18 Şubat 2010 Perşembe
Erdoğan cübbe giy(in)sin!
5 Şubat 2010 Cuma
Komünist parti, askerin vesayeti, irtica
Şimdi köşe kapma derdinde olanlar bugün için herkese demokrasi olgusunu pazarlamaya çalışıyorlar, tartışma programlarında bile daha da ileri gidip solun nasıl olması gerektiğine dair yazıp - çizip ahkam kesiyorlar: “Bizi dinleyeceksiniz, önce biz bir konuşalım, siz bir susun bakalım, bizden sonra konuşursunuz” söylevleri gerçekten TV kanallarından yüzümüze çarpıyor.
Muhteşem bir demokrasi ahengi varmış gibi ülkede bizimkilerde izliyorlar, neymiş efendim AKP sayesinde istikrar geldi, durumlar çok iyi hele şu askerin vesayeti konusu “Planlarını bozduk, darbe yapacaklardı…” pekala inandırıcı. Tayyip demokrasinin simgesi oldu mu burada, bir de bütün çoğunluğu mecliste elinde bulundurmasına rağmen kendi içinde bile fire vererek geçiremediği bütün yasaları “Halk bizi buraya getirdi, halka sormak en iyisi, halk ne derse o. Referanduma gideceğiz…” demesiyse hakikaten iç gıcıklayıcı bir durum.
Ne de olsa en son Özal döneminde yaşandı bu ülkede tek partili dönem (hatırlıyor musunuz kimin adamıydı gerçekten Özal, onu iktidar koltuğuna kim oturttu onu orada oturtanları yani Evren için ‘Darbeciler yargılansın’ derken Gül, Çankaya Köşkü’nde neden ağırladı), üzerinden de epey bir zaman geçti bu dönem kapandı seçeresi bile yok adamın, bir de son sekiz yıldır AKP ile tek başına seçimle iktidara gelinen dönemi yaşıyor şu canım ülkem… Tabii yaşadığımız süreç tek parti dönemi bir nevi, koalisyon olsa bir şekilde her türlü oynanır cambaz misali ip üzerinde... Kahretsin iktidarda tek bir parti var, liderinin de Avrupa Birliği ülkelerine kadar namı gitmiş oralarda da söylenirmiş meğer “Dengesizdir, ani çıkışları olabilir, idare edin” biz yeni duyduk sonuçta üçüncü dünya ülkesi canım ülkem bize her şey geç ulaşır birde öyle kolay değil yazmak - çizmek, atmak - tutmak adamın anasını ağlatırlar, olursun darbeci, demokrasi karşıtı... Cinayet sebebi... Kavgada bile söylenmez! Adamın annesine sövsen bu kadar zoruna gitmez, önemsemez netice de demokrat sayılsın yeter kendisine. .
Demokrasi kimin kuması ya da demokrasi belası?
Şimdi şu ara başlığı atarken düşündüm de, Kenan Evren’e övgüler dizen bir zihniyet ve o zihniyetin bir şekilde piyasaya sürdüğü çocuğu Kur’an’ı 25 kere hatim yapmakla övünüyor yapmış olduğu hırsızlıkları saklayarak (M. Ali Ilıcak’tan söz ediyorum), annesi de piyasaya sürdüğü tohumunu şişiriyor, oysa unutmuş eski kocalarından biri bundan boşanmak için neler çekti (öğrenince insan üzülüyor cidden adamcağıza) illallah çekmiş meğerse bu meymenetsizlerin elinden, adam zor yırttı da ellerinden kurtuldu verilmiş sadakası varmış ne diyelim.
Şu demokrasiyi savunmak işi bu ülkede aynen emperyalist batılı ülkelerin finanse ettiği Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri dönemini anımsatıyor… O zaman da pek muhterem şu milliyetçilerimizi palazlandırırmış şu müttefiklerimiz, Türkeş az paralarını yememiştir Dolmabahçe’ye demirlemek isteyen 6. filo askerlerini denize dökerken 68 kuşağı, onlarda Amerikan askerlerini denize döktükleri için devrimcileri taşlıyorlardı.. Ee zor iş marifet ister, bir yandan para yiyeceksin bir yandan da taş atacaksın. Öyle bir milliyetçi ve misafirperverdir ki bu coğrafya Karaköy’de Amerikan askerleri için genelevleri bile boyadılar el birliğiyle…
Neyse işte yukarıda ki aynı kişiden söz ediyoruz, Nitekim paşasına övgüler dizen, 12 Eylül olduğunda 17 Aralık 1978’de, Tercüman gazetesinde “Merhaba asker” diye köşesinden bağıran kadıncığı anarken bir başka yazıda Eleştirel Günlük (EG) şöyle bir tepki göstermiş.
Yanlış anlamayın yazının içeriğine değil (en azından ben öyle düşünüyorum) aksine yazının başlığına takılmış oda başkaları gibi… Başlık şöyleydi: “Hayat kadınları bile bu kadından daha onurludur…” Burada EG “Hayat kadınlarının onursuz olduğunu söylemek ya da varsaymanın" bana yakışmadığını söylemiş… Haklıdır zaten bende kendime böyle şeyi yakıştırmam… EG devamla: “Hayat kadını olmak başka onurlu olmak başka...” aslında bende farklı bir şey söylemiyordum… Sanırım tepkim yanlış anlaşıldı. Sonuçta bütün hayat kadınlarının onurlu olmasından söz etmekte çok yersiz olur, onurlusu da var onursuzu da değil mi? … Bir de aslında EG söyledikten sonra düşündüm ya da bir anket mi yapmalıydım “Hayat kadını”, “Fahişe” ve “Orospu” arasında nerede duruyor insan, bunun temel farkı nedir böyle mi sormalıydım bilemiyorum. Yani bir fahişe ile orospu arasında hayat kadını nerede durur gerçekten, bunun kıstası nedir? Dedim ya sonuçta biliyoruz ki her hayat kadını onursuz olmuyor ama onurlu da olmuyor…
Ya da şöyle demeliyim Nazlı Ilıcak’ı demokrasinin temsilcisi olarak algılıyorsak ve bu demokrasiyi kuma diye nitelersek her dönem ve zamana göre kocaları erken yaşta mevta olursa bu kumalara nasıl davranmak lazım ya da kuma nasıl davranmalı, bileniniz varsa yazsın bi’zahmet… Kocasına ve aile örf adetlerine göre hareket etmesi mi lazım yoksa kendi ve dünyanın çağı ve de zamanın doğrusunu okuması mı gerekir? Ya da pavyonda müşterisiyle oturan ve bir bira içmek için sırf yine patronu kazansın diye seninle konuşan konsramistti nereye koyarsınız… Rica ediyorum, bi’zahmet biri açıklasın ve aydınlatsın!
Çünkü bu (sahte) demokrasi düşkünlerini artık kaldıramıyorum bu saatten sonra. . Çünkü iktidar her değiştiğinde bunları başkalarının yatağında görüyoruz, dünya cinsellik üzerine kurulmamıştır ama bu da benim ahlakımla maalesef örtüşmüyor. Çünkü Deniz Baykal’ın laikliği ve demokrasisi neyle örtüşüyorsa bunlarınki de onunla örtüşüyor.
Komünist iktidar, askerin vesayeti, irtica
Tayyip Erdoğan’ın referans aldığı Hz. Muhammed’in İslam’ı dönemine bakıldığında görülecektir ki, Ebu Bekir halifeliğini güçlendirdikten sonra kendi döneminde toplattığı 500 hadisi yaktırmıştır. Öyle ki Ebu Bekir’in koyduğu hadis yasağı yaklaşık 90 yıl devam edecektir. 632 yılında konulan yasak 720 yılına kadar sürmüştür. İslamiyet’in 7. yılında Müslüman olan halife Ömer’in Arap ırkçılığına yaptığı hizmetleri de ekleyin buna. O da 10 yıl 6 ay halifelik makamında kalmış, Ebu Bekir’in Kur’an’ın ismini Musaf olarak değiştirmesinden söz etmiyorum daha… Ya da günümüze kadar gelen bilgilere göre, Kur’an’ı Kerim’in 114 Süre ve 6666 Ayet’ten ibaret olan bir kitaptan da söz etmeyenlerden de söz etmiyorum. . Yani eksik olan 437 Ayet’ten hiç söz etmek istemiyorum… Yeri gelince yeni - yeni ısınan şu göstermelik Türban ve halifelerimiz üzerine başka bir yazıda değinmek istiyorum.
