17 Ağustos 2008 Pazar

İdeolojik şarkılarınızı söyleyin - 2

Birkaç zamandır genel anlamıyla “Sol”un “Ergenekon”a bakış açısı dillendiriliyor. Sanki onlardan daha da çok yapılmıyormuş gibi irdeleyin diyorlar resmen. Bir çatışmanın yaşandığı kuşkusuz gözler önünde bu yadsınamaz, “Liberallerle”, “Sosyalistler”, “Ulusalcılarla”, “Dinciler”, “İslamcılarla”, “Laikler” hatta “Anti-emperyalistlerle”, “Emperyalistler” adı altında bu farklı adlar altında karşımıza çıkıyor, yani adını siz koyun. Aslında bunların hepsi liberalizmin birer versiyonudur. Çünkü, onlar kıyaslar ve yarıştırırlar. Kendi yönetimsel demokrasi özlemlerini AKP (hani Erdoğan ve partisi demokrasinin son mohikası ya, başımızın üstünde Demoklates’in kılıcı gibi, bir o yana bir bu yana gelip gidiyor ya, işte o demokrasiden söz ediyorum) üzerinden gerçekleştirmeye çalışırken biryandan AB’ye biryandan bir demokrasi hattının en güçlü “Noktası” ABD’ye dayanarak sopalarının uçlarını gösteriyorlar.

Oysa yaşanan mücadele iki otoriter yönetim biçiminin (şimdilik) egemenlik mücadelesinden başka bir şey değil. Bunun için daha önceden de bu sayfalarda yer vermiş olduğum iki yazının başlıklarına bakabilirsiniz. Örneğin “Sol'u kim kurtaracak? ya da AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı üzerine” ve/yâda sendika. org’ta kaleme almış olduğu yazısıyla bu sayfalara taşıdığım Kutay Meriç’in “'Takıntılı bir bolşevik’ten Murat Belge'ye yanıt” başlıklı yazısına bakabilirsiniz.

Bu ülkede siyaset yapılanması ilginçtir ve de göstermiştir ki, özellikle söz konusu legal mücadele alanıysa ve seçim yoluyla iktidara gelmekse söz konusu olan, her partinin başvuracağı kitapçık ilk etapta “Kemalizm’in temel ilkeleridir”, (yani Atatürk’ü ya arkasına almak ya da arkasına sığınmak) tabii bir yere kadar. Bu Türkiye siyaset biçiminin olmazsa olmazıdır. “Kemalizm’e bağımlılık” ve “Atatürk’ün altı oku.” İşin ilginç yanı gelen iktidar her ne olursa olsun ve kim olursa olsun buna bağlı, bağlı ama ortada da ciddi bir sorun yaratıp gidiyor. Güya prensip sahibiler ya! Çerenemesini halk çekiyor.

Oysa ta başından beridir bu savaşımlara “Sınıflar arası savaşlar” gözüyle bakılmaması tam anlamıyla bir hüsran bir muğlâklık yaratmıştır bizce de. Tabi bu bizim nezdimizdedir, bunların / yaşananların ciddi bir savaşım ve “Sınıflar arası mesele” olarak görmeyenlerin -göremeyenlerin- çoğunluk olmaları bizi ve bizim gibileri hüsrana da uğratmıyor. Süreç olması gibi ilerlemektedir. Çarklar olduğu gibi işlevini yerine getiriyor da diyebiliriz, tabi ki yalnız çarkın dişlilerinin birisinin kırık olduğunu zamanın öte yanından bize Pir Sultan Abdal söylemektedir: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz” deyişi doğruluğunu bizlere bir kez daha göstermiştir ve göstermektedir.

Bu sistem biçimi “Burjuva sistem” biçimidir ve burjuva anayasal sistem(ler)de kişisel özgürlüğün, basın özgürlüğünün, düşünce açıklama özgürlüğünün, öğretim ve din özgürlüklerinin üzerine bir anayasa giysisi geçirildiğinin de yadsınması olayıysa tam anlamıyla özgürlüklerin tehlikeden korunması anlamına gelmiyor. Kaldı ki, 1945’lerden itibaren bu ülkenin anayasası da, özgürlüğü de esaret altındadır ve zorlan getirtilmiştir. Fakat bu AKP’nin savunulacağı anlamına gelmemelidir. Öyle ki AKP, laik Kemalist ideolojiden farklı değil aksine tam anlamıyla düşkünce bir siyaset biçimini öngörmüştür. Ve belki de daha aşağıdadır uyguladığı politika açısından ve de daha beterdir. Ee, gelen gideni aratıyor.

Öyle ki, başbakan gidişatı beğenmeyenleri azarlıyor ve kendisi rakamlardan da gayet iyi anlamaktadır ki şunu diyor, “Lan”lı, “Lun”lu, “Lahana”lı konuşup, kendini tutama yayıp “Kriz-miriz… Üç ayda 164 bin otomobil satıldı, ne krizi yahu” diyebilmektedir. Bunun kıyaslamasıysa 2002’de satılan otomobil sayısının 91 bin, ve 2007’de 357 bin adet otomobille kıyaslama yapabilecek kadar da kabiliyetindedir. Kuşkusuz burada rakamlar önemlidir ama “Demokrasi” açısından başbakanın karşısında, kişiye has uyguladığı “Üslup” biçimidir. Öyle ya “Öfke” buda bir “Hitabet”, “Demokrasi” biçimidir! “İktidar” ve “Güçlü” kimse ona “Tabiiyiz!”

“Demokrasi mi, "gerektiği ve yettiği kadar!"
Ve yine… Ergenekon “Terör” Örgütü’nün yapılanma biçimi ve yeni “Yazışmalar”, “İddianame”ye giriyor. Oysa aklı başında birisi bu yapılanmaların ta Susurluk’ta gözler önüne geldiğini bilir. Örneğin kitap okuma alışkanlığı olanlar özellikle. Eski bir baskı olan “Bay Pipo” ve Çatlı’nın hayatının anlatıldığı bir kitapta olan ve kirli ilişkileri açığa seren yine aynı zamanda Bay Pipo adlı kitabında devamı olan “Reis” adlı kitap okunduğunda bu gerçekler, gerçek anlamda gözler önüne seriyor. Ki, Susurluk skandalı patlak verdiğinde o dönem ışıklarını bir dakika kapatıp açanlar için Bay Erbakan, Susurluk soruşturması için “Fasa fiso” diyordu. Susurluk olayını protesto edenleri “Glu glu dansı” yapmakla suçluyordu. Biliyoruz ki, onurlu gazetecilerin bütün çabalarına rağmen Susurluk da örtbas ediliyordu. İşte böyle, ya bunları unutuyoruz ya da cidden bir “Yalaka” olma durumu söz konusu.

Özetle bizim demokrasimiz, bir vatandaşın bilgi edinme yasası kapsamında Emniyet yetkililerine başvurduğu “Emniyetin elinde ne kadar biber gazı mevcut” sorusuna “Yeteri kadar” ve “2006 yılında ne kadar biber gazı kullanıldı” sorusuna ise “Gerektiği kadar” şeklindeki gibidir.

Son söz
Biz(im)lerin anladığı “Sol”, ne sizin anladığınız biçimdedir ne de arzu ettiğiniz “Otorite” yanlılığıdır. Burada gerçek soldan söz etmekteyiz. Ve inanın o gerçek “Sol” ne AKP gibi lümpen partileri ne de emperyalizmin bir kuyruğu olan “Ordu”yu savunacaktır. Bu ülkenin “B-a-ğ-ı-m-s-ı-z-l-ı-ğ-ı ve halkların özgürleştirmesi daha önemlidir.

Bu yüzden, çok mecbur kaldığında, sıkılgan bir şekilde sizin gibi “Kapitalizm – mapitalizm” demeyeceğiz. Anamalcılık gibi kelimelere ofsayt Türkçesine de başvurmayacağız. Bu sayfalarda İdeolojik şarkılarınızı söyleyin başlığıyla Nazım Hikmet’in bir şiirini vermiştim. Belki de bütün bu söylediklerimi(zi) tanımlayacak en güzel cümlelerdir onlar.

Ne diyordu Nazım usta şiirinde. .

“…İstanbul’um,
seni düşünüyorum.
Oturmuşum deniz kıyısına,
bakıyorsun limana giren Amerikan zırhlısına.
Hastasın, açsın, öfkelisin.
O da bakıyor sana,
hem de nasıl,
efendinmiş,
patronunmuş,
sahibinmiş gibi itoğlu it.”

İşin özeti şu: o koca aksakallı Marx, yatmış, hiçbir şey yapmamış gibi “Marksizm’de bireye ilişkin ahlaki düzlemdeki sorunları derinleştirmemiş de” ve bu yüzden sizlerin “Sol liberallere” muhtaç duruma düşürülmüş durumuna gelsin! Oysa liberalizmin özgürlüğü sadece bir yere kadardır ve bir yer edinmek adına ve sadece kendini tanır ve tanımlar.

Ne desek boş, tıpkı sizin deyiminizle Marx yaşasaydı (iyi bir liberal olurdu) “Kapital”in giriş bölümüne şunu yazardı herhalde “Yaşasın yüce sosyal demokrasi ve onun bin bir suratı!..”

2 yorum:

Komünist Gündem dedi ki...

Değerli arkadaşım başarılarından dolayı kutluyorum..

Blog'unu günlük severek takip ediyorum sen başarılı olacaksın.KomünistGündem Emekçisi..

Halkın Günlüğü dedi ki...

Duyguların ve temennilerin için teşekkürler komünist gündem.