14 Ağustos 2008 Perşembe

Hoşgeldin (Deneme)

(SEYİD RIZA)

Önce gidip slogan atacaktık uzak bir kentte, adlarını bilmediğimiz ve hiç görmediğiz sokaklarda. Ağaçları özlemeye başlamıştık işte biz böylesi bir akşamda. Sonra su içecektik ve biz su içerken üşümüyordu ağaçlar henüz o sırada. Birde kalın ve şık giyinmişlere karşı, elektriği olmayan, suyu akmayan ve kirli beyaz badanalı, kaba ve serin duvarını hatırlatacaktık onlara,-kendimizde unutmamak kaydıyla tabii-ve de evin küçük penceresini. Pencere o sıra göğe açılmaktadır, yüksektedir; ışığa, yukarı doğru bakmaktadır. O dönemden sonra hayatlarımız da kitaplar yoktur, daha boynu büküktür ve dip notlar düşer kitaplarımız (…)

Sorması / okunması yasaklanan kitapların yanında, şiiri keşfedecektik bizde. O yüzden, burası bir ziyaretten kalmadır ve o sıra on beş kişiden fazlaydık ve hiç gelmemişler gibi yoktuk aslında.

Jel Dağı'nın dik eteklerine yani odağın eteklerine tırmanırken Yâ Hızır diyecektik! Düzgün Baba’nın kutsal ve genç dağ eteklerinde dualar okuyacaktık Zazaca! Sonra yakacaklardı kutsal yerlerimizi ve birileri ulusal sınırlarımızı belirleyecekti harıl harıl masa başlarında. Sürgüne gönderilirken yurtlarımızdan geri dönecektik yarım yüzyıl sonra ilk ziyaretimiz olan o kutsal yerlere. Kutsal yerlerimize dönerken “Dünyada yalnız kalışımızın sebebi, kendi dilimiz gibi çok derindedir” diyecektik. Birçok insan şöyle diyecekti yaşanmışlıklarla ilgili o sıra: “Na Zalimu Ma Qirr Kerdime Cendege Ma Kerde Vera Tij u Wayi!”

İşte böyle kavrayıncaya kadar müthiş bir bocalama yaşıyorduk o etekleri. Bir de baktık ki o etekler hiç bocalamadan kavramış bizi, sindirmiş / sarmalamış kendinden saymış bizleri. Biz ise hem uzaklaşmıştık kendimizden hem de yalnızdık. Hem de çok yalnız! Ve yalnızlığın içine girerken bir savaşçı gibi girmiştik. Ve döndüğümüzde, küçük bir filozof olmuştuk. İlk sokaklara düşüşümüz gibi değil hiçbir şey.

Bir ağacın altında da henüz dinlenmeye çalışırken gizli amatörlüğümüzle ilk eylem planlarımızı yapmıştık o sıra. Süngüler geride kalmıştır ve koynumuzda dört molotof kokteyli. Atılan dört molotof kokteyli patlamayacaktır atılan tek panzere, amatörlük artık geride kalmıştır, o molotoflarla. Bozuntuya vermeden ve kısa adımlı kızgınlıklarla sloganlar atacaktık atılan hardar gazlarına karşı. Vakit akşamdır, 3 saat sürmüştür. Kolluk kuvvetleri kendi işlevini unutup yol boylarında halkı provoke etmek için avuç ovuştururken ne nihavent bir şarkı çalmaktadır ne de sokaklar kürdîlihicazkârdır. Sadece biraz Peri Suyuna duyulan mistikten öte bir gerçekliğimiz vardır o an ve birde terörist görülmemiz. Ta ki, yağmur hepimizin başına aynı anda yağana kadar.

Sonra susturmaya çalıştılar bizi. Şeyhimizi astılar bir vatanın istiklalliğinde! Bizim ziyaretimiz, bizlerin ontolojik zorunlu yönelimimiz ve bize verilen ilk işaret. Yalnızlıklarımız, yağmurlarını biriktirdiğimiz damlarımız. Özlediğimiz karlarımız! Ve suyumuz. Munzur’umuz. İstiklalden yoksun topraklarımız.

İşte burada biraz biz değil, ama filozof olmuştur şiir ve evreni düşündürür bizlere. Kendi içine döner tecrübe. Varlığın kutusu bu kez de dıştan içe, en küçük zerresine doğru bükülür; başını sığdıracak genişlik bulamayana dek. Ve nefsanî etkilerin ayakları altında hisseder, var oluşun kucağına atılır insan. Sonra her şeyin sonunda “Elhâmdülillâh” diyerek birkaç sesse katıldık o seslerle birlikte, sesler katıldı bize. Sonra hepimiz aynı sulardan içmeye çalıştık. Suları ilk dinleyenler bizdik! Tıpkı Kerbela da susuz kalışımızda ki gibi. Ve dillerimizde şerbetlenen “La ilahe ill-Allah!”

Şimdi ise, beklediğimiz tek şey, çocuk saflığı. “/ Yaşamak -şimdi-konaksız bir bebe gibidir koynumuzda ölüm kayalarda yankılanan sonsuz bir sestir rüzgâr solukludur. .” Şimdi hepimiz-bizimle birlikte-aynı yağmurdan kaçarken bir avluda buluştuk bütün bilgelerle, faşizm kıvamında işkenceler devam eterken ülkemizde, insanlar arasında sürüp giden uzun diyaloglarda bitti diyecektik.

(...)

Gece düşüyordu bir şafak
Dünyanın içindeki bir coğrafya kadar değil düşlerim
Bir toprak parçası kadar da değil

Ulusal sınırlarım.
Haritalarım da yok / bir bayrağım da
Düşlerim diyorum/düşlerimin sınırları yok
İşte; “seni seviyorumdur bu!”

Çiçekleri sevebilir birileri / ama ben sevmiyorum henüz.
Ellerimi alıp rüzgâra koşuyorum / ey sevgili!
Emanet isimlerim oldu türlü belalara karşı
Söyle/kim örtbas etmek istiyor inançlarımızı?
Çocuklar ıslık çalmayı öğrenirken bir sokakta
Hayatı doğuran yollarda / söyle nerede ulusal ordular?
Yorgun yerinden kırılıyor mu milliyetçilikler
İncinmişlikler midir yoksa ulusal sınırlar?

Çocuklar ıslıklarını saldı sokaklara / ey vatan
Sil gözyaşlarını / birazdan açar zafer güneşin
Islıklar ve şarkılar söyleyerek

(...)

Mülkler gerçeğin eline geçene kadar, “hoş geldin insan, hoş geldin şiir.” İşte böyle başladık imgelerle hayatlara sığdırılan dağ eteklerinde. Bir saçağa düşüyor yağmur, bir bizim saçlarımıza. Sonra sen oluyor o saçak, sonra bütün imgeler oluyor damlalar. Sen yağmurun biriktirdiği damlalar oluyorsun, bende damlaları öpmeye çalışan rüzgâr.

Hiç yorum yok: