8 Eylül 2010 Çarşamba

Tayyip bey korkuyor

"Ancak oy sandıklarını yakacak güçteyseniz
boykotun bir anlamı olabilir!"
(V. İ. Lenin)
.
Referandum gündemimize girdiğinden itibaren, Erdoğan öcü siyaseti üretmeye devam ediyor. 12 Eylül’ün mağduruymuş gibi “Devrimcilerin” isimlerini ağzına alıyor, ülkücüler için ağlıyor. Cezaevinde yattığı günlerden söz edip kitlelere çemkiriyor. Onun çemkirmesi bir tarafa Feto efendisi “ölülere oy kullandırmaktan” söz ediyor. Hoca efendisinin tutarsızlığına o da şuursuz bir şekilde katılıyor, ama onun derdi irtifa kaybeden partisiyle birlikte en çokta kendisini kurtarma çabası.

Oysa Erdoğan kliğinin cezaevi günleri 4 ay bilemediniz 4,5 ayı geçmemiştir, deyim yerindeyse çiftlik hayatı sürmüştür. O hayatı şimdi saraylarda sürdürmektedir, hem de İslam üzerinden!

Daha önce söz etmiştim. Feto efendisinden, çukurlaşmanın diğer adı Nazlı Ilıcakların, Mehmet Barlasların 12 Eylül’de Kenan paşaları darbe yaparken deyim yerindeyse bu zatlar “Allah kendisine uzun ömürler versin”, “Merhaba asker” nidalarıyla alkışa durmuşlardır… Bu ve bu taife 12 Eylül 1982 Anayasası’na da “Evet” çığlıkları atıyordu, bugünde değişen bir şey yok.

Fakat bilinmesi gereken şey 1982 Anayasası’nın değiştirilmesinden söz eden Erdoğan kliği 15. madde üzerinden daha demokratik, daha özgürlükçü bir anayasadan söz ederken 12 Eylül 1982 Anayasası’nın getirmiş olduğu YÖK ve zorunlu din derslerinin kaldırılmasından tutunda askerin dokunulmazlığını bir kenara bırakın siyasetçinin dokunulmazlığının kaldırılmasından söz etmiyor. Edemez de!

Kaldı ki kendisinin mezun olduğu okullar (İmam Hatipler) Kenan paşasının ürünüdür. Keza söz edilen anayasa 1987 yılından itibaren 16 kez değiştirilmiş ve 85 maddesi de değişmiştir. Ama bizim sorunumuz o değiştirilmiş 85 madde değil, bu yasa!

Dedik ya Tayyip Erdoğan öcü siyasetine yükleniyor, vatandaşı komünizmle kokutuyor, komünistleri MHP’yle korkutuyor. “Hayır derseniz, sizi Ergenekon kapar” hikayelerinden buraya kadar geldi. Belli ki en çok kendisi korkuyor.

Çünkü AKP, toplumu bezdirmiş olduğunu düşünüyor ve buna güveniyor. Bezmiş, memleketten umudunu kesmiş olanların, sandığa gitmeyerek, Hayır’ını kendine saklayacağını düşünüyor. ‘Liberal Solcu’ olur da ‘Neo Liberal Sosyalist’ neden olmasın? Bilim ve teknoloji yeni buluşları yeni kavramlarla tanımlıyorsa değişen insan ilişkileri ve toplumsal değişmeler de yeni kavramları zorunlu kılıyor. İşte bu yüzden bir bu süreçte AKP’nin paralı askerleri konumunda diyebileceğimiz bu devşirme solcular ve muhafazakar kesim diye tanımladığımız kadını birer mal diye gütmekten söz eden birkaç yobazla “Yetmez ama evet” çığlıklarıyla lüks otellerde paneller düzenlerken, daha ileride de “Boykot”çularımız oluştu.
***
Onlar “Referandum düzenin kendi oylamasıdır. Evet ya da Hayır demeyi reddetmek düzeni karşıya almaktır.” Referandum boykotunu böyle gerekçelendirenler maalesef var. 

Ama biz yine de “Boykot’un devrimci bir tutum” olmadığına dair bu büyük yanılgının içindekilerine önemsediğim için seslenelim. Ki, bugün boykot tavrına Kürt siyasetinin talepleri damgasını vurmuştur ve bu talepler Türkiye’nin düzenini karşıya alan değil, ondan değişiklikler yapmasını talep eden niteliktedir. Yani “Referandumu boykot ediyorum” diyenlerin bu tavrına bakıp da “Düzeni olduğu gibi karşılarına alıyorlar” diyecek bir toplumsal algı yoktur, olmayacaktır.

Diğer bir konuysa Türkiye siyasetinde sarsıntı yaratacak gelişmelerin arkasında olmak devrimciliktir. Bu ihtimali sabote etmek değil, bugün ülke siyasetini solun da kendini önce çıkaracağı bir süreç içinde sarsacak olan gelişme referandumda Hayır! çıkmasıdır. Bu bağlamda uzun bir aradan sonra referandum tartışmaları kutuplaşan ve kamplara ayrılanları daha ileri bir düzeye hatta fiziksel müdahaleye varacak kadar (bu gerileme -kaos- anlamındadır) toplumda bir politizasyona yol açmaktadır. Burjuva muhalefetin bunu gerçekten istediğini kimse söyleyemez. Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun çıkışları “Politize” edici olmaktan en azından şimdilik uzak gibi durmaktadır. Öte yandan, farklı toplumsal aktörlerin ve muhakkak ki sosyalistlerin müdahaleleri referandumu gerçek bir politik gündem haline getirmektedir.

Bugünde gündeme ilgisizlikle Kürt Hareketi’nin protestosunu birleştirdiğinizde ortaya düzene dayalı bir “Politik tepki” çıkmamaktadır. Bu yüzden geniş halk kesimlerinin düzene dönük politik tepkisinin bugüne tek bir adı ve kanalı vardır, o da Hayır! dır. BDP cenahında, Bektaşi fıkrasındaki gibi “Hayır diyeceksin ama dilin varmıyor” dedirten keskin açıklamalar pazarlıkçı bir tondan kırılmaz boykot iradesine dönüşmüş gibi görünüyor. Eğer öyleyse referandumda “Hayır” yerine “Boykot”ta ısrar edenler, bilsinler ki açık açık gidip referandumda “Evet” kullanırsalar daha iyi edeceklerdir. Çünkü AKP bunun böyle devam etmesi ve gerçekleşmesi içinden dualar mırıldanmaktadır. Yoksa Erdoğan Diyarbakır’daki mitinginde “Apé Musa’nın yani Musa Anter’in acısını bizler unutamayız” diyerek faili meçhullerin acılarını iyi bildiklerini iddia ederken yine yalanlarla kendini ayakta tutmaya çalışırken daha üç ay önce meclise faili meçhullerin araştırılması için verilen önerge AKP grubunun oyları ile reddedişinden söz etmeye nedense takati yoktu.. Yoksa “Apé Musa başbakanın umurunda mı?”

Dolayısıyla Erdoğan kliği ayakta kalabilmek için ses tonunu ukala, şuursuz, bilinçsiz ve yalanları artırdıkça yoksulluk artacaktır, işsizlik artmaktadır, gerginlik artacaktır. ABD’nin icazeti, sermayenin desteği her zaman bir düzeyin altına düşmez. Ama içinden geçilen dönem ve verili düzey AKP’ye yetmemektedir. TÜSİAD’a tepkide belki bundandır. Halkın tepkileri büyüdükçe, kuşkusuz AKP küçülecektir, kayıpları artacaktır. AKP bu yüzden ABD’nin kendisini yeterince desteklemediğinden şikayet edip ABD Büyükelçi James F. Jeffrey, akademisyenleri toplayıp anayasa değişikliği için destek çalışması yürüttüğünü de anımsatarak…

İşte bundandır ki, AKP büyük bu patronundan korkmayı bilmektedir, şimdide halktan korkmayı öğrenecektir.

Ulusalcılık - liberalizm basıncını ve 20 yılını neredeyse sağcılaşarak geçiren ülkenin şimdi sola (sosyalist sol) kaydığını söylemek kolay değil. Fakat bu ülke adını koyamadığı bir biçimde solu aramaya başlamıştır. İşte şimdi sahaya sosyalizmi sürmekten başka yol yoktur.

Bu yüzden her Hayır! Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesine ivme kazandıracaktır.

Türk-İslam sentezinden beslenen din üzerine her şeyi kurulu olan gerici bir partinin dogmalarına (sapmalarına) kanmayın. Türk ve Kürt, çeşitli azınlık halkların birlikteliği için…
*
AKP’ye bu iyiliği yapmayın!

3 Eylül 2010 Cuma

AKP'nin faşist propagandasından sakının

Tesadüfi olmayan bir biçimde 12 Eylül yıl dönümüne denk getirilen Anayasa’da değişiklik paketini içeren referandum, “Rastlantı” nedeniyle adeta şaka gibidir. Üstelik bu “Şaka” hali hem “Evet” hem de “Boykot”çular cephesini içine alacak bir kapsam taşımaktadır. Öyle ya ortada ne ’82 Anayasası’na yönelik ciddi manada bir “Değişim” vardır ne de bu vesileyle ona karşı olma durumu. Bu koşullarda, salt biçimsel düzeyde ve kaba haliyle dahi bu “Tartışmaya” taraf olmanın pratik bir değeri bulunmaktadır. Ama tam da bu aldatmacanın bir parçası olmak adına “Oyunu” boykot etmenin gereğinin sınıfsal mücadeleyle (sınıf mücadelesinin) akışı bakımından belirgin ağırlıkta önem artık kazanmamaktadır.

Bugünlerde darbe karşıtı olan Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken Evren'e "Paşam, bu ülkenin sizin gibilere ihtiyacı var. Keşke sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, kim bilir İstanbul'da ne büyük başarılara imza atardık" diyerek hayranlığını dile getirenleri de unuttu toplum. Dolayısıyla bugün 12 Eylül darbesine ve Anayasası’na karşı olduğunu iddia edip evet oyu isteyenlerin darbe döneminde yazdıklarından bazı alıntılar, nasıl bir yalanla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Fethullah Gülen: Örneğin Sızıntı dergisi sayılarında Fethullah Gülen’in kaleme aldığı yazılardan bazı alıntılar: “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet… Bu nasıl iştir! Türkiye’de devlet ve hükümet yok mu? Ne oldu askere? Polislere nerede? Marx’ın bayrağı altında mitingler yapıyorlar ve bunlara müdahale eden çıkmıyor! Aslında bunlar askeri de karşılarına almışlardır.”

(…) “Düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin, harici bir kısım eraciften temizlenme, arındırılma ve aslına irca zaferi (…) ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

“Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” (…) “12 Eylül darbesini gerçekleştirenler cennetliktir…”

Nazlı Ilıcak: Nazlı Ilıcak’ın darbe yandaşlığı, 12 Eylül’den çok önce başlıyor. Ülkede yaşanan olaylar karşısında Ilıcak orduyu darbe yapmaya çağıran çok sayıda yazı kaleme alıyor. 1978 yılında bazı illerde sıkıyönetimin yürürlüğe girmesini “Merhaba asker” diye selamlayan Ilıcak, bu çizgisini darbeden sonra da sürdürüyor.

Örneğin 16 Ekim 1980 tarihli yazısında, “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür” diyen Ilıcak, darbecilerin halkın temsilcisi olarak göstermekten de geri kalmıyor. 18 Eylül tarihli yazısında ise, siyasi olarak 12 Eylül ile aynı çizgide olduğunu ifade etmektedir: “Birkaç gündür 12 Eylül harekatı ile 27 Mayıs mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Çünkü 27 Mayıs mensup olduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Halbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yaptıklarımız arasında geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekatının basari ile neticelenmesidir.”

10 Ekim tarihli yazısında ise “İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” 

Mehmet Barlas: “12 Eylül’ü yapanlar sözlerini tutmuşlarıdır. 12 Eylül’ü destekleyen halk çoğunluğu da 1982 Anayasa Referandumu’nda olduğu gibi topyekûn sandık başına gitmiş, geçersiz oy kullanmamış ve sivil iktidara 6 Kasım günü destek vermiştir. Sosyopolitik olaylarda, ülkelerin şartlarına yakın ölçüde rol alan insanların kişilikleri de önem taşır. Biz, 12 Eylül’ün başarısını demokrasiye bağlarken, bunun içinde Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ağırlığını da hesaplıyorduk.” (14 Kasım 1983)
***
Bu yüzden “Türkiye sağı” darbe şakşakçısı ve destekleyicisi konumuna düşmüştür. Bu Özal’dan Demirel’e, Erbakan’dan Türkeş’e ve BBP’ye kadar geniş bir çizgiyi resim eder. Ki, Özal’da Erbakan’da gerçek anlamda 12 Eylül darbesinin birer ürünüdür, tıpkı Fethullah ve Erdoğan kliği ve de diğer türevleri gibi. Tabi birde AKP payandası ne i-düğü belirsiz solcu geçinen (örn: AKP'nin paralı askeri konumundaki bazı sözüm ona solcu taifesi ve DSİP vb. gibi neoliberaller) bu tür şeyleri umut verici şeyler olarak görebiliyorlar.

Dolayısıyla referandumun sonucu ülkemizin bundan sonra nasıl devam edeceği ile ilgili önemli bir veri olacaktır. Bu önem ABD’de sözüm ona 11 yıldır misafir olan Fethullah kliğinin şu sözlerinde saklıdır “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda ‘Evet’ oyu kullandırmak lazım” şöyle de diyebiliriz bu sözler bir temenni değil, milyarlarca dolarlık sermayeyi yönlendiren cemaatine, TC kurumları içine sızmış militanlarına çok açık bir talimattır.

Öte yandan komünistlerin ve ülkemizin ilerici, aydınlık insanlarının bu dönem boyunca kazanacakları etkinlik, ulaşacakları toplumsal hitap alanı da en az sonuç kadar önemli bir veri oluşturacaktır. Bu veri, 13 Eylül günü emekçi halkın ayağını yere nasıl bir güçle basacağına da referandumun sonucu kadar belirleyici olacaktır.

Tam da bu bağlamda sosyalist solun, komünistlerin ve ilerici halk yığınlarının öznesi kesinlikle dönemin Meclis’inde sıkıyönetim ilan edildiği zaman üç sağ partinin lideri Erbakan, Türkeş ve Demirellerin bir birilerini kucaklayarak sevinç gösterileri yaptıklarını unutmamaları gerekmektedir. . Ki bunlar arşivlerde mevcuttur…

’82 “Darbe” Anayasası döneminde sosyalist solun oyu “Hayır”dı fakat evet dediğinden şüphe etmediğimiz Erdoğan kliğine Tv kanallarında “82 Anayasası’nda oyunuz neydi diye sorulduğunda” duraklayarak ve de yutkunarak zoraki bir biçimde göz göre göre yalan söyleyerek ve çemkirerek “Elbette hayırdır, bu soru sorulur mu?” dediği an oyumuzun rengi halkın ön plana çıkarılacağı bir ülkeyi düşleyenler için ve yeni bir Anayasa için “Hayır” dır.

Bu yüzden bir kez daha… 

Baskılara ve saldırılara karşı barikat, Anayasa değişiklik tezgahına karşı, sosyalizm için “Hayır!”

17 Haziran 2010 Perşembe

Sistematik izolasyon Hamas aristokrasisini zenginleştirirken

"Dünyaya taş atmasını biz öğrettik."
(Leyla Halid)
Öncelikle bu yazı burjuva Tv’lerde özellikle de haber bültenlerinde İHH adlı kuruluşun Filistin’i sadece Gazze olarak gören ve yardım götürme adına (biz buna insani mi yoksa İslami bir yardım mı diye sorgulamayı tercih ederiz) İsrail siyonizminin 40 yıllı aşkın bir süredir Filistin üzerine uyguladığı politikalar dışında, yine bu paralelde Hitler’in sözde söylediği vecizeleri dillendiren insanlardan tutunda II. Emperyalist Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudilerin vahşice ölümlerine hak verenlere ve daha nicelerine ithaf ediyoruz… Yanına da Hamas’ı, Nasır’ı ve Erdoğan kliğiyle kıyaslayan, yan yana getiren ve Nasır’la eşit gören zihniyette de gönderme yapıyoruz. Rahatsız olan herkes üzerine alınabilir, biz sosyalistler açısından sakıncası yoktur.
Hamas'tan dolayı kafanız karıştıysa, işte Hamas ve Filistin eksenine bakmak için kolay yol! Mavi Marmara dramına giden öykü bundan 82 yıl önce, 1928'de Mısır'da başladı. Birçok Arap radikal İslamcı bir araya gelerek, "Tüm İslam âlemini kapsayan, şeriata dayalı, sünneti esas alan, yerel kültürel etkileri bertaraf edecek ve Batı etkisiyle mücadele eden panislamist bir devlet kurmayı amaçlayan," Müslüman Kardeşler Örgütü'nü (Cemaat el-İhvan el-Müslimin) kurdular.

Cemaat'in 1933'teki ilk kongresinde 2 bin olan militan sayısı, bir yıl sonra 40 bine, 1943'te 200 bine ulaştı. Sonradan ortaya çıktığına göre, bu hızlı yükselme ciddi bir İngiliz desteğiyle olmuştu. ABD, 1950 başlarında örgütü Nasır'a karşı yoğun olarak kullandı ve maddeten destekledi. 1957'de Nasır örgütü yasaklayınca, 1960'ların başından itibaren Filistin kolu etkili hale geldi. Daha sonra Enver Sedat, 1970'lerde örgüte izin vererek onu yükselen sola karşı kullandı, Mısır yasalarını şeriata uygun hale getireceği sözünü tutmadığı için 1981'de Müslüman Kardeşler tarafından öldürüldü.

Bu örgütün Filistinli üyelerinden üçü Şeyh Ahmet Yasin, Abdülaziz el-Rantisi ve Muhammed Taha, 1988’de Hamas (Harakat el; Mukavama el-İslamiye, İslami Direnme Hareketi) örgütünü, Müslüman Kardeşler Hareketi'nin silahlı kolu olarak kurdular. Hamas, İsrail’e yönelik sürekli silahlı saldırıları ve intihar eylemleri ile son yıllarda Filistin Kurtuluş örgütleri içinde öne çıktı ve El Fetih’in başlıca karşıtı haline geldi. Hamas’ın 1990’lardaki yükselişi, o tarihlerde İsrail başbakanı olan Binyamin Netanyahu ve Ariel Şaron tarafından da desteklendi. Böylece İsrail faşist sağının iki hedefi gerçekleşmiş oluyordu. Terörist saldırılarla Oslo anlaşmalarının sabote edilmesi ve Yaser Arafat ile El Fetih’in zayıflatılması… Nitekim Hamas'ın Ürdün temsilcisi, Oslo anlaşmalarını reddetme nedenini “İslami hükümlerin düşmanla barış yapılmasını yasaklamasıyla” açıkladı. Yani “Ne barış olur ne de Yahudilerin Filistin’deki hakları kabul edilir.”

İşte bu tamda İsrail sağının istediği tutum, çünkü işgal ettiği Filistin topraklarını elinde tutabilmesi için karşısında “Barış istemeyen” bir muhatap olmalıydı. Siyasal analist Anthony Cordesman’a göre, “İsrail, El Fetih’e karşı ağırlık olarak gördüğü Hamas’a doğrudan yardım etti.” 

İsrail, CIA’ inde yardımlarıyla bazı El Fetih liderlerini öldürerek hareketin Tunus’a yani uzağa çekilmesine yol açtı böylece alan Hamas’a kaldı. 26 Ocak 2006’da oyların yüzde 56’sını alarak Filistin Özerk Bölgesi seçimlerini kazandılar. Hamas, 2007 Haziranı’nda El Fetih’le çarpışıp Gazze Şeridi’nde iktidarı ele geçirdiler.

Human Rigts Watch’a (İnsan Hakları İzleme Örgütü) göre, “Hamas bu çarpışmalarda esirleri ve muhalifleri yüksek pencerelerden atarak veya hastane yatağında öldürdü”, hatta “Üzerinde Tv yazan bir minibüsten halka ateş açıldı.” Filistin İnsan Hakları Merkezi, Hamas'ın iktidara geldikten sonra başörtüsü takmayan kadınlara yönelik saldırıları meşru saydığını bildiriyor. Yine aynı merkez, Gazze Şeridi’nde tek bir Yahudi bile kalmadı. Yardım kuruluşları, medya ve hatta spor kulüpleri dâhil birçok Sivil Toplum Kuruluşu kapatıldı. İslami olmayan hiçbir kuruluşa izin verilmiyor ve El Fetih tarafından Hamas-Guantanamo adı verilen El-Maştal Cezaevi’ndeki “170 siyasi tutukluya çok ağır işkence uygulandığını” savunan eski mahkûmların islamonline.net adlı sitesinde, Hamas’ın icat ettiği “Korkunç” işkence teknikleri de anlatılıyor.

Gazze Şeridi’nde işsizlik oranı şuanda yüzde 60, üretim adına hiç bir şey yok, ancak Hamas, AB insani yardım fonlarından gelen paralarla yandaşlarını kamu hizmetine alıyor. Yani şuan Hamas’ın üç çalışanından biri memur ve Gazze’de, hepsi de Hamas üyesi 70 bin memur var, bir tek bunların eline para geçiyor (hem de oldukça iyi bir para). Halkın yüzde 80’i yardımlara muhtaç durumda çok sefil bir hayat sürerken bu Hamas aristokrasisinin “İhtiyaçları” için müthiş bir kaçakçılık ağı oluşmuş ve oluşturulmuş durumda. Mısır ile Gazze arasındaki yaklaşık 1500 tünel var ve bunlar Hamas (Gazze) ekonomisinin bel kemiği durumunda. 

Bazı tünelleri Hamas inşa ediyor ve her birini 170 bin dolara satıyor, tünel açma izni verdiğinde 16 bin dolar alıyor. Üstelik buradan gecen mallardan haraç alıyor, bu da milyonlarca dolar getiriyor. Tünellerden aklınıza gelecek hemen her şey geçiyor; parçalar halinde taşıt araçları, gıda, giyim, mobilya, inşat malzemesi, canlı hayvan ve silah… Örneğin yakın bir tarihte 120 Japon arabası parçalar halinde geçti. Halk ne kadar fakirleşirse, Hamas o kadar zenginleşiyor. Yukarıdakiler cabası yine örneğin Hamas’ı Filistin için savaşan mazlum bir örgüt diye gösterenler, İsrail bombalarına karşı sığınak yapmadığından ve Hamas önde gelenlerinin ciplerle gezindiğinden söz etmiyorlar.

Al-Rimal adlı büyük mağazada dondurulmuş deniz ürünlerinden, sıfır yağlı yoğurda kadar her şey yeni zenginlerin emrinde. Roots Club adlı başka ünlü bir restoranda yer bulmak çok zor, hesap ortalama bir Gazzeli’nin aylık ücretini aşıyor.

Fransız La Croix gazetesinin 15 / 12 / 2009 tarihli haberine göre Mısır, Gazze’ye yönelik kaçakçılığı önlemek için, tünelleri kullanılmaz hale getirecek çelik bir duvar örmeyi kararlaştırdı. 10 km uzunluğunda 30 m derinliğinde olacak bu duvar, ortalama 20–30 m derinde olan ve 800 m uzunluğuna sahip bu tünelleri tamamen devre dışı bırakacak. Mısır’ın bu kadar büyük bir harcamaya katlanacak olmasının temel nedeniyse Hamas dinciliğinin Mısır’ı ciddi bir biçimde tehdit etmesi.

Özetle Hamas kurulduğu andan itibaren bir yardım ağı (sadaka) oluşturdu ve bu ağa, İran ve Arap ülkelerinden gelen yıllık ortalama 30 milyon dolarla finanse ediliyor. Bank Saderat aracılığıyla Hamas’ı finanse eden İran’ın “Yüce Rehber”i Ali Hamaney, 2008’de yardımın ikinci yarıyıl için 150 milyon dolara çıkartılacağını bildirmişti. Bu rakam eğer gerçekleştiyse adam başına 200 dolar eder ki, herkese yetebilir.

Hamas Kuruluş Belgesi’ne (Hamas Şartı) göre, “Madde 9: ‘Kur’an devletin anayasasıdır’; Madde 28: ‘İsrail, Yahudileri ve Yahudiliği nedeniyle İslamiyet ve Müslümanlara karşı bir meydan okumadır’ ve Madde 7: ‘Vakit, Müslümanlar Yahudileri yok etmeden gelmeyecektir.” Aynı belgeye göre, “Filistin’in tamamı, Müslümanların tümü için kıyamet gününe kadar İslami vakıftır’ "Allah’a adanmış mülk!" Bu belge, Hamas'ın hedeflerini “Filistin’de İslami bir devlet kurmak, Batılılaşma ve laiklikle mücadele” biçiminde belirlenmektedir. Nitekim Hamas’ın iktidara gelmesiyle, siyasi kanat liderlerinden Nizar Riyad, “Birkaç saat sonra Gazze Şeridi’nde laiklik sona erecek ve buna ait hiçbir şey kalmayacak. Bugün sapkınlığın sonudur” diyecekti.

Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) 10 Şubat 2009 tarihli raporuna göre, 3 hafta süren İsrail saldırılarında 1300 Filistinli öldü. Öte yandan Af Örgütü temsilcisi Donatella Rovera’nın soruşturmasına göre, Hamas’da siyasi karşıtlarını “İsrail’le işbirliği yapıyor” bahanesiyle tasfiye ediyor: “20’den fazla insan, mücahitler tarafından öldürüldü. Birçok insanın, sakat kalmasına yol açacak bir şekilde bacağına, dizine veya başka yerine ateş edildi. Çok sayıda insana işkence edildi. Birçok insan evinden kaçırıldı, sonra ıssız yerlere veya hastane morglarına ölü veya yaralı olarak bırakıldı. Hastanede tedavi gören bazı yaralılar öldürüldü. Çok sayıda kurban ise, Hamas’ın misillemesinden korkarak konuşmuyor.”

Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Sans Frontieres) örgütünün 16 Şubat tarihli raporuna göre de “Gazze Şeridi’nde, yöneticilerin söylediklerinin aksine, gazeteciler İslamcı hareketi eleştirmekte, diğer siyasi grupların görüşlerini aktarmakta veya farklı görüşlerini aktarmakta özgür değiller.” 

Eski Kanada adalet bakanı ve parlamento üyesi, Montreal McGill Üniversitesi hukuk profesörü ve dünyanın en önde gelen uluslararası hukuk uzmanı Irwin Cotler, bölgede yaptığı incelemelerden sonra 16 Ocak 2009’da bir bildiri yayınladı. “Hamas’ın çarpışma taktikleri ve ideolojisi, uluslararası insancıl hukuk kuralarının sistematik ihlali konusunda en mükemmelinden bir okuldur” iddiasında bulundu ve ekledi; "Bugün dünyada silahlı çatışmalara ilişkin uluslararası anlaşmaları bu denli sistematik bir şekilde ihlal eden başka bir örnek bulmak olanaksızdır.”

Cotler’in iddialarına göre, Hamas uluslararası hukuku 6 noktada ihlal ediyor: 1) Sivilleri bilinçli bir şekilde hedef alıyor, bu bizatihi bir savaş suçudur. 2) Hamas’ın İsrail cevabından korunmak için apartman, cami veya hastane gibi sivil binaları bomba atmak veya ateş etmek için kullanması savaş suçudur. 3) İnsani simgelerin saldırıları gizlemek için kullanmaları… Örneğin mücahitlerin veya silahların taşınması için ambulans kullanmakta veya bir mücahit hastanede doktor kılığına girmekte ya da BM (Birleşmiş Milletler) logosu ve bayrağı kullanmaktadır. Bütün bunlar savaş suçudur. 4) Örneğine şimdiye kadar çok az rastlanan bir suç da, “Jenoside doğrudan ve halka yönelik şekilde çağrı”dır. Hamas Şartı’nda da bu hüküm yer almaktadır. 5) Hamas saldırıları mümkün olduğu kadar en fazla sayıda sivil öldürmeye yöneliktir. 6) Çocukların silahlı çatışmalarda kullanılması bir savaş suçudur.

Başka bir rapora göre, “Restoranlar, internet kafeler, kafeler, düğün salonları yakılıyor. Hamas, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin özgürlüğü için çarpışmıyor adeta İsrail’in yayılmacı ve faşist politikalarını desteklemek için silahların diliyle konuşuyor. Hamas’ın barışı reddeden ve İsrail’i haritadan silmeye yönelen söylemi, İsrail’in arayıp da bulamadığı gerekçeyi oluşturuyor. Böylece hem Filistinli dinciler hem de İsrailli dinciler sahnenin ön tarafını işgal ediyorlar. İki tarafta birbirini besliyor, büyütüyor, geliştiriyor. Gerçek barış yanlıları ve Filistin halkı için gerçekten bir şeyler yapmak isteyen samimi insanlar ise, davaya ihanet safsatasıyla susturuluyorlar."

Hamas gibi marjinal ve Türkiye’de İHH gibi sözde yardım dernek ve kuruluşlarının sadaka kültürünü dini söylevlerle öne çıkarıp hem küresel hem de siyasal rant elde etmek isteyen birey ve bireyciklerin alt edilmesinde yatmaktadır mesele, yani emperyalist bu saldırı dalgasına karşı topyekûn bir enternasyonalist çizgi çıkış noktası olabilir. Bunun adı da “Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin” halkları kucaklayacak olan ve ezen - ezilen meselesinde ki temel çelişkiyi çözümleyen sosyalist programıdır. Özetle “Filistin sorunu” ancak savaşan düşman kardeşlerin sahneden indirilmesiyle çözülme sürecine girebilir. Bu da sosyalizmin bilimsel öngörüsüyle mümkündür.

Bugünse kafası karışık gençliğin Filistin mücadelesini Hamas’la başladığını zanneden ya da öyle olduğunu kabul eden anlayışında Filistin direniş tarihini iyi öğrenmesi gerekiyor. Filistin’de yitirilen Türk ve Kürt devrimcilerin ve “Devrim, bizim ahlak yasamızdır” şiarını Filistin sokaklarına kazıyan George Habash’ların, “Dünyaya taş atmayı biz öğrettik” diyen Leyla Halid’lerin tarihini de.

Çünkü özellikle bugün İsrail’in Filistin’i işgal ve ablukasında Erdoğan'ın çemkirmesi Filistin için değil Hamas içindir. Bu yüzden Filistin SOL'dan bakanların meselesidir. Sosyalistler için Filistin ne siyasal İslamcı iktidarın demagoji alanı ne de gerici Hamas gibi salt Gazze ve Kudüs’le sınırlıdır. Filistin’in bağımsızlığı ve özgürlüğü solun onurudur. Filistin kimliğimizdir.

Dünyanın neresinde emperyalist işgal, zulüm, baskı ve sömürü varsa oraya gitmeye hazırdır devrimciler. Bu Vietnam, Kamboçya, Laos veya Filistin olabilir. Örneğin emperyalizm Irak ya da Filistin yerine Polonya gibi ülkelere baskı ve sömürü yoluyla işgal etmeye kalksa orada da tutumunu belli eder. Emperyalizme karşı savaş milliyetçilik ile değil enternasyonal yolla yapılmalıdır. Velhasıl, Filistin siyasal İslam’ın davası falan değildir, duruşu retorik ve demagojiden öteye gitmez. Siyasal İslam ABD ve İsrail’in müttefiki, taşeronu, uşağıdır. Filistin direnişine en büyük zararı vermiştir. Tarihi de riyakarlığın ve ikiyüzlülüğün tarihidir.

İslamcılar, İsrail'e karşı Filistin'i salt Kudüs'le sınırlandırıyorlardı. Şimdi ise Gazze ile. Hatta Türkiyeli devrimciler Filistin direnişine destek vermek için Filistin’e gittiğinde, devrimcilere terörist diyorlardı.

Son olarak...  

Her ne olursa olsun geçmişte Filistin'deki sol hareketler "direniş"e bir bütün olarak bakmayı öğretti. Filistin'deki sol/sosyalist direniş örgütleri başta olmak üzere uluslararası sol örgütler sayesinde dünya Filistin direnişine sempatiyle bakıyor ve meşruiyet katıyordu. Hamas gibi çetevari yanıltıcı siyasi oluşumlar sayesinde şuan herkes Filistin'in haklı mücadelesine temkinli yaklaşıyor. 

Netice itibariyle Hamas’ın yolu seküler Arap siyasetini bitirmek isteyen ABD ve İsrail'e hizmetin gayri meşru yoludur. Bu yolu meşru gören sol da kül olmayı hak ediyor.

Ek: Deniz'in yanı sıra Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’da Filistin'e destek için kamplara katılan devrimcilerdendi. Bugüne kadar 3 bini aşkın devrimcinin Filistin'e gittiği biliniyor. Bununla birlikte PKK gerillaları 1982 yılında İsrail’in işgalinde Filistinlilerle yanyana savaştı ve 11 PKK gerillası şehit, 15’i de esir düştü. Dolayısıyla Türkiyeli devrimciler gibi Kürt gerillalarıyla Filistin gerillaları siper arkadaşıydılar, tıpkı Türkiyeli Marksistler gibi. Günümüzdeyse solcuların destek verdiği Filistinliler bugün yok. Yerlerini vahşi, ilkel ve kafa kesici radikaller aldı. Sırça köşklerinde oturup, hamaset nutukları atan elit siyasal İslamcıların bugüne dair sadece Gazze'yi Filistin sanan, Filistin diye de Hamas için gözyaşı döktüğü, sinsi bir zihniyet.

Filistin coğrafyasında siyonist İsrail devletinin katliamlarını ifşa etmek 'İsrail bir terör devletidir' demek gerici dinci akımlara kolay geliyor. 9 yıldır benzerini burada aynısını sistematik yapıyorlar. Filistin meselesinde önümüze düşen fotoğraflar silsilesi her gün Türkiye'de önümüze düşüyor.

10 Haziran 2010 Perşembe

Solculuğun yolu Filistin’den, sağcılığın ABD’den geçer

Deniz Gezmiş’in Filistin Demokratik Halk Cephesi’ne (FDHC) ait üyelik kartı. Doğru ismi Filistin'in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe'dir. 

Milli görüş tabanlı siyasal İslamcı İHH Gazze’ye yardım gemisi yola çıkardı Türkiye birden bire anti-Siyonist (dikkat edin anti-emperyalist değil) topyekûn İsrail karşıtı oluverdi. Herkesin elinde bir Filistin bayrağı bir de İsrail. Filistin bayrağını “yanınızdayız” diye İsrail bayrağını da yakmak için taşır oldu yığınlar. Yanlışlıkla arada bir Amerikan bayrağı yakanlar da oldu ama ciddiye almamak lazım derim kendini bilmez birkaç cahil.

Malumunuz İmam Hatipli bir başbakanımızda var ve bu işin öncülüğünü hassas noktalarıyla birlikte yürütüyor. Malumdur birincisi Hamas, ikincisi mensup olduğu resmi ideolojisi. Zaten ikincisi birincisini destekliyor. Birinci yoksa ikincisi, ikincisi de yoksa hiçbir dengeleri yok. Beslendikleri yer ve tek kaynak orası. Din! Yanlış, yontulmuş, alaşağı edilmiş, revize edilmiş bir din.

Bizi geçtim (halk yığınlarının) Amerika bunlara son çeyrek yıldır böyle kandırıyor, saldırıyor ve korkutuyor bunlarda din üzerinden kendini savunuyor. Amerika “medeniyetler arası diyalog ve barıştan” söz ederken dinler arası savaştan söz ediyordu bunu bir türlü anlayamadılar. Normaldir. Bizim kendilerine olan güvenimiz yok, (yani mevcut iktidarlara) onlarda ne denirse tersini yapıyorlar, sanırım bu işi ağababalarından yani Amerika’dan öğrendiler. E, insan yaşadığı yere benzermiş diye bir söz var bunlarda gece gündüz Amerikalı bürokratlarla düşüp kalka kalka onlara benzediler.

Daha dün Irak işgal edilirken bizim İmam Hatipli “Amerikalı askerler evlerine biran önce dönsünler” diye “dua ediyoruz” diyordu. O zamanda Iraklı çocukların üzerine tıpkı bugün Filistinli çocukların başlarına atılır gibi kurşun ve roket atılıyordu. Bizim İmam Hatipliler o dönem sosyalistlerin aldığı tavrı bugünde almıyorlardı. Örneğin ABD ablukası altında yaşayan Küba'da, 1973'ten beri İsrail ile diplomatik ilişki yürütmüyor. Keza ilk Gazze saldırısında Venezüella lideri Chavez kendi ülkesindeki İsrail büyükelçisini ülkesinden kovarken İsrail’de bulunan Venezüella elçisini geri çekip bütün ilişkilerini kesiyordu. Bolivya’da öyle Nikaragua’da. Demek ki lafebeliği yapmadan bütün bunlar yapılabiliyormuş. Üstelik bu ülkeler Müslüman değil ve hiçbir çıkar ilişkileri de yok konumuz olan ülkelerle. Bizim İmam Hatipli de ''one minute'' dedi diye Davos’u sarstı diyerek manşetlere çıkıyordu. Hem de önceden hazırlanmış ve üzerinde “Davos fatihi” yazılı pankartlarla. O gün şöyle yazmıştım: Loud noise (Gürültü çıkarmak) bu bence bir gürültü çıkarmaydı ve yerel seçimlere yansımasıysa % 5 oldu. Anlayacağımız şudur ki, yerel seçimlere yatırım yapan AKP zihniyeti şimdide Gazze ve Tel Aviv üzerinden bilinçsiz halk yığınlarının dini duygularını kullanarak ve gerekirse de sokağa dökerek bir % 5’lik puanı cebine indirmiş gibi görünüyor.

Dedik ya bizim İmam Hatipli çok zeki ya yine aynı bilinçsiz halk yığınlarını kullanıyor. Tamam, bende kabul ediyorum ki vatanlarımız ayrı ve uzak olabilir ama Filistin’de İsrail siyonizmine fedakârca direnirken can veren diğer Filistinlilerle birlikte 1973'lerden başlayan bir süreç var, o da Bora Gözen'li, Deniz Gezmiş'li dönemdir. Örneğin Bora Gözen, mermileri bitince süngülenerek şehit edildiğinde yoldaşlarıyla birlikte bizim Müslüman güruhumuz dönemin solcuları için “terörist” diyordu. Keza Deniz Gezmiş başta olmak üzere pek bilinmez ama Hüseyin İnan’da dahil birçok değer oralarda FKÖ’ye destek vermek için eğitim aldı ve destek sundu yine yazar Faik Bulut 7,5 yıl İsrail hapishanelerinde esir edildi. Dün Filistinliler için can veren devrimciler bu kesimlerce terörist ilan edilmedi mi? Tıpkı Mahir’lerin infaz ettiği İsrail Başkonsolosu Elrom için köşelerinden “katiller” diye bağırmadı mı Türk burjuvazisi? Anlayacağınız Elrom eyleminin bedeli ağırdır ve bu bedeli ödemekten geri kalmamıştır Mahir’ler. Anlayacağınız 68’de solculuğun yolu Filistin’den, sağcılığınsa ABD’den geçiyor. Bu dünde böyledir bugünde yarında böyle olacaktır.

Bugünse bay İmam Hatipli kameralar karşısında Azerbaycan ve Suriyelilerle kamuoyuna açıklamalar yapıyor. Doğalgaz antlaşması yapmış Azerbaycan’la ve zam yokmuş… … “Kimi kandırıyorsun sen” yaz ayında doğalgaz tüketimi ne kadar ki asıl siz zammı falan filan kış ayına girince görün. Sonra birde şu Esad kaypağı çıkıyor İmam Hatipliyle “Türk ve Arap kanı birdir” diyerek yer edinecek. Şu tabanı yağlayıp kaçan Araplardan söz ediyor Esad… Gazı veriyorlar İmam Hatipliye: “Aslan ya şu hacı Tayip… Yaşa be Recep… Abdullah biraderimiz… Sizler bu Yahudilere ne biçim ders verdiniz be, helal size bu yollar” diyorlar bizimkisi de İstanbul - Ankara arası evinde şavşatalı yaşamını sürdürürken gazada geliyor, galeyana da. Kim için peki, Türk bayrağı bundan sonra Filistin sahillerinde dalgalanacaktır diye acayip şeyler ve Türkiye Ortadoğu’da güya lider olacakmış diye.. Bu yüzden Arap âlemi gerçekten de göründüğü gibi komiktir. Bunlar dünyanın en korkak, en beceriksiz, fakat en şamatacı ve yaygaracı adamlarıdır. Yahudi düşmanlığı sayesinde atıkları nutuklarla sadece bu tip adamlar zengin olmuştur. Bu nutukları bol bol atıp kendi halklarını uyuturlar, bu yolla da hırsızlık düzenlerini sürdürürler falan. İş bizimkisinin de farkı yoktur ya neyse.

O da biliyor ki Amerika ve İsrail kendisinin ipini çekmektedir ve yavaş - yavaş altı oyulmaktadır. O da son çığlıklarını atıp, son oyunculuğunu sergiliyor… Birde şu Ortadoğu'lu olmak konusu bunu da “demokrasi”, “özgürlükler” gibi moda kavramlar haline dönüştürdüler. Güya biz Ortadoğu’nun bir parçasıymışız… Bu “Ortadoğulu olmak” yaygarasını en son diline pelesenk haline getirende Ece Temelkuran oldu hatta hızını alamayıp bunun üzerine bir kitap bile yazdı… Baştan sona melankoli bir şekilde menopozlu kadın rolünde “Bağdat, Bağdat” diye kendini paralayıp duruyor. Oysa biz doğuştan ve doğamız gereği Ortadoğulu değiliz, olmadıkta böyle bir saçmalığa sadece ortada kalanlar inanabilir.

Siz bakmayın kıvıranlara onlar bildikleri en iyi işi yapıyorlar. Herkes bilmeli ki, Türkiye’de ki devrimci bir kıvılcım Ortadoğu’yu hatta Batı’nın o muhteşem medeniyetini değiştirebilir.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Kod adı: Gandi'ymiş

Kemal Kılıçdaroğlu artık CHP’nin yeni lideri biliyorsunuzdur. Genel başkanlık koltuğuna oturmadan önce CHP Kurultayında ezilenlerden - emekten ve yoksulluktan söz etti. Herkes CHP’de artık tılsımlı bir imge aramaya başladı. Ve/ya da Sol’a yeni bir misyon ekleme derdine düştü, Kılıçdaroğlu, Sol’u biçimlendirecek bağlamında yazılar düştü önlerimize (...) Sol’a akıl veren liberaller başta olmak üzere önerilerde bulunanlar çıktı her kulvarda.

Bu şerit içerisinde bütün her şey ahenk içinde yürüyor burjuva cephesinde… Nihayetinde bizimde Hindistan ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin siyasi ve ruhani lideri Gandi gibi bir liderimiz var.


Gerçek ve kötülüğe karşı aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin öncüsü olan ve fiziksel olarak gerçektende şu Gandi’ye benzeyen yeni bir yüz… Yüz derken CHP genel başkanlığı koltuğuna oturan bir yüzden söz ediyorum. Eminim bu isim Kemalist cepheyi heyecanlandırmıştır. Belki de haklılardır kim bilebilir? AKP son sekiz yıllık iktidarlığı döneminde ciddi bir biçimde Kemalizm’i reforizme etti, yani hakikaten Kemalist rejimi salladı ve kontrolden çıktı… Ve nihai hedefineyse neredeyse ramak kaldı.


Bu yüzden yeni bir yüz olarak Kemal Kılıçdaroğlu iktidardaki etkili isimleri bir bir yaraladı. Ama siyasette onu bekleyen bir istikbal var mı? Bu bilinmez ama arkasında – yanında söylendiği gibi var olan ciddi bir rüzgar var.


Gandi’ye ithaf edilen (Mahatma) yüce ruh Kılıçdaroğlu’nda var mı ya da Sol’a gerçekten ilham olacak bir kaynak var mı bu da bilinmez ama Kılıçdaroğlu’da Gandi gibi belki Afrika ve diğer topluluklar için yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütlemediyse de Türkiye’de aç kimse kalmamalı politikalarıyla AKP’nin bayağı canını sıkacağa benziyor. Benziyor benzemesine de konumuz aslında bu değil…


Konumuz gerçek anlamda Sol’un üstendiği misyon!?


Bence Sol’u daha da fazla daha da çok güçlendirmek ve güncellemektir. Öyle ki Ecevit’in işçilere sarf ettiği ve üzerindeki mavi gömleği yıllar sonra işçiler için bir kâbus olmasın. Tıpkı Kılıçdaroğlu’nun ezilenler ve yoksullardan söz eden o sol yumruğunu kaldıran ve o gün bugündür İstanbul sokaklarını yerel seçimlerde ki “Sol” yumruğu emekçi ve işçi sınıfının başına balyoz gibi inmesin…


Düne kadar Kılıçdaroğlu, kafasını dosyalar içine gömmüş, iş bitinceye kadar masasından kalkmaya yanaşmayan bir memur portresi çiziyordu.. "Adalet dağıtan, yolsuzluklarla mücadele eden adam" kimliğinde kaldığı sürece bir problem yaşanmaz mı (?) falan derken, "Ama eğer bir gün bu kimliğine ve rolüne "Umut dağıtan adam" rolünü de eklemeye kalkarsa, işte o zaman fincancı katırlarını ürkütecektir…


Son söz olarak Kılıçdaroğlu’nu çok sevdiyseniz ona yapacağınız en büyük kötülük K. Okuyan’ın da belirttiği gibi: “Temeli olmayan bir 'Solculuk'la umut pazarlamada kendisine yardımcı olmanızdır" bunu yapmayın…


Çünkü ‘Sol’ gerçek anlamda burjuva sınıfına ve eşitsizliğe, sömürüye karşı açılmış bir savaş çağrısıdır, adı da 'Sosyalizm'dir…

21 Mayıs 2010 Cuma

Tarifsiz duygular, belirsiz yüzsüzler

Bir akıl tutulması yaşanıyor son sekiz yıldır bu ülkede, son sekiz yıl içerisinde Balıkesir, Bursa ve Zonguldak grizu patlamalarıyla madende mahsur kalan, ölen maden işçileri haberleriyle uyandı bu ülke.

Kapkara bir toprakta ölmeye yatanların öyküsü var artık. Bir de adına “AKP diyen edepsizdir”, “biz AK Partiyiz” diyen bir zihniyetin kapkara gölgesi düşmüş durumda. Denetleme yapmadan, önlem almadan “Madencinin kaderidir bu” diyen bir zihniyetin kara / kapkara bir öyküsüyle başlamaktadır buradaki acı haberde… Belki de bir hikaye. Evet, bir hikaye… İktidar penceresinden kendisinin 40 yıl iktidarda kalacağını sanan ve bütün toplum katmanlarını hikaye gören bir zihniyetin yansımasıdır maden ocaklarında yaşananlar.

Rahatsız olmayan, vicdanı sızlamayan halk topluluklarına karşı avazı çıktığı kadar bağıran: rengi bazen pembemsi, bazen kırmızı, bazen mor, bazen yeşil olan bir iktidarın yüz mimiklerini görebilirsiniz işte madencilerin ölümünde ve o ölümlere kaderci damgasını vurup, kurgusal palavralarla sessiz sedasız inleye – inleye iktidar koltuğuna kaçıp, sırça köşklerinde oturmaya yine başlayacaklar. Başladılar da. Ve biz bundan sonra unutacağız madenlerdeki grizu patlamalarını ve yine başka bir grizu patlamasında hatırlayacağız onları.

Zonguldak'ta Karadon Müessese Müdürlüğü'ndeki grizu patlamasında madende mahsur kalan 30 işçiden 28'i şimdi yok, geriye sadece annesini teselli etmeye çalışan ve babası göçük altında kalan Ebral’ın “Üzülme anne babamın elbiselerini koklarız” sözcükleri kalıyor geriye…