da bir adım deyip sevinmeden önce hatırlanması gereken tarihsel gerçekler de yok değil mi, sizce?

Erdoğan, konuşmasında katliamın sorumlusu olarak CHP'yi gösteriyor, Kılıçdaroğlu'nu da özür dilemeye davet ediyor. Oysa AKP'nin sürekli “Bizim geleneğimiz” olarak sahiplendiği Demokrat Parti'nin kurucusu Celal Bayar olan bitenlerde en üst düzey sorumluluk sahibi ve Dersim Katliamı yıllarında başvekillik görevinde değil midir ki, Erdoğan CHP’ye salt yıkarak böbürleniyor bu işi?

Dersim hakkında bilmediğimiz şeyleri mi açıkladı şimdi Erdoğan? Evet, başkaları için belki olabilir ama açıkçası Erdoğan’ın söylediği şeylerin de çoğunu biliyoruz zaten biz. (Bakınız yıllardır bunun mücadelesini veren ve belki de Dersim Jenosidi üzerine en kapsamlı site: dersim.biz)


Peki, ya “Demokrasi kahramanı” ilan ettikleri Adnan Menderes’i nereye yerleştirecek Erdoğan Dersim üzerinden siyaset yaparken? O da 1931 yılından itibaren CHP milletvekili değil miydi? Yani Erdoğan'ın özür dilediği bir katliam varsa ortada, bunda kendi gelenekleri de birinci dereceden pay sahibi idi ve ne o dönem, ne de sonrasında bu gelenekçi muhafazakâr takım, Dersim konusunda özür dilemek bir yana, yöre halkına karşı hep husumet beslemedi mi?

Erdoğan çok mu seviyor Dersimlileri?

Örneğin Erdoğan döneminde, “Cemevleri cümbüş evleridir” ya da belediye başkanlığı döneminde yıktırmaya çalıştığı ama beceremediği Karacaahmet Cemevi için, iktidara geldikten iki yıl sonra “Karacaahmet Cemevini yıktıramamak içimde halen uhdedir” sözünü bu 10 yıllık tarihin neresine koyacaksınız?

Sonra diğer bir örnek: Sivas Katliamı öyle ki Erdoğan'ın Dersim Katliamı özrünü düşünürken, son senelerde de Sivas Katliamı üzerine anmaların yasaklanması ve katliam sorumlularının saklanarak, cezalandırılmaması ya. Kaldı ki, AKP'nin katliamla somut bağını ortaya koyan ve katliamın sanıklarını savunan avukatlarının kendilerine AKP’de yer bulmuş olmasıysa bir hayli düşündürücü işte.

Ve/ya da işine geldikçe siyaset yapacağım diye ortalığa düşüp “Özür diliyorum” diyen birisinin “KCK operasyonlarını destekliyorum” demesini nereye koyuyorsanız bende Erdoğan’ın devlet olarak “Dersim için özür dilemesini” oraya koyuyorum.

Son olarak
Bugün devletin bütün imkânlarını kullanıp, Dersim üzerinden siyaset yapan Erdoğan’ın Seyid Rıza’nın idam edilmeden önce idamcılarına karşı kullandığı o meşhur sözünü kullanıp “Evladı Kerbelayız. Günahtır, ayıptır, zülümdür, cinayettir”, sözünü demagoji yaparak süslediği bu konuşmasını hakikaten gülünç bulduğumu da söylemek istiyorum.

İtiraf ediyorum: hiçbir inandırıcılığı yok, samimiyetten de çok uzak. Böyle olmadığını kanıtlamak istiyorsa Erdoğan hazır bugünlerde de hümanist kesildi başımıza, her yerde sık sık kullandığı Arap İslam'i geleneğinden söz ediyorsa (ki Arapların Türkiye'deki ahlak zabıtası konumundadır kendisi) ve de bunlarla da çelişmemek istiyorsa, çok sevdiğini iddia ettiği Peygamberi için 800 yıl önce Irak’ta gerçekleşen Kerbela Katliamı içinde, mensup olduğu din adına özür dilesin de olsun bitsin! Biz de inanalım bay başbakanın samimiyetliğine, öyle değil mi?

Öyle ya bu biraz zor işte, güçlü olan tarafa oynamayı tercih edenler çoğaldılar çünkü günümüzde. Nihayetinde bunu ‘Özgürlükçüler’ iyi bilir...
Bilgi: Ece Temelkuran bugün ki yazısında şöyle rakamsal bir veri vermiş özgürlükler bazında. Diyor ki, “2005'te terör suçu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısı 273 iken ne oldu da bu sayı 2010'da 12.897'ye çıktı. Bu ülkede aniden hudayinabit gibi terörist mi yetişmeye başladı? Sorun onlara... Dünyada terör gerekçesiyle tutuklu bulunan insan sayısı toplam 35.117. Türkiye'de aynı gerekçeyle tutuklu olan insan sayısı 12.897! Eğer bir ülke tutuklu gazeteci sayısında dünya lideri olmuşsa, Rusya ve Çin'i bile geçmişse, sorun bakalım, korku sırasının onlara da gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin oluyorlar?” Ne diyelim, bunun içinde bir “Özür” bekliyoruz Erdoğan’dan, diler mi sizce?

25 Eylül 2009 Cuma

Şakaa...

Bazı düşünürlerin temel argümanları vardır, bazı düşünürlerin ise temel sorunları; argümanlara sorular sormadan ulaşılmaz elbette, ama bazı argümanlar kendisini doğuran sorunların üzerini kapatır ve sanki soru sorulmadan ulaşılmış gibi dolaşıma girerler.

Şaka gibi bir durum bizimkisi bu yüzden… Çünkü şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz. Yöneticilerinin her biride şaka yapmayı bırakmış ve birer şaklaban durumuna geçmiş durumunda ve bütün bu asal yöneticilerinin -iktidarlarının- yerine pisliklerini örtbas etmek için gece gündüz her kanalda şov programlarıyla bizi oyalıyorlar. Bütün argümanları ortadan kaldırmak için topyekun bir savaşımın içindeler. Çok lüks yerlerde yaşıyorlar, aynı zamanda da malları ve pek pahalı sermayeleri var. Simgeleri; zenginlik!

Bir dükkân sahibi olma derdinde değiller, çünkü bütün dükkanlar yerini onların dev marketlerine yerini bırakmak zorunda kaldı ve artık dev dükkanları var. Şimdi geriye düpedüz bin beş yüz tefecinin ülkeyi yönetmesine bıraktı her şey. Yöneti(li)yorlar!

Sosyalizmi mi, o kötü bir şeydir onların gözünde. Sonuçta onların malları sergilenirken, yakışıklı tezgâhtarları ve kumaşı seçen genç güzel bir hanım vardır. Sadece işletmelerde çalışan ve makineyi iyi kullanan ucuz bir işçiyse şimdilik emeğin metafiziği içinde yer almaktadır ve sosyalizm bütün mülkiyete göz dikmiştir onların -kara- propagandalarında.

Şuan mevcut hayata direnmeye çalışıyorlar. İyi de yapıyorlar.

Bu yüzden sınıf mınıf hak getire, düşünün bir altmışlı yılların sonunda bütün dünyayla birlikte şu süper güç Amerika, devrimci enerjiyle coşmuş. Daha öncesinde de 1 Mayıs gibi “İşçi sınıfının mücadele günü”ne tarihi bir imza atmış; “.. 1800’ler, ABD’de bir uçtan zenginliğin, diğer uçta sefaletin hızlandığı yıllardı. İşçi sınıfı bu vahşi sömürüye karşı büyük kitleler halinde grev silahına sarıldı. 1875’de, 8 hafta boyunca 15 bin tekstil işçisinin grevi Amerika’ya yayıldı. Aynı yıl Pannsylvania maden işçilerinin 7 ay süren grevi gerçekleşti. Git gide 8 saatlik iş günü talebi için mücadele öne çıkıyordu.” (Bkz: 1 Mayıs’ın tarihçesi, Devrimci Halkın Birliği)

İşçi sınıfının mücadele günü böyle tarihe geçmişti ama Türkiye gibi üçüncü dünya ülkesi konumunda ki nükleer çöplük ülkeler vb.'leri(...), bunların maalesef çok gerisinde. Yine maalesef ki, halen 8 saat yerine, bir çok özel işletmede 12 saat çalışan, sosyal haklardan yoksun bir halk topluluğu kendi gerçeğinden uzak çalışıyor..

Kocaman bir şaka durumundayız işte bu yüzden. 1 Mayıs; dünya emekçiler gününün tarihçesi ve bu tarih Amerika’da yazılırken üstümüzdeki kara bulut başımızın üzerinde halen dolaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri, SSCB dağıtılırken; dünyanın jandarması ve emperyal bir güç olu verdi. Yani süper bir güç. Türkiyeyse Menderesli, Demirelli ve Özallı yılları geride bıraktı. Şimdi Tayyipli dönemleri yaşıyor’uz ve topyekûn 21. y. yıldayız.

Din, iman hak getire.

Kim kime yalanı gerçek diye ne kadar geçirdiyse. Bu asker korkusuyla darbe olur, bu ne bileyim din üzerinden yürütülen siyaset olur, bu komünizm üzerinden oy avcılığı olur, bu şeriat korkusuyla laiklik olur ama her ne olursa olsun korkularımızın bize birer kültür olarak yansıtılması gerçeğini değiştirmez bunlar.

Örneğin: Ramazanlar da oruç tutturulursunuz, Kur’an size “Musaf” olarak sunulur, Osman’ın ve Ömer’in adaletinden ve eşitliğinden söz etmiyorum. Onlardan söz etsem her halde çıkamayız bu işin içinden.

Ama ben yinede size bir ipucu vereyim: Hz. Ayşe’yle Emine Erdoğan’ı düşünün ve empati yapın lütfen onlar yerine.

Hz. Ayşe bugün AKP iktidarında yaşasaydı ve först lady olsaydı ve Filistin için Nazım Hikmet’ten şiir okuyor olsa ve Emine Erdoğan’da 1400 yıl önce Hz. Ali’nin halifeliğine karşı, Camel (Deve) savaşında bir devenin sırtında olsaydı, ne derdiniz?

Ben biliyorum ne diyeceğinizi!

Bunların hepsi birer şaka!

Evet, aynen öyle: bunların hepsi birer şaka… Ne Amerika süper -emperyalist- bir güç, ne AKP demokrasi palavralarıyla onu-bunu yandaş etmiş, ne de özel sektörlerde çalıştırılıp on iki saat sömürülüp bütün haklarımızdan yoksun kalıyoruz. Ne de İslami faşizme doğru yol almışız.

Ne de üniversitelere girmek için har(a)ç ödüyoruz, ne sağlık sökterinden insanca bir muamele görüp ücretsiz tedavi görüyoruz bütün asgari ücretliler, ne de açlık ve yoksulluk sınırının altında bu ülkede yaşıyoruz hepimiz.

Ne de sömürülüyoruz!

Neyse..

Şuan sizde şimdi yepyeni bir hayatın dehşetli bir şekilde örüldüğünü görmüyor musunuz?

Görmüyorsunuz değil mi?

Hepsi zaten birer şakaydı… Şakaa!

6 Ağustos 2009 Perşembe

Faşizm üzerine denemeler

Tarih 1933 yılının 10 Mayıs’ıdır ve tarih bu ayı gösterdiğinde kitap yakılma törenleri başlatılmıştır Naziler tarafından.

Bilinen sayı ise 20 bin kitaptır.

20 bin kitap Berlin üniversitesi meydanında yakılarak imha edilir.

Nazi Partisi önderlerinden Gobbels ve Göring’in yüzleri öyle karanlıktır ki, ellerindeki meşaleler yüzlerini aydınlatmaya yetmiyordur. Emile Zola, Jack London, Albert Einstein gibi sanatın ve bilimin insanlarını, kendilerince bir gecede yani uygar bir geleceğin mimarlarını kül edip havaya savurdular.

Tekdüze kelimelerin ve klişe çizgi yığınlarının oluşturulduğu yapay sanat yığınları ve yeniden yazdırılmış tarih yapıtlarıyla resmi tarih kitapları-tezleri oluşturulmuş durumda. Bunu o dönem (Nazilerin yaptığı gibi) kiralık sanatçı ve bilim adamları tarafından ucube diye tanımlayacağımız saçmalıkları yapanların da yanında daha ucuz ve kıytırık taklitlerini de bulabilirsiniz. Çünkü, tarih bunlarla doludur. Her şey sipariş üzerinedir önemli olan burada para ve resmi ideolojiniz denen şeye ne kadar inandırılmışlığınızla ilgilidir.

Şerefli ve şerefsiz tarih diye de tabir edebiliriz elbette bütün bunları.

Bu arada kendinize bir isim, ırk seçerseniz ve onun dışındaki herkese de saldırabilirsiniz. Bu serbesttir ama Einstein hala her kitapçının rafında muhakkak ki vardır, tıpkı Marks gibi. Ve dünya uygarlaştıkça sınıf, dil, ırk ayrımını gözetmeksizin yeni bir sistemin kurulabilirliğinin ve dünyanın sosyalleşebilmesi için insanı ön plana çıkaran Engels’in yapıtları da bulanacaktır, birçok başka yapıtta.

Ve dünya uygarlaştıkça bu ucubeler yitip giderken, Einstein’ın onlara dil çıkaran resmi hep kalacaktır.

AKP döneminde bunu daha da çok görebilirsiniz, hem resmi tarih hem de din içerikli yapıtlar Arap (sunni) İslamiyetine özgü işlenmiştir...

İşte bütün bunlar onlar için kelimelerin yarattığı paniktir!

Ve… Normal karşılanmalıdır.

Uluslararası kapitalist sistemde yaşananlar II. Dünya Savaşı ertesinde gündeme gelen olgular ve olaylar silsilesiydi. .

Dolayısıyla bugün “Laiklik elden gidiyor”, “Şeriat geliyor” veya “Tehlikenin farkında mısınız cumhuriyeti şa’apıyorlar” cinsinden, “Ne şeriat, ne darbe” gibi sadece tekrarlanan ve paronaylaştıran sloganlar, bellidir ki halkın çok büyük bir kısmını ırgalamıyor…

“Irgalamıyor” sözü uygarlaşıyormuyuzun anlamı mıdır, henüz değil!

Umutsuzluğun derecesine bakın, Erdoğan kendisini eleştiren yazılar kaleme aldığı için burjuva bir sermaye gurubu olan ve tekelleşmeye de giden Doğan Gurubuna ait gazeteler için “Boykot” çağrısı yaparken yukarıda kaleme aldığım sözler gelmişti aklıma nasıl gelmesin, AKP’ye oy veren her insandan artık şu sözü duyar olduktan sonra, “Hitler’in Nazi Partisi ile birlikte Erdoğan’ın AKP’si şimdiye kadar yüksek bir oy oranıyla iktidara geldi”, “AKP demokrasinin ve ilericiliğin partisidir” aymazlığının altında başka bir şey aramalı mıy(d)ım bilemiyorum ama böbürlenmeler ve siniri alınmış gurur ve onurlardan sonra da henüz iş bitmiş değil diyorum.

AKP bildiğimiz AKP, her zamanki küstah politikalarına devam ediyor.

Ve işin aslı yeni başlıyoruz.

Özelleştirmelerin haddi hesabı yok ve son hızla da gidiyor bildiğim, özelleştirecek olan ve satılan şeylerse bugün için bir elin beş parmağını geçmez durumda artık. Bi’şey kalmadı anlayacağınız. Bu yüzden bay AKP’li yetkililerinin ve en başta bay Erdoğan kliğinin camileri ne zaman satışa sunacağını bekler durumdayım. Kim bilir tıpkı Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Yugoslavya bağımsızlık mücadelesinin mimarı olan Tito’nun mezarının özelleştirilip camekanlı bir mozoleye dönüştürülüp içkili bir restorana çevrilmesinden sonra Anıtkabir’de böyle yapılabilinir AKP’lilerce ya da söylediğim gibi camiler halka açılıp satılabilinir.

İşin ucunda para ve kopartılacak avanta yok mu, neden olmasın.

