25 Mayıs 2008 Pazar

Sol'u kim kurtaracak?

İstim üzerinde olduğumu belirteyim, takip ediyorum. Gazetelerde yazılanları okuyorum, yorumlara tebessümle bakıyorum. Yarı hayranlıkla yarı hayretle takip ediyorum. Kendimi görevli hissediyorum. Sorumluklarımız var ne de olsa sokaktaki insana, tanımadığımız yanı başımızda durana ya da ben yanlış biliyorum ve kandırılmışım diye de düşünüyorum bu son zamanlar. Ya da böyle bir şey olmayabilir. Canım ne sorumluluğu diye didişip duruyorum kendimle. Bu yüzden herkes gibi konumuz Yargıtay’ın bildirisi (!) mühim bir konu, daha da önemlisi bir olay. Sıkı sıkıya üzerinde durmak lazım. Ona göre de yazmak.

27 Mayıs sonrası ve sol
27 Mayıs’ın yıl dönümü (ya da anması bazılarına göre) yaklaşıyor, hani şu “27 Mayıs İhtilali” sonrasında dönemin “Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri ve aralarında Milli Mücadele'nin dönemin önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy'un da olduğu Demokrat Parti milletvekilleri yakalanarak Yassıada'da yargı önüne çıkarılması gibi. Dava, eski Başbakan Adnan Menderes'in 17 Eylül 1961 günü saat 2.31’de; eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın ise İmralı adasında 16 Eylül 1961 günü "Anayasayı İhlal" suçundan idam edilmeleri ile sonuçlanmıştı. O dönemde 27 Mayıs 1960 sabahı erken saatlerde radyolardan Milli Birlik Komitesi üyesi dönemin Albayı Alparslan Türkeş tarafından okunan bildiri vardı.” Tarih öyle tekerrür ediyor ki sanki zaman makinesiyle o döneme gitmiş gibisiniz, o tarihi okuyup bugünü yaşadığınızda…

Muhalefet eden gazeteciler gözaltına alınıyor, eleştirenler zorla baskı ve baskına uğruyormuş tarihin anlattığına göre. Süreç 2008’in 27 Mayısından çıkıp ışık hızıyla sanki “27 Mayıs İhtilaline” çarpıyor gibi karşımızda diye düşünmekten de alamıyor insan kendini. O gün DP’liler İnönü’ye Uşak’ta taşlı saldırıda bulunuyor ve İnönü, Menderes’i kastederek şu sözü söylüyordu: “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam”. Kemalizm her yerde muhakkak ağırlığını gösterecektir. Gösteriyor. Ve yine muhakkak onunda doğası gereği, gerektiği yerde SOL'a, gerektirdiğinde de SAĞ'a vuracaktır. Ama şu değişmez bir gerçektir ki Kemalizm, bir ideoloji var ki en çok onu düşman bellemiştir ve en çok onunla uğraşmıştır. Sosyalistler her daim amansız düşman kesilmiştir.

Gerektiğinde Moskof uşağı görülmüş, gerektiğindeyse komünistlerle mücadele için anti-komünist dernekleri kurdurulmuş, gerektiğindeyse en yakın laikliğin teminatı - garantisi - dinamosu da olmuştur SOL!

Hem de hepsinden çoook, ne sosyal demokratlar buna bu kadar maruz kalmış, ne de sağcı milliyetçiler. Biz bu olguların argümanıyızdır. Bu yüzden de en çok SOL’dan biçmiştir sistem. Kaldırmış mıyız? Kaldırmışız ama bir türlüde toplanamamışız / toparlanamamışızdır. Ve belki bu yüzden ikinci adam İnönü hem “İhanetçi” damgası yerken DP’lilerden ve DP yüzde 47’lerde AKP’den aldığı oy fazlasıyla Menderes hükümeti R. T. Erdoğan’la aynı mesafededir gibi görünmektedir, ama aslında çok öndedir. Ama Erdoğan, uşaklık ve işbirlikçilikte de dudak ısırtmıştır. Zaten o İnönü bile kurtaramadı Menderes’i. Bu yüzden AKP'yi kurtaracak etkeni merak ederken aklıma Mendereslerin idamları geldi, idamları elbette üzücüdür, acıdır.

