30 Temmuz 2008 Çarşamba

AKP bugün “kapatılmıştır”, bugün “açılmıştır!”

Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar Türkiye’de “demokrasi” açısından ilerisi için ne getirmiştir ne götürmüştür bunu zaman gösterecek? Karar; Anayasa Mahkemesi üyelerinden 6 üyenin kapatılsın, 4 üyenin hazine yardımını yarıya indirilsin oyu ve 1 üyenin ise kapatılmaması yönündeki oyuyla sonuçlandı. Şüphesiz ki herkes bugün için derin bir “oh” çekmiştir. Kısır döngüler belirli bir süre rafa kaldırılmış durumda. Kutuplaşmalarsa şimdilik giderilmiş. AKP için de yeni bir dönemin başlangıcı olduğu da göz önüne alınırsa Türkiye’de de birçok şeylerin değiştiğinin göstergesidir Anayasa Mahkemesi’nin kararı. Zira, Haşim Kılıç’ın yaptığı açıklamada da AKP’ye ciddi bir ihtar verildiği de açıklanan karar içinde de yer aldı.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı TSK’nın da görüşü gibi alınabilinir mi? Bunu bilemiyorum ama şu var ki, bir uyarı yapılmıştır. AKP’nin daha ileriye gitmemesi için yapılan son uyarı mıdır, yoksa Türkiye’de ciddi bağlamda bir değişikliğin ilk adımı mıdır? Bunun kararını biz veremeyiz. Fakat, her ne olursa olsun AKP bugün hem kapatılmıştır, hem de bugün açılmıştır tekrardan!

27 Haziran 2008 Cuma

4 Formül

Gündemimiz “futbol”dan kurtulur kurtulmaz ve Türk Milli Takımı elenince Euro 2008’den, hoca efendi diye tanımladıkları dönecek mi dönmeyecek mi tartışmaları gündemin baş sayfasına oturdu nihayet. İşin açıkçası iyi de oldu. Futbolla yatıp kalkan güzel yurdum insanı, % 22’lik “otomatik” elektrik zammı ve benzin zammıyla uyandı ertesi sabah.

Emperyalizmin 3 F formüllü (futbol, fiesta, festival) her zaman ki gibi başarılı oldu bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde. Bilinir ki, bizim gibi üçüncü dünya ülkeleri ve sömürülen halklar genelde bu tür şeylerle oyalanır ve meşgul edilir. Futbol holiganlığımız, fiesta ve festival şenliklerimiz bitmez. Fethullah'ı da eklersek formül dörtte denk geliyor: Fethullah, futbol, fiesta, festival!

Efendim dost sayfalara yorum yazarken de bunu kast ediyordum. Belki de bazıları içinden ordu yanlısı-postal yalayıcısı ve ya Kemalist’tir olmadı “darbeci”dir bunu yazan diye düşünenlerde olmuştur. Bilemiyorum son günlerin moda kavramı “Ergenekoncu”da olabilirim bu mantıkla hareket edersek. Normaldir, özgürlüğü başörtüsüne indirgeyince her şey olursunuz. Unutmayın burası Türkiye!

Sanki TC’de ki bütün “darbe”, cunta girişimleri Amerika’dan bağımsız yapılıyormuş gibi bir görüngüye sahip birçoğumuz. Ama Avrupa’nın ya da Amerika’nın hiçbir müdahalesini de ilginçtir “darbe” olarak nitelemeyiz. Sanırım bu da bizim ülkemiz insanına özgüdür. Doğaldır. Ne de olsa söz konusu bağımsızlıktır ve bizim gibi üçüncü dünya (çöp) ülkelerinde olmasındadır sorun. Neyse sanırım kimse ciddiye almadı. Bu yüzden kötü mü oldu iyi mi valla bilemiyorum. Sanırım biraz da hak ettik bunları.

İçimiz rahat mı etmeli bilemiyorum. Evet, Türkiye’de Humeyni yok, öyle de olmalıdır zaten. Taraftarları, destekleyicileri, benimseyenleri de olacaktır bu normaldir. Normal olmayansa Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına çıkıp Humeyni’yi seviyorum diyen başörtülü kızın muğlaklığıdır, (ki sevmek gibi bir zorunluluğu da yoktur zaten) fakat buradaki muğlaklıksa maalesef benimsediği (üstelik Sunni mezhebinden olmasına rağmen -bu da zorunluluk değildir- ama Şii bir lider olan Humeyni’yi sevmesi ve rejimini benimsemesiydi) insanların aklına gelen sorulardan birkaçıydı ve ne olursa olsun İran’da eğitimini tamamlayacağına kendini tutamayıp Kanada’da bulmuş olmasıydı. Hem de 3 gün içinde vatandaşlığını kazanmış olmasıydı o ülkenin?

Öyle ki tarih bilgisiyse tam anlamıyla insanı dumura uğratıyordu. Sözüm ona Sütçü İmam’ın gerçek anlamda halkı örgütlediğini ve asal olarak ta “bağımsızlık mücadelesi”nin, “İmam”lardan başladığı yargısıydı. Oysa Sütçü İmam işgalci askeri vururken bu savaş başlamamış, Anadolu’da halkın içten içe örgütlendiği gerçeğini ve en önemlisi de Sütçü İmam’ın “İmamlık” gibi bir görevi olmadığını ve bunun bir ad (sıfat) taşımasından kaynaklı olduğunu unutmuş olmasıydı. Ya da bilmiyordu. Zaten bilmediği de ortada açıkça sırıtıyordu.

Neyse. Unuttum bu gündem de değildi çoktan bağnazlaştı. Konumuz aslında hoca efendi diye tabir ettikleri sümüklü birinin döner mi dönmez mi sorunuydu. Acaba hoca efendileri dönerse ne olur? Valla birçoğu hiçbir bok olmaz diyor. Birçoğu da Türkiye karışır diyor. Humeyni ABD ve yandaşları sayesinde iktidara oturdu. Oturur oturmaz da özgürlükleri savunacağını söyleyip koltuğa oturdu. Destek aldı, sonrada kendini destekleyen birçok ilerici akım mensubunu kurşuna dizdirdi. Kendine yaraşanı mı yaptı yoksa tabir yerindeyse “takkiye mi yaptı”, ya da bütün mollalar gibi düsturuna uygun davranıp Tanrı katında yüceldi mi? Bence Humeyni iyi bir takkiyeciydi ve de bütün söylediklerimize daha uygun bu söylediklerimiz sanırım. İş biraz sakal ve sarıktan ibaret gibi görünüyor ama öyle değil sanırım. Çünkü bütün karşı çıktıkları ne varsa “Din”i anlamda hepsini bu tip adamlar uygulamakta. Faiz derseniz faiz vb. vb. listeyi uzatmak kolay ama Türban deyince akan sular duruyor, sırası değil biliyorum bu yüzden burada bu konuya nokta koyuyorum.

Gerçi CIA yazıp çiziyor, demek ki adamlar bir şey biliyor da yazıp çiziyorlar. Örneğin benim de aklıma birden Pakistan’a 10 yıl sonra dönüş yapan ve kırmızı halılarda yürüyen Bennazir Buto geldi. Ne olmuştu gerçekten Buto’ya? Neden öldürüldü? Bilen varsa lütfen burada yazsın. Ama benim bildiğim İslami bir örgüte ihale edilmiş olmasıydı bu suikastın. Bu da biraz ipucu veriyor ama üzerinde durmayacağım. İşin içinde emperyalizm varsa asıl suçlunun kim ve kimler olduğu aşikardır ve bu da yeterlidir. Tanrı korusun ya Fethullah’ta ayağının tozuyla çok sevdiği ülkesine ayak basar basmaz Buto gibi hazin bir sonla yaşamını noktalarsa, ne yaparız?

Belki de ve de bu yüzden, biz bu tip adamlar yüzünden çok ülkeye benzetiliriz: Malezya’ya, Cezayir’e, Irak’a ve İran’a?!

Bu benzetmeler oldum olası baş ağrıtmıştır zaten... Bir siyasi cinayet işlenir, “Mollalar İran'a" sloganını duyarsınız, ya da “Post”ta ya da “Tribune”de “derin analiz” adı altında “Türkiye neyleşiyor mu” sorusuna yanıt aranır...

Gerçekten biz neyleşiyoruz, bilen var mı?

21 Haziran 2008 Cumartesi

Şirinlenmek (!)

Şirinler
, Belçikalı (aslen İngilizmiş) çizer Peyo'nun ünlü eseri. 1958'de Pierre Culliford tarafından çizgi roman olarak ortaya çıkmış. 1981'de televizyonda gösterilen Şirinler büyük ilgi görüyor. Orijinal ismi "Schtroumpfs" (İngilizce'de "Smurf"muş) karakterlerin yaratıcısına göre orijinal isim, bir dil sürçmesi eseri tesadüfen ortaya çıkıyor. Biliniyor ki yıllarca Türkiye'de de gösterilen ve beğeni ile izlenen çizgi film, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede, yüksek izlenme oranlarına rağmen gösterimden kaldırılmıştır.

Bu yüzden Şirinler hakkındaki bir iddia uzun zamandır tartışma yaratıyor. Bu iddiaya göre Şirinler'in İngilizce adı olan "Smurf", "kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar" veya "kızıl şapka altındaki sosyalist adamlar" cümlelerinin kelime baş harflerinden türetildi. Şirin babanın kırmızı şapkası, Şirin Köy'de hiçbir mabet veya tapınağın olmayışı, tüm şirinlerin komünal bir yaşam sürmeleri, her şeyin el birliği ile yapılışı ve hiç para (kapital) kullanmayışları bu iddiaları tetikliyor. Ayrıca baş kötü Gargamel'in paraya karşı olan hırsının da, komünal toplumun düşmanı olan kapitalizmi sembolize ettiği iddia ediliyor. Ayrıca kötü adam Gargamel'in, papaz cübbesi giyerek dini sembolize ettiği, para düşkünü olduğu ve Şirinleri sürekli yemek istediği için Amerika'ya benzetildiği ortaya atılmış. İngilizce ismi Azrail olan, Gargamel'in kedisi Azman’ın Amerika'nın peşinden koşan küçük insanları sembolize ettiği de sanılıyor.

Yıllardır bu konu özellikle üzerinde çeşitli platformlarda tartışmalar yapılmakta (…) Ayrıca bu konu pek çok iletişim fakültesinde “medya ve kültür”, “kültürel emperyalizm” gibi derslerde ders konusu olarak işleniyor, tıpkı pek çok çizgi film, dizi ve sinema filmleri ile birlikte olduğu gibi. Bugünlerde Hollywood, Şirinleri sinemaya taşıyor aslında biraz da bundan Şirinler'i gündeme getirme gereksinimi hissediyorum. Çünkü biz halen “Şirinler'in komünist olup, olmama ihtimali üzerindeyiz.”

Peki, gerçekten Şirinler komünist midir yoksa son yılar da İtalyan araştırmacı Antonio Soro’nın belirttiği gibi mason mu? Kafanız karışmasın! Komünizmle masonluk arasında elbette ki derin farklar var. “Nasıl yani yıllarca tek kanalda izlediğimiz ve hala bu gün izlemekte olduğumuz masum şeyler yani Şirinler azılı birer komünist mi?” Masonluk olgusunu bir kenara bırakırsak vahşi kapitalizmin tavan yaptığı çağımızda Şirinlerin komünist olarak anılması oldukça şirin duruyor bence.

Neyse…

Öncelikle Şirinleri çözümlerken hangi yöntem üzerinden gideceğimiz belirleyelim. Çözümlemede kullanacağımız yöntem metin okuma olacak. Zannedilenin aksine alt metin okuma yapacağız. Yani Şirinlerin yaşayışı, davranışı, kişilikleri, aslında neleri temsil ediyor olduğuna yani buna bakacağız. Bu konuda bir örnekle başlayalım konunun anlaşıla bilirliğini arttırmak açısından II. Dünya Savaşı’nda Hitler hem radyoyu hem de sinemayı kendi istediği mesajlarla süsleyerek Alman haklını uyuşturuyordu. II. Dünya Savaşı dönemin (Hitler dönemi) Almanya'sının sinemasına bakıldığında o dönem çekilen tüm filmlerde aktör ve aktrisler sarışın ve mavi gözlüdür. Burada amaç saf Alman ırkını temsil etmek, izleyicinin kafasında Alman imajını oluşturarak beyin yıkamaktır.

Şirinlerin temel noktaları para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri Şirin babanın Karl Marx'a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir. Herkes kendi işini yapıyordur ve mutludur. Herkes aynı şeyi giyiyordur. Seçimlerle iş başına gelen de yoktur. Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder, altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) onları elde edip para kazanmak ya da onları yakalayıp yok etmek istiyor. Bu yüzden Gargamel şuna kızabilir: “Köprü yapan Şirinle, aşçı Şirin aynı payı alıyor, Şirin babaya da aynı pay düşüyor. Kendine pay ayırmıyor. Aile kavramı yok, herkes kardeş...” Bu yüzden hiçbir şey nedenselleştirmez... Kan bağının hiçbir önemi yok.

Başta da belirttiğimiz gibi Şirinler tamamen komünal bir yaşam savunuyorlar ve bu açıdan bakıldığında anarşizmle karıştırılması muhtemeldir. Ama karakterlerin genel özellikleri gerekli ayrımı yapmamıza yardımcı olabiliyor. Artık biliyoruz ki Şirinlerin temsil ettiği çok farklı unsurlar da vardır.

Şirinler, mason locasının ürünü mü? İtalyan araştırmacı Antonio Soro karakterlerin ve hikayenin arkasında bir mason locası olduğunu söylüyor. Soro, "Şirinler, gerçek bilgi ve masonluk" adlı kitabında her bir mavi Şirinler yaratığının gnostik (Tanrı’nın sırrını bilgi temelinde arayan felsefik akım) karakterinde en gizli mason localarından birini sakladığını açıkladı. Şirin baba karakteri de bu mason locasının “büyük üstadı.”

Şirinlerin “mason” ya da “komünist” olduğu o kadar da umurumda değil işin açıkçası. Altı üstü bir çizgi dizi ama Hollywood bunu iyi kullanıyor, yani sinema sektörünü... Her senaryoyu yapım aşamasına getirmeden önce beş adet senaryoyla birlikte birini mutlaka Pentagon'a gönderip, çıkması gereken sahneye bile müdahale edebilen “özgür” bir sinema sektörü Amerikan sineması.

Hollywood ve Pentagon bu kadar korkuyorsa paylaşımdan - paylaşmaktan bir sorun vardır orada da diye düşünüyorum. Bu yüzden Şirinler çizgi karakter olarak kalsa da, paylaşmayı bize hatırlatıyor. Ve/ya da en azından şunu yaptılar: “Bizi düşündürdüler, hem de paylaşmanın ne kadar kutsal ve güzel bir olgu olduğunu anımsattılar.”

Amerika döneminde Şirinleri yasakladı, (bir çizgi filmi yasaklayabilen, sözüm ona özgürlüklerin kalesi bir ülkeden söz ediyoruz) şimdiyse yayım hakkını alarak sinema filmini çekmeye yelteniyor. Ama arada sorunlar var: “Ya Amerikalı çocuklar, paylaşmayı öğrenirse?” diye de ütopik bir his taşımıyor değilim şu son zamanlar. Ne dersiniz?

14 Haziran 2008 Cumartesi

Köleliği halen beyinlerinden kaldıramamışların hanesine yazılmalıdır kölelik

"Aldandın sen Lumumba aldandım ben, aldattılar aklı ve özgürlüğü. Bilmem gerekliydi ya, bunu ben kurtuluş savaşı çocuğu tanımalıydım bu eski yüzü İzmir'den Ankara'ya yangınlar alazında çocukların çığlığından, anaların acısından.

... Güçlüdürler, güçlü onlar: Kongo zengin, ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir, dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar aldanıyoruz durmadan, elimizde ne var? Asya'da, Afrika'da, Güney Amerika'da, Perulu kızlar, Vietnamlı oğullar ve sen Lumumba bedeni delik deşik zenci baba!" (Ceyhun Atıf Kansu)

Lumumba'nın yıkılmış olan heykeli ki, yarın yeniden yükselecektir, dünya devriminin bu şehidinin trajik öyküsü bize şunu hatırlatıyor, kesin olarak "emperyalizme hiç bir şekilde güven olmaz", hiçbir şekilde, zerre kadar.

7 Haziran 2008 Cumartesi

“Bizim Taraf”dan olmak

Memleketin dört bir yanını sardı, “Anayasa Mahkemesi”nin “Türban iptali” kararı, herkes tutuştu (sözüm ona gerçek bir demokrasi varmış gibi) “Demokrasi” elden gidiyor, "Cübbeliler darbe” yaptı diye. Şimdilik kimse üstüne almıyor. Efendim biz şu koca harflerle yazılan “Demokrasi”den yanaydıklarla geçiştirilenlerden sonrada, aslında kabullenmeseler de Anayasa Mahkemesi’nin “Türban’ı iptal kararı” o gün için “Üniversitelerde türbana serbestlik vereceğini sanan saf diller, sonradan rotayı değiştirip deyim yerindeyse, “Görüyor musunuz şu yaşananları, bu bir yargı darbesidir" bazıları da ahkam keserek "Bizde birer soğuk duş etkisi yaratmadı bütün bunlar, kaldı ki biz böyle olacağını biliyorduk” söylevleriyle günü kurtarmaya çalışıyorlar.

İşin açıkçası sabit fikir yürütenler üzerinde kimse durmadı. Bunlardan biri Anayasa Başkanının görüşünü "İptal" kararından önce tarafını ve tavrını belirlemesinin (deyim yerindeyse kullanacağı oyu acıkça karşı "red" vereceğinin) üzerinde kimse durmadı ya da durmak istemedi. Ve/ya da çok normal bir şeymiş gibi görünüp "Demokrasi" diye algılandı bütün bunlar.

Sanki bu duygu patlamasını yaşayanlar neredeyse kendini tutamayıp ağlayacaklar ve AKP’nin kapatılmasını bununla engelleyecekler sanırsınız ve daha dün ateşli bir şekilde AKP’nin savunuculuğunu yapmadılar sanki? Oysa başından beridir, AKP’nin kapatılma olasılığının kapatılmama olasılığından daha yüksek olacağı gün gibi ortadayken. Yargıtay’ın açmış olduğu kapatma davasının Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden bağımsız olmadığını da dillendirmemize rağmen, bu yasanın “Burjuva demokrasisi”ne dayandığını, bunun asal gücünün de “Laiklik ilkesinin” hukuk ve yasalardan aldığı bir güçle olduğuna vurgu yaptık. (Blog'u inceleyebilir meraklı arkadaşlar, kaldı ki, fikir paylaştığımız birçok arkadaşla, hem onların kendi sayfalarında hem de kendi yorum sayfalarımızda görüş belirttik.)

Papatya falı
AKP ya kapatılmayacak, ya da kapatılacak! Yani ya AKP ya TSK!

Kaldı ki Kemalist ideolojinin temel kuralı, muhalifini her türlü entrikayla bertaraf etmektir. Bunu şimdi AKP’de deniyor. Örnek mi Fikri Sağlar’ın, BirGün Gazetesi’nde kaleme aldığı yazısında ki iddialar. Bütün bu süreçlerden sonra gizli sevinenler olduğu kadar açıktan sevinenler de olacak. Düşünmek bile istemiyorum ama düşünsenize bir Genelkurmay Başkanı atanmış ve (onların deyimiyle) dini bütün biri var TSK'nın başında ve şu AKP'nin İslam'i açılımları ele alındığında, ona buna özgürlük diyenlerin yüzlerini görmek isterdim. Şimdilik böyle bir şey yok. Ama ya olsaydı?

Fakat AKP kapatılmasa da, kapatılsa da sevineceğim. Bu her iki olgu da Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır diye düşünmemden kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu hesaplaşma (ya da iç çatışmada) işin açıkçası ben gizli sevinenlerden değilim, hiçbir zamanda olmadım, doğama da aykırı zaten gerici bir zihniyete alkış tutmak, aksine açıktan sevinen ve hatta bunun için büyük puntolarla yeniden ve yine yazıp - çizen “Sevinenlerdenim!” Şükürler olsun!

Hiçbir programı olmayan, stratejisini ve taktiğini belirleyememiş, pratiği sadece söylevlerde yazılı kalan “Mücadele edin”den öteye gitmeyen ve kavram kargaşası yaşayan dostları görünce net bir duruşun ve de nitelikli bir söylevin, pratiğin ve teorinin anlamını bugün insan daha iyi anlıyor. Ne de olsa köşe başlarını tutmuş seviyeli döneklerden oluşturulmuş bir sol furya var.

Bir de dönekliğini ideolojik seviyede tutmak isteyenler var. Onların çoğu bildiğim kadarıyla Bay Fetullah Gülen’in gazetelerinde bilemediniz eklerinde yazıyorlar. Birkaç yaramazlık yaptıktan sonra yuvalarına dönüyorlar. Bir de seviyesiz dönekler var. Onlar kendilerini ispatlama derdindedirler. Oturabilecekleri tek koltuk var oda sistemin koltuğu. Orası çok sıcaktır. Ne de olsa sistemin kucağıdır. Bunlar dün düşman ilan ettikleri hâkim kuvvetlere kendilerini affettirme ruh hali içinde kendilerinden beklenenin çok ötesinde bir gayretkeşlik yarışına girerek dillerini efendileri için kullanırlar.

Oportünizme kapılmış, parti ve partizanlığı karıştıran bir silsileden söz ediyorum. Kömür dağıtıp, kömürü dağıttığını gurur ve şerefle dillendiren daha sonra da inkâr edenlerden söz ediyorum! Kaldı ki, dün aymaz bir şekilde demokrasinin gereğiymiş gibi duruş ve tavır şekliyle Erdoğan kadar bile olamayanları görünce Erdoğan’ı anlıyor insan. Sürüler psikolojisine kapılmış, bir demokrasi havariliğiyle “Özgürlük”lerden dem vurmanın adı budur sanırım. Zaten onlarla da bunlar yapılır. Beklenende budur..

Emeğinde aşkında yarısı kadındır
Kadını özgürleştireceğini sanan “şekilcilik”le ve “simge”lerle dolu görüngülerle (tabii bir de ‘kadını takip et’ kuralı vardır, ancak bu erkek egemen bakış bize yakışmaz) siyasetin en ama en evrensel değeri neyse onu yerine getirdiğini düşünen oysa aslında bu (tür) siyasetin de evrensel kuralıdır. Görevini yerine getirir ki, konu laiklikle, Kürtlükle sınırlı olsa iş kolay alıştığımız ve yabancısı olmadığımız bir konu. Ama işin içine “din” girdiğinde gevezeliğinden ödün vermeyenler korkularından olsa gerek susmayı yeğlerler. İşin içinde biraz da mevki, kariyer, para da varsa söz konusu bile olamaz bu. Tıpkı Tv kanalarının son gözdesi olan “desti izdivaç” programlarının, başı açık ve evlenme meraklısı, yaşı geçkin gezmeye meraklı kadıncıkların çağdaşlığını da bir yere kadar elden bırakmayan ama 8 trilyonluk kocayı duyunca artık bir saatten sonra “Örtünmemin zamanı geldi, mümkünse Hac’a gidebilirim sizinle" diyenleri anımsatıyor şu yaşananlar.

İşte bütün kapitalist alemde olduğu gibi, bizim memlekette de paranın yönünü takip ettiğimizi de göz önüne alırsak ve her daim benimseyin, benimsemeyin her defasında sistemin ve o büyük sermayenin ve onun o kademedeki siyasi işbirlikçilerine, uşaklarına, yakın korumalarına, tetikçilerine (bade bıyıklı kodaman devlet yöneticilerine) ulaşırsınız.

İşçilere, emekçilere kimseden hayır yok, bunu anlamamız gerekli en azından bu sistemde. AKP, sermayenin partisi, afişleri Avrupalarda hazırlanan, BOP’un eş zamanlı “Ilımlı” partisi. Kendisi gibi düşünmeyene özgürlük tanıyacağı da yok. Kendi gibi “İbadet etmeyen”lere de “İnanç” hakkı ve “Saygı”sı yok. Kaldı ki bunu 800 yıl önce kanıtladılar. Referansları güçlü. Birincisi Camel (Deve) Savaşı, ikincisi de bir çoğunluğu kendini İslam dinini yadsımadan bu dinin içinde buldu ama bir mezhepten geliyordu, öylesine iktidar hırsı bürümüştü ki gözlerini, “Kerbela'da 'Ehl-i Beyt' soyundan Peygamer'in torunu olan İmam Hüseyin'i ve 72 yandaşını katlederek" gösterdiler. Bunun anlamı kim olursa olsun kendi iktidarı ve çıkarı söz konusu olduğu sürece Peygamber'in ailesi (evlatları) olsa bile gözdağı verilecekti.

Öyle yüzsüzleştiler ki Fetullah kliği İmam Hüseyin'in adaletli ve haksızlıklara karşı başkaldırdığını da bildiğinden: "Biz İmam Hasan'ın yolunu benimsiyoruz ama İmam Hüseyin'in yolunu benimsemiyoruz" diyordu yıllar önce. Örneğin kendine ait oluşturulmuş web sayfalarında Yezid'i vb. lerini salya sümük gözyaşlarıyla aklamaya çalışıyorlar tıpkı akPartileri gibi. İlk adını onlar koydular kendi mezheplerinin ve taraflarını seçtiler zenginler sofrasında. Ellerine aldıkları mızrakların uçlarına Kur’an yapraklarını takarak savaşa gittiler, karşısındakiler elini bile kaldırmadı ve öldürüldüler. Sonra da biz bunu Peygamberimiz ve dinimiz için yaptık dediler. Tarih bu anlatılarla dolu. Sayfalar daha dolacağa benziyor. Kuşkusuz bir de laikçiler var. Ancak onlardan da hayır yok.

Sistemin altı ya da üstü olabilmek
Son söz; türban iptali duyulur duyulmaz ne diyordu NTv’de Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu: “Savaş başlamıştır…” Yine onlar belirlediler ve adını koydular. Siyasi ve toplumsal kavgalarda “kader, kısmet, alın yazısı” ve mücadelenin kendisi tayin ediyor, ideolojik, politik, örgütsel gücü ve bağımsızlığı olan kazanıyor. Yani halihazırda ilk önce Mustafa Karaalioğlu gibilerin ve tabii ki bizim gibilerin işi zor görünüyor. Belki inanmayacaksanız ama bu memleketi kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfı kurtaracaktır. Özgürlükte onlarla gelecek.

Bu yüzden kuşkusuz bu yolda demokrasi ve laiklik mücadelesi şarttır, ama öyle dandik demokrasiye ve naylon laikliğe “Sahip çıkmak” veya fit olmak için değil, kendi usulünce bir demokrasiyi ve laikliği kurmak amacıyla. Üstelik kimsenin yedeğine takılmadan, kazanılması gerekenleri kazanarak, tüm ezilenleri ve yoksulları peşinden sürükleyerek, topluma önderlik ederek. Dine indirgemeyerek. Hem de öyle ekmek parası için değil, fırına el koymak amacıyla.

Bu yüzden ya sistemin altındasınızdır ya da üstünde. Ne demiştik daha önce: “Bu sistemin her dediğine inanmayın” ve “Mücadeleyi bırakmayın” ve ne diyordu Nazım “Burjuvazi bizi kavgaya davet etti", öyleyse "Davetleri kabulümüzdür.”

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Yakuza tipi faşizm ya da demokrasi ✱

Lord Acton demokrasi üzerine şöyle der: “Gerçek demokratik ilke, hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmaması demektir.” Başka bir yerde de, “Demokrasinin kötü olan bir yönü çoğunluğun tiranlığına dönüşmesidir” der. Bu örnekler çoğaltılabilir eğer “demokrasi” söz konusuysa. Birçok alıntıda yapılabilinir. Fakat en doğrusu bizce “demokrasi üzerine” doğru tespitte bulunabilmektir ve bunun için demokrasi kavramlarını doğru seçmemiz gerekliliğidir. Hangi demokrasi, hangimiz için?

Yargıtay’ın AKP’ye açmış olduğu kapatma davasından sonra, ortada bir “demokrasi mücadelesi verildiğinden” söz eden birçok siyasetçi, birçok köşe yazarı, birçok burjuva aydını var. Ve birçokta hukukçu.

Örneğin…
Atina demokrasisi
Çoğulcu demokrasi
Çoğunlukçu demokrasi
Doğrudan demokrasi
Liberal demokrasi
Marksist demokrasi
Oydaşmacı demokrasi
Parlamenter demokrasi
Plebisitçi demokrasi
Sosyal demokrasi
Temsili demokrasi
Demarşi

Bütün bu “demokrasi” modellerinden sonra, duygulara yol açan sebebin, hissizliğin nedenleri üzerine de durabiliriz. Ama önce “demokrasi” kavramları üzerinde durmalıyız. Örneğin wikipedia, yukarıda (özgür ansiklopediden) vermiş olduğumuz “demokrasi” sayısı tam anlamıyla toplam on iki (12)’dir. Bizim gibi ülkelerin savunduğu demokrasi biçimiyse, düpedüz “burjuva demokrasisi” olduğundan dolayı wikipedia’nın vermiş olduğu bu sayıyı artırabiliriz. Yani on iki (12) değil de, toplamında on üç (13) hatta “İslam demokrasisi”ni de eklersek bu sayı on üç (13)’ten, on dört (14)’e, “demokratik cumhuriyet” kavramını da eklersek bu sayıyı on beş (15)’te yapabiliriz.

Yine de wikipedia da “demokrasinin tanımı” tartışması günümüzde hala devam eden bir tartışmadır. Bunun sebepleri: ülkelerdeki bazı kurumların görüşlerini haklı çıkartmak adına demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları ve aslında genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması (anayasal demokrasi, sosyal demokrasi, liberal demokrasi vb.) gibi sebepler gösterilebilir.

Bütün bunlardan sonra işin aslı ortada bir demokrasi mücadelesi falan olmadığını düşünüyorum. Aslında bizim hikayemiz Aziz Nesin’in Zübük kitabında anlatılanlardır. Bin bir numara ve dalavereler çeviren hükümet, laikliğe aykırılıktan mahkemelik. Hükümeti kanlı-kansız tertiplerle alaşağı etmek isteyenler darbecilik ve çetecilikten karakolluk. Aslında hepsi derin devletini kurmuş (söz aramızda bu kavrama da inanmıyorum ki, devletin derini-merini olmaz, devlet devlettir ve Engels’in tabiriyle: “eli silahlı bir grup tarafından” korunmaktadır, devletin biçimi de misyonu da budur ve burada eli silahlı grup diye tarif edilense polis, yani devletin kolluk kuvvetleridir) bu yüzden kime minnet edeceğimiz belli olmayan belirsiz bir meçhulün içindeyiz.

Dolayısıyla AKP vb. partilerin kapatılması “burjuva demokrasisi” ele alındığında, normaldir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kutsalı olarak ta nitelendireceğimiz laik “burjuva hukuku” bu tip demokrasilerin dinamosudur. Yargının dokunulmazlığı, kutsallığı, her şeyin üstünde oluşu vb. gibi her şeydir.

Demokrasinin icabı
“Demokrasi” çoğunluğun yönetimi diye tabir edilir ama bizim gibi ülkelerde öyle değildir. Örneğin %47 oy alan bir parti, demokrasiden aldığı sandığı bir gücü kendine göre biçimlendiriyor ve yönlendiriyor, yorumluyor, anlam yüklüyor. Gerektiğinde “demokrasi”yi tarih boyunca Erdoğan gibi bir araç, gerektiğindeyse inilecek bir tren olarak görenler oldu-oluyor.

Başka bir örnek vermek gerekirse Hitler’de Erdoğan gibi “demokrasi” hakkında şöyle diyor II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da iktidara geldiğinde, “Bugünkü batı Avrupa’da demokrasi, Marksizm’in bir müjdesidir. Kanaatince Marksizm’i, demokrasiz tasavvur etmek imkansızdır. Bence demokrasi bu dünya vebası için bir çoğalma alanıdır."

Bu durumda demokratik kurumlar nasyonel sosyalist devletlerin hareket yeteneğini kısıtlar, bu nedenle de demokrasi, ırkçı devletlerin çalışmasını engelleyen bir siyasal düzenden başka bir şey değildir. Nasyonel-sosyalizm, ana kavramlarını faşizmden almıştır. Ama devlet konusunda temelde aynı görüşleri savunmalarına karşı kurumsal alanda iki ayrı biçimde devleti yorumlarlar. Faşizmde devlet her şeyin üzerinde bir kavram olarak amaç biçiminde ele alınırken, nasyonal-sosyalizmde devlet ırkın bekası için bir araç olarak ele alınıp değerlendirilmektedir. Hitler, nasyonel-sosyalist devlet anlayışını şu biçimde dile getiriyor: “Devlet, bir gayeye ulaşmanın vasıtasıdır. Gayesi gerek fizik ve gerek ahlak bakımından bir olan insanların gelişmesi ve bu gelişmenin devamlılığını sağlamaktadır.”

Alman nasyonel-sosyalizminin İtalyan faşizminden ayrıldığı nokta bu duruma göre yalnız ırkçılık konusunda kalmaktadır. Çünkü devlet kavramı üzerindeki kuramsal ayrılık gerçek anlamda bir ayrılık değildir. Devlet ve birey ilişkisi her ikisinde de kaba kuvvet felsefesine dayanmaktadır. Buna karşılık Alman nasyonel-sosyalizminin İtalyan faşizminden alıp daha ileri götürüp geliştirdiği önderlik (Führer) felsefesi vardır. Sanırım yakında da bir (Erdoğan) felsefesi oluşacak ve yaptıkları örnek olsun diye üniversiteler de okutulacak.

Çünkü Hitler, Almanya’da iktidara geldiğinde 1932 yılının Nisan ayında Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Bu seçimlerde Hindenburg 19.4 milyon oy alarak cumhurbaşkanı oldu. En büyük siyasi parti olduğunu gösterdi. Fakat Hitler’de 19 milyon oy alarak en büyük ikinci parti olduğunu kanıtladı. İç siyasette hakim olan Hitler faaliyetlerini arttırdı. Kasım ayında yenilenen seçimde Hitler iki milyon oy kaybetmesine karşın birinci parti konumuna gelmişti. 1933’te Hindenburg, Hitleri Başbakan, Fon Papen’i Hitleri dizginler diye başbakan yardımcısı olarak atadı.

Hitleri ilk tanıyan Avrupa oldu, çünkü seçimlerle iktidara gelmişti, şirin görünüyorlardı ve yasalardı. Daha sonrasını biliyoruz. İlk Polonya işgalinden sonra Hitler, Avrupa’nın birçok ülkesini işgal etti. Avrupa’da dahil çoğunluğu Yahudi olan birçok insanı, insanlık dışı uygulamalarla öldürdü. Bence Hitlerin bu katliamlarının ortağı bir nebze de olsa Avrupa’dır. Öyle ki, Hindenburg, Fon Papen’i, Hitleri dizginler diye başbakan yardımcısı olarak atadı ama bırakın Hitlerin dizginlemeyi kendini dizginleyemeyerek, Ağustos 1980’li yıllarda Türkeş’in girişimiyle kurulan ilk Ülkücü Komando Kamplarında eğitim verilmek üzere eski bir Nazi subayı olarak Türkiye’ye getirildi. Bununda sonrasını biliyoruz.

Merak insanı devrimci kılar
Bu sistem her yaşadığı krizi nasıl olsa aşacakmış gibi bir yanılsama yaratma konusunda da epey başarılı(dır.) Fakat iki yüz yıl insanlığın bu gezegendeki macerası için de kısa sayılacak bir süre söz konusu. Daha önce yaşanan kapitalist kıyametlerin muhaliflerce yeterince değerlendirilememiş olması bu durumun böyle devam edeceği izlenimini pekiştirmiş olabilir.

Bu gezegenin dört yanında “yeniden devrim”in nasıl olacağını şiddetle merak eden devrimciler yaşamaktadırlar. Üstelik Ekim devrimini yapmış olan dedelerinin, ninelerinin anlattıkları devrim hikayeleri daha zihinlerde tazedir. Devrimi, yeni bir dünyayı merak ediyorlar. Merak kışkırtıcı bir duygudur, insanı devrimci kılar. Çünkü merak bilginin de kaynağıdır. Bugün işçiler, yoksul halk kesimi, emekçiler aldıkları her darbe ile sendeleşmişlerse de aynı zamanda öfke de biriktirmişlerdir.

Son söz: hayvanlar kobay olarak değil, halkı aşağılayan, istismar eden faşistler kullanılsın. Nazlanırlarsa onları ikna etmek için elimizden geleni yapmaktan kaçınmayalım.
✱ Yakuza: Japon mafyası. Polisle işbirliği içinde çalışır. Sokaklarda ve suç dünyasında düzeni sağlama ve denetim dışı işleri önleme karşılığında her türlü suçu işleme ayrıcalığına sahiptir. Üyelerini şoven milliyetçi, aşırı sağcı gençlerden devşirir.

25 Mayıs 2008 Pazar

Sol'u kim kurtaracak?

İstim üzerinde olduğumu belirteyim, takip ediyorum. Gazetelerde yazılanları okuyorum, yorumlara tebessümle bakıyorum. Yarı hayranlıkla yarı hayretle takip ediyorum. Kendimi görevli hissediyorum. Sorumluklarımız var ne de olsa sokaktaki insana, tanımadığımız yanı başımızda durana ya da ben yanlış biliyorum ve kandırılmışım diye de düşünüyorum bu son zamanlar. Ya da böyle bir şey olmayabilir. Canım ne sorumluluğu diye didişip duruyorum kendimle. Bu yüzden herkes gibi konumuz Yargıtay’ın bildirisi (!) mühim bir konu, daha da önemlisi bir olay. Sıkı sıkıya üzerinde durmak lazım. Ona göre de yazmak.

27 Mayıs sonrası ve sol
27 Mayıs’ın yıl dönümü (ya da anması bazılarına göre) yaklaşıyor, hani şu “27 Mayıs ihtilali” sonrasında dönemin “Cumhurbaşkanı Celal Bayar, başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri ve aralarında Milli Mücadele'nin dönemin önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy'un da olduğu Demokrat Parti milletvekilleri yakalanarak Yassıada'da yargı önüne çıkarılması gibi. Dava, eski Menderes'in 17 Eylül 1961 günü saat 2.31’de; eski dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski maliye bakanı Hasan Polatkan'ın ise İmralı adasında 16 Eylül 1961 günü "Anayasayı ihlal" suçundan idam edilmeleri ile sonuçlanmıştı. O dönemde 27 Mayıs 1960 sabahı erken saatlerde radyolardan Milli Birlik Komitesi üyesi dönemin Albayı Alparslan Türkeş tarafından okunan bildiri vardı.” Tarih öyle tekerrür ediyor ki sanki zaman makinesiyle o döneme gitmiş gibisiniz, o tarihi okuyup bugünü yaşadığınızda.

Muhalefet eden gazeteciler gözaltına alınıyor, eleştirenler zorla baskı ve baskına uğruyormuş tarihin anlattığına göre. Süreç 2008’in 27 Mayısından çıkıp ışık hızıyla sanki “27 Mayıs İhtilaline” çarpıyor gibi karşımızda diye düşünmekten de alamıyor insan kendini. O gün DP’liler İnönü’ye Uşak’ta taşlı saldırıda bulunuyor ve İnönü, Menderes’i kastederek şu sözü söylüyordu: “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.” Kemalizm her yerde muhakkak ağırlığını gösterecektir. Gösteriyor. Ve yine muhakkak onunda doğası gereği, gerektiği yerde SOL'a, gerektirdiğinde de SAĞ'a vuracaktır. Ama şu değişmez bir gerçektir ki Kemalizm, bir ideoloji var ki en çok onu düşman bellemiştir ve en çok onunla uğraşmıştır. Sosyalistler her daim amansız düşman kesilmiştir.

Gerektiğinde Moskof uşağı görülmüş, gerektiğindeyse komünistlerle mücadele için anti-komünist dernekleri kurdurulmuş, gerektiğindeyse en yakın laikliğin teminatı - garantisi - dinamosu da olmuştur SOL!

Hem de hepsinden çoook, ne sosyal demokratlar buna bu kadar maruz kalmış, ne de sağcı milliyetçiler. Biz bu olguların argümanıyızdır. Bu yüzden de en çok SOL’dan biçmiştir sistem. Kaldırmış mıyız? Kaldırmışız ama bir türlüde toplanamamışız / toparlanamamışızdır. Ve belki bu yüzden ikinci adam İnönü hem “İhanetçi” damgası yerken DP’lilerden ve DP yüzde 47’lerde AKP’den aldığı oy fazlasıyla Menderes hükümeti Erdoğan’la aynı mesafededir gibi görünmektedir, ama aslında çok öndedir. Ama Erdoğan, uşaklık ve işbirlikçilikte de dudak ısırtmıştır. Zaten o İnönü bile kurtaramadı Menderes’i. Bu yüzden AKP'yi kurtaracak etkeni merak ederken aklıma Mendereslerin idamları geldi.

Sisteme kapılmak
Acıdır ama gerçektir. Tıpkı Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idam edilişi gibi. Şimdi diyeceksiniz ki Denizlerle ne ilgisi var. Oysa en büyük olayı ve bağlantıyı bu olay bize / düşüncemize yüklemektedir. Tıpkı AKP'nin medya ayağı atv’de yayımlanan Hatırla Sevgili dizisinde de kafamıza vura vura ve yanlışla doğruların karıştırılmasında da olduğu gibi. O dönem çoban Sülo vardı ve siyasetteydi. Ve Mendereslerin idamlarına karşılık -birer rövanş gibi görülüp- sonra deyim yerindeyse Denizlerin ilk idam sehpasına da vuran konumundadır çoban Sülo. Bugün aynı adam Demirel siyasetin arkasından sosyal demokratlara - sağcı milliyetçi cenaha vb. oluşumlara kucak acıyor, akıl veriyor, yol gösteriyor.

Eh bu bizim solun doğası gereğidir, bir adım atmanız yeterlidir. Yobaz demiş, gerici demiş hiç bir anlam ifade etmez. Hemen koşar, sarılır. Şu “Hümanistliğinden olsa gerek”, hiç beklemeye gerek yoktur bu yüzden, SOL ummadığınız hırçın ve çılgın bir hızla gelecektir size. Gelmiştir de! Uzlaşmamayı temel alır ama en uzlaşıcı da onlardır, yani içinde ki liberal, revizyonist kliklerle. Bu yüzden bizim memleket SOL da durduğunu gösterir ama SOL’dan değil, SAĞ’dan vurur. Ve bu dalgaya / köpürmeye kapılanlar, yiyiciler yalağından yediği kadarını yer. Olmadı diğer bir gün pişkince yine gelir (çoğu doğrucu olsa bile) eski tüfektir. Çünkü eskitilip döneğin üst aşaması olan devşirilmeye geçirtilmiştir. (Örneğin H. Uluengin ve tıpkı Filistin kampında yastığının altında hep bir silah bulunduran ve “yoldaşlarım beni vuracak” diyen C. Çandar vb. gibiler) daha sonradan geçmişlerine küfür edecek kadar işi uzatıp abartmışlardır. Bu duygular bir köpeğin sindirimini izafe etmektedir, tıpkı bir köpek gibi sindirmişlerdir. Hele sindirmemeye gör bak neler oluyor.

Türkiye; küçük Amerika mı, büyük Amerika mı?
Bu yüzden tıpkı Hollywood’da olduğu gibi Pentagon’un izniyle hazırlanan beş (5) adet senaryo Pentagon'a gittikten ve onay aldıktan sonra çekilmeye başlanır. TC’de artık senaryolar MİT vb. gibi kurumların onayından geçmektedir, sakıncalı bir sahne varsa müdahale edilmektedir, sözler değiştirilmektedir. Yerine yeni cümleler bile eklenir. Dolayısıyla Kurtlar Vadisi gibi vb. dizilerden tutunda, Hatırla Sevgili’ye kadar hepsi takip edilir. Zaten o filmin finaline gidildiğinde göreceğiz ki, Adnan Menderes ve arkadaşlarını aklama gayretindedir ve bu yüzden de belki övgü almaktadır.

SOL, hele özgürlükler söz konusu olduğunda hiçbir yerde duramaz. Muhalefet bayraklarını açar can siper hane bekler. Eleştirdiğini düşünerek eleştiri kategorisini karşısındakinin kafasına fırlatır. Bu yüzden olsa gerek ve doğası gereği SOL, özgürlüklerin alanını açacağını düşündüğünden, kendisini kısır bir döngüye hapseder ve geçmişin özeleştirisini yapar.

Örneğin İran Halkın Fedaileri Gerillaları’nın yaşadıkları gibi. “Mücadeleleriyle harekete geçen İran işçilerini ve emekçi sınıfları, Şah bağımlı rejimini devirmek ve İran’daki emperyalist tahakkümü kaldırmak için anti-emperyalist ve demokratik bir hareket oluşturmuşlardır. Ancak devrimci mücadele süreç içinde yoğunlaştıkça, emperyalist efendileri Şah rejimini sürdürmenin imkansız olduğunu düşünmeye başlamışlar, kitlelerin hareketine karşı koymak üzere emperyalist güçler eski Sovyetler Birliği’ni bir yeşil kuşakla çevreleme siyasetlerinin uzantısında, Guadeloupe Zirvesi’nde Şah rejiminin yerine İslami bir akımın geçmesini kararlaştırmışlardır. O günlerde, Humeyni’nin otoritesi altındaki bu İslami akım bir örgüte bile sahip değildi, ancak emperyalistlerin siyasal ve maddi destekleriyle, bu klik hızla yükselişe geçti ve bir devrimci önderliğin yokluğu koşullarında (bizim hareketimizin o dönemde yediği ağır darbeler göz önünde bulundurulursa), emperyalistler için “alternatif vakum” rolünü oynamıştır.” 
Bu yazının devamını okumak için daha önceden derlenen yazı: İslami bağnazlık, emperyalizmin aracı
Bu yaşanmışlıkların ardından Humeyni tarafından Şeriat’ı uygulamak üzere göreve getirilen Ayetullah Khalkali’nın adamları tarafından Fedai gerillalarının kurşuna dizilmesinden sonra İran Halkın Fedaileri Gerillaları artık tövbekar olmuşlardır. Özeleştiri üzerine özeleştiri vermişlerdir.

Bir sömürü aracı "din"
Bundan dolayı biliyoruz ki, din söz konusu olduğunda susarız, konuşmayız. Korkularımız gün ışığına çıkar. Ya yanlış bir şey söylersek diye, kendimizi sustururuz. Din bu ülkede sömürünün en baş aracıdır bir ezelden bu yana. İşin özeti bizim memleket de bu konuya, tanıklık edenler bir haylidir ve geçmiş dönemleri İran’ı belleklerinde tutmaktadırlar. Sıtkı Demirkıran’ın Kasaba Notları’nda ki gibi doğrucu değillerdir, nedeniyse bunu dillendirmezler.

Bu topraklarda SOL’a eğik ekilen hiçbir fidenin tutmayışında belki de bu ayakların yere basmayışı etkendir. İstisnai birkaç ismi dikkate almazsak, kendini solcuyum diye ortaya atan ağabeylerimizin yaşam çizgileri, “Hocanın dediğini yap, yaptığından uzak dur” eğrisine değiyor. Gerçi bu malullük bu topraklardaki her inanç sivrileni için geçerli, şimdi yok yere de günah almayalım da, takdiri diğer iman müdafileri bizim sorumluluğumuz altında değil, onun endişesi Kasımpaşalılara kalsın. Bizi ilgilendiren kısım aklımızın metronom misali artı - eksi arasında gidip gelmesine sebebiyet veren sol mememiz altındaki cevahirin kararıp, ağarması. Kendimizi bildik bileli ne İsa’nın yemek masasında, ne de Musa’nın deniz yaran asasında bulduk. “Eski tüfek, yeni Revolver, az kullanılmış Piştov” nitelemeleriyle değerlendirdiler. Sıtkı Demirkıran böyle diyor, çokta haklıdır.

İnönü Menderes’e “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam” demişti, 27 Mayıs sürecini biliyoruz. AKP’yi ve Erdoğan’ı kimin kurtaracağı muğlaklığını korurken, bir öngörü ve varsayımla bizim SOL, ABD ve AB’li siyasetçiler güçlü bir ittifak kurabilirler. Kırk yıl düşünseniz bile böyle bir ittifak hayal edemezdiniz ama olma olasılılığı son ihtimaller arasında. Bir yandan da “Emekçiler, işçiler bunu hesabını soracak” demektedirler ki, onlar dağıtılan Kömür Torbalarını, torpille verilen işleri, arkasına “Satılamaz” yazan çeyrek altınları unutmaktadırlar.

Ve yine onlar işçiye söveni, kafasında coplar yemişliğini, hardal gazlarına boğulduğunu, ekonomik alanda nefessiz kalmışlığını, çiftçisiyle birlikte "Ananı da al lan, git"leri unutmuştur. Demokrasinin araçlar kavramına sığdırıldığını, İslamiyet’in de "Ilımlı"laştırıldığını unutmuştur. Öfkenin bir hitabet biçimi olduğu vurgusu yapılmış, kafamıza vurula vurula düşünme yetimiz elimizden alınmış, özetle her türlü "Sosyal hakları" elinden alınmış, yok sayılmışız. Ama hiçbir zaman "Siyasetçiler" gibi nankörleşmemişiz. .

Dünyanın en kısa süreli ve at tarafından hayaları tekmelenmiş rodeocusu yüzünden bu memleketin prize fiş takarken besmele çekme alışkanlığını yok mu sayacağız, ya da kendi insanımıza yaban göründüğümüz de bu sefer “Komünist” lafını küfür gibi sarf edenleri nereye koyacağız diyordu Sıtkı Demirkıran yazısının sonunda. Bir diğeri salya – sümük vaazlarıyla Amerikan piyesinde başrol kapmışken, Türkiye şubesi ve çok istikrarlı Erdoğan kliği de nemalandıkça nemalanmış, hocasından aldığı feyizle beddua aldığı vatandaşlar topluluğuna vaaz verip dururken, mazlum rolleriyle misyonunu yerine getirsin..

Amerika'nın hizmetkarları
Hayatında gerçekleştiremediklerini (örneğin Karacaahmet Derneği’ni Büyükşehir Bld. Başkanlığı döneminde yıktıramadığı için, Başbakan seçildikten sonra “Orayı yıktıramamam içimde bir uhdedir.” Kaynak: Medya) dışa vursun, kendine özgü “Müslümanlık” anlayışıyla günah çıkartsın… Bunun adı inançlara özgürlük olsun!

DPT’nin kapatılması davası sürecinde Yargıtay’a övgüler düzülsün, kendi partisi söz konusu olduğun da “Demokrasiye darbe” yaygaraları ayyuka çıksın. İşin aslı elbette Erdoğan kliği gibi “Demokrasiyi bir araç ya da inilmesi gereken bir durak” olarak görmüyorum. Çünkü demokrasiye inanmıyorum. Nedeniyse hepsi kendi çıkarları uyuştuğu sürece özgürlüklerin / demokrasinin yanında… Ve kendi kanunsuz yollarını meşrulaştırma derdindedirler.

Son söz
Görüldüğü kadarıyla Türkiye’de dahil dünya üzerinde demokrasiyle yönetilen ülkelerin olmayışıdır. Bundan dolayı 1945’lerin ağ ve sol partileri de dahil, siyaset arenasında ki hiçbir oluşumun ayakları maalesef Türkiye üzerine basmamaktadır. Bugün için yurtseverlik elbette ki, vatanla nitelendirilebilinecek kadar basit bir olgu değildir. Yurtseverlerin yolu “Vatan olgusu” ya da “Bağımsızlık ön plana çıktığı zaman” vatandan geçmez. Onlar zaten vatanın içindedir. Tıpkı dünya üzerinde ki yurtseverlerin bu olguya “Enternasyonal” gözle baktıkları gibi. Bu yüzdendir ki, bu SOL’culuğu ve SOL’u değil, ezilen halk kitlelerini ayrıştırmadan birleştirecek, yüzünü kendi halkına dönebilecek bir SOL’dan söz etmekteyim! Yani kendi doğası gereği emperyalizme karşı duran bir SOL’dan söz ediyorum.

Gerçekten kim kurtaracak SOL’u?