Evet, her şey önceden “İnsan bilinci, maddi gerçekliği gerilerden izler” kuralı için geçerlidir ve bu işler böyledir. Kitleler, (tıpkı devrimciler gibi) toplumsal şartların hızla değişmeye başladığı durumlarda bile, geçmiş siyasi inançlarından, alışkanlıklarından kolayca vazgeçmezler. Yani siyasi bilinç, gece-gündüz “Günaydın” derken bile karşısındakine siyaset uygulayan kişide siyasi bilinç tam anlamıyla “Küt” diye ortaya çıkmaz, üstelik halk, öyle zannedildiği gibi “Geri zekalı, bilinçsiz, bön” falanda değildir. Nedeniyse tarih savaşımları dediğimiz olgularda halk kendine yapılanı hiçbir zaman unutmamıştır. Unutturmamıştır!

Sadece başka bir bilincin, zannettiğimizden daha sağlam bir akla ve mantığına dayanan ve gündelik bir bilincin (geçici) sularında yol almıştır. Ki, o bilinç ancak, günlük hayatın büyük krizler, tarihsel ve toplumsal olaylar tarafından gerçekten altüst edilmeye başladığı noktada burjuva siyasetinin duvarlarını yıkarak başka bir bilince dönüşme yoluna girer; insanlar giderek daha alışılmadık davranışlar göstermeye, devrimci siyasetin alanına yönelmeye başlar.

Evet, bu yüzden Türkiye’de sınıf bilinci oluşmamıştır ama bu oluşmayacak anlamına da gelmemelidir. Bunun nedeni son yedi yıldır AKP’nin aldığı %47’lik oy oranıyla kapanan (başına türban takan), sırf işe girebilmek adına dedesinin bile AKP’li olduğunu söyleyen ve buna bel bağlayan, kolay yoldan küçük kırıntılar olsa bile köşeyi dönebilmek adına ve/ya da evine ekmek götürebilme kaygısıyla yapılanlardır ve çoğunluk olarak örgütsüz olduğu için sınıfsal ilişkilerini de kopkoyu bir dinsel-milliyetçi taşra gericiliğinin kıskacında ve hemşerilik temelinde yürüttüğü sömürü cehennemlerinde giderek yayılan krize ve artan işsizliğe rağmen henüz büyük tepkilerin verilme(me)sine bağlanmaktadır kanımca.

Bu doğrudur.

Hatta burada AKP ile birlikte MHP’nin de kazandığı da doğrudur.

O yüzden Türkiye’de şuan hem fiilen hem de fiilsiz ve gizliden gizliye bir faşizan yapı oluşturulmuş durumdadır. Devlet bildiğiniz o devlet biçiminden de sıyrılmıştır ve tekelci polis devleti diyebileceğimiz bir yapıya bürünmüştür. İslami bir partinin din adına uyguladığı ve İslami faşizm diyebileceğimiz bir yapıya girmektedir. Daha bu işin sonunda kimin batıp kimin çıkacağı belli değil, daha işin başındayız bu iş giderek dallanıp budaklanacak olan krizden daha da çok güçlenecek olan halk ve işçi yığınlarının belirleyeceği olan ve toplumsal güçler arasındaki mücadelede belirlenecek. Ancak kesin olan bir şey varsa o da, kuyruk acısından ne kadar saldırganlaşacağı belli olmayan Tayyip ve şürekasının talihinin, hem içeride, hem de dışarıda, dönmeye başlayan ikiyüzlü politikalarını belirleyiciliği de şüphesiz olacaktır.

Bu da daha çok hata yapacak olacaklarının göstergesidir. En azından tarih Erdoğan’ı bir başbakan olarak “Diktatör” olarak belki değil ama şansı uzun süre yaver gitmiş asabi bir müflis olarak arkasından küfürlerle anacaktır. Çünkü Erdoğan’ın yüz mimiklerinde bile Amerikan emperyalizminin bütün olguları hatlarıyla görünmektedir ve dedeleri Osmanlı padişahları gibi topyekûn bir saldırının işaret fişeği agresifliğiyle de Hitler’e de göz kırpmaktadır.

Ama ne var ki Hitler gibi karanlık bir kişilik olarak tarihin çöplüğünde de kalmaya mahkumdur!

17 Ekim 2008 Cuma

Bu kez de“Taraf” için; “Öz, öz, özgürlük!”

Küçük çocuklar reklam filmlerini izlemekten hoşlanırlar, çünkü reklâm filmlerinde görüntü bir hızla akarak tüm dikkati üzerine çeker. Küçük bir çocuk reklâmın içeriğiyle değil süratıyla tavlanır. Bütün bunlar şuan için gazetelere servis edilen ve bize sunulan onca çürük çarıkla dolu ki, bir bilgi kirliliğidir tüm hızıyla kamuoyunun üzerine bocalanıyor ve söylenenler artık önemini yitiriyor. Ama yine de içimizde tav olanlar azımsanmayacak kadar fazla!

Öyle ki, onlarla birlikte, elini sallasan uzmana, analiste, stratejistte değiyor. Nasıl ve nereden alındığı belli olmayan “terör uzmanı”, “Ortadoğu analisti”, “askeri stratejist” ve benzeri afili titrleriyle bir sürü tutarsız-ifadesiz suratlı, soğuk, ruhsuz, karanlık, komprador adamlar özellikle de medya organlarında arz-ı endam ediyor ve sırtlarını dayadıkları emperyalist güç odaklarının, uluslar arası tekellerin, gizli servislerin kendilerine yazdıklarını büyük bir başarıymış gibi ballandıra-ballandıra milyonlara servis ediyorlar.

Günlerdir bütün basın yayın organlarını ve zihinlerimizi dolduran operasyon ayrıntıları, manipülasyonları, dedikoduları bir yana bizim ne dediğimizin önemiyse şuan için hiçbir önemi yok.

Milyonlarca insanın canına mal olan savaşları, yıkımları, emperyalist işgalleri, kardeş halklar arasında kışkırtılan düşmanlık ve çatışmaların, tutturdukları “satranç tahtası” retoriği çerçevesinde, sanki bütün olup biten gerçekten bir satranç karşılaşmasıymış gibi, gerçekten piyonlardan, kalelerden, vezirlerden söz eder gibi bir “soğukkanlıkla” yorumluyorlar.

Ne de olsa (emperyalist) dünya savaşlarında, Britanya’ya karşı “anti-emperyalizm” yapıyoruz diye, Japon faşizmiyle uzlaşan “sol” önderler görülmüştür. Cilveli tarihin ettiğine bakınız ki, günümüzde de sol görünen, anti-faşist görünen ama anti-emperyalistliğe bulaşmayan bir aydın topluluğumuz oluşmuş durumda. Bunlar belirli bazı köşeleri tutup, yine bazı belirli gazetelerden atıyorlar. Safları da, tarafları da aslında belli. Belli olan diğer şeyse taraftarlarının kimler olduğudur. Bu köşe tutucularının hangisini saysak ki, örneğin.

Murat Belge, Helsinki yurttaşı, liberalizmin faziletlerini anlatıyor. Diğeri Yasemin Çongar, günümüzün en mühim yanaştırmacı gazetecilerinden, (eskiden TİP’in yayın organında yazıyormuş) kendisine ayrılan sayfanın hemen kıyısında, iliştirilmiş “sevimli” vesikalığıyla karşılıyor okurunu. Eski -eşi- ABD’li bir diplomat, ayrı ve özel bir “dokunmazlığı” var gazete içerisinde.

Assolist kıvamında biri daha var. Elbette diğer mühim kişi Ahmet Altan, babası kadar olmasa da kendince yazıp çiziyor. Babası kadar başarılı değil yazım dilinde. “Eski(miş) solcu” konformizme düşkün, Murat Belge’nin aksine, liberalizmle kendi sentezini yapar. O derece mühim biri yani.

Öyle bir gazetecilik yapıyorlar ki, dördüncü kuvvet dediğimiz medyanın, beşinci boyutunu oluşturmuş durumdalar. Bunları topunu düzeltmek imkansız gibi... Polat Alemdar tarzı “delikanlılık”, “kahramanlık”, “cesaret” ve “petka” (bu ne her neyse) söylemiyle özdeşleştirilmekte, “sıkıysa siz de yazın” tarzı böbürlenmeleriyle sıklıkla zikredilmekteler.

Ama bugünlerde başları dertte, darbe girişimleri ve Ergenekon haber dizileriyle ve de en son askeri bilgileri açıklamalarıyla genelkurmayın hedef tahtasına oturttular. (Zaruri bir açıklama: Taraf okurları özellikle Ağustos ayından itibaren, internette mail ve forumlar aracılığıyla bir kampanya başlattılar. “Taraf askeri savcılık tarafından basılacak. Gazetenin bilgisayarlarına aynı Nokta dergisi gibi el konulacak!” Pes doğrusu. Ki, buradan da anladığımız kadarıyla "önceden" basılacaklarının servisi bile ellerine bi'şekilde geçiyor hissini verdikleri için kendilerine bir kez daha teşekkür ederiz) kampanyasının startını vermiş durumdalar. (Ciddiye alırsınız, almazsınız ama habire Taraf tarafından dumura uğratılıyoruz.) Kendilerini kutluyorum.

Nokta dergisi baskın yerken bizim sol-devrimci “güçlerimiz” gafil avlandılar. Ellerine alıp birer Nokta dergisi Taksim meydanında bir o yana, bir bu yana dolaşıp durdular. Birçoğu Nokta dergisini (hiçbir devrimci kurum, bu dergiyle protokol alışverişi olmamasına rağmen) sol bir yayın, bilemediniz en yabanından demokrat bir dergi bildiğinden olsa gerek bundan sakınca görmediler. Daha sonra işin foyası çıktı, bu dergi pek muhterem hoca efendi Fethullah Gülen’e aitmiş. Hoca efendi bu destekten öyle duygulanmış ki, ağlamış, bir garip haller içerisine girmiş. Bu sefer bu iş Taraf gazetesi için yapılır mı, bilemiyorum? Büyük olasılılıkla yapılır.

Ne de olsa bir genç sivil grubumuz var, (tırnak için de belirli bir kaç şey dışında "rahatsız" oludukları tek konum kendi konumlarına olan saldırılar) büyük ihtimalle de bu mailli çekende onlar. Gerçi en son sayamadık “kaç kişilerdi” ama onlar varsa bu iş olur. Kendilerine olan güvenimiz tamdır.

Militarist güçlerimizin seceresi kabarık bu bağlamada, yaparlar mı yaparlar. Olasılıklar arasında olabilir, kim bilir? Öyle ki Başbuğ "paşa"nın açıklamasını izleyince, bütün mimikleriyle bunun emrini veriyor hissi verdi bana o yüz hatlarında ki “milli duygu.” Ben işimi sağlama alayım da, ne olur olmaz diye şimdiden desteğimi vereyim dedim Tarafçılara…

Ne de olsa "aydın duruş" bunu gerektiriyor.

Taraf’ susturulamaz!
Taraf’a öz ve öz özgürlük!

Not: Sınır Tanımayan Gazeteciler raporuna göre, Erdoğan hükümeti döneminde Kürt medyası hiç olmadığı kadar sansür ve cezalarla karşılaştı.

Örnek: Yedinci Gün, Yaşamda Gündem, Güncel, Azadiya Welat, Gündem, Gerçek Demokrasi, Haftaya Bakış, Toplumsal Demokrasi ve Öteki Bakış art arda kapatma cezalarıyla karşılaşıyorlar. Birçok sosyalist dergi ve yayın organı da ayrı bir tutumla ya soruşturmalara uğruyor ya da dergi büroları tutanaklara boğularak dergilerin "İmtiyaz sahipleri ve müdürleri" gözaltına alınıyor. Bu dergi ve gazetelere sayısız dava açılırken, dağıtımcıları ve muhabirleri de gözaltı ve tutuklanmalara maruz kalıyor. Halen Türkiye cezaevlerinde en az 24 gazeteci bulunuyor. Bu haliyle Türkiye gazeteciler açısından İran’ı da geride bırakan bölgenin en büyük cezaevi konumunda. Mart 2007’den bu yana ise 10 gazete toplam 26 kez kapatıldı.

Bunun en son örneği Yürüyüş dergisinin satışını yapan Engin Ceber ve arkadaşları polisçe işkenceye uğradı, arkadaşlarıyla birlikte cezaevine konulan Engin Ceber, Metris cezaevinde gardiyanlarca yapılan işkence sonucu öldürüldü. Bunların ciddiyetine varacak kadar (rahatsız) olabiliyormuyuz tüm mesele budur.