24 Ağustos 2008 Pazar

Hrant, Mahçupyan + BirGün ve Taraf = ?


“Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış.
affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini.
Fakat seviyor seni,
çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.”.
(Nâzım Hikmet, “Akşam Gezintisi”
Memleketimden İnsan Manzaraları.)

Taraf gazetesini alıp hiç okumadım, bunuda işin açıkçası “ciddi bir gereksinim” olarak görmedim. Bundan sonrada okuyacağımı da düşünmüyorum. Netten takip ettiğim kadarıyla da az çok biliyorum zaten! Örneğin Altan familyasından Ahmet Altan’ın sahibi olduğu ama bir türlüde finansmanını ve hissedarlarının kim olduğuna dair paralarının nereden geldiği, gerekçelerini açıklayamadığı ve yine Ergenekon’un bütün kirli pis ilişkilerinin ‘Ergenekon savcısından daha hızla’ kendileri tarafından açıklanmasını büyük bir servis ağıyla gerçekleştirdiği malum gazetenin genel yayın yönetmenin ve eski(miş) yıllarında Behice Boran’ın liderliğindeki TİP’e yakınlığıyla bilinen Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde çalışmış ve daha sonra CNN Türk’ün Washington muhabirliğini yapmaya başlamış, gazeteci mi, istihbaratçı mı olduğu belli olmayan ‘eski eşinin bir diplomat ve aynı zamanda CIA’ya çalışanı olduğunu da yeni öğrenmiş durumunda olduğum’ Yasemin Çongar’ı ve yine son yılların büyük transferleri (hem Zaman gazetesinde, hem de Hrant Dink’in sevgili arkadaşı diye Agos gazetesinin başına getirtilen ve yine Taraf’ta da yazan Etyen Mahçupyan ve Murat Belge’yi biliyorum. Zaten bunlarda benim için yeterli. Şaka maka bir yana bayağı da biliyormuşum! Birde siz bu gazeteyi adam akıllı takip ettiğimi ve okuduğumu düşünsenize. Ben bile düşünemiyorum neler yazardım diye!

BirGün'den geriye ne kaldı?
Bugün şöyle göz atarken birkaç gazeteye bizim bu işlere meraklı “burjuva” medyamızın yansıttığı bir haber dikkatimi çekti. Öyle ki birçoğu bu konuyu dillendiriyordu. Konuyu ilk dillendirende ismini yeni duyduğum Cemil Ertem’in Taraf gazetesinde kaleme aldığı şu yazısıydı. Özetle şöyle demiş C. Ertem yazısında: “İşte şimdilerde…” diye başlamış yazısına ve devamla şöyle demiş, “… küresel sermaye birikiminin gereği olarak bir iç temizliği yapan Türkiye’de, sol da bir iç temizliği yapmak zorundadır. Yoksa şimdi hayatta olmayan bir Ermeni aydın için ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen ‘solcuları’ daha çok üretir bu toplum.” (C. Ertem, Taraf, 19. 08. 2008)


Sol da bir iç temizliği yapmanın temel nitelikleri
C. Ertem’in yazısında ki cümleler ilgimi çekti işin açıkçası. Biri ve önemlide olan ve beni bu yazıyı yazmaya sevk eden BirGün gazetesi hakkında ki ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen solcunun gizini koruması ve de ‘sol da bir iç temizliği yapmak zorundadır’ cümleleri. C. Ertem’in yukarıda ki satırlarını okuyan Mahçupyan, hemen telefona sarılarak (kaynak BirGün yazarları) olayın ayrıntılarını öğrenmiş. Ardından da ‘Sahte Dostlar’ isimli bir yazı kaleme almış. Mahçupyan’ın yazısını buraya vermeyeceğim merak edenler Kıymık adlı köşesinde şuradan okuyabilirler: "Etyen Mahçupyan, Taraf".

Etyen Mahçupyan ilk günden itibaren neyi eleştiriyorsa konuyu görüldüğü kadarıyla BirGün’e bağlıyor olması dikkat çekiyor işin açıkçası. Yine işin açıkçası çok eskiden özellikle Pazar günleri aldığım BirGün’ü artık bende takip etmiyorum. Ne yazıyorlar ne ediyorlar konuya vakıf değilim. Ama Etyen Mahçupyan yazıyorsa bi’şeyler var demek ki. Yoksa adam ne diye yazsın değil mi?

Rezilliklerin penceresi
Bu yazıda kimseye övgü dizmeyeceğim. Nedeniyse hepsi bin bir parça. Rezillik diz boyu. Herkes kendi penceresinden hem haklı hem de kendi rezilliğini yaşıyor olmasıdır. Biri ‘sol’da görünüp ‘sağ’ vuruyor (ya da tersi -anlayacağınız hiçbiri samimi değil-) diğeri ‘cemaatçi’ bir diğeriyse neyi savunduğunun ‘nedenlerini’ bilmiyor. Bu arada kendine göre bir zorunlulukmuş gibi ‘sol’ arayanların da haddi hesabı da yok!
.
Bu ülkenin belki de en büyük sıkıntısı da budur. Yani var olanın üzerinden ‘gerçek bağlamda’ bir sol değerlendirmesi -özeleştiri- yapılmazken ‘sipariş’ üzerine ya da ‘dış finanslarla’ bir sol yaratma çabası. İşin açıkçası bunu BirGün yaptı, kim üzerinden mi? Gürbüz Çapan ve Osman Kavala üzerinden hisselerinin %60’nı zaten sattılar. Gazeteyi alanlar belli, isimde belli: "Gürbüz Çapan", "Osman Kavala" ama ortalıkta birkaç senedir onlara bu iş için parasal destek sağlayan kişinin adı dolaşıyor ve zaten BirGün içindeki ilkeli olan birkaç kişi bunu inkâr etmiyor olmasıda belirleyicidir ama yine de (sanırım ekmek parasından dolayı) yine de çalışmaya devam ediyorlardı o dönem. Bugünse çalışıyorlar mı bilemiyorum. Neyse konuya dönecek olursam tam da ismini andığım ve Amerika’da Bush aleyhtarı olduğu için ve girdiği bütün ülkelerde ya ‘Turuncu’ ya 'Kadife' ve/ya da bilmem ne adlarla renkli devrimler yapan ve kendisinin devrimci görüldüğünü de saklamayan ABD'li finans spekülatörü ve liberal girişimci George Soros. Nam-ı diğer "devrimci Soros paşa."
.
O kadar ki, Yugoslavya, Ukranya, Gürcistan gibi doğu Avrupa ülkelerine yaptığı yardımın tutarı, bu ülkelere Birleşmiş Milletler tarafından yapılan yardım miktarını aşmış hayır sever mi hayır sever bir zat.
.
Yani BirGün bu saatten sonra ne “patronsuz”, ne de “generalsiz” bir yayın organı hele hele halkın ve işçi sınıfının temsilcisi hiç değil.
.
Bu yüzden BirGün gibi Etyen Mahçupyan’da ne ‘ezilenleri’ ne de ‘çeşitli milliyetleri’ temsil etmektedir. O Nâzım Hikmet’in deyimiyle, kalemini, ruhunu, kılıçını satmış bir fanustur. Öyle ki, Agos’ta kendisine karşı gelişen muhalefetten solcuları (tartışılır) sorumlu tutan bir fanus.

Öyle ki (duyduğumuz kadarıyla) Etyen Mahçupyan (büyük ihtimalle BirGün’de ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen solcuyu biliyormuş hissi veren yazısında) olaya karışanların isimlerini vermenin kendisine düşmediğini söylüyor olmasıdır. En azından bir fark koymuş ortaya Taha Kıvanç’la yani şu nam-ı diğer Fehmi Koru gibi köşesinde meslektaşlarını ihbar etmiyor. Fehmi Koru’nun yaptığı iş ispiyonculuğun ve ihbarcılığın kötü olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş oldu ama söz konusu Hrant Dink’se köşesinde açık açık bu malum solcuyu söylemelidir. Çünkü sonuçta kendi içinde barındırılan sahte solcuları öğrenmiş olup deşifre edileceğinin söz konusu olmasıdır.