Çünkü konumuz demokrasi.
Muhafazakâr duygularıyla da örtüşen ve “Ordu darbe yapacak” diye habire ortalığa atlayanları ve TEKEL işçilerinin hak taleplerine kulaklarını tıkayan, bütün özgürlüğü ve demokrasiyi AKP’yle sınırlı tutanların böyle algılamalarını görünce merak ediyorum… Acaba kazaren Türkiye’de AKP gibi %47’lik gibi bir oranla var olan Komünist Partisi aynı yüzdeyle ve/ya da daha fazla bir oranla iktidar olsa ve TSK söz edilen bu parti içinde böyle girişimlerde ve faaliyetlerde bulunsa avazı çıktığı kadar bağıracaklar mı şu çığırtkanlar sanmıyorum. Olsa olsa o gün köşelerinden dünya üzerinde hiç var olmamış bir sistemin anti-propagandalığını yapmaya devam edip, askeri tıpkı eskiden de olduğu gibi göreve çağırırlardı. Nazlı Ilıcak vb. gibilerin köşesinden atacağı başlığı tahmin edebiliyorum: “Merhaba asker!”
Ya da artık Türban ve Kürt Sorunu’da dahil bunları geride bırakan ve artık asal sorunumuz olan şu “Demokrasi” sorununu Anayasa değişikliğini gündeme getirmeden önce bay Erdoğan, demokrasinin kaldırılması için de bir referanduma neden gitmiyor?
Sözde Muhammed’in İslamiyet’ini içselleştirdiğinden dem vuran Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Avrupa Birliği’nden feyiz alarak, kendisiyle birlikte milyon dolarlık Eminesinin Türban’ını üzerinden kaybedeceği oyları kazanmak adına başörtüsünü kullanan bu kişi 1400 yıl önce Hz. Muhammed’in köleliği kaldıran ve kadını özgürleştiren öğretisini yok sayıp tarihinde 100 yıllık bir tarihe sahip olmayan köleliği yeni kaldırmış olan ve renginden dolayı bay Obama’nın başkanlığını bile daha üzerinden atamayan Amerikalıların o muhteşem özgürlüğünü mü kendine rehber alır Erdoğan?
Hazır bu vesileyle AB’ni rehber alanlara Hollanda Adalet Bakanı’nı referans göstermek istiyorum… Hollanda’nın üçte ikisi bugün şeriatı istesin şeriatı getiririz diyen Ballin’i örnek almalıdırlar. Hazır Ballin burada demokrasinin kaldırılmasından söz ediyor, bir AB üyesi olarak demokrasi pespayeliği yapıyor, bende bir Doğu'lu ama yüzü Batı'ya dönük biri olarak Türkiye’de de demokrasinin kaldırılmasını talep ediyorum.
Bizim neyimiz eksik Allah’ın Hollandalısından?
Çünkü temel sorunumuz Türkiye’de demokrasinin algılanış biçimi, bu sorunun kaldırılmasını peygamber olarak şimdiden yeri ısıtılan Erdoğan’la birlikte Genel Kurmay Başkanı’nın da şimdiden halife seçilmesini talep ediyorum. Olmadı 8 ay var emekliliğine onursal halifede seçilebilir. Şu demokrasi belasından kurtulalım da benim için hiç bir sakıncası yok, yeter ki ülkeye huzur, güven, barış ve istikrar gelsin şeriata bile razıyım.
3 Şubat 2010 Çarşamba
Kızıl Ordu'yu inşa edin
Gudrun Ensslin
✱ Almanya’yı ve bütün Avrupa’yı yıllarca meşgul edecek bir hareketin başladığını ilan eden o mektubu yayınlayan Agit 883 ya da Agit 883 56 51 liberter - anarşizan bir dergiydi, Agit açılım olarak “ajitasyon” anlamına, 883 56 51'li rakamlar ise derginin hazırlandığı komünün telefon numarasıydı. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF - Rote Armee Fraktion) kavramının kamuoyuna ilk kez açıklandığı mektubu haftalık olarak yayımlayan dergide “Kızıl Ordu'yu inşa edin - Die Rote Armee aufbauen” adlı mektubu RAF’ın ilk metni sayılır. 5 Haziran 1970’te Gudrun Ensslin imzasıyla yayınlanan metnin, RAF kurucuları Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Ensslin tarafından onaylanan ilk metindir. Agit 883, 1969’dan 1972’ye kadar Almanya’da özellikle de Batı Berlin’de sol çevrelerin yayın organı işlevi görüyordu. Derginin çıkışı, 2 Haziran 1967’de İran Şahı’nın Berlin ziyareti sırasında kendisini protesto eden öğrencilere ateş açılması sonucu Benno Ohnesorgs’un vurulmasının ardından başlayan “alternatif medya - alternatif savunma” tartışmalarına dayanıyor.
5 Haziran 1970 tarihli 62. sayıda, RAF metninin son editörleri, eylemci çizgi ve RAF'a karşı tutum sorunu üzerinde tartışmaların ardından Nisan / Mayıs 1971'de bir grup ayrıldı ve o andan itibaren Fizz gazetesini yayınladı. Sonradan basımlara tekrar tekrar el konulması, her iki projenin de sona ermesine katkıda bulundu. Ancak, Agit 883'ün halefleri, kısa ömürlü 883 Hannover, 883 Bremen ve yerel dergiler Bambule, Berliner Anglüher ve Hundert Blumen'di.
Kızıl Ordu’yu kurmak başlıklı makale, yeni doğmakta olan ve hâlâ adı verilmeyen Kızıl Ordu Fraksiyonu, RAF’ın ilk gerçek bildirisiydi. Makale yayınlandığında, Gudrun Ensslin, Meinhof, Andreas Baader, Horst Mahler ve yaklaşık 9 kişi, Ürdün çölündeki bir Filistin eğitim kampına çoktan gitmişti.
(Kaynak: FKBC)
» Benzer yazılar: Tüm geleneksel devrimci şemaların dışında bir hareket: Kızıl Ordu Fraksiyonu
30 Ocak 2010 Cumartesi
Hayat kadınları bile bu kadından daha onurludur
Bu satırlar, Sabah gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak'a ait. 1942 doğumlu olan Ilıcak, 30 yıl önce, yani tam 38 yaşındayken askeri darbeler hakkında böyle düşünüyordu...
Tarih: 28 Ocak 2010... Taraf gazetesinde yayımlanan bir habere dayanarak "Balyoz" adlı darbenin "tutuklanacaklar listesinde" yer aldıklarını öne süren 26 gazeteci, Grand Cevahir Otel'de basın toplantısı düzenleyerek, "darbeciler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını" açıkladılar...
Grubun sözcüsü, 12 Eylül darbesini en ateşli biçimde savunmuş olan Nazlı Ilıcak'tı...
Ilıcak'ın ''27 Mayıs 1960'da başlayan süreç, 50 sene geçmiş olmasına rağmen hala sona ermedi. 21'inci asra adım attığımız yıllarda da askerin yoğun bir şekilde siyasete müdahalesinden kurtulamadığımız peş peşe ortaya çıkan belgelerden anlaşılıyor'' diye konuştuğu basın toplantısına Mehmet Altan, Abdurrahman Dilipak, Cengiz Çandar, Ekrem Dumanlı, Hasan Celal Güzel, Ali Bayramoğlu, Sadık Albayrak, Etyen Mahçupyan da katıldı.
Kendisine 12 Eylül sonrası yazdığı övgü yazıları hatırlatılması üzerine de, "bunla ilgili cevabımı yarınki yazımda açıklıyorum" diyerek, bu yazıların darbe sonrası ortamda bir bakıma dengeyi bulmak adına zorunlu yazılar olduğunu savundu.
Yazılarından bir örnek daha: "13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker.” (Nazlı Ilıcak, 17 Aralık 1978, Tercüman)
Hâlbuki Ilıcak'ın darbe tefçisi tavrı 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan bir zorunluluk değildir. Ilıcak; 12 Eylül'e giden süreçte darbeyi meşrulaştıran zemini hazırlayan yazılara imza atmıştır. Nazlı Ilıcak; Kenan Evren'in habercisidir.
Sanırım Tayyip Erdoğan’ın yanlışlarının olabileceği fakat kendisinin karizmatik bir "lider" olduğu üzerine bir ara yazılarda yazıyordu. Neyse. Sonra büyük ihtimalle beynini hiç kullanmadığına karar verdim. Çünkü bu kadından beyin dışında her şey var.
Yazılarını çaycıya yazdırıyor olabilir mi (tüm çaycılardan özür dileriz…) bilinmez ama bir köşe yazısında "bıkmadınız mı hoca efendi ile uğraşmaktan" diyordu hanımefendi..
Gazetecilikte, bir insandan bahsederken adı, soyadı ya da lakabı kullanılır. Nazlı Ilıcak yazısında "hoca efendi" deyince, bir zaman sonra benim de "hoca efendi”m oluyor çünkü. Ayrıca bir gazeteci için "bıkmak" nasıl bir kelimedir? Murat Demirel 11 kez soyduğu bankanın kapısından 12. kez elinde çuvallarla çıktığında "yine mi lan, bıktım bu adamı haber yapmaktan" mı diyecek acaba?
Zamanında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer için ben onun oruç tutuğundan da şüpheliyim diye ortam geren şahıs, meyhanede önünde viski bardağı, dansöz oynatmakta, başka yanda da oğlu striptizcileri kendi elleriyle soymaktadır.
Dediğimiz gibi, bu kadın gazetecilikten anlamıyor. kapitalist sağ mı desek, yoksa oportünist mi desek ne desek. Fikriyle zikri tutmayan şahıs, dindarın, dini bütünüz lafları altında reklam yapan kadın. Tam bir sıfat var ana - oğul ikisi için, hukuken sakıncalıdırlar.
23 Ocak 2010 Cumartesi
Tayyip'in servetinde gözümüz var
Keza TEKEL işçilerine, “Açız diye ajitasyon yapıyorlar” diye saldıran Erdoğan “İki yıldır bunları çalışmadan maaşlarını ödeyerek görevlerinde tuttuk” diye konuşurken sanki marifetmiş gibi böbürleniyor ya onlarda direnerek cevap veriyor. Kasımpaşalılığı elden bırakmayan ve her fırsatta işçileri tehdit eden Tayyip Erdoğan bunları söylüyor ya bir devletin görevi nedir diye sormak lazım Erdoğan’a diyerek yazmaya devam ediyorum…
Şimdi gelelim soruya(?) gerçekten devletin tanımı nedir?
Bunu örneklendirmek çok kolay nedeniyse devletin biçiminin egemenliğin kaynağına göre değişmesi, örnekleri şöyle sıralamak mümkün;
Monarşik devlet, Oligarşik devlet, Teokratik devlet, Demokratik devlet…
Bizde 'Toplumculuk' olmadığına göre AKP iktidarıyla birlikte devletin şuan ki tanımı oligarşiye ve teokratik devlete daha yakın, her ikisinde de “Egemenliğin belli bir sınıf veya gruba ait olduğu devlet biçiminin” ve yine “Egemenlik kaynağının dine daha yakın ve dayandığı devlet biçimi” şekli var. Yani İslami motiflerle örülü tek adam ve tek partili dönem arzusu içinde “Gizli faşizm”in niteliği var şuan ki iktidar (devletinin) biçiminde.
Oysa Türkiye gerçek anlamda bir sosyal devlet olsaydı ve toplumculuk ön planda olsaydı, Erdoğan yukarıda ki sözü söyleme cüretini bulamayacaktı kendinde. Çünkü iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemi hâkim olacaktı ve Erdoğan gibilerde burada saçmalamayacaktı. . (Venezüella örneğine bakılabilinir) evrimle örgütlü bir emekçi sınıfın kurulmasına sosyalizm diyoruz ama TEKEL direnişinde de hemen hemen kolektif bilincin gün yüzüne çıktığını görebiliyoruz. Türk ve Kürt işçiler hep bir arada 100 yıllık bir dostluğu resim ediyorlar bize.
Tayyip Erdoğan’ın Amerikan masalarında hazırlanmış ve nihayetinde de yüzüne – gözüne bulaştırdığı ve beceriksiz “Açılım”ına da bir şekilde cevapta veriyor şuan TEKEL işçileri. Fabrikaları bir imzayla ve 1 milyar 720 milyon dolara BAT (British American Tobacco)’ya satılırken sırtları sıvazlanmış ve birden kendilerini 4-C denilen kölelik dayatmasıyla karşı karşıya bulunca TEKEL işçisinin direnişi kuşkusuz umut vaat ediyor bu saatten sonra bizler için. İşçi sınıfı hareketinin Türkiye’deki tarihinden habersiz olan Erdoğan ve şürekâsına kendi kaynağından cevap veriyor. Devrimci gelenekte söz sırası şimdi. . Yani TEKEL işçilerinde!
Hani şu Erdoğan’ın TEKEL işçileri için “İdeolojik bakıyorlar” sözüne atıfta bulunuyorlar: “Senin ideolojin yok mu?” Öyleyse al sana ideoloji… Bu ekmeğin ideolojisi işte!
Bu yüzden burası Türkiye! Yani TV kanallarınca gece gündüz program yaptırılıp şu katillerin cezaevlerinden alınıp beş yıldızlı otellere yerleştirildiği, sırtlarının sıvazlandığı katillerin otogarlarda (Hrant Dink cinayetinden önce) ümmetçi polislerce karşılandığı ve bayraklar karşısında resimlerin çekildiği, iktidar bir gece de değişince sakalı koyup, türbanı takıp yine bir gecede jeeplere binip köşe edinenlerin ülkesi.
Yani Türkiye adında bir ülkenin sözüm ona liderliğini yapan, dünyanın en güçlü Müslüman zenginleri arasında beşinci ama dünya liderleri arasında da yedinci olan Tayyip Erdoğan'ın Türkiyesinden söz ediyorum, TEKEL işçilerini kastederek kendi işçilerine söylediği 'Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmem' sözüne karşılık, şimdi bu ülkede emeğiyle çalışanlar ve karşılığını alamayanlar adına üniversite bitirip de iş bulamayanlar, işsizler, emekli maaşıyla kıt kanat geçinenler, asgari ücreti bile bulamayıp her boka vergi vermek zorunda olanlar ve TEKEL işçileri adına bir kez daha soruyorum Tayyip’in serveti işe yarar mı?
Peki ala yarar, neo liberal politikalar çerçevesinde “Sağlığın ticarileştirilmesi” sonucunda halk sağlığı uzmanlarına göre ise, bir sağlık ocağının maliyeti 50 bin dolar civarında. Yani bu parayla 77 milyar 550 bin TL!... Buna göre, Tayyip’in servetiyle 26 bin Sağlık Ocağı yapabilir, yine Tayyip’in servetiyle 40 bin çocuğun bakımı ve 60 bin çocuk okutabilir, yeni iş sahaları açılabilinir. Evet Tayyip'in serveti bal gibi işe yarar, bu yüzden Tayyip’in servetinde gözümüz var!
Not: Tayyip’in serveti ne işe yarar istatistik bilgileri soL. org.tr’den alınmıştır.