Sisteme kapılmak
Acıdır ama gerçektir. Tıpkı Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idam edilişi gibi. Şimdi diyeceksiniz ki Denizlerle ne ilgisi var. Oysa en büyük olayı ve bağlantıyı bu olay bize / düşüncemize yüklemektedir. Tıpkı bir altta ki yazımda da değindiğim “Hatırla(ma) Sevgili” başlığında olan AKP'nin medya ayağı atv’de yayımlanan Hatırla Sevgili dizisinde de kafamıza vura vura ve yanlışla doğruların karıştırılmasında da olduğu gibi. O dönem çoban Sülo vardı ve siyasetteydi. Ve Mendereslerin idamlarına karşılık -birer rövanş gibi görülüp- sonra deyim yerindeyse Denizlerin ilk idam sehpasına da vuran konumundadır çoban Sülo. Bugün aynı adam Demirel siyasetin arkasından sosyal demokratlara – sağcı milliyetçi cenaha vb. oluşumlara kucak acıyor, akıl veriyor, yol gösteriyor.

Eh bu bizim solun doğası gereğidir, bir adım atmanız yeterlidir. Yobaz demiş, gerici demiş hiç bir anlam ifade etmez. Hemen koşar, sarılır. Şu “Hümanistliğinden olsa gerek”, hiç beklemeye gerek yoktur bu yüzden, SOL ummadığınız hırçın ve çılgın bir hızla gelecektir size. Gelmiştir de! Uzlaşmamayı temel alır ama en uzlaşıcıda onlardır, yani içinde ki liberal, revizyonist kliklerle. Bu yüzden bizim memleket SOL da durduğunu gösterir ama SOL’dan değil, SAĞ’dan vurur. Ve bu dalgaya / köpürmeye kapılanlar, yiyiciler yalağından yediği kadarını yer. Olmadı diğer bir gün pişkince yine gelir (çoğu doğrucu olsa bile) eski tüfektir. Çünkü eskitilip döneğin üst aşaması olan devşirilmeye geçirtilmiştir. (Örneğin H. Uluengin ve tıpkı Filistin kampında yastığının altında hep bir silah bulunduran ve “yoldaşlarım beni vuracak” diyen C. Çandar vb. gibiler) daha sonradan geçmişlerine küfür edecek kadar işi uzatıp abartmışlardır. Bu duygular bir köpeğin sindirimini izafe etmektedir, tıpkı bir köpek gibi sindirmişlerdir. Hele sindirmemeye gör bak neler oluyor.

Türkiye: küçük Amerika mı, büyük Amerika mı?
Bu yüzden tıpkı Hollywood’da olduğu gibi Pentagon’un izniyle hazırlanan beş (5) adet senaryo Pentagon'a gittikten ve onay aldıktan sonra çekilmeye başlanır. TC’de artık senaryolar MİT vb. gibi kurumların onayından geçmektedir, sakıncalı bir sahne varsa müdahale edilmektedir, sözler değiştirilmektedir. Yerine yeni cümleler bile eklenir. Dolayısıyla Kurtlar Vadisi gibi vb. dizilerden tutunda, Hatırla Sevgili’ye kadar hepsi takip edilir. Zaten o filmin finaline gidildiğinde göreceğiz ki, Adnan Menderes ve arkadaşlarını aklama gayretindedir ve bu yüzden de belki övgü almaktadır.

SOL, hele özgürlükler söz konusu olduğunda hiçbir yerde duramaz. Muhalefet bayraklarını açar can siper hane bekler. Eleştirdiğini düşünerek eleştiri kategorisini karşısındakinin kafasına fırlatır. Bu yüzden olsa gerek ve doğası gereği SOL, özgürlüklerin alanını açacağını düşündüğünden, kendisini kısır bir döngüye hapseder ve geçmişin özeleştirisini yapar.

Örneğin İran Halkın Fedaileri Gerillaları’nın yaşadıkları gibi. “Mücadeleleriyle harekete geçen İran işçilerini ve emekçi sınıfları, Şah bağımlı rejimini devirmek ve İran’daki emperyalist tahakkümü kaldırmak için anti-emperyalist ve demokratik bir hareket oluşturmuşlardır. Ancak devrimci mücadele süreç içinde yoğunlaştıkça, emperyalist efendileri Şah rejimini sürdürmenin imkânsız olduğunu düşünmeye başlamışlar, kitlelerin hareketine karşı koymak üzere emperyalist güçler eski Sovyetler Birliği’ni bir yeşil kuşakla çevreleme siyasetlerinin uzantısında, Guadeloupe Zirvesi’nde Şah rejiminin yerine İslami bir akımın geçmesini kararlaştırmışlardır. O günlerde, Humeyni’nin otoritesi altındaki bu İslami akım bir örgüte bile sahip değildi, ancak emperyalistlerin siyasal ve maddi destekleriyle, bu klik hızla yükselişe geçti ve bir devrimci önderliğin yokluğu koşullarında (bizim hareketimizin o dönemde yediği ağır darbeler göz önünde bulundurulursa), emperyalistler için “alternatif vakum” rolünü oynamıştır.” (Bu yazının devamını okumak için daha önceden derlediğim/iz yazıya bakınız: “İslami bağnazlık” emperyalizmin aracı, Kaynak: Stalin Arşivi)

Bu yaşanmışlıkların ardından Humeyni tarafından Şeriat’ı uygulamak üzere göreve getirilen Ayetullah Khalkali’nın adamları tarafından Fedai gerillalarının kurşuna dizilmesinden sonra İran Halkın Fedaileri Gerillaları artık tövbekâr olmuşlardır. Özeleştiri üzerine özeleştiri vermişlerdir.

Bir sömürü aracı "din"
Bundan dolayı biliyoruz ki, din söz konusu olduğunda susarız, konuşmayız. Korkularımız gün ışığına çıkar. Ya yanlış bir şey söylersek diye, kendimizi sustururuz. Din bu ülkede sömürünün en baş aracıdır bir ezelden bu yana. İşin özeti bizim memleket de bu konuya, tanıklık edenler bir haylidir ve geçmiş dönemleri İran’ı beleklerinde tutmaktadırlar. Sıtkı Demirkıran’ın Kasaba Notları’nda ki gibi doğrucu değillerdir, nedeniyse bunu dillendirmezler.

Bu topraklarda SOL’a eğik ekilen hiçbir fidenin tutmayışında belki de bu ayakların yere basmayışı etkendir. İstisnai birkaç ismi dikkate almazsak, kendini solcuyum diye ortaya atan ağabeylerimizin yaşam çizgileri, “Hocanın dediğini yap, yaptığından uzak dur” eğrisine değiyor. Gerçi bu malullük bu topraklardaki her inanç sivrileni için geçerli, şimdi yok yere de günah almayalım da, takdiri diğer iman müdafileri bizim sorumluluğumuz altında değil, onun endişesi Kasımpaşalılara kalsın. Bizi ilgilendiren kısım aklımızın metronom misali artı – eksi arasında gidip gelmesine sebebiyet veren sol mememiz altındaki cevahirin kararıp, ağarması. Kendimizi bildik bileli ne İsa’nın yemek masasında, ne de Musa’nın deniz yaran asasında bulduk. “Eski tüfek, yeni Revolver, az kullanılmış Piştov” nitelemeleriyle değerlendirdiler. Sıtkı Demirkıran böyle diyor, çokta haklıdır.

İnönü Menderes’e “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam” demişti, 27 Mayıs sürecini biliyoruz. AKP’yi ve Erdoğan’ı kimin kurtaracağı muğlâklığını korurken, bir öngörü ve varsayımla bizim SOL, ABD ve AB’li siyasetçiler güçlü bir ittifak kurabilirler. Kırk yıl düşünseniz bile böyle bir ittifak hayal edemezdiniz ama olma olasılılığı son ihtimaller arasında. Bir yandan da “Emekçiler, işçiler bunu hesabını soracak” demektedirler ki, onlar dağıtılan Kömür Torbalarını, torpille verilen işleri, arkasına “Satılamaz” yazan çeyrek altınları unutmaktadırlar.

Ve yine onlar işçiye söveni, kafasında coplar yemişliğini, hardal gazlarına boğulduğunu, ekonomik alanda nefessiz kalmışlığını, çiftçisiyle birlikte "Ananı da al lan, git"leri unutmuştur. Demokrasinin araçlar kavramına sığdırıldığını, İslamiyet’in de "Ilımlı"laştırıldığını unutmuştur. Öfkenin bir hitabet biçimi olduğu vurgusu yapılmış, kafamıza vurula vurula düşünme yetimiz elimizden alınmış, özetle her türlü "Sosyal hakları" elinden alınmış, yok sayılmışız. Ama hiçbir zaman "Siyasetçiler" gibi nankörleşmemişiz. .

Dünyanın en kısa süreli ve at tarafından hayaları tekmelenmiş rodeocusu yüzünden bu memleketin prize fiş takarken besmele çekme alışkanlığını yok mu sayacağız, ya da kendi insanımıza yaban göründüğümüzde bu sefer “Komünist” lafını küfür gibi sarf edenleri nereye koyacağız diyordu Sıtkı Demirkıran yazısının sonunda. Bir diğeri salya – sümük vaazlarıyla Amerikan piyesinde başrol kapmışken, Türkiye şubesi ve çok istikrarlı Erdoğan kliği de nemalandıkça nemalanmış, hocasından aldığı feyizle beddua aldığı vatandaşlar topluluğuna vaaz verip dururken, mazlum rolleriyle misyonunu yerine getirsin..

Amerika'nın hizmetkarları
Hayatında gerçekleştiremediklerini (örneğin Karacaahmet Derneği’ni Büyükşehir Bld. Başkanlığı döneminde yıktıramadığı için, Başbakan seçildikten sonra “Orayı yıktıramamam içimde bir uhdedir.” Kaynak: Medya) dışa vursun, kendine özgü “Müslümanlık” anlayışıyla günah çıkartsın… Bunun adı inançlara özgürlük olsun!

DPT’nin kapatılması davası sürecinde Yargıtay’a övgüler düzülsün, kendi partisi söz konusu olduğun da “Demokrasiye darbe” yaygaraları ayyuka çıksın. İşin aslı elbette Erdoğan kliği gibi “Demokrasiyi bir araç ya da inilmesi gereken bir durak” olarak görmüyorum. Çünkü demokrasiye inanmıyorum. Nedeniyse hepsi kendi çıkarları uyuştuğu sürece özgürlüklerin / demokrasinin yanında… Ve kendi kanunsuz yollarını meşrulaştırma derdindedirler.

Son söz
Görüldüğü kadarıyla Türkiye’de dâhil dünya üzerinde demokrasiyle yönetilen ülkelerin olmayışıdır. Bundan dolayı 1945’lerin Sağ ve Sol Partileri de dâhil, siyaset arenasında ki hiçbir oluşumun ayakları maalesef Türkiye üzerine basmamaktadır. Bugün için yurtseverlik elbette ki, vatana indirgene bilinecek kadar basit bir olgu değildir. Yurtseverlerin yolu “Vatan olgusu” ya da “Bağımsızlık ön plana çıktığı zaman” vatandan geçmez. Onlar zaten vatanın içindedir. Tıpkı dünya üzerinde ki yurtseverlerin bu olguya “Enternasyonal” gözle baktıkları gibi. Bu yüzdendir ki, bu SOL’culuğu ve SOL’u değil, ezilen halk kitlelerini ayrıştırmadan birleştirecek, yüzünü kendi halkına dönebilecek bir SOL’dan söz etmekteyim! Yani kendi doğası gereği emperyalizme karşı duran bir SOL’dan söz ediyorum.

Gerçekten kim kurtaracak SOL’u?

3 yorum:

ATEŞBÖCEGİ dedi ki...

Her gün etrafımı gözetler gibi bakınıyorum.Rahatsızlıgını duydugum o kadar çok şey varki. Herşey şekillenmiş duygular düşünceler hatta atılan her adım.Bazen nefretle bakınıyorum ortalıkta dolanan insanlara, sadece tüketiyorlar.
ÇOK ANLAMSIZ GELECEK BELKİ AMA "SOL'U"kim düzeltecek sorunun cevabı bence EGİTİM.Egitimsiz, düşünmeyen, kendisine dayanak olarak erkekleri gören, özgüveni kalmamış kadınların çocuk yetiştirdiği ve benim yaşam alanlarıma katarak hayatımın karartıldıgı, çarşafa dolanmışcasına adımlarını sadece rahat yaşamak için atan kadınların çocukları düzeltmicek.
Bu ülkede o kadar çok şey zor ki artık, perdemi aralayıp dışarıya bakmak bile gelmiyor içimden.
Solcu geçinenlerin hiçmi suçu yok: elbette var yanlızca eleştiriyoruz ama dediğin gibi hala hümanisttiz bizi çarşaflarına dolayanlara hala insanmış gibi davranıyoruz.Oysa o çarşafa dolayanların bizle selamlaşmaları bile çıkar için.Biz hümanist oldukça SOL düzelmez.ASİLİĞİMİZİ geri kazanmalıyız.Bizim için duvarlar inşa edenlerin önüne surlar çekmeliyiz.
Yazın gerçeklerin bir kısmını anlatıyor, düşünen insanların oldugunu görmek güzel, seni tanıdığıma mutluyum.
Kendine iyi bak, Sevgiyle kal...

keditor dedi ki...

Merhabalar,

yazınızı okudum ve çok beğendim. Ülkemizin şu an ki içler acısı durumunun umudu olabilecek bir "sol"un tarihini güzel özetlemişsiniz.

Sayfanızın "kollektivizm"den yana olması nedeiyle de sitemizde (keditor.com) yayınlayabileceğimize karar verdik.

Yazınızın sitemizde yayınlanmasını istemiyorsanız, belirtmeniz yeterli olacaktır.

Sevgi ve saygılarımızla,

iyi günler....

mahir dedi ki...

solcu olmak, devrimci olmak, dahası sempatizan olmak bile zor zanaat. Çevrenizi kuşatan, attığınız her adımda ensenizde hangi eli zincirli, parmakları muştalı, beli makineli faşist komandonun soluğunu hissedeceğiniz kaygısıyla yaşadığınız, daha dün gece koğuşta ranzanızı paylaştığınız, geldiği köyün ya da kasabanın gün yüzü görmemiş, yakası açılmamış hikâyelerini, taze bir yürek yangınının dumanını havasına uzun uzun saran türkülerini dinlediğiniz karayağız, gülpembe kardeşinizin çok değil birkaç yıl, hatta ay, gün sonra hangi zindanda yıllarca çürüyeceğini, ömrünün o gencecik deminde gövdesinin dinmeyen ateşini hangi ağudan beter, buzdan keskin, mermiden sivri sulara, belki de köyünde bile olmayan, makineleşmek isteyen aydınlık bir geleceğin hayalini her dem ışıltılar içinde rengârenk yaşatan o elektriğin canhıraş feryatlarına teslim edeceğini, kimi zaman açlık, kimi zaman Birinci sigarası kokan nefesini hangi duvar dibinde, yağlı urganda son kez vereceğini ne aklınızla bilebileceğiniz ne de kalbinizle hissedebileceğiniz günler, solcu olmak, devrimci olmak, dahası sempatizan olmak bile zor zanaat. Öyle çok kitap vardı ki okunacak, öyle çok Sosyalizmin Alfabesi, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Lenin’in Emperyalizm’i, Mao’nun Teori ve Pratik’i, Mahir Çayan’ın yazıları, Doğanın Diyalektiği, Komünist Manifesto, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni vardı ki, öyle çok dergi, gazete, örgütsel bildiri, Bekir Yıldız’ın Kaçakçı Şahan’ı, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi’si, Dimov’un Tütün’ü, Gorki’nin Ana’sı, Kaypakkaya’nın ser verip de vermediği sır, öyle çok seminer, toplantı, yürüyüş, boykot, direniş, işgal, gerilla, kır, şehir, sarı pabuç, yüz derecede kaynayan su, iki kez yıkanılmayan nehir, nicel, nitel, zıtlar, başat çelişki vardı ki… Bunca şenliğin, karnavalın ortasında, değil sevdiğin kızla evlenip ev bark kurmak, çocuk doğurmak, akşamları sarhoş olup eve geç gitmek, gebe karının karnına başını yaslayıp kımıltılar dinlemek, birine gönül düşürmek bile bir tatlı hayal, bir acı şarkı, bir gizli gazel, bir saklı Orhan, Ferdi idi.

İşte o dünya, o şenlik ateşi, o karnaval meydanı o şarabi eşkıyanın eviydi, ocağıydı, aşı, ekmeği, sofrasıydı, oyun bahçesiydi, siperiydi, cephesiydi, dağıydı, sokağıydı, meydanıydı. Ana kucağını özleyenlerin, baba kokusuna hasret çekenlerin sessiz feryadını duymaya, gizli gözyaşını dinlemeye, çıkılan o uzun, o zorlu, o çetrefil yolda ölenlerin matemini tutmaya bile vakit yoktu. Günler, aylar gelip geçiyor, türküler, marşlar birbiri ardına haykırılıyor, eşkıya çakmak çakmak gözleriyle karanlığın ortasında çağlaya çağlaya, ırmak ırmak güneşe akıyordu. Avucunuzdaki ekmek sadece bir lokmaydı, bir bütünün parçasıydı, bir büyük bütünün parçası olmaktı yani o lokmayı çiğnemek. İçtiğiniz su sadece bir damlaydı, sürekli akışlı sürekli açık bir akışın parçacığıydı, iki kez yıkanılmayan o nehirde akmaktı yani o damlayı içmek. Yani yoksulluk onurdu, gururdu, isyandı, savaştı, paylaşmaktı, bölüşmekti, akıldı, bilgiydi, teoriydi, pratikti, bu dünyayı değiştirmek için ekmek ve su kadar gerekli ama utopyasını gerçekleştirdiğinde kendini yok edecek her şeydi yani.

Yetmişlerde solcu olmak, yetmişlerde çocuk olmak, seksenlerde çocuk olmaya, doksanlarda çocuk olmaya, millenyumda çocuk olmaya ne bir önsözdü ne de bir kehanet. devrimci olmak hep devrimci kalmaktı, çocuk olmak hep çocuk kalmaktı. Şimdi o çağlayanlar barajlara doldu, altında binlerce anı, acı, hayal, binlerce ölü, yaralı, sakat, binlerce hayat bırakarak. Şimdi o ırmaklar kurudu, kıyısındaki ağaçlar birer birer kurudu, sarı sıcaklarda açan yapraklarına bir zalim “eylül fırtınası” değdi, sararmadan savruldu, gövdeleri devrildi, çürüdü. Şimdi onların hikâyesi onlardan olmayanların diline düştü, onların türküsü onların tutmadığı sazlarda söylendi.