İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Şeytanın ironisi - 2

Amerika’nın ilmi siyasetçilerinden biri olan Bekir Bozdağ, Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah’ın birkaç gün önce (2013-26 Mayıs günü), "Biz şu an Lübnan’ı, Filistin’i ve Suriye’yi savunuyoruz (…) Hizbullah Amerika’nın İsrail’in, mezar soyguncularının göğüs parçalayanların yer aldığı cephede olamaz. Biz bu savaşın ehliyiz ve zaferi de kazanacağız. Sabır ve fedakarlıkla bu süreci aşacağız, bu savaş bizimdir" deyince Lübnan Hizbullah’ını şeytan ilan etti.

Ne garip değil mi (?) ben yazıya başlık düşüneyim derken daha önce şurada meğerse bu başlık altı altında daha önceden yazmışım, o yüzden bu yazıma da “Şeytanın ironisi - 2” adını vermek istedim. Bence cuk diye de oturdu.

Malum AKP her sıkıştığında ağzına ya Allah’ı ya şeytanı doluyor. Yine malum biri olmazsa bir diğeriyle de oluyor bu işler. Söz konusu AKP gibi bir muhafazakar “Demokrat” partiyse kafasına göre hareket edebiliyor, karşısındakini köşeye sıkıştırdığını sanıyor olabilirler.

Oysa biz devrimci Marksistler açısından durum nettir efendim:

1) Emperyalistler tarafından Erdoğan’a Ortadoğu’nun zabıtası görevi verilmiştir.

2) Özgürlük, siyasetin insanların etnik ve dinsel kimlikleri üzerinden şekillendiği bir ortamda mümkün değildir.

3) Siyasetin etnik ve dinsel kimlikler üzerinden şekillenmesi aynı zamanda toplumların etnik ve dinsel kimlikler üzerinden idari birimlere bölündüğü bir dünya düzeninden özgürlük çıkmaz.

Özetle bugün Kemal Okuyan’ın soL gazetesinde ki köşesinde kaleme aldığı Alevi ya da Şii devleti de gericiliktir başlıklı köşe yazısında şöyle demişti; “… Söz gelimi Suriye ya da Türkiye, mezhepsel ayrımlar hesaba katılarak idari birimlere bölünürse, sonuç Sünni bölgelerin tamamen dinselleştirilmesinden ibaret olmaz, Alevi bölgeleri de hızla gericileşir. Sünnilikle rekabete ve dinsel meşruiyet peşinde koşan Alevilik kendi sonunu hazırlar örneğin…

Bu nedenle… Suriye’de mezhep temelinde iki ayrı devlet kurulsun, arada Kürtler de üçüncü bir devlet olarak kendi bağımsızlığını ilan etsin demek, bugünkünden daha kanlı çatışmalara davet çıkarmak ve topyekun gericileşmeye onay vermek anlamına gelir” diyor.

Haklıdır, zira bu mezhepsel politikayı güden AKP ve onun şefi Erdoğan etnik ya da dini olarak ayrıştırmanın ne denli tehlikeli olduğunu anlamaları gerekiyor diyeceğim ama seçeresi oldukça kabarık olan bu şurekanın bunu anlaması biraz zor gibi.

Şimdi Lübnan Hizbullah’ına gelelim, burada Lübnan diye belirtmemin amacı kendini Türkiye’de Hizbullah (bunlar sonradan öğrendiğimize göre AKP’nin talebiyle siyasete girdiler ve Hüda-Par adıyla parti kurdular) olarak gören ve adlandıranlar seri halde domuz bağı cinayetler işlediği yıllarda Lübnan Hizbullah’ı bunları tanımadığını ve kendilerini temsil etmediğini sert dille eleştirmişlerdi.

Konuya gelelim, bugün Bekir Bozdağ vb. gibilerinin Lübnan Hizbullah’ına karşı çıkması ve suçu şüphesiz Nasrallah’ın da açık ve net bir biçimde deklere ettiği gibi: “Suriye direnişin sırtıdır, kenarda durmak isteyenler buyursun kenarda dursun" sözüdür. Yani günahı işgale karşı olmaktır.

Lübnan Hizbullah’ı lideri Nasrallah’ın Suriye’ye destek veren konuşması, Suriye’deki silahlı çeteleri ve onlara arka çıkanları zor duruma düşürmüş gibi. Bekir Bozdağ, masum insanların öldürülmesini desteklediği için Hizbullah’ın ismini “Hizbuşeytan” diye değiştirmesi gerektiğini önerdiği sırada, silahlı çeteler Beyrut’ta Şii mahallesinde sivilleri vurmuştu bile.

Öyle görünüyor ki Bekir Bozdağ kimlerle birlikte savaştığını unutmuş gibi. Oysa Türkiye, Suriye’ye karşı yürütülen savaşta Amerika başta olmak üzere İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar ve İsrail’i kapsayan bir ittifakın parçası.

Bekir Bozdağ gibi Mısır’daki Müslüman Kardeşler de boş durur mu (?) onlarda yaptıkları açıklamada “Suriye’ye yönelik her türlü müdahaleye karşı olduklarını” savunarak, “İran’ın veya Hizbullah aracılığıyla Suriye’ye müdahalesini kabul etmiyoruz (…) Hizbullah, İsrail karşısındaki duruşuyla kazandığı itibarı, Suriye halkına yönelik saldırılarıyla kaybetti” buyurmuşlar. Aynı buyruğu Suriye’li bile olmayan çeşitli Arap uyruklulardan (zoraki bir şekilde oluşturulan) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’da Nasrallah’ı “İkiyüzlülükle” suçlamış.

Nasrallah’ın bölge halkları arasındaki itibarı, başta İsrail olmak üzere emperyalist güçlere karşı direniş cephesinde yer almasından ileri geliyor. AKP ve Müslüman Kardeşler’in yumuşak karnı olan “ABD ve İsrail’le işbirliği” konusunda Nasrallah’ın yaptığı çıkış, iki örgütü de siyasetten sıkıştırmış gibi.

Mezhepçi AKP iktidarının ve onun şefi Erdoğan’ın bu bölgede (Suriye özelinde) mezhepsel bir politika yürüttüğünü biliyoruz. En son ABD ziyaretinde de Obama’nın Erdoğan efendiyi uyardığı söylentiler arasında. Uyarıdan çok eleştiri aldığı açık. Topu Ruslara attığı da.

Bas bas bağırıp Avrupalı emperyalist ülkeleri ve NATO’yu göreve çağırmasını da anımsatmak isterim, ne diyordu: “Suriye’ye neden askeri müdahale yapılmıyor”,  “ABD kara hareketi gerçekleştirirse, bizde destek sunarız” çemkirmelerini unutmadınız değil mi (?) hakikaten ne Müslümanmış yahuu. 

Obama’nın söz konusu Erdoğan olunca açıktan söylenmese de güvenmediği görülüyor. “Müslüman kardeşini” satan bir adama neden güvensinler ki, en fazla kullanırlar. Zaten “Üst protokolle karşılandı” veryansınları arasında protokol müdürünün Erdoğan’ı karşılamasından sonra Huffington Post: “Amerikan kanalları Başbakan Erdoğan’dan nefret ediyor” diye haber geçiyordu.

Şeytanın ironisi olsa gerek dedik ya, özellikle emperyalist Amerika başta olmak üzere Batılı ve Avrupalı ağababalarından çok şeyler öğrenmeleri gerekiyor.

Emperyalistlerle yatağa girilmeyeceğini öğrenecekler ama şeytan izin vermiyor.

Fakat öğrenecekler.
Hizbullah’ın prestiji nereden geliyor?
1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgaline karşı mücadelede ortaya çıktı ve resmi olarak 1985’te kurulan Hizbullah, başından bu yana İsrail ve Amerikan müdahalelerine karşın direnişin yanında tavır alması ve askeri mücadelede önemli başarılar elde etmesi sayesinde bölge hakları nezdinde büyük prestij sahibi.

Örgüt, Şii kimliğine yaslanıyor ve İslamcı bir söyleme sahip. Ancak 2006 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali karşısında “Bu dini değil, ulusal bir savaştır” demesi ve devrimci direniş örgütleriyle de dostane bir ilişki tutturması, örgütün ve Nasrallah’ın karizmasını pekiştirdi.

Hizbullah’ın en büyük dayanağı İran ve Suriye hükümetlerinin yardımı, bu dış destek sayesinde örgüt, maddi olarak güçlenmesinin yanı sıra, gelişmiş silahlarla askeri gücünü de artırdı.

Örgütün en önemli dezavantajı ise mezhepçi bir kökenden gelmesi. Lübnan siyaseti, emperyalizmin teşvikiyle tamamen mezhepsel bir yapılanmayla oluşturuldu. Öyle ki ülkede seçimler bile mezheplere göre düzenleniyor. Hizbullah siyasi olarak diğer direniş unsurlarıyla diyaloğa önem verse de, tüm ülkeyi kucaklayacak bir çizgi tutturamıyor. Lübnan’da etnik veya mezhepsel bir kitleye yaslanmadan siyaset yürüten tek güç, Lübnan Komünist Partisi.

17 Haziran 2010 Perşembe

Sistematik izolasyon Hamas aristokrasisini zenginleştirirken

"Dünyaya taş atmasını biz öğrettik."
(Leyla Halid)
Öncelikle bu yazı burjuva Tv’lerde özellikle de haber bültenlerinde İHH adlı kuruluşun Filistin’i sadece Gazze olarak gören ve yardım götürme adına (biz buna insani mi yoksa İslami bir yardım mı diye sorgulamayı tercih ederiz) İsrail siyonizminin 40 yıllı aşkın bir süredir Filistin üzerine uyguladığı politikalar dışında, yine bu paralelde Hitler’in sözde söylediği vecizeleri dillendiren insanlardan tutunda II. Emperyalist Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudilerin vahşice ölümlerine hak verenlere ve daha nicelerine ithaf ediyoruz… Yanına da Hamas’ı, Nasır’ı ve Erdoğan kliğiyle kıyaslayan, yan yana getiren ve Nasır’la eşit gören zihniyette de gönderme yapıyoruz. Rahatsız olan herkes üzerine alınabilir, biz sosyalistler açısından sakıncası yoktur.
Hamas'tan dolayı kafanız karıştıysa, işte Hamas ve Filistin eksenine bakmak için kolay yol! Mavi Marmara dramına giden öykü bundan 82 yıl önce, 1928'de Mısır'da başladı. Birçok Arap radikal İslamcı bir araya gelerek, "Tüm İslam âlemini kapsayan, şeriata dayalı, sünneti esas alan, yerel kültürel etkileri bertaraf edecek ve Batı etkisiyle mücadele eden panislamist bir devlet kurmayı amaçlayan," Müslüman Kardeşler Örgütü'nü (Cemaat el-İhvan el-Müslimin) kurdular.

Cemaat'in 1933'teki ilk kongresinde 2 bin olan militan sayısı, bir yıl sonra 40 bine, 1943'te 200 bine ulaştı. Sonradan ortaya çıktığına göre, bu hızlı yükselme ciddi bir İngiliz desteğiyle olmuştu. ABD, 1950 başlarında örgütü Nasır'a karşı yoğun olarak kullandı ve maddeten destekledi. 1957'de Nasır örgütü yasaklayınca, 1960'ların başından itibaren Filistin kolu etkili hale geldi. Daha sonra Enver Sedat, 1970'lerde örgüte izin vererek onu yükselen sola karşı kullandı, Mısır yasalarını şeriata uygun hale getireceği sözünü tutmadığı için 1981'de Müslüman Kardeşler tarafından öldürüldü.

Bu örgütün Filistinli üyelerinden üçü Şeyh Ahmet Yasin, Abdülaziz el-Rantisi ve Muhammed Taha, 1988’de Hamas (Harakat el; Mukavama el-İslamiye, İslami Direnme Hareketi) örgütünü, Müslüman Kardeşler Hareketi'nin silahlı kolu olarak kurdular. Hamas, İsrail’e yönelik sürekli silahlı saldırıları ve intihar eylemleri ile son yıllarda Filistin Kurtuluş örgütleri içinde öne çıktı ve El Fetih’in başlıca karşıtı haline geldi. Hamas’ın 1990’lardaki yükselişi, o tarihlerde İsrail başbakanı olan Binyamin Netanyahu ve Ariel Şaron tarafından da desteklendi. Böylece İsrail faşist sağının iki hedefi gerçekleşmiş oluyordu. Terörist saldırılarla Oslo anlaşmalarının sabote edilmesi ve Yaser Arafat ile El Fetih’in zayıflatılması… Nitekim Hamas'ın Ürdün temsilcisi, Oslo anlaşmalarını reddetme nedenini “İslami hükümlerin düşmanla barış yapılmasını yasaklamasıyla” açıkladı. Yani “Ne barış olur ne de Yahudilerin Filistin’deki hakları kabul edilir.”

İşte bu tamda İsrail sağının istediği tutum, çünkü işgal ettiği Filistin topraklarını elinde tutabilmesi için karşısında “Barış istemeyen” bir muhatap olmalıydı. Siyasal analist Anthony Cordesman’a göre, “İsrail, El Fetih’e karşı ağırlık olarak gördüğü Hamas’a doğrudan yardım etti.” 

İsrail, CIA’ inde yardımlarıyla bazı El Fetih liderlerini öldürerek hareketin Tunus’a yani uzağa çekilmesine yol açtı böylece alan Hamas’a kaldı. 26 Ocak 2006’da oyların yüzde 56’sını alarak Filistin Özerk Bölgesi seçimlerini kazandılar. Hamas, 2007 Haziranı’nda El Fetih’le çarpışıp Gazze Şeridi’nde iktidarı ele geçirdiler.

Human Rigts Watch’a (İnsan Hakları İzleme Örgütü) göre, “Hamas bu çarpışmalarda esirleri ve muhalifleri yüksek pencerelerden atarak veya hastane yatağında öldürdü”, hatta “Üzerinde Tv yazan bir minibüsten halka ateş açıldı.” Filistin İnsan Hakları Merkezi, Hamas'ın iktidara geldikten sonra başörtüsü takmayan kadınlara yönelik saldırıları meşru saydığını bildiriyor. Yine aynı merkez, Gazze Şeridi’nde tek bir Yahudi bile kalmadı. Yardım kuruluşları, medya ve hatta spor kulüpleri dâhil birçok Sivil Toplum Kuruluşu kapatıldı. İslami olmayan hiçbir kuruluşa izin verilmiyor ve El Fetih tarafından Hamas-Guantanamo adı verilen El-Maştal Cezaevi’ndeki “170 siyasi tutukluya çok ağır işkence uygulandığını” savunan eski mahkûmların islamonline.net adlı sitesinde, Hamas’ın icat ettiği “Korkunç” işkence teknikleri de anlatılıyor.

Gazze Şeridi’nde işsizlik oranı şuanda yüzde 60, üretim adına hiç bir şey yok, ancak Hamas, AB insani yardım fonlarından gelen paralarla yandaşlarını kamu hizmetine alıyor. Yani şuan Hamas’ın üç çalışanından biri memur ve Gazze’de, hepsi de Hamas üyesi 70 bin memur var, bir tek bunların eline para geçiyor (hem de oldukça iyi bir para). Halkın yüzde 80’i yardımlara muhtaç durumda çok sefil bir hayat sürerken bu Hamas aristokrasisinin “İhtiyaçları” için müthiş bir kaçakçılık ağı oluşmuş ve oluşturulmuş durumda. Mısır ile Gazze arasındaki yaklaşık 1500 tünel var ve bunlar Hamas (Gazze) ekonomisinin bel kemiği durumunda. 

Bazı tünelleri Hamas inşa ediyor ve her birini 170 bin dolara satıyor, tünel açma izni verdiğinde 16 bin dolar alıyor. Üstelik buradan gecen mallardan haraç alıyor, bu da milyonlarca dolar getiriyor. Tünellerden aklınıza gelecek hemen her şey geçiyor; parçalar halinde taşıt araçları, gıda, giyim, mobilya, inşat malzemesi, canlı hayvan ve silah… Örneğin yakın bir tarihte 120 Japon arabası parçalar halinde geçti. Halk ne kadar fakirleşirse, Hamas o kadar zenginleşiyor. Yukarıdakiler cabası yine örneğin Hamas’ı Filistin için savaşan mazlum bir örgüt diye gösterenler, İsrail bombalarına karşı sığınak yapmadığından ve Hamas önde gelenlerinin ciplerle gezindiğinden söz etmiyorlar.

Al-Rimal adlı büyük mağazada dondurulmuş deniz ürünlerinden, sıfır yağlı yoğurda kadar her şey yeni zenginlerin emrinde. Roots Club adlı başka ünlü bir restoranda yer bulmak çok zor, hesap ortalama bir Gazzeli’nin aylık ücretini aşıyor.

Fransız La Croix gazetesinin 15 / 12 / 2009 tarihli haberine göre Mısır, Gazze’ye yönelik kaçakçılığı önlemek için, tünelleri kullanılmaz hale getirecek çelik bir duvar örmeyi kararlaştırdı. 10 km uzunluğunda 30 m derinliğinde olacak bu duvar, ortalama 20–30 m derinde olan ve 800 m uzunluğuna sahip bu tünelleri tamamen devre dışı bırakacak. Mısır’ın bu kadar büyük bir harcamaya katlanacak olmasının temel nedeniyse Hamas dinciliğinin Mısır’ı ciddi bir biçimde tehdit etmesi.

Özetle Hamas kurulduğu andan itibaren bir yardım ağı (sadaka) oluşturdu ve bu ağa, İran ve Arap ülkelerinden gelen yıllık ortalama 30 milyon dolarla finanse ediliyor. Bank Saderat aracılığıyla Hamas’ı finanse eden İran’ın “Yüce Rehber”i Ali Hamaney, 2008’de yardımın ikinci yarıyıl için 150 milyon dolara çıkartılacağını bildirmişti. Bu rakam eğer gerçekleştiyse adam başına 200 dolar eder ki, herkese yetebilir.

Hamas Kuruluş Belgesi’ne (Hamas Şartı) göre, “Madde 9: ‘Kur’an devletin anayasasıdır’; Madde 28: ‘İsrail, Yahudileri ve Yahudiliği nedeniyle İslamiyet ve Müslümanlara karşı bir meydan okumadır’ ve Madde 7: ‘Vakit, Müslümanlar Yahudileri yok etmeden gelmeyecektir.” Aynı belgeye göre, “Filistin’in tamamı, Müslümanların tümü için kıyamet gününe kadar İslami vakıftır’ "Allah’a adanmış mülk!" Bu belge, Hamas'ın hedeflerini “Filistin’de İslami bir devlet kurmak, Batılılaşma ve laiklikle mücadele” biçiminde belirlenmektedir. Nitekim Hamas’ın iktidara gelmesiyle, siyasi kanat liderlerinden Nizar Riyad, “Birkaç saat sonra Gazze Şeridi’nde laiklik sona erecek ve buna ait hiçbir şey kalmayacak. Bugün sapkınlığın sonudur” diyecekti.

Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) 10 Şubat 2009 tarihli raporuna göre, 3 hafta süren İsrail saldırılarında 1300 Filistinli öldü. Öte yandan Af Örgütü temsilcisi Donatella Rovera’nın soruşturmasına göre, Hamas’da siyasi karşıtlarını “İsrail’le işbirliği yapıyor” bahanesiyle tasfiye ediyor: “20’den fazla insan, mücahitler tarafından öldürüldü. Birçok insanın, sakat kalmasına yol açacak bir şekilde bacağına, dizine veya başka yerine ateş edildi. Çok sayıda insana işkence edildi. Birçok insan evinden kaçırıldı, sonra ıssız yerlere veya hastane morglarına ölü veya yaralı olarak bırakıldı. Hastanede tedavi gören bazı yaralılar öldürüldü. Çok sayıda kurban ise, Hamas’ın misillemesinden korkarak konuşmuyor.”

Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Sans Frontieres) örgütünün 16 Şubat tarihli raporuna göre de “Gazze Şeridi’nde, yöneticilerin söylediklerinin aksine, gazeteciler İslamcı hareketi eleştirmekte, diğer siyasi grupların görüşlerini aktarmakta veya farklı görüşlerini aktarmakta özgür değiller.” 

Eski Kanada adalet bakanı ve parlamento üyesi, Montreal McGill Üniversitesi hukuk profesörü ve dünyanın en önde gelen uluslararası hukuk uzmanı Irwin Cotler, bölgede yaptığı incelemelerden sonra 16 Ocak 2009’da bir bildiri yayınladı. “Hamas’ın çarpışma taktikleri ve ideolojisi, uluslararası insancıl hukuk kuralarının sistematik ihlali konusunda en mükemmelinden bir okuldur” iddiasında bulundu ve ekledi; "Bugün dünyada silahlı çatışmalara ilişkin uluslararası anlaşmaları bu denli sistematik bir şekilde ihlal eden başka bir örnek bulmak olanaksızdır.”

Cotler’in iddialarına göre, Hamas uluslararası hukuku 6 noktada ihlal ediyor: 1) Sivilleri bilinçli bir şekilde hedef alıyor, bu bizatihi bir savaş suçudur. 2) Hamas’ın İsrail cevabından korunmak için apartman, cami veya hastane gibi sivil binaları bomba atmak veya ateş etmek için kullanması savaş suçudur. 3) İnsani simgelerin saldırıları gizlemek için kullanmaları… Örneğin mücahitlerin veya silahların taşınması için ambulans kullanmakta veya bir mücahit hastanede doktor kılığına girmekte ya da BM (Birleşmiş Milletler) logosu ve bayrağı kullanmaktadır. Bütün bunlar savaş suçudur. 4) Örneğine şimdiye kadar çok az rastlanan bir suç da, “Jenoside doğrudan ve halka yönelik şekilde çağrı”dır. Hamas Şartı’nda da bu hüküm yer almaktadır. 5) Hamas saldırıları mümkün olduğu kadar en fazla sayıda sivil öldürmeye yöneliktir. 6) Çocukların silahlı çatışmalarda kullanılması bir savaş suçudur.

Başka bir rapora göre, “Restoranlar, internet kafeler, kafeler, düğün salonları yakılıyor. Hamas, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin özgürlüğü için çarpışmıyor adeta İsrail’in yayılmacı ve faşist politikalarını desteklemek için silahların diliyle konuşuyor. Hamas’ın barışı reddeden ve İsrail’i haritadan silmeye yönelen söylemi, İsrail’in arayıp da bulamadığı gerekçeyi oluşturuyor. Böylece hem Filistinli dinciler hem de İsrailli dinciler sahnenin ön tarafını işgal ediyorlar. İki tarafta birbirini besliyor, büyütüyor, geliştiriyor. Gerçek barış yanlıları ve Filistin halkı için gerçekten bir şeyler yapmak isteyen samimi insanlar ise, davaya ihanet safsatasıyla susturuluyorlar."

Hamas gibi marjinal ve Türkiye’de İHH gibi sözde yardım dernek ve kuruluşlarının sadaka kültürünü dini söylevlerle öne çıkarıp hem küresel hem de siyasal rant elde etmek isteyen birey ve bireyciklerin alt edilmesinde yatmaktadır mesele, yani emperyalist bu saldırı dalgasına karşı topyekûn bir enternasyonalist çizgi çıkış noktası olabilir. Bunun adı da “Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin” halkları kucaklayacak olan ve ezen - ezilen meselesinde ki temel çelişkiyi çözümleyen sosyalist programıdır. Özetle “Filistin sorunu” ancak savaşan düşman kardeşlerin sahneden indirilmesiyle çözülme sürecine girebilir. Bu da sosyalizmin bilimsel öngörüsüyle mümkündür.

Bugünse kafası karışık gençliğin Filistin mücadelesini Hamas’la başladığını zanneden ya da öyle olduğunu kabul eden anlayışında Filistin direniş tarihini iyi öğrenmesi gerekiyor. Filistin’de yitirilen Türk ve Kürt devrimcilerin ve “Devrim, bizim ahlak yasamızdır” şiarını Filistin sokaklarına kazıyan George Habash’ların, “Dünyaya taş atmayı biz öğrettik” diyen Leyla Halid’lerin tarihini de.

Çünkü özellikle bugün İsrail’in Filistin’i işgal ve ablukasında Erdoğan'ın çemkirmesi Filistin için değil Hamas içindir. Bu yüzden Filistin SOL'dan bakanların meselesidir. Sosyalistler için Filistin ne siyasal İslamcı iktidarın demagoji alanı ne de gerici Hamas gibi salt Gazze ve Kudüs’le sınırlıdır. Filistin’in bağımsızlığı ve özgürlüğü solun onurudur. Filistin kimliğimizdir.

Dünyanın neresinde emperyalist işgal, zulüm, baskı ve sömürü varsa oraya gitmeye hazırdır devrimciler. Bu Vietnam, Kamboçya, Laos veya Filistin olabilir. Örneğin emperyalizm Irak ya da Filistin yerine Polonya gibi ülkelere baskı ve sömürü yoluyla işgal etmeye kalksa orada da tutumunu belli eder. Emperyalizme karşı savaş milliyetçilik ile değil enternasyonal yolla yapılmalıdır. Velhasıl, Filistin siyasal İslam’ın davası falan değildir, duruşu retorik ve demagojiden öteye gitmez. Siyasal İslam ABD ve İsrail’in müttefiki, taşeronu, uşağıdır. Filistin direnişine en büyük zararı vermiştir. Tarihi de riyakarlığın ve ikiyüzlülüğün tarihidir.

İslamcılar, İsrail'e karşı Filistin'i salt Kudüs'le sınırlandırıyorlardı. Şimdi ise Gazze ile. Hatta Türkiyeli devrimciler Filistin direnişine destek vermek için Filistin’e gittiğinde, devrimcilere terörist diyorlardı.

Son olarak...  

Her ne olursa olsun geçmişte Filistin'deki sol hareketler "direniş"e bir bütün olarak bakmayı öğretti. Filistin'deki sol/sosyalist direniş örgütleri başta olmak üzere uluslararası sol örgütler sayesinde dünya Filistin direnişine sempatiyle bakıyor ve meşruiyet katıyordu. Hamas gibi çetevari yanıltıcı siyasi oluşumlar sayesinde şuan herkes Filistin'in haklı mücadelesine temkinli yaklaşıyor. 

Netice itibariyle Hamas’ın yolu seküler Arap siyasetini bitirmek isteyen ABD ve İsrail'e hizmetin gayri meşru yoludur. Bu yolu meşru gören sol da kül olmayı hak ediyor.

Ek: Deniz'in yanı sıra Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’da Filistin'e destek için kamplara katılan devrimcilerdendi. Bugüne kadar 3 bini aşkın devrimcinin Filistin'e gittiği biliniyor. Bununla birlikte PKK gerillaları 1982 yılında İsrail’in işgalinde Filistinlilerle yanyana savaştı ve 11 PKK gerillası şehit, 15’i de esir düştü. Dolayısıyla Türkiyeli devrimciler gibi Kürt gerillalarıyla Filistin gerillaları siper arkadaşıydılar, tıpkı Türkiyeli Marksistler gibi. Günümüzdeyse solcuların destek verdiği Filistinliler bugün yok. Yerlerini vahşi, ilkel ve kafa kesici radikaller aldı. Sırça köşklerinde oturup, hamaset nutukları atan elit siyasal İslamcıların bugüne dair sadece Gazze'yi Filistin sanan, Filistin diye de Hamas için gözyaşı döktüğü, sinsi bir zihniyet.

Filistin coğrafyasında siyonist İsrail devletinin katliamlarını ifşa etmek 'İsrail bir terör devletidir' demek gerici dinci akımlara kolay geliyor. 9 yıldır benzerini burada aynısını sistematik yapıyorlar. Filistin meselesinde önümüze düşen fotoğraflar silsilesi her gün Türkiye'de önümüze düşüyor.

29 Ocak 2009 Perşembe

Loud Noise!

Tayyip Erdoğan Davos’u terk etmişşş. Pek güzel!

“Flaş” ve “Acil” kodlarıyla giriyorum bende bu yazıyı bloga.

Neden mi Erdoğan, Peres'e "Siz yaşlısınız ama sesiniz gür çıkıyor. Bu ses suçluluk psikolojisi yüzünden gür çıkıyor. Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz" dedi diye.

Şu Arapları düşünüyorum da, açıkçası sevmiyorum da ama her zamanki gibi ikiyüzlü tavırlarıyla haklıdır demişler Türkçesiyle biraz gaz vermişler yani Erdoğan Davos’u terk ederken! Way way!
.
Onların ve bizim satılık kalemşorların üst üste yorumlarının üzerine manşetleri de tahmin ediyorum; “Aslan başbakan”, “Helal be”, “Tayyip haklı bence”, “Erkekçe duruş”, “Başbakan zirveye çıktı”, “Onlar nasıl ayaklarını üst üste atıp oturuyorsa, bizim başbakanda öyle ayaküstüne attı ve Peres’in ağzına etti”, “Davos’ta bir Kasımpaşalı”, “Başbakan sayesinde, Türkiye artık delikanlı ve yıldızı yükselen bir ülke”, “Davos Fatihi”, "Cesur yürekli başbakan."

Başbakan Peres’i eleştirirken Tevrat’tan örnekler vermiş ve demiş ki: “Öldürmeyeceksin!”

Bundan sonra anlaşılıyor ki, Erdoğan konuşmaya başlayınca bizlerde ellerimizde Kur’an’a bakmalıyız: “Ne demek istedi, ne diyor” diye. Çünkü karşımızda HAMAS’la, Filistin gerçeğini karıştıran biri var. Hem de en az İsrail kadar aymazca. Özetle Filistin halkının “Haklı” mücadelesini HAMAS’a indirgeyen bir başbakan ve HAMAS’ın sözcülüğünü yapan biri konuştu Davos’da!...

Bunun üzerine HAMAS’ta bir açıklama yapar’mış ilişkiler Türkiye’yle iyicee kökleşsin diye tıpkı kendileri gibi, “Biz AKP’nin bundan sonra silahlı kanadıyız!”

İşin ilginç tarafı, Erdoğan verip veriştirirken Konya’da eğitim gören İsrailli pilotları ve Türkiye üzerinde eğitim amaçlı uçan İsrail uçaklarını unutmuş olmalı. Ya da HAMAS’ın bazı dengesizlikleri yüzünden İsrail’in Filistin’e uygulamış olduğu onca “Vahşet”ine ve ölen binlerce mazlumun başına bombalar yağarken ses çıkarmayan başbakan, sanki birazda planlı bir tepki göstermiş gibi. Bunların hepsi kurgu olabilir mi? Ya da benim komplo teorilerim mi? Evet, ama ne olursa olsun samimi durmayan bu açıklamayı ciddiye almalı mıyız? Uzun yıllardır bu topraklarda, bir cephe oluşturmuş olan yerli ve yabancı işbirlikçilerin olmasındandır belki de, bilemiyorum. Çünkü bu sisteme güvenmiyorum ve söylediği hiç bir şeye de inanmıyorum belki de, bundandır. Kaldı ki, bu çıkış da diplomatik değil. O yüzden “Sevsinler senin muhalifliğini” diyesi geliyor insanın.
.
Sevsinler senin muhalifliğini!
.
Şimdi bir fotoğraf çekelim! İsrail'in Gazze katliamına sessiz kalmayıp, İsrail büyükelçilerini ülkesinden çıkartan Chavez, Castro ve Morales'in yanına koyunca Erdoğan’ı sırıtıyor ve biraz da samimi gelmiyor bütün bu olup bitenler hazır seçimlerde yaklaşırken, Gazze katliamına tepkiler tabanından ayyuka çıkınca, yatırım yapacak seçmene.
.
Tutar mı? Bence tutar!
.
Burası Türkiye ve sorgulamayan ayakları da, beyni de yere değmeyen birçok insan var.
.
Neden olmasın!
.
Neyse başbakanı tutabilene aşk olsun, ha bu arada (bugün 30 Ocak) bu yazıyı yazdığım sıra başbakan (gece 01.30’da) Türkiye’de olacakmış, karşılamaya binler gidecekmiş.

Filistin'de HAMAS'ı, Türkiye'de seni!
.
Yürü be Erdoğan, kim tutar sizi!