24 Ağustos 2012 Cuma

AKP: Faşisttir...

Gaziantep saldırısının PKK’nin değil, TSK’yı Suriye’ye sokmak için o bölgede üst kuran El-Kaide denilen çeteler tarafından yapıldığını ve PKK’ye bu işi yüklemek istediklerine dair aklı başında analizler yaparak birkaç tane işini layıkıyla yapan gazeteler yürüttü.
Mezhepçi AKP ve baş kliği BOP eşbaşkanı Erdoğan Türkiye’yi büyük bir çıkmaza doğru sürüklüyor. Elinden gelen her şeyi yapıyor, hakaret ediyor, kendinden geçiyor, dinden söz edip halkları kutuplaştırıyor.
Mezhepçi AKP iktidarı, Türkiye’yi kürsel cihatçılar denilen İslamcı çapulcuların cirit attığı bir ülke haline getirdi. Öyle ki Antakya tam anlamıyla patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi.
ABD ve batılı ortakların taşeronu konumundaki AKP, açıkça destekliyor. Hem New York Times gibi hem de diğer Avrupai yayınlar üst üste belgeler yayımlıyor. Türkiye’deyse bu işi saman altı yapmadan halka gerçekleri anlatarak yapan birkaç basın – yayım kuruluşu var. Aydınlık, BirGün, Yurt ve Evrensel gazeteleri, bu gazeteleri ulusalcı Kemalist vb. gibi bütün kavramlara indirgeyip salvolar yapabilirsiniz. Ama haklarını yememeniz gerekir, Türkiye’de kendisine ‘Türk basını’nın amiralleri olarak tanımlayanların sabah çıkacak manşetleri, köşe yazıları bile önce Tayyip Erdoğan’ın yatak odasındaki telefondan geçiyor. O belirliyor, şu olsun, bunu yazın, bununla röportaj yapın, şu resim olsun. Saçmalık olarak görebilirsiniz.
Bizce de büyük bir saçmalık, fakat bütün bunlar şuan ülke de cereyan ediyor. Bir başbakanın hezeyanlarıdır işte bunlar. Öyle ki AKP Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye bürosu gibi çalışıyor. Kuracakları hilafet rejiminde kendilerine yer belirler gibiler. Erdoğan Türkiye’nin değil, dar bir mezhebin dar bir İslam’ın üyesiymiş gibi davranıyor. Uyaralım: AKP giderek Türkiye’nin iç barışı için bir tehdit haline gelmiştir.
Bu ateş kendilerini de yakacaktır.
İşte Karayılan şiiri içimizdeki omurgasızlara ama en önce bu iki yüzlülüğe karşın yitirilenlere dairdir.
'BİRİNCİ BAP’ VE 'İKİNCİ BAP'TAN SONRASI
'ÜÇÜNCÜ BAP'

Yıl 1920 ve Arhavelli İsmail’in Hikâyesi

Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. 
Akhisar, Karacabey, 
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, 
                          çarpışarak çekildik... 
920'nin 
           29 Ağustos'u : 
                           Uşak düştü. 
Yaralı 
        ve dehşetli kızgın 
                      fakat toprağımızdan emin, 
                                         Dumlupınar sırtlarındayız. 
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Dayandık 
            dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs, 
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı : 
İçimizde Hilâfet Ordusu, 
                        Anzavur isyanları. 
Ve aynı sıradan, 
3 Ekim Konya. 
Sabah. 
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş 
                                                      girdi şehre. 
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. 
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp 
                                   ölümlerine giderken 
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya : 
4 top 
    ve 1800 atlı bir ihanet 
                            yani Çerkez Ethem, 
bir gece vakti 
kilim ve halı yüklü katırları, 
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp 
                                           düşmana geçti. 
Yürekleri karanlık, 
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, 
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. 
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, 
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, 
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. 
Beygirler çirkindiler, 
                            bakımsızdılar, 
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. 
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden 
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. 
İnsanlar uzun asker kaputluydu, 
                                      yalınayaktı insanlar. 
İnsanların başında kalpak, 
                                      yüreklerinde keder, 
                    yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. 
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. 
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla 
                   köy odalarında unutulmuştular. 
Ve orda sargı, 
                    deri 
                         ve asker postalları halinde 
                         yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. 
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden 
                                                         eğrilip bükülmüştü 
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları, 
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla 
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. 
Acıkmıştılar, 
merhametsizdiler, 
bedbahttılar. 
Şosenin ıssız beyazlığına inip 
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor 
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için 
                                    deviriyorlardı uçurumlara : 
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak, 
                çok uzaklardaki İstanbul limanında, 
gecenin bu geç vakitlerinde, 
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : 
                                                hürriyet ve ümit, 
                                                su ve rüzgârdılar. 
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. 
Tekneleri kestane ağacındandı, 
üç tondan on tona kadardılar 
ve lâkin yelkenlerinin altında 
                             fındık ve tütün getirip 
                                   şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. 
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. 
Şimdi, denizde bir insan sesinin 
                   ve demirli şileplerin kederlerini 
ve Kabataş açıklarında sallanan 
                            saman kayıklarının fenerlerini 
                                                    peşlerinde bırakıp 
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp 
                                                küçük, 
                                                          kurnaz 
                                                                    ve mağrur 
                                                  gidiyorlardı Karadeniz'e. 
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki 
bunlar 
uzun eğri burunlu 
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki 
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin 
                                                zaferi için 
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin 
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan 
                                                baltabaş gemi 
                                                İngiliz torpitosudur. 
Ve dalgaların üstünde sallanarak 
                                             alev alev 
                                                          yanan : 
                        Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında, 
gecenin karanlığında, 
dalgalar minare boyundaydılar 
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. 
Rüzgar : 
        yıldız - poyraz. 
Esirlerini bordasına alıp 
                       kayboldu İngiliz torpitosu. 
Şaban Reisin teknesi 
                       ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail 
              bu ölen teknedendi. 
Ve şimdi 
Kerempe Fenerinin açığında, 
batan teknenin kayığında 
emanetiyle tek başınadır, 
fakat yalnız değil : 
                    rüzgârın, 
                            bulutların 
                                  ve dalgaların kalabalığı, 
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail 
              kendi kendine sordu : 
«Emanetimizle varabilecek miyiz?» 
Kendine cevap verdi : 
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında 
Kamacı ustası Bekir Usta ona : 
«Evlâdım İsmail,» dedi, 
«hiç kimseye değil,» dedi, 
                        «bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde 
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, 
İsmail, reisinden izin isteyip, 
                      «Şaban Reis,» deyip, 
                      «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip 
                                                  atladı takanın patalyasına, 
                                                                                 açıldı.
«Allah büyük 
  ama kayık küçük» demiş Yahudi. 
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi, 
                                      bir sağnak daha, 
                                      peşinden üç-kardeşler. 
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer 
                                                alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. 
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : 
Sıvastopol'a giden bir geminin 
                                        sancak feneri.
Elleri kanayarak 
                      çekiyor İsmail kürekleri. 
İsmail rahattır. 
Kavgadan 
                ve emanetinden başka her şeyin haricinde, 
İsmail unsurunun içinde. 
Emanet : 
           bir ağır makinalı tüfektir. 
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini 
                                     ta Ankara'ya kadar gidip 
                                     onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor. 
Belki karayel gösterecek. 
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. 
Fakat İsmail 
                 ellerine güvenir. 
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini 
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini 
                                               aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi. 
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr 
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi 
                                                         düştü.
İsmail beklemiyordu bunu. 
Dalgalar bir müddet daha 
yuvarlandılar teknenin altında 
sonra deniz dümdüz 
                            ve simsiyah 
                                            durdu. 
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. 
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. 
Bir ürperme geldi İsmail'in içine. 
Ve bir balık gibi ürkerek, 
bir sandal 
bir çift kürek 
ve durgun 
           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. 
Ve birdenbire 
             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı 
                                            yıldı elleri, 
                                            yüklendi küreklere, 
                                            kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor. 
Artık hiçbir şey mümkün değil. 
Kaldı ölü bir denizin ortasında 
                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. 
İlkönce küfretti. 
Sonra, «elham» okumak geldi içinden. 
Sonra, güldü, 
           eğilip okşadı mübarek emaneti. 
Sonra... 
Sonra, malûm olmadı insanlara 
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...
Karayılan, (Kuvâyi Milliye Destanı), Nâzım Hikmet 
Karayılan: Şiirdeki Karayılan sıradan ve korkak bir köylüdür. Bir gül fidanını kendine siper etmiş çatışmaları izlerken yakınındaki beyaz bir taşın arkasından siyah bir yılanın kafasını kaldırdığını görür. Serseri mermilerden biri gelip yılanın kafasını uçurur. Bu olaydan korkunun ecele faydası yoktur dersini çıkaran Karayılan saklanmak yerine savaşması gerektiğine karar verir. Fransız kuvvetlerinin üzerine kâbus gibi çöküp kahramanca savaştığını gören Antepliler ona Karayılan derler. 
Şiir; Şair'in, Kuvâyi Milliye Destanı isimli kitabında bulunan Kuvâyi Milliye Destanı'nın bir parçası (Birinci Bap) olmasına rağmen söz konusu şiirden daha çok tanınmıştır. Şiirin tamamını okumak için siir.gen.tr sayfasını tıklayınız!
Not: Bugün itibariyle Fırat News üzerinden HPG'nin Antep saldırısıyla ilgili açıklaması geldi. Meraklıları buraya bakabilirler. Belki bize şimdi hak verirler, ne dersiniz?

Hiç yorum yok: