24 Ocak 2009 Cumartesi

BOP ve HOP Nedir?

İstanbul 2004 - NATO Zirvesinde, Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel taşlarının aymazca atıldığı bu topraklarda “hani başbakanın, ben BOP’un eş başkanıyım” dediği projenin eş başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve şürekasına, uluslar arası emperyalist işbirlikçilere, salaklıkla hainlik arasında bir çizgi çekip Amerika’dan “sizde çizginin diğer tarafına geçin” diyenlere HOP diyoruz!

Büyük Ortadoğu Projesi, bölge halklarının refah, barış ve demokrasi umudu çerçevesinde değil, emperyalizmin ekonomik ve siyasi hegemonyasını sağlama hedefiyle bölgeyi tümüyle yeniden yapılandırma ve Yeni Dünya Düzeni içine çekme girişimi olarak “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nin bir uzantısıdır.

Halkların Ortadoğu Projesi, bölge halklarının refah, barış ve demokrasiden yana kendi ekonomik ve siyasi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde, BOP’u ve Türkiye egemenlerinin işbirlikçiliğini durdurma hedefini taşıyan, anti-emperyalist bir mücadele ve dayanışma zeminidir. Read the rest of this entry »

22 Ocak 2009 Perşembe

Barack ‘Hüseyin’ Obama’nın seçilmesi ve ‘Değişim’ üzerine

McCain, Barack ‘Hüseyin’ Obama çekişmesi nihayetinde Obama’nın galibiyetiyle sonuçlandı. Son birkaç aydır Amerikan seçimlerine kilitlenirken, Obama’nın yemin törenini de ‘canlı yayınlarla’ izledik yurdumun sevgili insanlarıyla birlikte. Aylardır dünyaya da dert olan Obama sendromu nihayet ‘mutlu sona’ erdi. Ve sonunda oldubitti Amerikan seçimleri!

Seçimler oldubitti derken Obama yeni ‘bölüşü(m)cü’ ve Yılmaz Özdil’in tabiriyle de ‘küresel kabine’sini de kurdu. Ama bizim sevgili yurdumuz bu siyahi etkisinden kurtulamadı. Anlaşılan uzun bir süre de kurtulamayacak!


Ee, süper devlet olmak kolay değil nihayetinde, her şeyinizi –inciğinizi, cinciğinizi– derler ya aynen öyle de oldu döktüler ortaya, Obama ‘Müslüman’mış sonra kazasız – belasız bir kahraman edasıyla yeminini ederken İncil üzerine anladık ki, ‘Hıristiyan’mış! Daha sonra da dans partilerinde gönlünce Amerika’nın yeni First Laydisi eşi Michelle Obama’yla onları merakla izleyen konuklar arasında "Nihayet dans edebilen bir başkanımız oldu" diyen Amerikalılarla birlikte burjuva TV’lerden izledik, bende Amerika’da yaşıyor muşum gibi ve yine sanki Amerika’da ki seçimde bende oy kullanmışım ve yemin törenindeymişim gibi hissediyorum kendimi (gerçi oy kullandığım doğru dürüst görülmemiştir ama) yine de böyle hissediyorum. Garip bi’şey. Türkiye’nin büyük ‘Amerika’ olmasından mı yoksa Amerika’nın küçük 'Türkiye' olmasından mı kaynaklanıyor bunlar bilmiyorum. Garip bi’duygu patlaması yaşıyor sevgili ülkem. Çok mutluyuz.


Bütün ‘çıkar’ amaçlı savaşlar bitecek, Obama Amerika’nın bütün eski-kirli anayasasını değiştirip ‘siyah’ kelimelerle eşit ve özgür bir dünyanın kurulabileceğinin manifestosunu yayınlayıp, Pentagonu lağvedecek sanki.Sadece sevgili ülkemde değil, bütün Müslüman ve dini bütün ülkeler de böyle düşünüyor ve biliyorum ki onlar sayesinde yalnız değilim. Zaten onlarda olmasa bu dünya çekilmez bir hal alır ya neyse.


İşte öyle bir şey ne diyeyim ki, biri Obama’yı Tayyip’e benzetir, Tayyip’te kendi AKP’sini hem Hamas’a, hem de Obama’yı kendine benzetir, biri siyah bir adamın iktidara gelişini Türban’a indirger. Biri de küresel ısınmanın ve dünyanın kurtarıcısı olarak görür Amerika’daki seçimleri. Biri Obama’nın dört yıllık iktidarını kendi küllerinden yeniden doğmaya benzetir. Biri de Obama’yı 'yeniden' doğacak güneşe benzettir. Yine diğer biri de kutsal kitaplarda ki gibi, Obama’nın kıyamet koptuğunda gökyüzünden Tanrı tarafından dünyayı kurtaracak olan ve bahşedilen bir kral olarak görür.


Bir önceki biri de gider bunu Kürtlerle özdeşleştirerek bu seçimi Obama için Van’da 44 kurban keserek kutlar. Bütün bunlar yaşandı. Hiçbiri kurgu ve komplo teorisi değil. Böyle içler acısı bir durum işte. Ne ayakları yere değiyor ne de kafaları bi’yere vuruyor. Way halimize.


Biraz daha gidersek Obama'yı Kürt yaptığımız gibi Türk, Hıristiyan yaptığımız gibi Müslüman, olmadı ya Sunni ya da Alevi yaparız. Ne de olsa Obama'nın yapısı buna uygun. (Hayır! Obama Peygamber Efendimizin yanında ki Bilal-i Habeşi'nin soyundan.)


Bu iş Saddam’ın idam edilmeden önce dini bütün Müslümanlara yaptığı çağrısını anımsatıyor. Kendi diktatörlüğü döneminde vurup-kırdığı devirdiği camların sayısı azmış gibi ve hani peşinden baba Bush’un da ayrılmayan şu ‘devrik lider’ Saddam’ın şu son sözünü anımsatıyor: “Birleşin!”


Bütün Kürtler, Müslüman cemaatçiler ve Türkî ülkelerde yaşayan Türbanlılar birleşin, kapitalizm emrediyor (pardon Obama emrediyor!)


Yenibahar bahçeli, hurili, nurili‘cennetiniz’ bol olsun!


Obama sizi korusun!

19 Ocak 2009 Pazartesi

Sol, liberaller, aydın duruşu ve münferitler

Sol’un yurtseverliğinin konusu ve uzun bir yazı olduğu için herkese açık bir yazıdır. İsteyen üzerine alabilir, yorum yazabilir, eleştirebilir, ek ilavede bulunup destek sunabilir, yanlışları düzeltebilir ve/ya da dikkate almayabilir. .
Komünizmle sosyalizm arasında farklar vardır. Bu ayrımı bilenler bilir. Bu yüzden kendimi hiçbir zaman ‘Komünist’ olarak nitelendirmedim ama hep yakın durmuşumdur bir sosyalist olarak bu ideolojiye. Emperyalizme karşı durmanın bir çeşit ‘Yurtseverliği’ zorunlu kıldığına inanmayanlardan biriyim bende. . Çünkü bir enternasyonalistin yolu vatandan (habire sıkıştıkça) bu olgudan geçmez. Özellikle de (vatan) konusunda. Nedeniyse bir enternasyonalistin yolu zaten vatanın içinde olmasındandır. Tıpkı diğer dünya Enternasyonalistleri’nin olduğu gibi. Bu yüzden yeni bir ‘Enternasyonalizm’ ya da ‘Yurtseverlik’ tanımı yapılmasının gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ki bunu en son Troçkistlerle birlikte diğer IV. Enternasyolanistciler yaptı ve durumları da ortada. Buna ‘Ulusalcılık’ta dâhil.

Laiklikte böyle aslında, hani birkaçı diyorum ama gerçekten çok gibi görünen o çok -az- birkaç yandaş gibi (örneğin liberal solcular) ‘Laiklik yeniden tanımlansın’ diyenlere de katılmamakla birlikte laikliliğin dünya ölçütünde Avrupa ülkeleri baz alındığında iktidar değişti hadi ‘Laikliği’ yeniden tanımlayalım diyenleri de anlamış değilim. Hani laikliği aldığımız yer orası! Yoksa Fransa'nın laikliği farklı mı? Bizde mi bir yanlışlık var? Din ve siyaset aynı anda yürütülebilir mi?
.
Mesela AKP çoğunluk oyuyla iktidar oldu! Her çoğunlukla iktidara gelenlerin ‘Demokrasi’ adı altında bu işin bokunu nasıl çıkardıklarını da biliyoruz ya neyse.
.
Kaldı ki birçok örneği de var dünya üzerinde, (söylemeyeyim) ülkelerinde uyguladıkları politikalar sonucunda yaşanan kaosları da biliyoruz I. ve II. ‘Emperyal’ dünya savaşlarında. Ya da İran’da Humeyni örneğinde olduğu gibi, onu da biliyoruz… Neyse demiştim! Hadi hepimiz dindar ve muhafazakâr olma gayretinde olalım, olmadı da olduk diyelim. AKP gitti, komünist bir parti iktidara geldi hep birlikte ritimsel bir şekilde bağıralım, ‘Benim dedem de zamanında komünist parti üyesiydi’ diye yaranmak için pankartlar açalım iktidara!. Hadi oradan derler adama! Tabii karşında ki tırnak içinde (adamsa). Ama burası Türkiye! Bir gecede her şey değişebilir, Genelkurmay başkanımız Marksist olabilir, en dincimiz buna dahil olabilir. Tehlikeli bir coğrafya yani burası.

Acayip bir durum ve anlamamakla birlikte bunun temel olarak emperyal bir kurgu olduğunu düşünüyorum. Öyle de aslında! Ne de olsa sınırları belirleme ve biçimle ve de çizme yetisi ellerinde. Lenin boşuna söylemiş gibi duruyor Ulusların Kaderini Tayin Hakkı’nı! UKTH’nin yeri yok artık burada.
.
Örneğin düşünüyorum, 'Komünist Manifesto’yu okuyalı çok olmuş, olmuş olmasına ama Komünist Manifesto, Marx ve Engels tarafından kaleme alınmasının üzerinden tamı tamına az değil tam 160 yıl da geçmiş. Ama nafile! İnsan tebessüm etmiyor da değil. Yol’u da aslında orada gösteriyor Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su. Soruna net ve yalın bir cevapta vermiş zaten, bütün mesele ‘Ezen - ezilen çelişkisi’nden kaynaklanmakta diye. Soruna böyle bakıldıkça da sorun denen -şey- ister istemez ortadan kalkıyor aslında. Bütün meselede budur ve temel çelişki de ezen – ezilen meselesidir. Bu söylediklerim siyasal düzlemde elbette.
.
Yoksa sorun birçok anlamda var ne yazık ki. Mesela kriz hamdolsun bizi bir türlü ‘Teğet’ geçmiyor. Sorun Fethullah’ı ezme meselesi de değil, ciddiye alınacak bir tipte değil zaten. Hele çiftliklerinde ona bakan şu FBI ve CIA olmasa, önemsiz bir adamcık. Asıl önemli olan güç emperyalist Amerikan politikalarıdır. Yoksa New York'un arka sokaklarında yaşayan yoksul halk kitleleri sınıf kardeşlerimizdir. Tıpkı Filistinliler gibi!

Ya da İsrail siyonizmine karşı duran Yahudi gettosunun millitarizme ve savaşa karşı duran 'Retçi' unusurlar gibi. Bu bir sınıf meselesidir. Fakat sınıf bilincinden yoksun bir şekilde sık sık çok fetva (görüş bildirme) derdinde olan bay Fethulah kliği ve yandaşları, habire ağlıyor! Bu duygunun bana verdiği tek şey ise bu işarettir $!

Sanırım duygusal bir durumdan kaynaklanıyor. En azından Fethullah kliği için. Bir travma dönemi ne yazık ki buna İzzettin Doğan gibi kendine Aleviyim diyen bir adamcıkta katıldı onunla birlikte.

Yazık cidden dinle de alakası yok aslında adamcağızın. Tek marifeti ağladıkça para kazanması. Sanırım prim yapanda o zaten. Diğer küçük marifetiyse ‘Yurtseverliği’ ve ‘Sol’u biçimlendirmesi ve de tartışmaya açması sanırım. Bizde işi gücü bıraktık onu tartışıyoruz. Belki okur bu yazıyı Fethullahcılar da yardımcı olurlar, daralan ufkumuzu açarlar.

Örneğin tırnak içinde bu konuda (yurtseverlere), Amerika’dan planlanıp son iki yıldır uygulanmaya konan ve Ergenekon olayı diye gün yüzüne ve yandaş medya’mızla birlikte öğreniyoruz ki, Avrupa Birliği (AB) yetkililerine bunun için brifing verilmiş, böyle böyle yapacağız hani haberiniz olsun tarzında. Bunu dillendiren kendileri biz onların yalancısıyız söyleyeyim baştan. Sonra da malum 'The Ergenekon!' Habire yeni versiyonlar, aksiyonu düşük ama macerası bol ve heyecanlı. Bakalım AKP neresinde kalacak bu operasyonun.

Birde malum Haham Tuncay Güney var. Kendisi takip ettiğim kadarıyla (-böyle sosyal bir facia görülmemiştir ki- her zamanki gibi çıktı açık alınla TV'lere hem de TRT'ye) 36 yaşındaymış PKK kuruldu kurulalı bilgi verirmiş ‘Cemaate’ eski MİT’çi Eymür sayesinde, ona da verirmiş. Türkçe işte verirmiş diyorum o anlamda değil, ama verirdim diyen kendisi video kayıtlarında. Sanırsınız ki PKK’yi o kurmuş, mübarek merkez komite üyesi. Oysa PKK resmi olarak kurulduğunda bay Haham 6 yaşında!

İşin kötü tarafı kendini sözde sol veya sosyalist olarak tanımlayan kimi çevrelerin de ne kadar sol (ya da turuncu sol) olduklarını ortaya çıkaran bir ayraç, bir turnusol kâğıdı görevi işlevini görmüş olması da var bay Haham kliğinin. İşin aslı kalplerimizde ki yerleri aslında bellidir.

Kullandıkları ayraç öyle bir ayraçtır ki; Türkiye’nin, en saygın ve tanınmış (Ahmet ve Mehmet Altanları da aydın kategorisine indirgediğimize göre) aydınları yine örneğin İlhan Selçuk gibileri kendi hukuklarına göre gözaltına alanların Kurtuluş Savaşı tarihinin bütün karşı devrimci geleneğinin mirasçısı olan AKP ve Fethullahçı tertipçilerin yanında saf tutan bir ‘Sol’ ile bütün Türkiye tarihinin; Jöntürk geleneğinin, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi’nin, 1960 hamlesi ve ’68 Hareketi’nin ilerici (örneğin Deniz Gezmişleri ulusalcı kisvesi altında Ergenekoncu ilan edenleri de hatırlarsak) devrimci birikimi karşı karşıya geldi. Şunu da belirtme gereksini mi duyuyorum Kemalist değilim olmadım da göz var nizam var derler benimkisi o misal yoksa yesinler derim bir birilerini bende tıpkı liberaller gibi. Başka deyişle, emperyalizm güdümlü sol ile ‘Yurtsever’ devrimci sol arasındaki bugünkü saflaşma bütün güncel temel siyaset yapanlarla, Türkiye’nin sorunları ve gündemine göre siyaset yapanlar arasında olduğu aşikâr, mesele de budur.
.
Tabi ki burada mesele AKP ve Tayyip Erdoğan zihniyetini kaldıran bünyenin ‘Bünye’ olma meselesidir.

Peki, bu bünyede ne var’dır? Din eksenli politika, biat etmeye hazır emperyal yönetimin boyunduruğuna hazır toplumların oluşturulma ihtiyacı, anti-bağımsızlık, emperyalizme tam tahammül, AB, Kıbrıs ve Ermeni meselesi, Kürt sorunu, ikiz yasalar ve de üniter devlet. Özetle her yol mubah bu zihniyette, iş ki işi görülsün. Gerisi teferruat ve emperyalizm görevliliği yani uygulayıcılığı! Din ise, işin tuzu biberi!

Oysa dünya çapındaki son 20 yıllık neoliberal dalganın Türkiye uzantısı olan, ‘Liberal sol’ diye tanımlayabileceğimiz, bazılarının kendilerini daha çok ‘Demokratik sosyalist’, ‘Yeni sol’ (neosol) olarak tanımlamayı arzu ettiği, Amerika merkezli, ‘Küreselleşme’ damgalı bu kesimlerin, Ergenekon davasıyla (ya da olayıyla) geldiği noktanın bir traji-komik konuma sürüldüklerini görmek açısından önemlidir. Artık onlara göre anti-emperyalist aydınlar neofaşisttir!

Örneğin bunu Ufuk Uras’ta görüyoruz, ne diyor: ‘Hayırlı bir gelişme’ hadi bakalım hayırlı olsun!

Ergenekon’la ‘Faşizm soldan ayıklanıyor’muş. Ne ilginçtir yıllardır konun takipçileri 2003’lerden beri, planlayıcıyı biliyor: CIA!.. AKP iktidarıysa bunun bastırılma görevlisi.

Burada bir kez daha soralım? Kendini sözde sol ya da sosyalist olarak tanımlayanların yüz seksen derece birbirine karşıt konumlara düştüğü; sözle pratik arasındaki ilişkinin böylesine koptuğu, kavramları anlamsızlaştırdığı böylesi bir dönemde öncelikle yapılması gereken şey, kuşkusuz temel kavramları gerçeklikle, yaşanan sürecin dinamikleriyle uyumlu bir biçimde yeniden tanımlamaktır. Ki değilse halk sola, devrimcilere nasıl güvenecek? Son 30 yıldır sol’la halkın arasında yaşanan sorunun esası bu değil mi?

Evet, sol nedir? Yine son 40 yıldır binlerce örneğini yaşadığımız gibi, öyle isteyen istediği gibi kendine solcu diyebilir mi, ya da giydiği solcu şapkasını istediği zaman çıkarıp istediği zaman giyebilir mi? Ya da istediği zaman anlamını ve içeriğini istediği zaman değiştirebilir mi?

Buradaki nesnellik ve bilimselliği nerede bulacağız? Örneğin Özal ve Tayyiplerin çok kullandığı ‘Değişim’, ‘Yenileşme’ gibi kavramlar; toplumların refahının artması, insanların eşitlik ve özgürlüğüne gerçek anlamda ilerleme ve bütün bunların sağlanmasında tayin edici olan bilim ve teknolojide gelişmeyi sağlama anlamında nesnel bir ilerlemeyi mi temsil eder? Yoksa gerçekte, insanlığın aleyhine bir avuç emperyalist ve işbirlikçinin, hortumcunun, vurguncunun karına kar kattığı mafya ve tarikat sisteminin yağma operasyonlarını gizleyen modernleşme süsü verilmiş yalanları mı gösterir?

Biz biliyoruz ki gerçek sol bütün bunlara şiddetle karşı durur ve mücadele eder! Sol emperyalizm ve batı hayranlığı değildir ve doğası gereği de buna karşı evrensel bir karşı duruşu sergiler. Bunu yaparken de ‘Irkçılığa’ karşı durur. Böyle bir sihri vardır sol’un! Bu legal yollarla olur ya da illegal yollarla! Ama bu böyledir! Sol halkçıdır ve halk iktidarını ön koşmaktadır ve işçi sınıfının öncülüğünde egemenlere karşı kendi proleter diktatöryosanı ilan etmekle - kurmakla yükümlüdür. Lenin buna ‘Proletarya diktatörlüğü’ der.

Çok iyi bilindiği gibi, bu kavramdan önce bunun içeriğini 1789 Büyük Fransız Devrimi’ndeki cumhuriyetçilerle kralcılar arasındaki saflaşma belirlemiştir. Feodalizmin tasfiyesini savunan cumhuriyetçiler ve onların en devrimci kanadı olan Jakobenler, parlamentonun sol tarafında oturduğu için solcu (soldaki) diye tanımlandı. Kralcı, çürüyen çöken feodal sistemin taraftarları ise, parlamento kürsüsünün sağında oturdukları için, sağcı olarak adlandırıldılar. Yine bilindiği gibi, 1789’dan 1896’ya kadar süren ve çağdaş toplumların yaşadığı bütün toplumsal mücadelelerin nüvesini taşıyan bu yoğun sınıf mücadeleleri ve altüst oluş döneminde çok genel ifadeyle solda yer alan devrimcilerin programı, üç maddelik bir sloganla veciz olarak ifade edildi: ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!’

Ve… Kapitalizm emperyalizm çağına girmeden önce, 1850’lerde başlayıp 1870’lerde hakim karakteri haline gelen tekelleşme döneminde burjuvazi devrimci nitelliğini terk edip, gelişmekte olan proletarya karşısında gericileşmiştir. Bu yüzden ‘Ezilen Dünya’da solculuğun ama gerçek anlamda solcuğun yeri çok önemlidir. Burada yatan asıl olguysa solculuksa ‘Kolektivizm’, ‘Komün’ ilkesidir bu ve temel niteliliktir. Paylaşım esastır! Birlikte hareket etmek eş güdülmüştür.

Temel ölçütse emperyalizme karşı duruştur. Bu açıdan Türkiye’nin devrimci dinamikleri arasında belki de en önemlisi olan cumhuriyetçilik olgusu devrimcilerin ‘Demokratik devrim’ (ulusalcılar bunu Milli Demokratik Devrim diye adlandırırlar) süreci bağımsızlık ilkesi temelinde ‘Sosyalizme’ yakın olmanın gerekçesidir. Ki, Abdullah Öcalan’ın üç aşamalı devrimlerinden biri de ‘Demokratik devrim’dir.

Bu yüzden Taraf, Zaman, Yeni Şafak gibi Amerikan basının yalanlarını tekrarlayan gazeteler CIA ve Pentagon’un bildik söylevlerini söyleyen gazetelerin olması bugün Türkiye Devrimci Hareketi’nin işini zorlaştırıyor gibi görünebilir, kimlere hizmet ettikleri bilindikçe bu tür gazetelerin işlevi kendi içinde cereyan edenler yansıdıkça bu yol daha netleşmiştir ve ayrılarla ayrılar - aynılarla aynılar yerini cephesel olarak daha da çok saflarını netleştirmişlerdir. Yolları da daha belirgin olmuştur!

Bir kez daha ilanen duyurmaktan sıkılmayacağım! Dünyanın, insanlığın ve bu toprakların dertlerini dert edinenler bilir. Bin yıldır bu böyledir. Ta 'Kerbela’da dini siyasete alet edenlere karşı, mazlumların yanında duruşuyla halen güncelliğini koruyan İmam Hüseyin’den, Dehak’a karşı duran ateşi harlayan Demirci Kawa’dan, köleliğe karşı ilk ateşi yakan Spartaküs’ten, Osmanlı’nın dikta rejimine karşı Baba İshak’tan, bir halk önderi olan Pir Sultan Abdal’dan, haksızlığa karşı isyanın odağı Bedrettin’den, haksızlığa karşı Köroğlu’ndan, emperyalizme karşıt simgenin yer bulduğu gerçek isim Che’den, bağımsızlık ve devrim mücadelesinin yılmaz isimleri Deniz’den, Mahir’den, İbrahim’den beridir bu böyledir.

Bu yüzden tekrarlamaktan vazgeçmeyeceğim şeyi bir kez daha tekrarlayacağım; ‘Devrimler, toplumların yeniden örgütlenmesini sağlayan büyük tecrübe birikimidir. O birikim olmadan hiçbir şey olmayacaktır! Rejim denkleminde eğer bir devrim iddiası yoksa başbakan halkı provoke etmekten vazgeçmelidir!’

26 Aralık 2008 Cuma

TRT mi? ‘Bildiğiniz gibi!’

Türkiye unuttuklarıyla hem de aydınlarının sayesinde tarihini de allak bullak ederek, kirlilikler saçarak devam ediyor yoluna. Hem de devletin resmi televizyonunda.

Skandal diyebileceğimiz olaylar dizisi Samanyolu TV’nin ‘Sırlar Dünyası’nı aratmıyor deyim yerindeyse. Şöyle ki, TRT’de Şahların Labirenti isimli belgeselde, 1978’deki Maraş katliamını planlayanların arasında bir yıl önce uğradığı suikast sonucu öldürülen gazeteci Hrant Dink’i Maraş katliamının sorumluları arasında gösterdi.

Öyle ki, yüzlerce kişinin öldürüldüğü Maraş Olayları’nın bir numaralı sanığı BBP’li Ökkeş Şendiller, “yaşananların Alevi-Sünni çatışması değil, Hrant Dink ve arkadaşlarının kurduğu sol örgütlerin işi olduğunu iddia etti(ği)” haberiydi.

Daha öncede söz etmiştim, kendi resmi ideolojisi çerçevesinde farklı farklı tarihler ortalıkta dolaşıyor. Biri kirli, biri temiz, biri namussuz, biri namuslu!

Yüzlerce insana karşı işlenen suçlardan bir anda sıyrılmanın derdine düşmüş durumunda olanlar önümüzü kirleterek yollarına devam ediyorlar. Hem de ahmakca!

21 Aralık 2008 Pazar

‘Özür’ diliyorlar! ‘Özür’ diliyorsun! ‘Özür’ dile! ‘Özür’ diliyorum!

1400 yıl önce Kerbela çölünde katlettiniz beni!

Kaç yüz yıldır katlediyorlar beni, Osmanlı’nın sancağı altında. Dilimizden, tenimizden, inancımızdan dolayı ‘din’ adına.

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

Yahudi’ydim 'ölüm' kamplarınızda öldürüldüm.

1954–1962 tarihlerinde Cezayir’de yaşadım. Ölen 45 bin kişiden biri ben ve ailemdi. Sonra yerle bir oldu her şey, arkadaşlarım, komşularım, dostlarım, sevgilim öldü.

Sonra da okullarınızda “sömürgecilik” derslerinin iyi taraflarını okuttunuz…

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

Zenciydim… Köle olarak kullandınız beni. Uyuşturdunuz, pazarlarda sattınız, vurdunuz.

1946–1954 tarihlerinde Vietnam’da yaşadım. 1976’da Ramboları tanıdım… Yıktılar, yaktılar, kestiler. Çaresizdik. Artık ailem ve ben aranızda değilim. Peki, bizden de özür dileyecek misiniz?

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

Peki, insansız bir dünya mı istiyorsunuz? Guançeliyim, Kızılderiliyim Aborijinim. Aleviyim, Kürdüm! İnsanım! Dinim, ırkım ve rengim sizlerden farklı… Kime ve neye göre farklıyız? Yeryüzünün sahibi siz misiniz?

Filipinliyim… Marcos’u tanıdım, ABD’de iyi tanıyor…

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

Ben Kongo’da yaşadım… İşkence gördüm. Artık yokum, ailem de yok. Geldiler, bizi yeryüzünden sildiler.

1938’de astınız beni Dersim’de!

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

Etiyopyalıyım… Tarih 1911-1940’ı gösteriyordu: Çölün ortasında katlettiler bizi… Neden?

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

1940- 1950 yıllarında Hindistan’da yaşadım. Geldiniz, acımadınız, 25 milyon insandık. Dünyanın gözü önünde bizi yok ettiniz…

Filistin’de öldürdünüz çocuklarımızı!

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

1978 yıllarında Maraş’ta, Çorum’da! 1992’de Sivas’ta, Gazi’de evlerimize birer işaret koydunuz, vurdunuz, yıktınız, öldürdünüz! Darbeler yaptınız?

Afganistan’da ve Irak’ta işkencelerle birlikte bombalar yağdırdınız başımıza.

Peki, bizden de özür dileyecek misiniz?

Duydum ki özür diliyormuşsunuz…

Ben hepinizden “ÖZÜR” diliyorum.

19 Aralık 2008 Cuma

Derin bir nefes alın! Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor

İktisadi kriz Marks’ın zihnine başvurmaya karar verdiğinden beridir, yıkıma alkış mı tutuyoruz sorularıyla meşgulüm. Nihayetinde potansiyel ‘terörist’ sayılmamız doğaldır, terörün mücidlerinin gözünde. . Ya devlet kavramlarının karşıtı ya da kışkırtıcının biri 'ol'ma(!). . Bu ülke de milliyetçileri, şovenistleri, ırkçıları, din sosuna bulaşmış faşistleri düşününce, siz bir bütün olarak düşünün bu olguları.

Apolitik miyiz birçoğumuz? Öyleyiz maalesef. Hatta bundan da övünenlerimiz var, "yine başladın", “valla işim olmaz”larla başlıyorlar, yine o sözcüklerle bitiriyorlar. Kendine ve başkasına yabancılaşmanın tadını çıkaran insan tipinin ‘marka’ ele alındığında ki, ikileminin diğer adıdır bu. Biri alma arzusu, ikincisi korkma ikilemi. Bütün meselede sınıf çelişkisinden bir haber olmalarındandır. Sonradan da dövünür dururlar zamlar ve krizler karşısında, işsiz kaldım, evime ekmek götüremiyorum diye. Hani işin olmazdı!

Örneğin Mao, “emperyalizm kâğıttan kaplandır,” derken acaba mali sermayenin hisse senetlerinden, bonolarından, çeşitli türevlerinden, yani uçuşan kâğıtlardan oluşan boyutunu mu kast etmekteydi bilemiyorum? Ama ne var ki, şimdi o kâğıtların yeryüzündeki gerçek maddi varlıklarının değerleri açıklanıyor - tartışılıyor.

Hani şu serbest piyasanın kâğıtları dediklerinden söz ediyorum! Yani insanlığa karşılıksız günahını vermeyen bir sistemin ‘kâğıt’ krizinden söz ediyoruz yine.

Bu yüzden çok sonradan öğrendik ki, Berlin Duvarı yıkıldığında (Mandel’in kulakları çınlasın, Duvar yıkılırken Doğu Almanya’dan hep bir şeyler beklermiş.) Marx ise her zaman Mandel’in öyküsünü anlattı; sonsuza kadar da anlatmaya devam edecek sanırım. Oysa “komünizm öldü işte”, dediler ve “Marx’ın tüm söyledikleri bir hülyadan ibarettir…” diyordu kapitalizm.

Evet, ne olmuştu gerçekten? Önce Berlin Duvarı çöktü gürültüyle, daha sonra birer birer Doğu Bloku çözüldü. Ve nihayet Sovyetler Birliği, bürokrasiye karşı demokrasi talebiyle ayaklanan madencilerin ve elbette Komünist Parti şeflerinin ağzından ‘piyasa ekonomisine geçtiğini’ ilan etti. Sonrasını biliyoruz: işte kapitalizmin zafer alayı! Gürültülerle geldiler, gürültülerle gidiyor birçoğu.

Birçoğunun bürokrasiden ibaret sesi, yıkılan, çözülen gürültülünün arasında boğuluyor. Seviniyor muyuz? Kendi adıma evet.

Bir işçinin beş ömründen alamayacağı koca cipler, bekleştiğimiz otobüs duraklarında üzerimize çamur sıçrattıkça, biz sadece yumruğumuzu sıkmakla yetinmeye başladık. Mercedes’lerinden iner inmez savurdukları küfürlerle pervasızlaşan hırsızlar, pezevenkler, torbacılar, karşılarında korkacakları örgütlü bir güç kalmadığı için “efendiler” haline geldi ve o aşağılık ahlaklarını toplumun her yanına zerk etmeye başladılar.

Yani şuan ki durumumuz? Değerlerimiz ve de en önemlisi ‘içimiz’? Devrimci hareketin yiğit değerleri –militanları– zindanların ve ardından yaşamın bütün yükü altında ezilirken, kendilerine steril gevezelik alanları, işçisinin arkasından bile dedikodu yapabilenleri ve emperyalist fonlar sunulan dönekleri, teslimiyetçileri, ihbarcı gazetecileri, itirafçıları, hücre bülbüllerini, ‘sol’ adına konuşmaya başlarken görmeye başladı(k) (örneğin Taraf gazetesinin solcu kalemşorları) televizyon ekranları, gazete sayfaları bunların önlerinden ardına kadar açıldı…

Evet, devrimci dalgalar bundan öncede dibe vurdu. Yığınlar insanlıktan çıktı. Ve sonra yine devrimlerle insanlaştı baldırı çıplaklar. İşte somut örneği: Küba eskisi gibi duruyor masmavi, Venezüella silkeleyip attı üzerinde ki asalakları ve en çokta emperyalist boyunduruğa karşı o muhteşem Vietnam zaferine tanık oldu bu dünya. Şimdiyse uluslararası kapitalizmin insanlığı içine sürüklediği felaket karşısında yeniden bir devrimci dalgalanması kaçınılmaz durumda. Şimdi de bunun ilk işareti niteliğinde Yunanistan eylemleri, bu eylemleri güce dönüştürüp yol etme mevzusudur bütün mesele. Yunanistan’dan, Fransa’ya, Berlin sokaklarından ve Anadolu topraklarına bir ateş düşsün!

Devrimci bir ateş!

O yüzden yeni ve aşamalı bir slogan, ‘Neşe, barış, huzur ve sosyalizm!’ Ve yeni jenerasyon duvarlarımıza kazınacak tarzda da anlamlı. Ama yeni jenerasyon posterlerimiz yok, olmayacakta. Sadece ortalıkta ismi dolaşan yeni parti logoları ve yeni parti adları dışında! 

Çünkü eskisi gibi asıyoruz Che Guevara resimlerini odalarımıza. Çünkü eskisi gibi taşıyoruz yüreklerimizde Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları, İbrahim Kaypakkayaların düşüncelerini.

İnsanileşebilmek adına! Şimdi bulutlara sardığımız manevi kimliğimize sahip çıkma dönemi. . Şimdi derin bir nefes alın. Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor!

12 Aralık 2008 Cuma

Krizin en ‘iyi’ yönü?!

Kuşkusuz ‘yapay’ emperyalist (ya da burjuva) krizler yaşamaya zorlanan halk yığınlarını özelliklede günümüzde ki işçi yığınlarını daha da zor koşullara itmekte. Özelikle bizde ki, sınıf bilinci oluşamamış işçi kesimi için bu daha geçerli ve daha zor bir durum, yine de kolay yoldan köşeyi dönmeye çalışan işçileri düşününce bu sınıf bilinci (uyanma) işi bir hayli uzak görünüyor. Belki de bundandır Türkiye’de iktidara gelen bütün iktidarlar bunu bildiği için bunu deyim yerindeyse bir ‘sır’ gibi, bu kesimlerden saklamaktaydılar.

Şimdilerde Yunanistan’da yaşanan ve 16 yaşında polis tarafından öldürülen bir genç için yapılan sokak eylemlerini görünce insan gıptayla bakıyor. Bir insanın öldürülmesi özelikle de kötü bir durum, hele hele devletin güvenliğini sağlamakla yükümlülüğü varsayımını bilincine kazıyan (ben buna Engels’in tabiriyle, devletin eli silahlı bir grup üyesi -ya da çetesi- demekteyim) ki yapanların cezalandırılmamış olması ve bunun meşru görülmesi için güdülen politikanın bürokrasi dışında sokağa yansımaması ki bu daha da aymaz bir durumdadır ve devletin ahlakını tekrardan tartışır duruma sokmuştur. Örneğin Yunanistan emniyeti ne demektedir bu duruma: “altı üstü şımarık ve zengin bir çocuk öldürüldü.”

Sanki onların katmanını oluşturan bu zengin sınıflar topluluğu değilmiş gibi, kendi içinden ‘zengin’ bir kurban bulmuş gibi görünen Yunan hükümeti sevinç dansları yapmakta bu söylevle!

Ki, Türkiye’de bu iş ayyuka gelmiş durumda. Beterin beteri durumu anlayacağınız.

Fakat izlediğimiz görüntülerden anlaşılacağı kadarıyla Afganistan’ı ve Irak’ı aratmıyor şuan ki Yunanistan’ın iç durumu.

Bir ‘sınıf’ bilinci oluşmuş, kuşkusuz durum da bunu göstermekte Yunanistan’da, işin başını şuan Anarşist gruplar çekmekte, iyide yapıyorlar. Belli olmaz bu durum her an değişebilir sıkışan hükümet yine her an istifa edebilir bu durumdan. Halka öncüllük edecek sınıfsal bir ‘öncü’ parti Yunanistan’da var mı bilemiyorum ama işe her an el atabilir. Umarım öylede olur.

Biz ise henüz küstah politikacılardan kurtaracak ‘öncü’ bir parti yok. Büyük bir eksiklik. Diğer asıl büyük eksiklikse Türkiye’de ‘proleter’ bir sınıfın olmayayışı.

Ayrışmış - ayrıştırılmış bir işçi topluluğuyla karşı karşıyayız. Sağcı işçi / solcu işçi, hatta dindar işçi oluşmuş durumda!

Sanki yağmur yağarken hepsinin başına ayrı ayrı yağmakta? Ayrı ayrı ıslanıyorlar!

Amerika’da, Wall Street’i kurtarmak isteyen bay Bush kurtarmaya çalıştıklarıyla birlikte büyük isimleri de mahvetti.

Amerika tarihinde yüzyılın krizini yaşıyor şuan, bu kriz ve çöküş Amerika söz konusu olduğunda daha da devam edeceğe benziyor. Bunu bay Obama’da düzeltemeyecek durum bunu gösteriyor yeni kabinesine aldığı isimlerle de zaten bunun mesajını veriyor. Zaten şuan için bir çoğu bay Bush’un eski’miş kabinesinden oluşmakta. Renginden dolayı Obama’ya umut bağlayanlar başından beridir farklı politika izlemeyeceğini söylememize rağmen ciddiye almadılar uyarıları.

Oysaki Obama’nın aksine Bush ‘zenginlere sosyalist’ bir durum takınarak onlar için kendi ülkesinin ekonomisinden para tırtıklamakla meşguldü...

Öyle de yaptı ama nafile. New York’un arka sokakları bunu yalanlar biçimde ‘yoksullar’ ve ‘evsizlerle’ dolup taşmakta.

‘Komünist Manifesto’, burjuva devleti tarafından dünyanın çeşitli ülkelerinde ve çeşitli zamanlarda politik nedenlerle birçok defa yasaklanmasına rağmen ve gerekçesi her defasında ‘toplumun huzur ve sükûnunu korumak’ ve ‘sınıf kavgasını önlemek’ti gibi argümanlarla karşımıza çıktı. Şimdi ki durumu kendileri bile açıklayamıyorlar.

Çırılçıplak kapitalizm

Üst üste Marx’ın, Kapital eserinin baskılarını yetiştirmekle, şuan Marx ve Engels okumakla meşguller.

Kapitalizmin bir bilimi olmayacağına göre elbette son derece açık saçık, bu müstehcen metni okuyacaklardır. Bundan doğalıda olamaz. Politik metin olarak; bir program ve kapitalizmi, üzerindeki bütün ideolojik, felsefi, hukuki, ahlaki ve politik örtüleri sıyırarak, böylesine ‘çırılçıplak’ bırakmıştır kapitalizmi.

Özetle devrimci bir ‘eylem kılavuzu’ söz ettiğimiz yapıt!.

Şimdi çanların kendisi için çalındığını bilen kapitalistler yangından mal kaçırır gibi kendilerini kurtarma çabasındalar. Delice işçileri ‘ücretsiz izinlere’ göndermek derdindeler. Bu ‘ücretsiz’in anlamı işten çıkarmaktadır ki, bunu bile açık açık dillendirememektedirler.

Tıpkı onlar gibi, bugün Erdoğan kliği de işçi kesimine olan ‘saygı’sını belirtir şekilde bunları dillendirmekte, ‘sefilliği’ işçiye yaraştırmaktadır.

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu krizin en ‘iyi’ yönü zengin birkaç asalaktan kurtulacağımız gerçeğidir. Zira ‘Özgürlük’ anıtının altında da şu yazmaktadır: ‘Zenginleri değil, fakirleri satın!’ yazısı düşünülünce insanın aklına başkada bir şey gelmiyor.

Bu yüzden şimdi iki ‘tercih’ arasındayız: proletaryanın bakış açısı ve sınıfsal gerçekliğiyle birlikte bu kurtuluşun, bağımsızlığın, demokrasinin, kısacası devrimin yolunu gösteren tek gerçek çıkış yolunun işçi sınıfının örgütlülüğü ve bu ‘örgütlü’ gücün yapacaklarıdır. Ya ‘proletarya’ ya ‘burjuvazi’.

Örgütsüz ve ya devrimci bir önderliğe sahip olamayan bir işçi sınıfı ‘devrim’ falan yapamaz. Sınıfın ‘fiili’ koşullu örgütlenme ve eylem tarzıdır. Zaten ‘devrim’, ‘işçi sınıfı’nın günlük hayatıdır ve onun etkileridir.

Yine de benden hatırlatması, bütün egemen sınıflarda ortak olan anlayışa bakmayın siz. O da yeryüzünden çekip gidecek olmalarıdır. Yeter ki, ‘Manifesto’nun sonundaki o büyük çağrı gerçekleşsin: ‘Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!’ çağrısı.