Hani benim Gladio'm!
Peki, emperyalizm son çeyrek yıldır “ideolojiler bitti” diyerek saldırırken sol gerçek anlamda bugünlerde ayyuka çıkan ve her gün yeni bir iddiayla ortalığa salınan kod isimlere, suçlara karşı nasıl bir tavır takındı. İşte asıl sorunda budur. "Sistemin üstü ya da altı olabilmek" başlıklı yazıda aslında benim gönlümden gerçek solun ve tavrının ne olduğu konusunda umutlarımı ve görüşümü bildirmiştim. Tıpkı bir önce ki yazıda da belirttiğim "İdeolojik şarkılarınızı söyleyin II" başlıklı yazıda da olduğu gibi.

Kuşkusuz ‘Ergenekon’ gibi -meşruda olsa- gayrı meşru yapılanmaları tasvip edilemeyeceğidir. Ama bizlerin temel ve ‘genel’ sorunumuz eleştirdiğimizi düşündüğümüz kurumlara inanmamızdır. Aslında safların netleşmesi hem Veli Küçük, Muzaffer Tekin vb. gibi çukur insanların ortaya çıkması açısından iyidir. Hem de “liberal solculularla”, “sosyalistler” açısından da belirleyici olması açısından da umut taşımaktadır. Çünkü bu ülkenin gerçek anlamda bir ‘sol’a ihtiyacı var. Belki ilk etapta ikili iktidar mücadelesininde bir yansıması olan bu süreç daha sonra ilginç bir şekilde TSK ile AKP’nin uyumlu bir şekilde iş birliğiyle yürütülüyor hissi veriyor olsa da, (tabii arkasından da pis kokular da etrafına bırakarak yürütülüyor) ama solun gerçek anlamda buna bakış açısını bir türlü öğrenemedik, nedeni belki de sahte solcuların Taraf gibi gazetelerin Zaman gazetesiyle flört etmesidir. Bunu bilemiyoru(m)z. Ne diyelim yine de ‘Gladio sağ olsun!’
.
Kılavuzu NATO olanın (...)?
NATO üyesi bütün ülkelerin Gladioları son dönemlerde kendi içinde ki bütün pislikleri zoraki bir şekilde açığa çıkardı.
.
Örneğin: 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Doğu Bloğu çöktü. Sovyetler Birliği dağıldı. Avrupa’daki Gladio’lar bir bir ortaya çıktı: Batı Almanya’daki adı “Sword”; Avusturya’da “Schwert”; İngiltere’de “Secret British Netword Revealed”; Belçika’da “Bdra–8” Hollanda’da “Command”; İsviçre’de “P:26” ve “P–27”; Yunanistan’da “Sheepskin”, Fransa’daki adı “Rüzgârgülü!” Hepsi komünist hareketlere karşı gizlice görev yapmıştı.
.
İlginçtir, Ergenekon’u Gladio olarak görenlerin çokluğu da aynaların çokluğundan mıdır bilinmez ama bu yapılanmayı Gladio olarak görenlerin azımsanma yayışı da bir gerçek. Oysa Türkiye’nin gerçek Gladio’su açığa çıkarılmış olsa acaba birçok "küçük burjuva aydının" ne yapacağının merakıysa iyi bir aksiyon yaratacağı gerçeğini değiştirmez...
.
Nedeniyse Ergenekon gibi 'ulusalcı' ve 'ülkenin bekası' için şovenist-faşist-bayraklı yapılanmaların batılı 'emperyal' güçlerin finanse etmediği açıkça ortaya çıktı. Çünkü daha yabancı bir ismin Taraf'a 'servis' edilmemiş olması ve görsel basında dillendirilmemiş olmasıdır. Ne de olsa Taraf ne yazarsa doğru yazar mantığı hakim bir çoğumuzda.
..
Anlayacağınız yine avutuluyoruz. Avutulmamızın başlıca unsuru domino taşlarının eksik olmasındandır. Bunlardan biri “1000 operasyon yürüttüm” diye böbürlenen Mehmet Ağar ve başbakanlığı döneminde kendi adına kurmuş olduğu “800 kişilik özel örgütle” Tansu Çiller ve eşidir. Darbeye – darbecilere karşı olmak her ülke yurttaşının görevi olmalıdır. Bu yüzden Ağar gibi Çillerleri, Kenan Evren’leri (bu pisliklerden başlayarak) ayıklayan bir devlet ve iktidar mekanizması olmadığı için, AKP ve Erdoğan kliğide dahil geçmiş iktidarların bu işe cesaret ettiği gerçeği ise, işin açıkçası samimi durmuyor, durmadığı gibide başlı başına bu haliyle sırıtmaktadır. Bu yolla Ergenekonların kökünü kazımakta ayakları havada asılı kalan bir mistik hikâyeyi tanımlıyor benim için.

Bu yüzden gerçek solun derdi bu kişilerinde uzlaşmaz bir tavırla “Darbecilerin yargılaması için” görevini yerine getirmesidir. Bu arada sol bunu yaparken, ezen – ezilen arasındaki meselede hem burjuvaziye hem de emperyalizme ve işgallere karşı duruşunu, burjuva kampında ki çelişkileri de Lenin’in tabiriyle kullanmasını da bilmelidir.
.
Sol böyle gerçek anlamda ‘sol’ olacaktır.

2 yorum:

nehiro dedi ki...

yazınızı bütün uzunluğuna ve iş yerinde olmama rağmen zevkle okudum.
darbe yapanlara ve örgütü bir fiil kuranlara hiç bir şey yapılamadığı güzel yurdum da, Avutulduğumuz bir gerçek...
Üstelik her kes kademe kademe yerine ve kapasitesine göre avutuluyor sizin de dediğiniz gibi mistik hikayelerle gerektiğinde kömür ve altınla...
Ve bizler bekliyoruz gerçek solun ortaya çıkıp hem görevlerini yerine getirmesini hemde herkes için umut olmasını...

yerlatındannotlar dedi ki...

Sevgili Nehiro, Türkiye'nin yerel-genel siyaset biçiminin gidişatı ülkeye bakıldığında halklar adına çok karamsar bit tablo durumunda.

Bu saatten sonra artık Türkiye'nin NATO üyeliğine son verilmelidir belki de. Bilemiyorum, bunu yapacak bir asker bürokrasisi var mıdır bilinmez ama SSCB'nin dünyayı tehdit biçimi diye algılanıp kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kendini çoktan fes etmeliydi. Ama sanırım daha çok işleri var.

Öyle ki NATO ülkelerinde gizli “Özel Harekât” daireleri kurulmuştur, bunu NATO’da açık açık dillendirmektedir. Bugün özellikle Gladio birimlerinin teker teker ortaya çıkması ve ABD'nin Irak ve Afganistan işgallerinde oynadığı rol, NATO'ya ciddi eleştiriler yöneltilmesine sebep olmuştur. Ayrıca, BM kararlarının NATO'ya herhangi bir etkisinin olmadığı görüldükten sonra, pek çok grup NATO'ya karşı muhalefeti arttırmışlardır. 21. yüzyıla girilirken, NATO'nun geleceği konusunda tartışmalar hala devam etmektedir.

Bu yüzdendir ki bizim burjuva kalemşorlarımız da bu “oyundaki yerlerini koruma” gayretindedirler. Ergenekon gibi yapılanmaların açığa çıkması TSK’nın izni ve onayıyla yapılmaktadır. Yoksa siz inanıyor musunuz ki, AKP iktidarının buna gücü ve yetkisi olsun. 10–20 yıl sonra TC’de görev yapmış Amerikalı yetkililerinin büyük ihtimalle yazacağı anı kitaplarında, Türkiye’de ismini zikir ettiğimiz köşe yazarları, gazeteler, TV kanalları, Cumhurbaşkanın rolü, Başbakanın misyonu, cemaatçi oluşumlar, siyasetçiler, savcılar, asker – bürokratların, sağ / sol yapılanmalar, suikastlar, öldürülen yazar ve aydınlar hakkında ne yazacaklarını merak etmeden geçemiyor insan.