Sokaktan evlerinize geldiğinizde sosyal medya başında olun, sokaktakilerin haberleşmesine yardım edin. Her topa girmeyin, ortalık gaz doluyken gaza gelmeyin. Unutmayın: Bu direnişi hiçbir partiye, gruba, din yahut mezhebe indirgemeyin. Yerlere çöp atmayın, provokasyonlara karşı uyanık olun, uyanık kalın!
7 Haziran 2013 Cuma
27 Mayıs 2013 Pazartesi
Şeytanın ironisi - 2
Ne garip değil mi (?) ben yazıya başlık düşüneyim derken
daha önce şurada meğerse bu başlık altı altında daha önceden yazmışım, o yüzden bu yazıma da
“Şeytanın ironisi - 2” adını vermek istedim. Bence cuk diye de oturdu.
Malum AKP her sıkıştığında ağzına ya Allah’ı ya şeytanı
doluyor. Yine malum biri olmazsa bir diğeriyle de oluyor bu işler. Söz konusu
AKP gibi bir muhafazakar “Demokrat” partiyse kafasına göre hareket edebiliyor,
karşısındakini köşeye sıkıştırdığını sanıyor olabilirler.
Oysa biz devrimci Marksistler açısından durum nettir
efendim:
1) Emperyalistler tarafından Erdoğan’a Ortadoğu’nun
zabıtası görevi verilmiştir.
2) Özgürlük, siyasetin insanların etnik ve dinsel
kimlikleri üzerinden şekillendiği bir ortamda mümkün değildir.
3) Siyasetin etnik ve dinsel kimlikler üzerinden
şekillenmesi aynı zamanda toplumların etnik ve dinsel kimlikler üzerinden idari
birimlere bölündüğü bir dünya düzeninden özgürlük çıkmaz.
Özetle bugün Kemal
Okuyan’ın soL gazetesinde ki
köşesinde kaleme aldığı Alevi ya da Şii
devleti de gericiliktir başlıklı köşe yazısında şöyle demişti; “… Söz
gelimi Suriye ya da Türkiye, mezhepsel ayrımlar hesaba katılarak idari
birimlere bölünürse, sonuç Sünni bölgelerin tamamen dinselleştirilmesinden
ibaret olmaz, Alevi bölgeleri de hızla gericileşir. Sünnilikle rekabete ve dinsel meşruiyet peşinde koşan
Alevilik kendi sonunu hazırlar örneğin…
Bu nedenle… Suriye’de mezhep temelinde iki ayrı devlet
kurulsun, arada Kürtler de üçüncü bir devlet olarak kendi bağımsızlığını ilan
etsin demek, bugünkünden daha kanlı çatışmalara davet çıkarmak ve topyekun
gericileşmeye onay vermek anlamına gelir” diyor.
Haklıdır, zira bu mezhepsel politikayı güden AKP ve onun
şefi Erdoğan etnik ya da dini olarak ayrıştırmanın ne denli tehlikeli olduğunu
anlamaları gerekiyor diyeceğim ama seçeresi oldukça kabarık olan bu şurekanın
bunu anlaması biraz zor gibi.
Şimdi Lübnan Hizbullah’ına gelelim, burada Lübnan diye
belirtmemin amacı kendini Türkiye’de Hizbullah (bunlar sonradan öğrendiğimize göre AKP’nin talebiyle siyasete girdiler
ve Hüda-Par adıyla parti kurdular) olarak gören ve adlandıranlar seri halde
domuz bağı cinayetler işlediği yıllarda Lübnan Hizbullah’ı bunları tanımadığını
ve kendilerini temsil etmediğini sert dille eleştirmişlerdi.
Konuya gelelim, bugün Bekir Bozdağ vb. gibilerinin Lübnan
Hizbullah’ına karşı çıkması ve suçu şüphesiz Nasrallah’ın da açık ve net bir
biçimde deklere ettiği gibi: “Suriye direnişin sırtıdır, kenarda durmak
isteyenler buyursun kenarda dursun" sözüdür. Yani günahı işgale karşı
olmaktır.
Lübnan Hizbullah’ı lideri Nasrallah’ın Suriye’ye destek
veren konuşması, Suriye’deki silahlı çeteleri ve onlara arka çıkanları zor
duruma düşürmüş gibi. Bekir Bozdağ, masum insanların öldürülmesini desteklediği
için Hizbullah’ın ismini “Hizbuşeytan” diye değiştirmesi gerektiğini önerdiği
sırada, silahlı çeteler Beyrut’ta Şii mahallesinde sivilleri vurmuştu bile.
Öyle görünüyor ki Bekir Bozdağ kimlerle birlikte
savaştığını unutmuş gibi. Oysa Türkiye, Suriye’ye karşı yürütülen savaşta Amerika başta olmak üzere İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar ve İsrail’i kapsayan bir ittifakın
parçası.
Bekir Bozdağ gibi Mısır’daki Müslüman Kardeşler de boş
durur mu (?) onlarda yaptıkları açıklamada “Suriye’ye yönelik her türlü
müdahaleye karşı olduklarını” savunarak, “İran’ın veya Hizbullah aracılığıyla
Suriye’ye müdahalesini kabul etmiyoruz (…) Hizbullah, İsrail karşısındaki
duruşuyla kazandığı itibarı, Suriye halkına yönelik saldırılarıyla kaybetti”
buyurmuşlar. Aynı buyruğu Suriye’li bile olmayan çeşitli Arap uyruklulardan
(zoraki bir şekilde oluşturulan) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’da Nasrallah’ı
“İkiyüzlülükle” suçlamış.
Nasrallah’ın bölge halkları arasındaki itibarı, başta
İsrail olmak üzere emperyalist güçlere karşı direniş cephesinde yer almasından
ileri geliyor. AKP ve Müslüman Kardeşler’in yumuşak karnı olan “ABD ve
İsrail’le işbirliği” konusunda Nasrallah’ın yaptığı çıkış, iki örgütü de
siyasetten sıkıştırmış gibi.
Mezhepçi AKP iktidarının ve onun şefi Erdoğan’ın bu
bölgede (Suriye özelinde) mezhepsel
bir politika yürüttüğünü biliyoruz. En son ABD ziyaretinde de Obama’nın Erdoğan
efendiyi uyardığı söylentiler arasında. Uyarıdan çok eleştiri aldığı açık. Topu
Ruslara attığı da.
Bas bas bağırıp Avrupalı emperyalist ülkeleri ve NATO’yu
göreve çağırmasını da anımsatmak isterim, ne diyordu: “Suriye’ye neden askeri
müdahale yapılmıyor”, “ABD kara hareketi
gerçekleştirirse, bizde destek sunarız” çemkirmelerini unutmadınız değil mi (?)
hakikaten ne Müslümanmış yahuu.
Obama’nın söz konusu Erdoğan olunca açıktan söylenmese de
güvenmediği görülüyor. “Müslüman kardeşini” satan bir adama neden güvensinler
ki, en fazla kullanırlar. Zaten “Üst protokolle karşılandı” veryansınları
arasında protokol müdürünün Erdoğan’ı karşılamasından sonra Huffington Post:
“Amerikan kanalları Başbakan Erdoğan’dan nefret ediyor” diye haber geçiyordu.
Şeytanın ironisi olsa gerek dedik ya, özellikle
emperyalist Amerika başta olmak üzere Batılı ve Avrupalı ağababalarından çok
şeyler öğrenmeleri gerekiyor.
Emperyalistlerle yatağa girilmeyeceğini öğrenecekler ama
şeytan izin vermiyor.
Fakat öğrenecekler.
Hizbullah’ın prestiji nereden geliyor?1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgaline karşı mücadelede ortaya çıktı ve resmi olarak 1985’te kurulan Hizbullah, başından bu yana İsrail ve Amerikan müdahalelerine karşın direnişin yanında tavır alması ve askeri mücadelede önemli başarılar elde etmesi sayesinde bölge hakları nezdinde büyük prestij sahibi.Örgüt, Şii kimliğine yaslanıyor ve İslamcı bir söyleme sahip. Ancak 2006 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali karşısında “Bu dini değil, ulusal bir savaştır” demesi ve devrimci direniş örgütleriyle de dostane bir ilişki tutturması, örgütün ve Nasrallah’ın karizmasını pekiştirdi.Hizbullah’ın en büyük dayanağı İran ve Suriye hükümetlerinin yardımı, bu dış destek sayesinde örgüt, maddi olarak güçlenmesinin yanı sıra, gelişmiş silahlarla askeri gücünü de artırdı.Örgütün en önemli dezavantajı ise mezhepçi bir kökenden gelmesi. Lübnan siyaseti, emperyalizmin teşvikiyle tamamen mezhepsel bir yapılanmayla oluşturuldu. Öyle ki ülkede seçimler bile mezheplere göre düzenleniyor. Hizbullah siyasi olarak diğer direniş unsurlarıyla diyaloğa önem verse de, tüm ülkeyi kucaklayacak bir çizgi tutturamıyor. Lübnan’da etnik veya mezhepsel bir kitleye yaslanmadan siyaset yürüten tek güç, Lübnan Komünist Partisi.
25 Mayıs 2013 Cumartesi
Şimdilik…
Tayyip’te zaten Türkiye’nin başbakanı, en azından şimdilik!
14 Mayıs 2013 Salı
Demokrat Erdoğan…
Önemsiyorum!
Keza “Biz muhafazakar
demokrat bir partiyiz” cümlesini de…
Demokratlığı anladım da şu
muhafazakarlıkla demokratlığı bağdaştırmayı halen bir türlü çözemedim. Demokrat
olacaksın ama bir yandan da muhafazakarım diye caka satacaksın, ya da tersi.
Kimse müdahale etmediği için bizimkisi (Erdoğan
hazretleri) aç egoları, şişkin benciliğiyle promotere bakarak konuşuyor.
Bazen burjuvazinin
nimetlerinden ve varlığından memnun olduğu için böyle konuştuğunu düşünüyorum.
Sanırım öyle…
Bu yüzden ülkemizde Erdoğan’ı
“Gömlek değiştirdi”, “İleri demokrasinin yapıcısı”, “Vizyon sahibi lider” gibi
sıfatlarla değerlendirenleri düşündükçe de tebessüm ederim.
Şimdi bunları sıralayınca
burjuva demokrasisine neden inanayım ya da halk neden inansın(!), üstelik
Erdoğan’ın 11 yıllık icraatları ortadayken diye sorarım, öyle değil mi?
Ha bu arada Erdoğan’ın, o
burjuvazinin “Demokrasi”sine itibar etmemesini de tutarsızlık kabul ederim.
Beşeri mi yoksa ilahi kudret mi desem bazen “Besmele” çekip ilahi bir otorotiye
bağlı olmasının etkisi de var galiba. Kanımca Erdoğan’ın dünyevi olanla olmayanı
birbirine karıştırdığı alanlardan biri de budur. İnancı, hem bu dünyayı hem de
öbürünü ıskalamamayı gerektiren bir inanç. İşi hakikaten zor. Tanrı kelamı ile
son derece beşeri olan demokrasisinin işlevini birbirine karıştırmasının nedeni
bu.
Bazen öyle tuhaflıklar
yapıyor ki, Erdoğan’ın yer yer kendini (zenci
kelimesi kendisine aittir, yoksa ben siyahi cümlesini tercih ederim)
“Zenci” olarak tanımlamasını, bir şiir yüzünden yattığı Metris Cezaevin de ne
çileler çektiğinden dem vurabiliyor. Duyan da Erdoğan’ın yıllar yılı sefalet
içinde işkencelere maruz kaldığını sanır, oysa yatmışlığı 3.5 ay gibi bir
süredir ve Metris’te de deyim yerindeyse “Çiftlik hayatı” sürmüştür.
Elbette buda bir araç (?)
demokrasinin bir aracı. Kızının başörtülüyken üniversiteye gidememesi de!
Bu sahne çok trajiktir ve
Yeşilçam sahnelerine taş çıkartacak repliklerle doludur.
Gidememiştir ama Amerika’da
başörtüsüyle haremlik-selamlık pizza partisi düzenleyerek ABD’deki İslamcı
gençliği eğlendiren bir başbakan çocuğu olarak Türkiye’yi temsil etmiştir.
Okulunu tamamlar tamamlamaz da soluğu babasının yanında alarak ayda 45 bin
TL’ye babasına danışmanlık yapmaktadır. Asıl sahneyse kızın babasına “Baba
kızına akıl danışıyor” veryansınıdır.
Görüyorsunuz değil mi(?)
çağdaş olmayı ve demokratlığı, burada her yanıyla bir aydınlanma söz konusu.
Ampul misali!
Bütün bunlar olur biterken
Erdoğan’ın kimi yakınlarının da belirttiği üzere, kitap okumayla arasının pek
hoş olmadığı yolunda yaygın bir kanı var. Daha çok şiirle içli dışlı olduğunu
biliyoruz ki bazı şiirlerin ya şairlerini ya da dizelerini birbirine
karıştırdığına da çokta tanığız. O nedenle Erdoğan hazretlerinin Platon’u ya da
Antik dönemi okumuş mudur türü bir soru, pek gereksiz kaçabilir. Ya da
demokrasi denince herhangi bir Yunan filozofunun yapıtlarından birini okumuş
mudur bilmiyoruz ama çoğu zaman hepimizi şaşırtan okumalar yapabiliyor.
Örneğin: Antik dönem,
doğrudan demokrasi olarak Erdoğan’a çok yakın bir sistemdir. Ya da oligarşik
düzen ve/ya da seçkinci görüş (Elitizm)
kralların iktidarda olmasını isteyen görüştür, bu da Erdoğan’a yakın bir
görüştür. Bu görüşün babası da Platon’dur.
Şimdi geçmişten yani Yunan
medeniyetinden bir büyük düşünür adamın işaret ettiği biri olarak, Batı
medeniyetinin üç ayağından biri olan Yunan felsefesinden izler taşıyor olmak
önemlidir. Bir AKP yalamasının (sanırım
Bursa AKP milletvekiliydi) koltuğunu sağlama almak adına “Başbakanımız
Peygamber soyundan gelmektedir, başbakana dokunmak ibadettir” çıkışına nazar
bir şeydir. Pek tabii dokunulmazlıklar kaldırılmadığı için, bizde zaten
ibadetimizi yerine getiremiyoruz. Bu başka bir konu yoksa cümle aleme nasıl
ibadet edinildiğini gösterebilirdik.
Kabulümdür: Erdoğan hem
ülkenin Batı’sıdır hem de Ortadoğu’sudur, kanıtı da BOP Eşbaşkanlığıdır, birde
ABD devlet başkanı Barack Obama var, o da nihayetinde bir kölenin torunu olarak
rengi siyah olmasına rağmen Saray’ın halen “Beyaz” olduğunu bize göstermiştir.
Zaten BOP Eşbaşkanlığı görevini paylaşmaktadırlar. Medeniyet soyluluğu işte,
böyle bir şey. Medeniyete katkısı olmayan Türk / Müslüman dünyasından böyle
birisinin çıkması 100 yılda bir gerçekleşen “Mucizevi” bir şeydir ya da irsiyet
bağıyla da olsa günümüzdeki temsilcisi olması bakımından Erdoğan’la gurur
duyulmaya yol açmalıdır.
Ben tüyoyu verdim, belki
Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Engin Ardıç bunun üzerine yazabilirler, onur
düşkünlüğü söz konusu olunca onların ilgi alanına giriyor şüphesiz.
11 yıldır tek başına (ABD ve Cemaati saymazsak) koca bir
devlet biçimini sırtlamış, savaş konusunda Suriye meselesindeki tutumu ortada.
Savaşı sevmese de, sevmediği bir şeyi ısrarla isteyenine tanık olmuşluğumuz da
yok ama bu da sanırım demokrasinin gereklerinden biri.
Son 11 yıldır AKP’nin uygulaya
geldiği demokrasiden tiksindiğimi söyleyeceğim ama sizin de işiniz gücünüz
AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek diyeceksiniz o yüzden…
Platon, Erdoğan bedensel
akrabalık hikaye: yaşasın demokrasi!
➽ Bu yazım Halkın Birliği gazetesinin Nisan - Mayıs 2013, 4. sayısında Politika Haber köşesinde yayımlanmıştır.
26 Nisan 2013 Cuma
Anladık ‘Ayran’ gönüllüsün
Alkol teşvikini eleştiren Erdoğan, ''Alkollü bir içki olan bira,
Cumhuriyet'in ilk yıllarında, bazı kitaplarda, 'milli bir halk içkisi' olarak
takdim edilmiştir. Halbuki bizim milli içkimiz ayrandır" dedikten sonra “…Şimdi de gazetelerde alkollü içki reklamlarının yapılmasını
yasaklama çalışmaları üzerinde arkadaşlarım çalışıyor. Kısa zamanda gazetelerde
de alkollü içki reklamlarının yapılması yasaklanacak. Çünkü bu reklamlar
maalesef aldatıcıdır, yanıltıcıdır. Pazarlama teknikleriyle maalesef
ailelerimizi tehdit eden bir unsurdur.''
Zaten mesele sağlık değil alkol yasağı.
Bu sözler Erdoğan’a ait, ülkede başka sorun
yokmuş gibi ülkeyi yöneten birine. Dini ve din üzerinden siyaseti kullandığı
yetmiyormuş gibi, çocuklar üzerinden “Resmi
ideolojisinin” propagandasını yapıyor.
Hani sorası geliyor insanın: Bu cumhuriyetin
yılları ne “İlk yıllar”mış be.
Bizimkisi İslami duygularıyla örtüşen ve bununla ilgili
bir kanun çıkaracak hemen cumhuriyetin “İlk
yılları”na gidiveriyor.
Neymiş içki zararlıymış, pek tabii olabilir. Kendisi
söylemezse bizde zaten bilmiyorduk. Halkın sağlığını düşünüyorlar güya, oysa
hastanelerin kapısından tedavi olmak isteyen en küçük bir şikâyetten dolayı parası
olmadığı için giremeyenler var.
AKP’nin seçim propagandalarını anımsayın, (bedava dağıtılan kömür ve makarnalardan söz
etmiyorum) bastırdıkları çarşaf çarşaf el broşürlerinden, özel baskı
dergilerden. Ne diyorlardı hakikaten: “18 yaşına kadar sağlık sektöründen, özel hastanelerde dâhil çocuklarımız
faydalanacak, kimse hastane kapısından dönmeyecek.”
Bırakın yetişkin çocukları, yeni doğan bebekler
bile ücrete tabii hastanelerde. Bugün itibariyle arttırılan muayene fiyatlarından
bile söz etmek istemiyorum.
İçecek ile içkiyi karıştıran ya da ayrımını
yapamayan bir başbakan bu saatten sonra da cacık olur zaten, nihayetinde anlaşılan
Erdoğan aklına cenneti koymuş, illa da gitmek istiyor. Tanrı’nın Erdoğan için
hususi böyle bir meşguliyeti var mıdır bilemiyorum ama yoksa da yardımcı olsun.
Zira Erdoğan’ın açıklamaları gına getirdi.
Zaten mesele sağlık değil alkol yasağı.
İnançları beni ırgalamaz ama söylemeden de geçmek
istemiyorum, hani Müslüman gibi olacaksa ya da öyle davranmak istiyorsa on bir
yıldır ülkede, ihaleler karşılığında kendisine hibe ettiği (onlar hediye diyor) özel/mözel havada ve karada gezinen
araçlarını, el koyduğu ve sattığı (çoğunluk
buna peşkeş diyor) devlet kurumlarını, her yıl nedensiz bir şekilde artan kişisel
servetinin gerçek paydasını ve halklardan çaldıklarını iade etsin.
Ve cennette ille de gitmek istiyorsa (en azından şansını denesin, belki tutar),
emperyalizmin taşeronluğunu, ülkenin kuzeyinde ve para karşılığında Suriye’de
cihatçılık oynasınlar diye besiye çektiklerini durdursun/defetsin. Ülkenin her
yerine ABD’nin ve İsrail’in koordinatörlüğünde kurdurduğu füzeleri, İncirlik
üssünü kapatsın. Emperyalizmin işbirlikçiliği görevinden vazgeçsin.
Bundan sonra Erdoğan ayran mı içer zemzem mi,
bizi ilgilendirmez.
Neymiş içki zararlıymış: oysa içerken bile
sağlıktan söz ederiz biz.
Şimdi ilk fırsatta bir büyük devirmek ve üzerine de cila
niyetine cumhuriyetin ilk yıllarını temsilen bira içmek farz oldu.
Sağlığınıza…
6 Mart 2013 Çarşamba
2 Mart 2013 Cumartesi
Başkan siyah ama...
Beyaz Saray’a çıkma hakkını kazanan ilk siyahi Amerikalı
olan Barack Obama “Başkan siyah olabilir ama saray her zaman beyaz kalacak”
sözünü doğrulamaya devam ediyor. Obama’nın General David Patreus’un yerine
düşündüğü isim: “İleri Sorgu Teknikleri” ile işkenceyi sistematik hale getiren,
Guantanamo işkence üssü ile anılan Bush döneminin CIA yöneticilerinden, “Suikastçı
Çar” namıyla anılan John Brennan.
Eren Akyol’dan alıntıyla başlayalım: Bush döneminin kıdemli
CIA yöneticilerinden biri olan Brennan, bu dönemlerde uygulanan tartışmalı
güvenlik politikalarından birçoğunun, ilk elden sorumlusu.
Hatırlatalım: George W. Bush, yakaladığı terör
şüphelilerine başta Guantanamo üssü olmak üzere dünyanın dört bir yanına
yayılmış gizli CIA hapishanelerinde “İleri Sorgulama Teknikleri”yle işkence
yapıyordu. Obama ise hiç bu zahmete girmeden doğrudan imha yöntemlerini
kullanmayı tercih ediyor.
Obama Amerika’da yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna
oturmadan hemen önce 2009 yılında “Sadece teninin rengi siyah” derken bunu kastediyordum. Bakınız:
Barack ‘Hüseyin’ Obama’nın seçilmesi üzerine… Bush’un Afganistan’la başlayıp
Irak’ı işgal etmesiyle başlayan süreç bir kez daha devrimci (Marksizm’i) Marksistleri haklı çıkarmış
oldu.
Öyle ki “İleri Sorgulama Teknikleri” (suyla nefesini kesip boğulma psikolojisi yaratılan bir işkence türü)
gibi sistematik bir hale dönüştürülmüştü. Ayrıca Obama ve Brennan’ın, adeta
yeni bir oyuncakmış gibi kamuoyuna tanıttığı bu sisteme dayalı olarak, İHA’ların
(İnsansız Hava Aracı) tarafından
yapılan bombalamalarda, 200’ü aşkın çocuk olmak üzere yaklaşık 3 bin insan
yaşamını yitirdi.
Bush’un Irak işgali macerasından geriye, Obama’nın
Ortadoğu fantezileri kaldı. Bu işi şimdi Suriye’de kendilerinin pis ilişkiler
taşeronu AKP iktidarı başta olmak üzere, Arap coğrafyasında (S. Arabistan, Katar vb. gibi ülkelerden)
kotardıkları idamlık mahkûmları Suriye cephesine sürerek “Esad’ın aslında
Beşşar Esad olmadığını, Esed olduğunu” ve orada bir diktatörlük olduğunu söyleyerek
devam ettiriyorlar. Onlar kime zalim derse zalim, kime demokrasi kahramanı
derlerse demokrasi ve kime diktatör derlerse bizimde onlara diktatör dememizi
istiyorlar.
Onlar diktatör deyince diktatör, kahraman derlerse
kahraman olarak göreceğimizi sanıyorlar. Oysa böylesi bir zorunluluğumuz yok,
hele hele emperyalist devletleri desteklemek gibi bir seçeneği öne sürmek ise
düpedüz ahmaklıktan öte bir şey değil.
Emperyalizme karşı kim mücadele yürütüyorsa bizce Mahir
Çayan’ında belirttiği üzere: ihtilalci de, ilerici de, devrimci de O’dur. Çünkü
ezilendir. Emperyalizme karşı olmayı anlatır. Bütün bunlar hem de etnik kökeni
ve dini ne olursa olsun, ezilen / mazlum halkların hakkının ve hukukunun savunulması
anlamına gelir.
Devrimci Marksizm bu yüzden bu kadar basit ve nettir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





