14 Aralık 2009 Pazartesi

Cübbeli, Fethullah, Erdoğan ve sonsuzluk

“Boş inançlar, cılız akıllıların dinleridir.”
(Burke)

Şöyle bir baktım mecmualara - dergilere Abdullah Gül, Çek Cumhuriyeti gezisinden sonra şöyle demiş; “Bu yıl bitmeden güzel şeyler olacak, bir fırsat var, bu fırsatı kaçırmayalım,” diyerek büyük ihtimallerle şu Kürt meselesi (açılımı) ve Alevi çalıştayından hareketle, özetle demokrasi teranelerinden söz etmiş anlamını çıkartarak, zamanıdır diyerek bir yorum yapma hakkım olsa büyük ihtimalle şöyle derdim, “yere yapışmış durumdalar” (…) Hem AKP’nin cumhurbaşkanlığı makamı olarak hem de topluca AKP’liler olarak… Nede olsa Tayyip memleketinden döndü, sürprizleri vardır herhalde (?) AKP’nin mi yoksa Erdoğan’ın apışması mı dediğim ve nihayetinde yüzüne - gözüne bulaştırdığı bir süreçten geçtik.

Bundan söz - beste - düzenleme - müzikte yapılırsa Emre Altuğ tarzı geçici ve moda bir yaz parçası çıkartılır… Tin tinn tin: bu yaz çok sıcak geçecek… Kışı bilmiyoruz?

Apo’nun koğuş olayı oldubitti, güç göstergesini PKK’nin üzerinden yapacak diye yorumluyor şuan tıpkı Cübbeli Ahmet hoca tarzı: bilginin olmadığı her yerde şeytan vardır, (bak hele sen) ezelden bilecek tek kişi önder Abdullah Öcalan’dır, tövbe edin gelin, “ölümüze secde etmediniz dirimize secde edin” haydi toplu secdeye… Ne diye peki bu secde, ne demeyelim yaptırım gücü var işte… Günaha girme…

Tanrı’da bakacak, Obama’da bakacak… Ve sizinle Tanrı’dan önce sohbet edecek başkan Obama!

Fakat öncesi var Nobel ödüllü bay Obama ve Pentagon… Cemalinin hakkı hakkında izin verirse güneş doğmadan önce size cenneti vaat edecek başkan Obama, hadi girin barışın kapısından içeri. Ne taassup dildir bu dil, nakledenden razı olsun Tanrı. Enteresan bir durum, dua ediyoruz gerçekleşiyor, kaza ediyoruz kabul oluyor, hele sünnet ise farzdır. Papazlar alınmasın, hele ekümenlik üzerine hiç almasın…

Durum Cübbeliye özgü, "helal olan her şeye binerim…"

Tanrı hepinizi korusun..
Süreç geldi dayandı, AKP kapatılmayla karşı karşıya gelince güya o söz ettikleri ‘Anayasa’ üzerinden (yargıyla birlikte) tepinip dururken, DTP kapatıldı (!), demokrasi cephesinde yine AKP kazandı. Ne de olsa DTP terör, AKP demokrasi taraftarı her zamanki gibi bir mağdur rolü söz konusu. Kim yaparsa tutunur, tutturulur. Fragman iyi gerçekten, hele sponsor söz konusu olunca topluca başımız sağ olsun… Bütün sponsorlarımız taraftar değiştirdi çünkü laikler Fethullahçı olu verdi.

Hem ılımlı artık bir ordumuz var, hem de ılımlı dinimizle birlikte ılımlı bir devletimiz, bu tıpkı Cübbeli Ahmet hocanın Karaköy’de çay satmasından sonra paraşütle başımıza ‘Hoca’ olarak yapıştırılması gibi. Yani bir zencinin karanlıkta dişlerinin parlaması gibidir, ne muazzam bir şeydir o öyle. Cübbeli zenciye hayran, ben sınıfsal ve Cübbeliden farklı olarak insan ve de sosyalliğini öne alarak bakıyorum toplumsal olaylara, hazır empati de moda. O hadisleri göz önüne alıyor, Fethullah’ın hicri takvimle insana bakması Hz. Meryem’le bağdaşabiliyor. Meyrem'e koca da oldu mu pezevenk! Bak topu buna benziyor, Cübbeli Ahmet’in tarihi 1500 sancakla Roma’yı fethetmesine benziyor.

Hızır aleyhisellam ne gariptir Cübbelinin yanında ona deccalı gösteriyor, Kerbela’da gerçekten ne olmuştu (?) da onlara Emmevi camilerini gösterdiler, horaaa hepimiz Müslümansız, hora bu seferde cennete.

500 hadis döneminden zamanımıza 1,5 milyon olmuş -günümüzden söz ediyorum-, e dinimiz elden gidiyor dini kurtarmak lazım…

Kürtleri ve Türkleri kim kurtaracak (?) ABD, ya Tayyip’i (?) ona da bildirilmiştir, haksız bu sıkıştırmadan kurtulacaktır o da, refaha erecektir. Kim sayesinde (?) cevap (!) manaya bak ey kardeşim!

Topla..
Bütün pislikler ortalığa saçılmış durumda ve bu ortalığı temizlemek zor gibi, çünkü işin içinde feodalizm var, din var, burjuva siyaset var, propaganda ve demagoji var.

Yani yalanlar silsilesi hâkim, yani risal âlemleri karanlık, risal sözcüğünü her anana da inanmayın.

Çünkü ne diyorlar: risal, siyaset, şeyhül İslam (din)

İsviçre minareyi yasakladı, topluca ayağa kalktı Müslümanlar, Alevi köylerine camiler zorlan yaptırıldı oturuyoruz, imam mı (?) tek başına kılıyor namazı… DTP güya PKK’nin tasfiyesine karşı durduğu için kapatıldı, ortalık karıştı… Oysa ne dinde bırakın minareyi ne de cami vardır, bize göre değil kitapta da belirtilmiştir, Peygamber kendi eliyle yıkmış camiyi, gerçek bilginlerse, gerçekten objektif tarihçilik - gazetecilik, ilahiyatçılık yapacaklarsa söz etsinler de görelim… Bakın Tövbe Süresi: 106–110, cami neden yok?

Benden size tasfiye; her şeye inanmayın hele hele din söz konusu olduğunda, burjuva siyaset mi (?) zaten ona inanıp inanmamanızı beklemiyorum fakat şu son günlerde din üzerinden yürütülen sohbet, tartışma, muhabbetinin galeyanına gelmeyin.

Çünkü Tv’ler kanal kanal bunlarla dolu.

Cübbeli gibi ipsiz sapsız birini Karaköy'de çay satarken al gel, hoca yap... Tv'lerde kanal kanal gezdir... Sonra ortalıkta hurafeler dolaşıyor diye şikâyet et... Bu Erdoğan’ın 2001 yılında aday olsaydı bile muhtar seçilemeyeceği gibi ama oldu mu başbakan...

Varoluşçu diğer pezevenk Fetullah'ta peygamber miydi, burası Türkiye'ydi değil mi?

Topunuzun diyeceğim ama neyse... (!) işte noktaları siz doldurun!

13 Aralık 2009 Pazar

Erdal'a

Erdal Eren,
12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü iddiasıyla tutuklanmış ve 13 Aralık 1980 tarihinde asılarak idam edilmiş olan TDKP üyesidir. 18 yaşını doldurmayanlar reşit sayılmadığından, dönemin hükümeti yaşını büyüterek idam edilmesine karar verdi. ODTÜ’lü Sinan Suner’in 1980’de öldürülmesini protesto etmek için düzenlenen gösteride Erdal Eren de göstericiler arasındaydı. Göstericiler ve kolluk güçleri arasında çıkan arbedede er Zekeriya Önge yaşamını yitirdi; Erdal Eren’le birlikte 24 kişi gözaltına alındı. Eren, Zekeriya Önge’yi öldürmek suçundan tutuklandı. 2 Şubat’ta gözaltına alınan Erdal Eren, hızlı bir yargılama sürecinin ardından, 19 Mart 1980’de (gözaltına alındıktan 46 gün sonra) idama mahkum edildi. Erdal Eren’in henüz 16 yaşında olması, avukatlarının sundukları deliller ve tanıkların ifadeleri kararın uygulanmasını engelleyemedi.


12 Eylül cuntasının karanlığında yaşı 17’den 18’e mahkeme kararıyla büyütülerek idam edilen liseli bir gençtir Erdal Eren. O kahraman değildir, olması da gerekmez. Suçlu mu, suçsuz mu bu da o kadar önemli değil, (gerçi buz gibi ortadır bilirkişi raporunda Erdal’ın suçsuzluğu) devletin dişlerini ne kadar sivriltebileceğini gösteriyor bize. İdamın ne kadar olağanlaşabildiğini... Ve diyor ki insanlar çocuklarına: sakın ha! Aman oğlum / kızım bak biliyorum bu düzen kötüdür; ama sakın ha! Sen dersine çalış, oku. İleride düşün bunları. Bir Erdal Eren vardı, yaşını mahkeme kararıyla büyütüp idam ettiler, Allah korusun. .

Tahtaya vurmayın ablalar ağabeyler. Taşlara kafalarınızı vurun. Sustu herkes, tüm gençler sustu. Hiçbir şey yok dillerde, sevinç yok dillerde veya umutla söylenen sözler... Önümüzdeki maça bakacağız diyor insanlar. Diğerlerini geçmek için daha çok çalışacağım, üç dil öğreneceğim, çift master yapacağım diyor. Binlerce sınava hiç gocunmadan girip, standart sapmanın bana vereceği tüm avantajları da kullanarak tüm gençliğimi tahta sıraların üstünde geçireceğim diyor. Sakın ha demeyin artık, n’olur demeyin. Hala karanlık odalarda kola şişeleriyle gençleri iğfal ediyorlar. Sevimli bir ressam dede oluvermedi mi Kenan Evren? Yetmez mi bu belleksizlik, sinmişlik? Yaşamaya geciktik veya çok mu erkenciyiz?
Not: Erdal Eren, TDKP üyesiydi, bugün TDKP'nin devamcısı EMEP'tir.

8 Aralık 2009 Salı

Teşekkür yazısı

Türkiye’nin siyasi parti literatürüne ‘yeni’ sağ - sol - liberal partiler katılmaya devam ediyor. Türkiye’de yaşadığımı her zaman hatırlatmak zorundalar ya bunlar. Hepsine teşekkür ediyorum.


Hani özgürlük ve demokrasinin beşiğiyiz ya, bizi yöneten bir iktidar liderciği, ‘memurlar greve çıktı’ diye ‘hesabını sorarım’ demesi ne kadar demokrasi tanımlamasıysa ve bunlarla uyuşuyorsa ‘Hamdolsun’ o kadar demokratız işte hepimiz. Şaşırmıyorum dersem yerdir artık bu yüzden. Türkiye’de halkın sırtından hiçbir partinin emekten, eşitlikten, sömürüsüz, sosyal bir yaşamdan ve toplumdan söz etmeyen o kadar çok parti dururken, birer kan emici görevini görenler de varken bir de yenilerinin eklenmesi beni çok duygulandırıyor. Artık kaygı duymuyorum, aksine her gün yeni bir umut ediniyorum sayelerinde.

Parti açılımı
Yurdum gündemi her gün baş döndürücü bir hızla klavye başına oturtuyor işte ister istemez. Mübarek Fethullah ve burjuva tayfasının medyası lokomotif gibi çalışıyor çünkü. Biz insanlarda her gün ‘hıyarın kerameti’ misali topyekun özel imal ve kurdurulmuş olanın üzerine bocalanıyoruz.

Bocalanmasına bocalanıyoruz da bir tane adam da çıkıp kardeşimmm ‘geriye bakma çukura düşersin’ demiyor / diyemiyor. Çünkü eleştiren bizden önce almış eline inisiyatifi de ilk bocalananın kendi olduğunu saklıyor. Böylesine boktan bir serzenişi var işte adam akıllının da!
.
Daha dün Onur Öymen’in Dersim örneğinden dem vurup ‘bunlar işte böyledir, bilinçaltındakiler dışa vurdu’ serzenişlerinden sonra Onur Öymen’e teşekkür mesajları yağmıyorsa ben de başka birşey bilmiyorum.. Apo bile demiş ‘CHP’nin içindeki en dürüst adam Onur Öymen’dir’ diye… Hani Apo söyledi ya bende Onur Öymen’e hak verme cesaretinde bulundum, maazallah Apo bu cümleyi zikir etmeden önce ben ya da başkası kullansaydı kesin CHP’li bilemediniz en kaba şekliyle faşist olurduk. Artık inisiyatifi AKP’lilerle birlikte Tanrı katında Amerikalılara bırakıyorum, korusunlar kendisini, ne diyeyim adam oturduğu yerden bilinçlerimizi açıp ufkumuzu genişletti. Beş dakikada çözümledi olayı. Zaten kendisi dememiş miydi (?) Marx olsun, Engels ve Lenin olsun bilimsellikten uzaklar ve bi’şey bilmiyorlar, ben biliyorum diye. Haklı Hz. Meryem’in kitaplarını kendisi kadar okumadım ben, zira aslında hiç okumadım desem yalan söylememiş olurum. İlgi alanlarımız değişik hakikaten.

Kaldı ki demokrasi karşısında tüyleri diken – diken olanlar da var bugünlerde şuan günah çıkartıyorlar, ‘benim ailem CHP’liydi’ hep Baykal’a ve partisine verdik oylarımızı diyenlerde eklenince bu iş daha eğlenceli bir hal aldı. Dersim Katliamı deyince, CHP’li olacaktı ya ne bok olacaktı, tek parti döneminden söz ediyoruz, senin Amerikan sevdalısı Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapacağız diyen aptal muttasıfları çıkmadan önce Adnan Menderes bile ailece CHP’ye oy verirdi, hatta gece - gündüz orasını burasını köşenden yaladığın Erdoğan’ın da babası dahil akılımmm.

Sen oy vermişsin çok mu?

Zaten CHP’nin süzgecinden geçmeyene adam demem ben.

Hadi çok partili sisteme geçtik de CHP’li yıllar biraz geride kaldı ama kendine solcuyum diyorsan mutlaka en az Perinçek’in yakınından, çevresinden, çeperinden geçmişsindir. Elbette bunu yeni jenerasyon solcular için demiyorum.

Sen koy seven çıkar
Sağ milliyetçi cenahta Osman Pamukoğlu, liberal solcularda Ufuk Urasçılar derken sosyal demokratlarda Rahşan Ecevit’in yeni prensi Hulki Cevizoğlu ve nihayetinde de Mustafa Sarıgül gibi Fethullah’ın sol vizyonlarından sonra Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız’da (oysa kendisinin bir edebiyat öğretmeni olarak girdiği tartışmalardan hazır cevap tavrıyla beğenirdim) solda yeni bir parti kurma çalışmaları içinde yer aldıklarını açıklayınca Onur Öymen’e bir teşekkür daha benden… Sayesinde herkesi bir akıl tutulması sardı, kabul etsin.

E adam bir açıklama yaptı karanlık ne kadar ‘şey’ varsa ortaya çıktı… Hatta adamın bu açıklamalarından kendine görev bile çıkartanlar oldu. Örnek ‘Dersim Katliamı’, sonra yeni particiklerimizi de öğrendik sayesinde ne diyelim. Büyük beceri hem onunkisi hem de Erdoğan’ınkisi. Bence hayali dedektif kahraman Sherlock Holmes’e özenen Ergenekon savcısı Zekeriya Öz harekete geçmeli ve Ergenekon Terör Örgütü Davası’ndan tutukladıklarını hemen serbest bırakmalı Onur Öymen’i acilen tevkif ettirmeli, aranan ve bir türlü bulunamayan bir numaralı adam da bence Onur Öymen’dir diye de acil son baskı haber gir(il)meli ajanslara, buradan çağrı yapıyorum Zekeriya’ya, yeniden isminden söz ettirip Erdoğan ve bilumum diğer cemaatçi patronlarının gözüne girebildin o beceri var sende malum her boku yedin buna da bir kılıf bulur, o kaypak ve beceriksiz imajını hafızalarımızdan silebilirsin.

Son olarak
Öncelikle bizi o tek hücreli İmralı çizgisinden (gerçi yeni yerine taşındı ama olsun yıllarca bizi oralardan çıt kırımsı dağarcılığıyla) uyandıran ve ufkumuzu açtıran ‘vay be demek böyleymiş’ dedirten Abdullah Öcalan beye, keza yıllardır demokrasi palavrasıyla uyutmaya çalışan diğer iktidarlara karşı verdiği amansız mücadelesiyle kalplerimizde kendisine ve yedi ceddini anmadan uykularımızın gelmediği yüzyılın son boşbakanı sayın Erdoğan’a, kendisi ‘ben Atatürk’ün altı okunu, dedemin ve nenemin resimleri gibi duvarıma astım’ diyen muhalefetin lideri büyük Kemalist Baykal’a ve onun biricik dostu Öymen’e, ‘Gülen aleyhine olan insanlarla görüşmem, laf söyletmem, konuşulanları dinlemem, yazıları da okumam’ diyen Sarıgüller ve emperyal senaryoların diğer figüran oyuncularına teşekkür ederim.

Sayenizde sosyalizme ve devrime olan inancım/ız her gün artıyor.

Teşekkür ederim, sokaklarda sürekli çatışan ve emperyalistlerle onların kolluk kuvvetlerini zorda bırakan devrimcileri, çıkılmaz sanılan bu süreçten ve geleceğe güvenle bakan, şuan kazanamayacakta olsak yine de varız dedirttiğiniz niceleri için hepinize teşekkürler.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Genç Siviller “Rahat(sız!)”

Türkiye’de birden herkes demokrasi hayranı olunca ve bir demokrasi sevdasıdır gidince, darbe - marbe olacak diyenlerin aksine Türkiye acaba demokrasiye mi geçti dedim.

Hani, başbakan demokrasinin fanatiği, keza diğer liberaller ve turnusol bakanlar demokrasiyle yatıp, demokrasiyle kalkıyorlar ya. Örneğin topyekun bir AKP’den söz etmek istemem ama onlar da şuan demokrasinin havarileri aynen başbakanları gibi.

*
Bir ülke düşünün ki iktidar partisi tarafından kendisine muhalif bütün güçleri demokrasi düşmanı olarak görsün.

Bir başbakan düşünün ki, ulaştırma bakanıyla birlikte oturup 70 milyonluk bir ülkeyi tek kişilik bünyesiyle dinlesin, bir başbakan düşünün ki (o kadar gereksiz bakanlık var ki, sayısını bende bilmiyorum) ama ne kadar bakanlık varsaaa, hepsini tek başına yönlendirsin/yönetsin.

Aynı zamanda ve aynı anda sağlık bakanı olsun, meclis başkanı olsun, ulaştırma - mulaştırma, adalet, diyanet, dışişleri – içişleri, milli eğitim bakanı olsun. Özetle işte bu ülkede kaç tane bakanlık falan varsa ve aklınıza ne geliyorsa hepsinin başında ki “Tek” adam olsun.

Dikkat ederseniz daha (el altından) yürüttüğü MİT ve Emniyet ve diğer şube müdürlüklerinden söz etmiyorum.

*
Şimdi bunları yazarken aklıma CHP’li Öymen’in “Dersim” üzerine mecliste söyledikleri, yani şu yürütülen iğrenç siyaset biçimi geldi. Bu maalesef sadece Öymen’e ve CHP’ye de ait değil artık, onların elinden alanlar var bu işi.

Kimler mi (?) şöyle ki, daha dün “Dersim” ve “Alevi” kelimesinden korkan, bu isimleri köşelerinde dillendiremeyen Taraf, Zaman ve Vakit vb. gibi liberal-dinci-gerici gazetecikler ve onların köşelerini tutmuş, akıl tutulması yaşayan kalemşorları (Dersim ve Aleviler denilince abdestleri bozulanlar) köşelerinden şimdi ahkam kesiyorlar, vay be bir Dersim varmış tarzından atıp tutuyorlar. Ne diye peki? Erdoğan ve AKP iktidarını daha güçlü kılmak adına.

Dersim’de işlenenler bu ülkenin utancı ve ayıbı bunu kimse değiştiremez, her şeye güçlere yetebilir ama buna yetmeyeceğini bilmek gerekiyor. Ama şunu söyleyeyim ki AKP goygoyculuğu yapılarak Dersim savunulmaz.

Bu tarih bizim ve biz kiminle hesaplaşacağımızı gayet iyi biliyoruz.

*
Bu arada geçenler de 47 baro temsilcisi Taksim’de “Yargının siyasallaşması ve dinlemelere karşı” yürüyüş düzenlerken lüks otellerde pankart açmayı ilke edinen Genç Siviller tıpkı 1 Mayıs’ta The Marmara Otelinde açtıkları pankart gibi Taksim Square Otelde “Darbeci baro” adlı pankart açınca yazılmayı hak ettiler. Bence Genç Sivillerin bu ve benzeri rahatsızlıkları olsa olsa AKP’ye olan eleştiriyi kaldıramamadır. Netice de AKP’nin gençlik kolları gibi çalışıyorlarmış düşüncelerini bana her fırsatta hatırlatıyorlar. Özetle şunu diyorum AKP’nin güdümündeler.
..
Çünkü kıçı kırık muhalefeti eleştirirken, gerizekalı bir tavırla muhalefete muhalefet etmekteler. Ülkede eşitsizlik, açlık, zamlar, işsizlik ve gelir dağılımında ki uçurumlar dururken muhalefet partilerine, muhalefetliği de bunlardan gördük ya ne diyelim. Darbeciler yargılansın derken, AKP’yi eleştiren her kişiyi muhtemelen ya CHP’li ya TSK taraftarı ve darbeci olarak gören bu zihniyetin beslendiği yerin iz düşümlerini de bilmiyor da değiliz ya.

Oysa karşı oldukları o darbelerin ve darbecilerin içinde her nedense Kenan Evren’i Çankaya Köşkü’nde ağırlayan Abdullah Gül ve Evren’in kendisi yok, daha düne kadar 12 Eylül’de Evren’e alkış tutan bugünün AKP yalaması gazeteciler de yok ve yine “Çete” deyince akla gelen ilk isimler olan Çiller ve Mehmet Ağar gibi kontra güçler yok.
.
Abdullah Gül'ün birlikte yargılandığı hoca efendisini af ettiği "Kayıp trilyon" ve yine "Deniz Feneri Davası"nın asıl uygulayıcıları olan suçluların yargılanma talebi yok.

Evet, Genç Siviller şuan gerçek anlamda “Rahat(sız)” değil, neticede krokilerle, A4 üzerine düzenlenen planlarla bir askerin darbe yapabileceğini sanıyorlarsa cidden Türkiye’de bütün darbelerin Amerika’dan izin alınmadıkça yapılamayacağını kavrayamamış ve yaratılan sahte tarih bilgi ve belgeleriyle darbe karşıtlığını kendilerine seçtikleri Amerikan marka Converse logolu ayakkabılarla, marka takınarak yapılamayacağını bilmeleri lazım.

Sonuçta bu işler beş yıldızlı otellerin lüks odalarında pankart açmaya benzemez, az biraz o zengin ve yağlı kıçlarını kaldırsınlar da bu ülkede başbakanlık yaptığını sanan dini bütün Müslüman Erdoğan’ın 60 milyonluk özel üç uçağından tutunda sevgili Eminesine aldığı 65 milyonluk yüzüğünden dem vursunlar da görelim bu sivil duruşu.

Ne dersiniz, haksız mıyım tabii yiyorsa...
Not: Genç Siviller üzerine yazmış olduğum diğer başlıklara “Devrimciler sokakta cemaatçiler lüks otelde” ya da diğer bir yazı olan “AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı”na bakıla bilinir.

14 Kasım 2009 Cumartesi

SOL sempatizanlık ve bezirgânlar

Kuşkusuz Türkiye’de ve dünyada birçok bölünme sol adına yaşanmıştır.

Özellikle burada soldan söz ederken, sosyalistlerin ayrışmasından - bölünmesinden söz ediyorum. Yoksa emekten, özgürlüklerden yana olmayan ve sermayeye dalkavukluk yapan bir kısım sözüm ona solculuk teraneleri içresinde olan SOL sempatizanlıktan söz etmiyorum.

Bu yüzden belki de bir kategoriden ve standarttan söz etmeliyiz. Bunun için örneğin Rusya’da ki 1902 yılında yaşanan Bolşevik - Menşevik ayrışması kıstas olabilir ya da 1915–19 tarihlerinde ki II. Enternasyonal dönemine bakmakta da fayda olabilir. Ve/ya da Türkiye’de yaşanan TİP döneminde ki ortaya konan tavra bakmalıyız.

O tavır herkesçe bilinen Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) zıtlaşmasının getirdiği buhrandı ve halende bana göre devam ediyor.

Öncelikle Milli Demokratik Devrim’le başlayalım, 1960'ların ikinci yarısında (TİP) içindeki bölünmenin yönlerinden biriydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar'ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) çevresi, Milli Demokratik Devrim (MDD) ile Sosyalist Devrim (SD)’i birbirinden ayrılamaz olduğunu savunup doğrudan bir sosyalist devrimi tercih ederken, Mihri Belli'nin kavramlaştırdığı MDD çizgisi, Türkiye'ye daha uygun bir devrim olarak ikinci bir grup tarafından tercih edilmişti. Bu gruptakilere göre devrim, Sovyetler Birliği’nde Şubat 1917'deki askeri isyan ve Kasım 1917’deki Bolşevik darbe süreçlerinde olduğu gibi iki aşamalı olmalı savını savunmaktaydı. Önce MDD, ‘Askeri darbe’ şeklinde ‘Genç subayların’ önderliğinde gerçekleşecek sonra da ‘Proleter devrim’ şiddete dayanmadan kesintisiz bir şekilde işçi sınıfının hakimiyetini kuracaktı.


Çünkü MDD ile SD’den farklı türde çelişkilerin çözümünü içermekte, dolayısıyla farklı hedef ve ittifaklara dayansalar da birbirlerini tamamlamaktaydı.

Sosyalist Devrim ise, kısaca devrimin şehirden geleceğini ve bunu işçilerin yapacağını savunan siyasi görüştü. Kurucusu Marx, uygulayıcısı Lenin’dir de diyebiliriz. Yani en büyük adım olan ve Ortodoks Marksistlere göre bu devrim kapitalist baskının artmasıyla örgütlü işçi sınıfının mücadeleye girmesiyle başlayan süreç ve 19. y.y'daki işçi mücadeleleri düzeni değiştirecek bir devrim yapmış olmasa da günümüzde 8 saatlik iş günü, çocukların vahşi kapitalizm karşısında amansızca sömürüsünün yasaklanmasına, sendikalaşma hakkı gibi birçok kazanımın elde edilmesini de sağlamıştı(r). Marx'ın Kapital’de uzun uzun belgelerle anlattığı ‘Britanya Kapitalizmi’nin yola gelmesinin nedeni tamamen bu Marksist mücadelenin pratik bir sonucudur. Yani ‘Marksizm sadece bir teoridir’ gibi iddialara verilecek en sağlam cevaptır da(!) 


Sosyalistlerin meselelere bakışı
Birlik ve dayanışma ortamını bozucu mezhepsel, etnik, dini vb. konular yıllardan beri sosyalist solun içinde olduğu sorunlardandır. Kapitalizmin karşı psikolojik ve fiziksel saldırısı da bu tip aydınlığa kavuşmamış alanlardan gelmekte.

Şüphesiz bugünkü sorunun başında, milliyetler meselesi ve din üzerine yürütülen siyaset ve de savaşlarla oluşmakta hatta buna feodalizmi bile koyabiliriz, çünkü hem güneyimizde hem de kuzeyimizde sürmektedir. Dini çatışmalar, pratik düzlemde daha çok ulusal sorunun içerisinde konumlanıyor. Yani bugünkü durumumuzu anlatıyor. En azından Türkiye gibi laikliği biraz olsun yerleştirme aşamasında girmiş ülkelerde, işbirlikçi kapitalizm, özgürlükler adına dinsel konularda ilerici rol oynarken, aynı şekilde özgürlükler bahanesiyle ulusal sorunu çözümsüzlüğe itiyor. Tartışma konusu olan her sorun gibi, ulusal sorunun da tarihsel süreç içerisinde nasıl geliştiğini incelemek, gerek çözüm konusunda gerekse önerilen çözümlerin doğruluğu / yanlışlığı bağlamında yol gösterici olacak kuşkusuz.

Bundandır ki, Ortadoğu coğrafyasının kritik ülkesi Türkiye ve kritik halkı Kürtler de ulusal sorunun en canlı ve güncel örneklerinden. Kürt egemen / ezilen güçleri, Anadolu topraklarının sınıfsal konumuyla içli dışlıdır; bir ayağı finans kapitalin merkezi olan İstanbul'dadır, diğeri tefeci - bezirgân tabakanın kuvvetli hâkimiyet sahası Güneydoğu Anadolu'dadır.

Neticede yıllardır eleştirdikleri Türk burjuvazisinin güneyden çekilmesini isteyen bu güçler, özelikle de Özal başta olmak üzere Demirel ve Çiller döneminde Kürt burjuvazisini oraya konuşlandırmıştırlar. Bugün Kürtleri sömüren biricik güç olan Türk sermayesi görevini Kürt sermayedarlarına bırakmıştır.

Yani bugün üzerinde çokça tartıştığımız, konuştuğumuz, ayrıştığımız, bölündüğümüz ulusal sorun kapitalizmle ile birlikte dünya halklarının gündemine gelmiştir, tıpkı terör ve terörist kavramını önümüze servis ettikleri gibi, yukarıda adını andığımız bu burjuva siyasetçiler bunun taşeronluğunu yapmışlardır aynen bugün Erdoğan ve AKP’nin yapmayı arzuladığı bu girişimin ilk ayak basıcıları rolüyle de bunun öncüleri olmuşlardır. Belki bunu istememişlerdir yani milliyetçiliği kullanmamışlardır ama dini motiflerle o pek arzu etmedikleri milliyetçiliğe hem Türkleri hem de Kürt halkını maalesef çekmişlerdir.

Oysa bugün bile terör nedir ve terörist kime denir (?) bunun ayrımını ve farkını birçoğumuz maalesef halen kavrayamıyorken kontrgerilla gibi bir sözcüğü bize yine hatırlatmışlardır.

Ulusal sorunun evrensel gelişiminde Anadolu topraklarında birçok kapitalist (emperyal oyun) gerçekleşti. Tekrarlamaktan sıkılmayacağım ve üzerine elimden geldiğince de vurgu yapacağım, en büyük oyunun şuan oynanmakta olduğu görüngüsünü göremiyorsak gerçekten bu işin planlayıcıları işlerini ya iyi yapıyorlar ya da toplum olarak hepimizin algılama gibi bir sorunu var.

Kapitalizmin örgütlenme biçimi
Kapitalizmin şafağıyla beliren bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme süreci, dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci dönem, burjuva devrimleri zamanıdır. İkinci dönem 1873 ekonomik kriziyle oluşmaya başlayan 20. y.yıl tekel dönemidir. Sovyet deneyiminin örnek olduğu "Proletarya diktatörlüğü", üçüncü dönemi ve modern sınıfsız toplum da dördüncü bölümü oluşturmaktadır.

Yukarıdaki alıntı Halk Cephesi’ndendi, birde Kürt meselesine bakan birçok kişi farkında olmadan yine milliyetçilik kisvesi altında Kürt meselesine nasıl bakıyor birde ona bakalım. Örneğin kendini solcu olarak hatta bir Marksist olarak atlandırabilecek Birikim dergisi (sahibi) ve başyazarlarından bir kişi olan liberal solcu Ömer Laçiner’e bakalım: “Sol jargon içinde konuşursak en kestirme ifadeyle AKP'nin seçim zaferi bizce Türkiye'de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye'nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı. Asker, sivil bürokrat kesim artık bu otantik burjuvazinin belirlediği payla yetinmek zorunda kalacak. Burjuva demokratik devrimin düzeni kendine göre restore etme projesi kapsamında gelişmeler izleyeceğiz. Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir. Bunu tabii ki kendi tarzı çerçevesinde yaptı.”

Toprak reformu, KİT’lerin elde tutulmasından söz edilirken Ömer Laçiner kendisine yaraşır bir çizgi çizdiği muhakkak ama bu çizginin cidden solla ilgisi bulunmamaktadır ve liberalizmin özgürlük adı altında tanımladığı ama aslında burjuva aymazlığın gerçek adıdır.

Bu kavga zaten, 1970'lere damgasını vuran Milli Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim kavgasıdır ki, sosyalist devrimciler, feodal mütegalibeyi göremediklerinden finans - kapitale karşı net tavır alamamışlardır ve onların mirasçıları da bugün Laçiner benzeri yorumlar içerisinde Avrupa Birliği fonu soslu bir AKP özgürlüğü sevdasına kapılmışlardır. Kürt meselesinde de aynı özgürlükçü tavırlarını göstererek yeni emperyalizmin milliyetçi - burjuva planına PKK içerisindeki Barzanici - Apocu saflaşmalarını da ustaca kullanarak gönüllü - ücretli uşaklık etmektedirler. (Bkz. “Öcalan yol haritasındaki üç önemli öneriyi açıkladı” adlı yazısı PKK’nin sola bakış açısının bir önsözüdür.)


Bugün bu kampın Türkiye’deki finans - kapital oligarşisine ve yandaşı tefeci - bezirgan sermayeye karşı bir görüntüsü yoktur. MDD tarafı ise Kıvılcımlı'nın “MDD'ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka bir şey saymakla, hem emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesi’ni ya Afrika ve Hindistan yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar” şeklinde haklı eleştirilerine maruz kalıyorlar. Sonuç olarak bir taraf tefeci ve bezirgan sermayeyi, diğer taraf da finans kapital oligarşisini göremiyor, bu şekildeki eksik tezlerini ulusal soruna da uyarlayarak Kürtleri yıllarca içinden çıkılmaz bir emperyalizm bağımlılığına itiyorlar.

“Kürt milli meselesi, yalnızca finans kapitalin direkt sömürüsüyle değil onun tefeci - bezirgan yandaşı ile de ilişkili olduğu, bugün AB fonlarına bulaşmamış sosyalist edebiyat tarafından kabul edilmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu Anadolu'da sermaye yatırımının olmaması da, feodal hakimiyetin etnikçilik sosuyla uluslararası finans kapitalin oyun sahası haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye'de ise 1978'de PKK’nın köylücü, milliyetçi söylemlerinin kitlesel geçerlilik kazanmasıyla sol çevreler tarafından olayın burjuva demokratik devrim ile çözüleceği söz konusu edilmiştir. Çünkü batı kaynaklı Marksist verilere göre, feodalizm burjuvazinin düşmanıydı ve Kürt sorununun temeli olan bu tefeci - bezirgan tabaka da burjuva devrim sayesinde çözülebilirdi. Ayrıca modern emperyalistlerin kültürel haklar, dil sorunu vb. konular için özgürlükçü bir tutum takınması kuyrukçuluğa iyice bulaşmış sol içerisinde iştah kabartıcı bir rol alıyordu.

Ancak Türkiye'de kapitalizm öncesi artıkların temizlenmesi kapitalizm taraftarlığıyla değil, aralarındaki rezonanstan ötürü bizzat kapitalizm karşıtı nihai hedefi sosyalizm olan “demokratik halk devrimi” stratejisiyle olanaklıdır. Bu da Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinden geçer. Kürtlere verilen burjuva nitelikli özgürlükçü haklar ise proleter bilinci yükselttiği ölçüde faydalı; milliyetçiliği körüklediği ölçüde zararlı olmaktadır.” (Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos, Halk Cephesi)


Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile
Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü
Yukarıdaki sözlere ilave olarak şunu söyleye biliriz, (Kuzey Irak’ta birer halı tüccarından farkları olmayan) Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü arasında sıkışmış Kürt emekçilerinin, finans - kapital oligarşisine kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini sağlayan kültürel haklar için, sosyalist düşünce ve ortak proleter bilinçle hareket etmelidirler. Bu hem Türk hem de Kürt halkları için olmazsa olmazlar arasındadır. Bunun adı emperyalist Amerika’nın ideolojiler bitti tezinin aksine yine hem ideolojiler penceresinde hem de sınıfsal durumlardan kaynaklanan sınıf mücadelesidir.

Sonuç
Konuyu artık bağlayalım…

Huntington’ın ‘Yeni’ Osmanlısına dönme noktasında olan AKP Türkiyesi’nde, bütün aydınlanmacı - yurtsever ve emekçi kitleleri sınıf bilinçlerini var etmek adına yüzlerini radikal bir gelişime odaklanmak için sola döndürmedirler. Bu legal ya da illegal olur ama AKP’nin çöküşü Türk ve Kürt emekçileri için yeni bir baharı müjdelemekle yükümlüdür…
Dip not: SOL sempatizanlık, kendi içinde proletarya diktatörlüğünü taşır, proleterlerden söz etmeyen hiç bir sol yapı, örgüt, fraksiyonun soldan söz etmemesi olsa olsa liberalizmin diğer adıdır.

3 Kasım 2009 Salı

Makyaj seansları

Ahmet Hakan’ı biliyorsunuz muhafazakarlıkla - laiklik arasında kalmış Hürriyet gazetesinde yazan ve malum köşesi de olan gündemi meşgul eden sözde bir yazar. Bir de görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ta eskilerden beri Leman’dan takip ettiğim (o zamanlar böylesine hırçın bir ulusalcı değildi ama) Nihat Genç var. Gerçi birkaç kişiler bu farklı şeritte olanlar, bunlardan birkaçı: Ece Temelkuran, Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil’le birlikte Aydınlık dergisi grubu var (gerçi onların AKP’ye olan hıncı da yersiz değil, en çokta onlara vurdu AKP iktidarı üç - beş kişilik demokrasisiyle.) Tabii onlardan daha kuvvetliler de var günümüzde artık…

Örnek verecek olursam şuan yeni bir oluşum olan Kızıl Dayanışma (KD) grubuyla birlikte yine KD’den farklı somutta da anlamlı FKBC vb. gibi sosyal medyada anlamlı birkaç yayın var. Bunlardan ilki uzun süre içerisinde yer aldığım ve bugünlerde Genelkurmay karargahındaki siyasi faaliyetlerle ilgili belgelerde adı geçen Devrimci Halkın Birliği gazetesi var, diğeri de isimleri gibi oldukça coşkulu ve renkli, dergilerinin adı RED. .

Politik ve devrimci bir yayın. .

Derginin kapağında ki sloganda oldukça samimi (en azından bana göre): “Biz bu çarkı Türkçe, Kürtçe, Arapça reddediyoruz ve kızıl rengi çok seviyoruz!..”la başlıyor. Bu yüzden orada yazanların başında Hakan Gülseven geliyor, kalemi solda güçlüler arasında kanımca. Ki kendisi beğendiğim yazarların başında da gelir belirteyim, birde tiyatrodan tanıdığımız sanat adamı Serhat Özcan’la birlikte bilumum diğer RED yazarları ve de (Hakkı Baba) Hakkı Yükselenler var. Cidden iyiler, hakkıyla yapıyorlar bu işi. İdeolojik olarak aynı zeminde olduğumuz için (ayrıca ideolojik olarak ayrıştığımız yerler muhakkak ki var), RED yazarlarından söz etmiyorum buna inanın, ayrıca öyle olsa bile Nihat Genç’i, Ece Temelkuran’ı, Bekir Coşkun’u ya da ne bileyim Yılmaz Özdil’den Aydınlık dergisine kadar bu isimleri neden zikir edeyim değil mi?

Sonuçta kimseye yaranmak adına bu isimlerin bu tür yerlerde yazdıklarını düşünmüyorum başkaları gibi. Adamlar istese bir elleri deyim yerindeyse balda bir elleri yağda olur. İlmi siyaset kabiliyetleriyle her türlü kapıyı açabilecek konumdalar sözünü andığım bu burjuva kalemşorlar. Elbette RED’i ayrı bir tarafa koyuyorum, onlar da birçoğu gibi topyekün bir savaşımın içindeler bence ve bu konuda da (birçok yayın arasında) nitelikli ve uzlaşmaz tavırlarıyla simgesel de olsa umudu resim ediyorlar.

Neyse, geçenlerde bir yazı kaleme almıştı Ahmet Hakan, denk geldi okudum, okurken de yukarıdakilerin ismini andım. (Hani bilginiz olsun istiyorum RED dergisinde, görüşlerinize - yalnızlığınıza - umutsuzluğunuza her zaman, her daim bir çatı mevcuttur, bilgilerinize!) İşin açıkçası bir nevi dünün ve özelliklede bugünün muhafazakârıyla birlikte faşist liberallere dair hokkalı iyi bir yazı kaleme almış Ahmet Hakan (!). Kutlarım, eğri oturup doğru konuşanlardan olduğu için. Yazının başlığı da “12 Eylül’de neredeydiniz?”i taşıyor. .

Konu tahmin edebileceğim(n)iz gibi 12 Eylül darbesiyle birlikte, diğer post modern darbelerde inlerine çekilenleri anlatıyor, buna elbet Susurluk kazasını da eklemek lazım.

İktidarların makyaj seansları
Bunların başında malum bazı İslamcı dernek ve sendikaların “Cuntaya hayır” girişimi ana gündemde şuan Ahmet Hakan’a göre, yine bu yakınlarda da “Cuntaya hayır, darbeciler yargılansın” adı altında bir kampanya başlatacaklarmış… Sanırım bu İslamcı dernek ve sendikalar birçok şeyden habersizler yine, örneğin 12 Eylül darbesinin sağ ve solun önünü tıkayarak, siyasal olarak en çokta onların yolunu açtığını bilmiyorlar ve Özal çizgisiyle de palazlanıp Erdoğan iktidarıyla da artık gün yüzüne çıktıkları o gayri meşhur çizginin sarhoşluğuyla Kenan Evrensiz, Mehmet Ağarsız ve Tansu Çillersiz bir yargılama girişiminde bulunmaları oldukça tebessümde ettiriyor bana onu da söyleyeyim. .

Ahmet Hakan’ın tabiriyle neticede kazasız belasız bu eylemi yapacaklar, bunu biliyorum. Arkalarında liberal faşistler, muhafazakar demokratlarla (bu sözcüğe de kafam bir türlü basmadı ama) hem muhafazakar hem demokrat olacaksın ama gece gündüzde dinden – imandan söz edip, kendin gibi düşünmeyenlerin özgürlüklerden söz edip, yine kendin gibi düşünmeyenlerin yani başkalarının özgürlüklerini sansürleyeceksin (?). .

Görende sanır ki en çok baskıya uğrayan bu muhafazakar demokratlarımız, en çok horlanan onlar. Sanırsam en çok bu yaşananlardan hoşnut olanlardan biri öncelikle ya Kenan Evren ya da Fethullah Gülen olacaktır artık. Eserlerini bir görseler gözyaşlarını artık tutamazlar, zaten Fethullah efendi daha önceden tecrübeli bu salya sümük işlerine. Dikkat edin Mehmet Ağar ve Tansu Çiller gibi kontra güçleri buna katmıyorum, çünkü onların mutluluğu bir başka evrede.

1000 operasyon ayrı Ergenekon ayrı…

Bu yüzden adamlar kendine devrimciyim diyen birçok irili - ufaklı sol partiyi kendi kulvarına çekmiş gibi görünüyor bu girişimle, ne diyeyim helal olsun, bu arada hadi anlarız Özgür-Der, Mazlum-Der, Memur-Sen, Hak-İş, Genç Siviller, Vakit gazetesi ve vs. gibi oluşumları ve liberal bir başka girişim olan Milliyetçiliğe Dur De Girişim’ni, bunlar tamam da, ya DSİP, DTP, SDP, Özgürlük Hareketi, Emekçi Hareket Partisi vb. gibi solun “Darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu” çatısı altında ne işi var?

Hani diyeceksiniz ki ne var bunda ne güzel işte, topyekün darbelere karşı tutum almış sağ – sol ve Müslüman kesim (?) zaten şu Müslümanlık kavramını da bir türlü içselleştiremedim ya... O nedir ya Allah aşkına sağcı Müslüman, solcunun Müslüman olma durumu şüpheli ama ne var ki sakalı ve badem bıyığı ortaya koyan kodaman yeni züppelerimiz hâkim yaka gömlekleriyle Müslüman, hele birde ağızlarının bir tarafından hafiften Osmanlı edebiyatı akıyorsa tam cennetlik.

Şimdi bu nur yüzlü yeni efendiler için, bu tür eylemler içerisinde bulundukları adına toplu cumalara katılmak mı gerekir bilemiyorum ama sanki hepsi birden hidayete erdi.

Susurluk’ta dilsiz olanlar, Ergenekon’da birden bir dillerinin olduğunu fark etti. Kenan Evren’e 1981’de övgüler dizen Ilıcaklar gibi herkes bugün ansızın darbe karşıtı oldu. Hepsi birden bütün “Klik”lere karşı savaş verme hevesinde.

Neticede şuan onların penceresinde işkence görme riski yok, sadece istedikleri Türk – İslam sentezi arasında nur yüzlerine bakıp, Erdoğan babalarının emriyle karartılması yüksek geleceğimize bir yumruk sallamamız istiyorlar. .

Peki, sallayacak mısınız?

Temel soruda budur, kara çarşafların arasında inandırılmış olduğumuz Müslüman aidiyetine bu kadar razı olacak mıyız (?) ve helak edilen ömrünüze sırf demokrasi adına, ileride hayatınızda bolca küfür edeceğiniz olan Erdoğan’a da kendi geçmişinize de küfür eder gibi küfür edecek misiniz?

Soru budur, iktidara yaranmak adına ömrünüzü makyaj seansları arasında karanlık bir oda da mı geçireceksiniz?

2 Kasım 2009 Pazartesi

Menşevikliğin hızlı kokusu ve TKP’de Menşevikliğin hortlaması

Öncelikle bu yazıyı kaleme almadan önce, belirtmek istediğimiz gayet tabii ki, herkes istediği gibi istediği bir partiyle ilişki kurabilir. Kiminle ilişki kurulacağı bireyin özgür kararına bağlıdır. Sadece bilgilendirmek ve SİP'in (TKP’nin) gidişat yolunun ne taraf olduğunu olurken de tavır ve tarafını belirlemek isteyenlere bir bilgi mahiyetindedir bu yazı. Bayrak tartışmalarından sonra TKP'nin (SİP) Irak işgali sırasında İskenderun limanına gelen ABD savaş gemilerinin üzerine hem SİP / TKP hem de Türk bayrağı asamadığı için bugün bayrak asma (taşıma) iddiaları yerini almış oluyor. Bu yazı bayrak tartışmalarından çok; SİP ve TKP dönemlerinin birer özeti mahiyetindedir.
Şu legal TKP’cilerin yayınladığı fikir kırıntılarını okudukça bir garip oluyorum. Partimizdeki en Menşevik fikirliler bile bunlar gibi yazmazdı. Sovyetler tek kurşun atmadan çöktüğünden beri dünya sınıf mücadelesinde dengeler değiştiği için, bunlar da yeni dengelere uydular. Eski, köhnedikçe köhneleşen görüşleri en çıplak, en utanmaz biçimleriyle pervasızca savunmaya başladılar. Yurtseverlik böyle bir konu. Devletçilik desen keza. Ya “Ülke çıkarlarının savunması”na gösterdikleri hassasiyete ne demeli? “Ülkeyi böldürmeyiz” türünden açıklamalarını, “Yeni” şeyler yaratacaklarına ilişkin döktürdükleri de cabası. Bu arkadaşların dilleri, üslupları, her şeyleri komünizme yabancı! Legal TKP’cilerin kendi görüşlerini ortaya atmalarına, kendilerine ortak aramalarına fazlaca itirazımız yok. Zaten olamaz, çünkü herkes kendi bildiklerini savunur. Tabii, sol, sosyal demokrat, ilerici vb. kılıf altında her bir görüşü savunabilirler de, kendilerine “Komünist” dedikleri zaman durum ayıp olmuyor. Buna izin vermemek gerekir. 

Çünkü legal TKP’cilerin “Komünist” kılıf altında kendi görüşlerini kamuya yutturmaya çalışmaları gerçekten sahtekârlıktır. İleri sürdükleri abuk sabuk görüşlere Marks’ı ortak etmeye çalışıyorlar. Yaptıkları Marksizm kalpazanlığıdır.


Bu süreç neden ilgilendiriyor. Amaç uzun bir dönemdir yolunu legal-reformist bir çizgide çizmiş olan Sosyalist İktidar Partisi’nin, (isim değiştirerek TKP adını alan) gidişatı ve bu gidişatın genç komünistlerin kafa bulanıklarını gidermek olduğunu ama belirttiğimiz üzere yolunu çizmiş olan SİP / TKP Merkezi’ne sıkılmadan ve nakarat edercesine bunu tekrarlamaktır. Bunu bir yükümlülük olarak gördüğümüz için böylesi bir girişim içindeyiz. Ama onlar bunu önemsemeyip değerlendirmeyip üzerinde durmayabilirler. Durmasınlar...