14 Kasım 2009 Cumartesi

SOL sempatizanlık(!) ve bezirgânlar

Kuşkusuz Türkiye’de ve dünyada birçok bölünme sol adına yaşanmıştır.

Özellikle burada soldan söz ederken, sosyalistlerin ayrışmasından – bölünmesinden söz ediyorum. Yoksa emekten, özgürlüklerden yana olmayan ve sermayeye dalkavukluk yapan bir kısım sözüm ona solculuk teraneleri içresinde olan SOL sempatizanlıktan söz etmiyorum.

Bu yüzden belki de bir kategoriden ve standarttan söz etmeliyiz. Bunun için örneğin Rusya’da ki 1902 yılında yaşanan Bolşevik - Menşevik ayrışması kıstas olabilir ya da 1915–19 tarihlerinde ki II. Enternasyonal dönemine bakmakta da fayda olabilir. Ve/ya da Türkiye’de yaşanan TİP döneminde ki ortaya konan tavra bakmalıyız.

O tavır herkesçe bilinen Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) zıtlaşmasının getirdiği buhrandı ve halende bana göre devam ediyor.

Öncelikle Milli Demokratik Devrim’le başlayalım, 1960'ların ikinci yarısında (TİP) içindeki bölünmenin yönlerinden biriydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar'ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) çevresi, Milli Demokratik Devrim (MDD) ile Sosyalist Devrim (SD)’i birbirinden ayrılamaz olduğunu savunup doğrudan bir sosyalist devrimi tercih ederken, Mihri Belli'nin kavramlaştırdığı MDD çizgisi, Türkiye'ye daha uygun bir devrim olarak ikinci bir grup tarafından tercih edilmişti. Bu gruptakilere göre devrim, Sovyetler Birliği’nde Şubat 1917'deki askeri isyan ve Kasım 1917’deki Bolşevik darbe süreçlerinde olduğu gibi iki aşamalı olmalı savını savunmaktaydı. Önce MDD, ‘Askeri darbe’ şeklinde ‘Genç subayların’ önderliğinde gerçekleşecek sonra da ‘Proleter devrim’ şiddete dayanmadan kesintisiz bir şekilde işçi sınıfının hâkimiyetini kuracaktı. (Bu görüşün şuan ki temsilcisi ve devamcısı D. Perinçek’in önderliğini yaptığı İşçi Partisi’dir.)


Çünkü MDD ile SD’den farklı türde çelişkilerin çözümünü içermekte, dolayısıyla farklı hedef ve ittifaklara dayansalar da birbirlerini tamamlamaktaydı.

Sosyalist Devrim ise, kısaca devrimin şehirden geleceğini ve bunu işçilerin yapacağını savunan siyasi görüştü. Kurucusu Marx, uygulayıcısı Lenin’dir de diyebiliriz. Yani en büyük adım olan ve Ortodoks Marksistlere göre bu devrim kapitalist baskının artmasıyla örgütlü işçi sınıfının mücadeleye girmesiyle başlayan süreç ve 19. y. y'daki işçi mücadeleleri düzeni değiştirecek bir devrim yapmış olmasa da günümüzde 8 saatlik iş günü, çocukların vahşi kapitalizm karşısında amansızca sömürüsünün yasaklanmasına, sendikalaşma hakkı gibi birçok kazanımın elde edilmesini de sağlamıştı(r). Marx'ın Kapital’de uzun uzun belgelerle anlattığı ‘Britanya Kapitalizmi’nin yola gelmesinin nedeni tamamen bu Marksist mücadelenin pratik bir sonucudur. Yani ‘Marksizm sadece bir teoridir’ gibi iddialara verilecek en sağlam cevaptır da(!) 


Sosyalistlerin meselelere bakışı
Birlik ve dayanışma ortamını bozucu mezhepsel, etnik, dini vb. konular yıllardan beri sosyalist solun içinde olduğu sorunlardandır. Kapitalizmin karşı psikolojik ve fiziksel saldırısı da bu tip aydınlığa kavuşmamış alanlardan gelmekte.

Şüphesiz bugünkü sorunun başında, milliyetler meselesi ve din üzerine yürütülen siyaset ve de savaşlarla oluşmakta hatta buna feodalizmi bile koyabiliriz, çünkü hem Güneyimizde hem de Kuzeyimizde sürmektedir. Dini çatışmalar, pratik düzlemde daha çok ulusal sorunun içerisinde konumlanıyor. Yani bugünkü durumumuzu anlatıyor. En azından Türkiye gibi laikliği biraz olsun yerleştirme aşamasında girmiş ülkelerde, işbirlikçi kapitalizm, özgürlükler adına dinsel konularda ilerici rol oynarken, aynı şekilde özgürlükler bahanesiyle ulusal sorunu çözümsüzlüğe itiyor. Tartışma konusu olan her sorun gibi, ulusal sorunun da tarihsel süreç içerisinde nasıl geliştiğini incelemek, gerek çözüm konusunda gerekse önerilen çözümlerin doğruluğu / yanlışlığı bağlamında yol gösterici olacak kuşkusuz.

Bundandır ki, Ortadoğu coğrafyasının kritik ülkesi Türkiye ve kritik halkı Kürtler de ulusal sorunun en canlı ve güncel örneklerinden. Kürt egemen / ezilen güçleri, Anadolu topraklarının sınıfsal konumuyla içli dışlıdır; bir ayağı finans kapitalin merkezi olan İstanbul'dadır, diğeri tefeci - bezirgân tabakanın kuvvetli hâkimiyet sahası Güneydoğu Anadolu'dadır.

Neticede yıllardır eleştirdikleri Türk burjuvazisinin Güneyden çekilmesini isteyen bu güçler, özelikle de Özal başta olmak üzere Demirel ve Çiller döneminde Kürt burjuvazisini oraya konuşlandırmıştırlar. Bugün Kürtleri sömüren biricik güç olan Türk sermayesi görevini Kürt sermayedarlarına bırakmıştır.

Yani bugün üzerinde çokça tartıştığımız – konuştuğumuz – ayrıştığımız – bölündüğümüz ulusal sorun kapitalizmle ile birlikte dünya halklarının gündemine gelmiştir, tıpkı terör ve terörist kavramını önümüze servis ettikleri gibi, yukarıda adını andığımız bu burjuva siyasetçiler bunun taşeronluğunu yapmışlardır aynen bugün Erdoğan ve AKP’nin yapmayı arzuladığı bu girişimin ilk ayak basıcıları rolüyle de bunun öncüleri olmuşlardır. Belki bunu istememişlerdir yani milliyetçiliği kullanmamışlardır ama dini motiflerle o pek arzu etmedikleri milliyetçiliğe hem Türkleri hem de Kürt halkını maalesef çekmişlerdir.

Oysa bugün bile terör nedir ve terörist kime denir(?) bunun ayrımını ve farkını birçoğumuz maalesef halen kavrayamıyorken kontrgerilla gibi bir sözcüğü bize yine hatırlatmışlardır.

Ulusal sorunun evrensel gelişiminde Anadolu topraklarında birçok kapitalist (emperyal oyun) gerçekleşti. Tekrarlamaktan sıkılmayacağım ve üzerine elimden geldiğince de vurgu yapacağım, en büyük oyunun şuan oynanmakta olduğu görüngüsünü göremiyorsak gerçekten bu işin planlayıcıları işlerini ya iyi yapıyorlar ya da toplum olarak hepimizin algılama gibi bir sorunu var.

Kapitalizmin örgütlenme biçimi
Kapitalizmin şafağıyla beliren bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme süreci, dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci dönem, burjuva devrimleri zamanıdır. İkinci dönem 1873 ekonomik kriziyle oluşmaya başlayan 20. y. yıl tekel dönemidir. Sovyet deneyiminin örnek olduğu PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ, üçüncü dönemi ve modern sınıfsız toplum da dördüncü bölümü oluşturmaktadır.

Yukarıdaki alıntı Halk Cephesi’ndendi, birde Kürt meselesine bakan birçok kişi farkında olmadan yine milliyetçilik kisvesi altında Kürt meselesine nasıl bakıyor birde ona bakalım. Örneğin kendini solcu olarak hatta bir Marksist olarak atlandırabilecek Birikim dergisi (sahibi) ve başyazarlarından bir kişi olan liberal solcu Ömer Laçiner’e bakalım: “Sol jargon içinde konuşursak en kestirme ifadeyle AKP'nin seçim zaferi bizce Türkiye'de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye'nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı. Asker, sivil bürokrat kesim artık bu otantik burjuvazinin belirlediği payla yetinmek zorunda kalacak. Burjuva demokratik devrimin düzeni kendine göre restore etme projesi kapsamında gelişmeler izleyeceğiz. Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir. Bunu tabii ki kendi tarzı çerçevesinde yaptı.”

Toprak reformu, KİT’lerin elde tutulmasından söz edilirken Ömer Laçiner(?) kendisine yaraşır bir çizgi çizdiği muhakkak ama bu çizginin cidden solla ilgisi bulunmamaktadır ve liberalizmin özgürlük adı altında tanımladığı ama aslında burjuva aymazlığın gerçek adıdır.

Bu kavga zaten, 1970'lere damgasını vuran Milli Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim kavgasıdır ki, sosyalist devrimciler, feodal mütegalibeyi göremediklerinden finans - kapitale karşı net tavır alamamışlardır ve onların mirasçıları da bugün Laçiner benzeri yorumlar içerisinde Avrupa Birliği fonu soslu bir AKP özgürlüğü sevdasına kapılmışlardır. Kürt meselesinde de aynı özgürlükçü(!) tavırlarını göstererek yeni emperyalizmin milliyetçi - burjuva planına PKK içerisindeki Barzanici - Apocu saflaşmalarını da ustaca kullanarak gönüllü - ücretli uşaklık etmektedirler. (Bkz. “Öcalan yol haritasındaki üç önemli öneriyi açıkladı” adlı yazısı PKK’nin sola bakış açısının bir önsözüdür.)


Bugün bu kampın Türkiye’deki finans - kapital oligarşisine ve yandaşı tefeci - bezirgân sermayeye karşı bir görüntüsü yoktur. MDD tarafı ise Kıvılcımlı'nın “MDD'ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka bir şey saymakla, hem emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesi’ni ya Afrika ve Hindistan yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar” şeklinde haklı eleştirilerine maruz kalıyorlar. Sonuç olarak bir taraf tefeci - bezirgân sermayeyi, diğer taraf da finans - kapital oligarşisini göremiyor, bu şekildeki eksik tezlerini ulusal soruna da uyarlayarak Kürtleri yıllarca içinden çıkılmaz bir emperyalizm bağımlılığına itiyorlar.

“Kürt milli meselesi, yalnızca finans kapitalin direkt sömürüsüyle değil onun tefeci - bezirgân yandaşı ile de ilişkili olduğu, bugün AB fonlarına bulaşmamış sosyalist edebiyat tarafından kabul edilmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu Anadolu'da sermaye yatırımının olmaması da, feodal hâkimiyetin etnikçilik sosuyla uluslararası finans - kapitalin oyun sahası haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye'de ise 1978'de PKK’nın köylücü - milliyetçi söylemlerinin kitlesel geçerlilik kazanmasıyla sol çevreler tarafından olayın burjuva demokratik devrim ile çözüleceği söz konusu edilmiştir. Çünkü batı kaynaklı Marksist verilere göre, feodalizm burjuvazinin düşmanıydı ve Kürt sorununun temeli olan bu tefeci - bezirgân tabaka da burjuva devrim sayesinde çözülebilirdi. Ayrıca modern emperyalistlerin kültürel haklar, dil sorunu vb. konular için özgürlükçü bir tutum takınması kuyrukçuluğa iyice bulaşmış sol içerisinde iştah kabartıcı bir rol alıyordu.

Ancak Türkiye'de kapitalizm öncesi artıkların temizlenmesi kapitalizm taraftarlığıyla değil, aralarındaki rezonanstan ötürü bizzat kapitalizm karşıtı nihai hedefi sosyalizm olan “demokratik halk devrimi” stratejisiyle olanaklıdır. Bu da Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinden geçer. Kürtlere verilen burjuva nitelikli özgürlükçü haklar ise proleter bilinci yükselttiği ölçüde faydalı; milliyetçiliği körüklediği ölçüde zararlı olmaktadır.” (Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos, Halk Cephesi)


Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile
Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü
Yukarıdaki sözlere ilave olarak şunu söyleye biliriz, (K. Irak’ta birer halı tüccarından farkları olmayan) Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü arasında sıkışmış Kürt emekçilerinin, finans – kapital oligarşisine kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini sağlayan kültürel haklar için, sosyalist düşünce ve ortak proleter bilinçle hareket etmelidirler. Bu hem Türk hem de Kürt halkları için olmazsa olmazlar arasındadır. Bunun adı emperyalist Amerika’nın ideolojiler bitti tezinin aksine yine hem ideolojiler penceresinde hem de sınıfsal durumlardan kaynaklanan sınıf mücadelesidir.

Sonuç
Konuyu artık bağlayalım…

Huntington’ın ‘Yeni’ Osmanlısına dönme noktasında olan AKP Türkiyesi’nde, bütün aydınlanmacı – yurtsever ve emekçi kitleleri sınıf bilinçlerini var etmek adına yüzlerini radikal bir gelişime odaklanmak için sola döndürmedirler. Bu legal ya da illegal olur ama AKP’nin çöküşü Türk ve Kürt emekçileri için yeni bir baharı müjdelemekle yükümlüdür…
Dip not: SOL sempatizanlık(!) kendi içinde proletarya diktatörlüğünü taşır, proleterlerden söz etmeyen hiç bir sol yapı / örgüt / fraksiyonun soldan söz etmemesi olsa olsa liberalizmin diğer adıdır.

Hiç yorum yok: