5 Şubat 2010 Cuma

Komünist parti, askerin vesayeti, irtica

Kaan Arslanoğlu’ndan çağrışımla şunu söylemek istiyorum, kutsal kitaplar varken çağdaş medya yoktu şimdi çağdaş medyanın tam anlamıyla bir yalan makinesine çevrildiğine benzer böyle şeyler demişti kendisi hatırladığım kadarıyla “Bok yağıyor üstümüze” başlıklı yazısında. Çok haklı bir serzeniş, sistemin bütün görevlileri iş başında çok acayip bir şekilde demokrasiyi savunuyorlar. O yüzden Kaan Arslanoğlu “Yalan haberden kaçarsanız, magazine yakalanıyorsunuz, ondan kurtulsanız dizilere, en kötüsü reklâmlara…” derken duygularıma tercüman olmuş diyebilirim.

Şimdi köşe kapma derdinde olanlar bugün için herkese demokrasi olgusunu pazarlamaya çalışıyorlar, tartışma programlarında bile daha da ileri gidip solun nasıl olması gerektiğine dair yazıp – çizip ahkam kesiyorlar: “Bizi dinleyeceksiniz, önce biz bir konuşalım, siz bir susun bakalım, bizden sonra konuşursunuz” söylevleri gerçekten TV kanallarından yüzümüze çarpıyor.

Muhteşem bir demokrasi ahengi varmış gibi ülkede bizimkilerde izliyorlar, neymiş efendim AKP sayesinde istikrar geldi, durumlar çok iyi hele şu askerin vesayeti konusu “Planlarını bozduk, darbe yapacaklardı…” pekâlâ inandırıcı. Tayyip demokrasinin simgesi oldu mu burada, bir de bütün çoğunluğu mecliste elinde bulundurmasına rağmen kendi içinde bile fire vererek geçiremediği bütün yasaları “Halk bizi buraya getirdi, halka sormak en iyisi, halk ne derse o. Referanduma gideceğiz…” demesiyse hakikaten iç gıcıklayıcı bir durum.

Ne de olsa en son Özal döneminde yaşandı bu ülkede tek partili dönem (hatırlıyor musunuz kimin adamıydı gerçekten Özal, onu iktidar koltuğuna kim oturttu(?) onu orada oturtanları yani Evren için ‘Darbeciler yargılansın’ derken Gül, Çankaya Köşkü’nde neden ağırladı), üzerinden de epey bir zaman geçti bu dönem kapandı seçeresi bile yok adamın, bir de son sekiz yıldır AKP ile tek başına seçimle iktidara gelinen dönemi yaşıyor şu canım ülkem… Tabii yaşadığımız süreç tek parti dönemi bir nevi, koalisyon olsa bir şekilde her türlü oynanır cambaz misali ip üzerinde... Kahretsin iktidarda tek bir parti var, liderinin de Avrupa Birliği ülkelerine kadar namı gitmiş oralarda da söylenirmiş meğer “Dengesizdir, ani çıkışları olabilir, idare edin” biz yeni duyduk sonuçta üçüncü dünya ülkesi canım ülkem bize her şey geç ulaşır birde öyle kolay değil yazmak – çizmek, atmak – tutmak adamın anasını ağlatırlar, olursun darbeci, demokrasi karşıtı... Cinayet sebebi... Kavgada bile söylenmez! Adamın annesine sövsen bu kadar zoruna gitmez, önemsemez netice de demokrat sayılsın yeter kendisine. .

Demokrasi kimin kuması ya da demokrasi belası?
Şimdi şu ara başlığı atarken düşündüm de, Kenan Evren’e övgüler dizen bir zihniyet ve o zihniyetin bir şekilde piyasaya sürdüğü çocuğu Kur’an’ı 25 kere hatim yapmakla övünüyor yapmış olduğu hırsızlıkları saklayarak (M. Ali Ilıcak’tan söz ediyorum), annesi de piyasaya sürdüğü tohumunu şişiriyor, oysa unutmuş eski kocalarından biri bundan boşanmak için neler çekti (öğrenince insan üzülüyor cidden adamcağıza) illallah çekmiş meğerse bu meymenetsizlerin elinden, adam zor yırttı da ellerinden kurtuldu verilmiş sadakası varmış ne diyelim.

Şu demokrasiyi savunmak işi bu ülkede aynen emperyalist batılı ülkelerin finanse ettiği Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri dönemini anımsatıyor… O zaman da pek muhterem şu milliyetçilerimizi palazlandırırmış şu müttefiklerimiz, Türkeş az paralarını yememiştir Dolmabahçe’ye demirlemek isteyen 6. filo askerlerini denize dökerken 68 kuşağı, onlarda Amerikan askerlerini denize döktükleri için devrimcileri taşlıyorlardı.. Ee zor iş marifet ister, bir yandan para yiyeceksin bir yandan da taş atacaksın. Öyle bir milliyetçi ve misafirperverdir ki bu coğrafya Karaköy’de Amerikan askerleri için genelevleri bile boyadılar el birliğiyle…

Neyse işte yukarıda ki aynı kişiden söz ediyoruz, Nitekim paşasına övgüler dizen, 12 Eylül olduğunda 17 Aralık 1978’de, Tercüman gazetesinde “Merhaba asker” diye köşesinden bağıran kadıncığı anarken bir başka yazıda sevgili Eleştirel Günlük (EG) şöyle bir tepki göstermiş(!)

Yanlış anlamayın yazının içeriğine değil (en azından ben öyle düşünüyorum) aksine yazının başlığına takılmış oda başkaları gibi… Başlık şöyleydi: “Hayat kadınları bile bu kadından daha onurludur…” Burada EG “Hayat kadınlarının onursuz olduğunu söylemek ya da varsaymanın" bana yakışmadığını söylemiş… Haklıdır zaten bende kendime böyle şeyi yakıştırmam… EG devamla: “Hayat kadını olmak başka onurlu olmak başka...” aslında bende farklı bir şey söylemiyordum… Sanırım tepkim yanlış anlaşıldı. Sonuçta bütün hayat kadınlarının onurlu olmasından söz etmekte çok yersiz olur, onurlusu da var onursuzu da değil mi? … Bir de aslında EG söyledikten sonra düşündüm ya da bir anket mi yapmalıydım(?) “Hayat kadını”, “Fahişe” ve “Orospu” arasında nerede duruyor insan, bunun temel farkı nedir böyle mi sormalıydım(?) bilemiyorum. Yani bir fahişe ile orospu arasında hayat kadını nerede durur gerçekten, bunun kıstası nedir? Dedim ya sonuçta biliyoruz ki her hayat kadını onursuz olmuyor ama onurlu da olmuyor…

Ya da şöyle demeliyim Nazlı Ilıcak’ı demokrasinin temsilcisi olarak algılıyorsak ve bu demokrasiyi kuma diye nitelerirsek her dönem ve zamana göre kocaları erken yaşta mevta olursa bu kumalara nasıl davranmak lazım(?) ya da kuma nasıl davranmalı, bileniniz varsa yazsın bi’zahmet… Kocasına ve aile örf adetlerine göre hareket etmesi mi lazım yoksa kendi ve dünyanın çağı ve de zamanın doğrusunu okuması mı gerekir? Ya da pavyonda müşterisiyle oturan ve bir bira içmek için sırf yine patronu kazansın diye seninle konuşan konsramistti nereye koyarsınız… Rica ediyorum, bi’zahmet biri açıklasın ve aydınlatsın!

Çünkü bu (sahte) demokrasi düşkünlerini artık kaldıramıyorum bu saatten sonra. . Çünkü iktidar her değiştiğinde bunları başkalarının yatağında görüyoruz, dünya cinsellik üzerine kurulmamıştır ama bu da benim ahlakımla maalesef örtüşmüyor. Çünkü Deniz Baykal’ın laikliği ve demokrasisi neyle örtüşüyorsa bunlarınki de onunla örtüşüyor.

Komünist iktidar, askerin vesayeti, irtica
Tayyip Erdoğan’ın referans aldığı Hz. Muhammed’in İslam’ı dönemine bakıldığında görülecektir ki, Ebu Bekir halifeliğini güçlendirdikten sonra kendi döneminde toplattığı 500 hadisi yaktırmıştır. Öyle ki Ebu Bekir’in koyduğu hadis yasağı yaklaşık 90 yıl devam edecektir. 632 yılında konulan yasak 720 yılına kadar sürmüştür. İslamiyet’in 7. yılında Müslüman olan halife Ömer’in Arap ırkçılığına yaptığı hizmetleri de ekleyin buna. O da 10 yıl 6 ay halifelik makamında kalmış, Ebu Bekir’in Kur’an’ın ismini Musaf olarak değiştirmesinden söz etmiyorum daha… Ya da günümüze kadar gelen bilgilere göre, Kur’an’ı Kerim’in 114 Süre ve 6666 Ayet’ten ibaret olan bir kitaptan da söz etmeyenlerden de söz etmiyorum. . Yani eksik olan 437 Ayet’ten hiç söz etmek istemiyorum… Yeri gelince yeni – yeni ısınan şu göstermelik Türban ve halifelerimiz üzerine başka bir yazıda değinmek istiyorum.

Çünkü konumuz demokrasi.

Muhafazakâr duygularıyla da örtüşen ve “Ordu darbe yapacak” diye habire ortalığa atlayanları ve TEKEL işçilerinin hak taleplerine kulaklarını tıkayan, bütün özgürlüğü ve demokrasiyi AKP’yle sınırlı tutanların böyle algılamalarını görünce merak ediyorum… Acaba kazaren Türkiye’de AKP gibi %47’lik gibi bir oranla var olan Komünist Partisi aynı yüzdeyle ve/ya da daha fazla bir oranla iktidar olsa ve TSK söz edilen bu parti içinde böyle girişimlerde ve faaliyetlerde bulunsa avazı çıktığı kadar bağıracaklar mı şu çığırtkanlar(?) sanmıyorum. Olsa olsa o gün köşelerinden dünya üzerinde hiç var olmamış bir sistemin anti-propagandalığını yapmaya devam edip, askeri tıpkı eskiden de olduğu gibi göreve çağırırlardı. Nazlı Ilıcak vb. gibilerin köşesinden atacağı başlığı tahmin edebiliyorum: “Merhaba asker!”

Ya da artık Türban ve Kürt Sorunu’da dâhil bunları geride bırakan ve artık asal sorunumuz olan şu “Demokrasi” sorununu Anayasa değişikliğini gündeme getirmeden önce bay Erdoğan, demokrasinin kaldırılması için de bir referanduma neden gitmiyor?

Sözde Muhammed’in İslamiyet’ini içselleştirdiğinden dem vuran Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Avrupa Birliği’nden feyiz alarak, kendisiyle birlikte milyon dolarlık Eminesinin Türban’ını üzerinden kaybedeceği oyları kazanmak adına başörtüsünü kullanan bu kişi 1400 yıl önce Hz. Muhammed’in köleliği kaldıran ve kadını özgürleştiren öğretisini yok sayıp tarihinde 100 yıllık bir tarihe sahip olmayan köleliği yeni kaldırmış olan ve renginden dolayı bay Obama’nın başkanlığını bile daha üzerinden atamayan Amerikalıların o muhteşem özgürlüğünü mü kendine rehber alır Erdoğan?

Hazır bu vesileyle AB’ni rehber alanlara Hollanda Adalet Bakanı’nı referans göstermek istiyorum… Hollanda’nın üçte ikisi bugün şeriatı istesin şeriatı getiririz diyen Ballin’i örnek almalıdırlar. Hazır Ballin burada demokrasinin kaldırılmasından söz ediyor, bir AB üyesi olarak demokrasi pespayeliği yapıyor, bende bir Doğu'lu ama yüzü Batı'ya dönük biri olarak Türkiye’de de demokrasinin kaldırılmasını talep ediyorum.

Bizim neyimiz eksik Allah’ın Hollandalısından?

Çünkü temel sorunumuz Türkiye’de demokrasinin algılanış biçimi, bu sorunun kaldırılmasını peygamber olarak şimdiden yeri ısıtılan Erdoğan’la birlikte Genel Kurmay Başkanı’nın da şimdiden halife seçilmesini talep ediyorum. Olmadı 8 ay var emekliliğine onursal halifede seçilebilir. Şu demokrasi belasından kurtulalım da benim için hiç bir sakıcası yok, yeter ki ülkeye huzur, güven, barış ve istikrar gelsin şeriata bile razıyım.

Not: Birbirimizin korkularını savunmayalım, korkunun önünü keselim. . Müslüman ya da Kürt ve Türk olmaktan başka şeylerde var.

Hiç yorum yok: