10 Mayıs 2008 Cumartesi

Küçük şeylerden korkun yine “Devrim” olacak!

“Yeni bir dünyayı hayal etmekle yetinemeyiz. O dünyayı var olan dünyanın,
eski dünyanın somut, Bilimsel eleştirisi üzerine kurabiliriz.”
(F. Engels)

İnsanın üstüne çöken ve radikal bir kararla zamandan ve zamanın kırbacı altında kimliğinden yoksun durumunda, kendisini bile hayrete düşürecek bir sanma, inanma ve bunun yansıması altında başkalarının rüyasını gördüğümüzü fark etmemiz için kapatıldığımız parantezleri andıran savaşların ve her sözü ciddiye aldığını düşünenlerin arasından iltica etmemiz gerekiyor. Kapatıldığımız parantezden iltica edince ve paranteze alınca zannetmeleri yani devrimci bir kaçış çizgisi çizerek bütün mistifikasyonların cangılında adalet ve özgürlük solumak kadar yaşamasal bir ihtiyaç olarak dilde tahtına oturacaktır. Gerçekliğin ruhsal “tinsel” çekiminden kurtulmak için onun içine, makine dairesine inmek gerekiyor.

Görünür şehirler, görünür insanlar demektir. İnsanın göründüğünü sanması ve buna inanması sağlanır ve bu yeterlidir. Kaygan ve koordinatsız insanlar ve hayatlar, salt var oluşlarıyla katılmadıklarından, olmayan bir halkı çağırdıklarından, peygambersiz ve kahramansız, kölesiz efendiler olmayı arzu ettiklerinden ve bu arzu devrimci bir fısıltıyken daha, iktidar(ın)ların şizoit / paranoyak saldırılarına hedef olurlar ki: “küçük şeylerden korkun: yine devrim olacak!” tümcesi, egemenleri egemenliğin çarklarının dişlerini yağlama, cinayet provaları yapmaya zorlamıştır. Bu diyalektik zaman ve mekân tanımazlığıyla, işgalci züppe tavrıyla bize “uygun” bir “ben” dayatıyor. Bu saldırıya dönük ipuçları Paris’te göçmen siyahı ve Müslümanlara, Diyarbakır’da Kürtlere, Türkiye’de uygulanan “tecrit” politikalarının, 1 Mayıs’ta işçilere uygulanan ve meşru görülen orantısız zeka sahiplerince “şiddet”in insani değerlerle örtüşmediğini dillendirmek isteyen ve basın açıklaması yapmak isteyenlere daha dün üniversitelerde devrimci gençlik kesimine dönük çıplak şiddetin müstehcenliği olarak “sıcak” örnekleri teşkil ediyor. Biliyoruz ki, yenileri de yolda! Ve en önemlisi bunların hepsini küçük birer olaylar dizisi olarak görmemiz sağlanmakta bizdeki “ben”e.

Oysa kapatıldığımız parantezlerden yavaş yavaş çıkma belirtileridir bütün bunlar. Şimdilik “demokratik”, “hak” ve “yasaları”nın güya gereğiymiş gibi izin verilen “basın açıklama”larında linç edilmek istenenlerin (ve Yeni Terörle Mücadele Yasası adı altında çıkarılan gerici yasalarla planlanan da zaten temelde faşizmin diriltilmesidir ki, yine linç kültürü adı altında TV’lerde programlar / diziler yapıp madalyonun diğer tarafına bakmayan idealist burjuva demagogları, savaşların meçhul askerleri gibi konuları kendi hükümet ve iktidarlarını ifşa etmemek için körlüklerine devam etsinler, bizler savaş(lar)ın gizli kalmış yüzlerini ifşa etmeye devam edeceğiz) “bağımsız”, demokratik” ve “devrimci” savunma hakkı, ama faşist gerici, otoriter zihniyetten farklı patlamanın sancıları yaşanmamaktadır. Elbette gidişatta bu yöndedir ama farklıdır yöntemleri. Onlardan uzak ve mesafelidir. Temelinde meşrudur ama meşru görülmeyecektir.

Bumerang dönüşü yapan “şiddet” ve kaynağı hedefe dönüştüren bu olgular, sınıfsal bir karakter taşısa da sınıf kavramının kavrayamayacağı bir durumdan almaktadır enerjisini ve uzak atalarımızın kozmosun boşluğuna fırlattıkları çığlıklara kadar gider kökleri. Yoğunlaşmış parçalanmalar demek belki de daha doğru olacaktır, yaşanan / yoğunlaşmış parçalanmışlıklar yaşanan günümüzde “ben” ya da “özne” denen kişi, bunca savrulma / sürüklenmeye rağmen sıkıştırılmış, hareketsiz ve küçük bir azınlığın konforu ve arzusunun safrasına dönüşmektedir. “Su akar yatağını bulur” sözü, akmamak suyu boğduğu içindir ki ve bu doğaya aykırı olduğu içinde, suyun akış yönünü her ne kadar değiştirse de birileri o “su” ne yapıp edip kendi yatağına bulup akacaktır. Tek korkuları da budur! Birey kendini belirler, karşısındaki de bu belirlemeye göre şekillenir ve hayatın içinde böyle sürüp gider. Çünkü bu diyalektiktir. Yani “olma” isteği “olmama” hakkı kullandıkça uyanır uykusundan.

Günümüz insanı, kabuğunun altındaki can çekişen, olma potansiyeline yapacağı yolculukta ilk adımı Foucault’nun dediği gibi, “ne isek onu reddetmeliyiz” ile atacaktır. Artık uyanmanın zamanıdır. Birileri mermilerini sayarken, herkes dualarını okumaya başlamasın, her şey bir anda oldu ve III. dünya savaşı başladı dememek için ve bu vb. gibi cümleleri burada yazmak her ne kadar rahatsız edici olsa da bu reel gidişatı görmemek tam anlamıyla “saf”lık olur ki, sığınağı andıran “birileri mermilerini sayıyor, herkes dualarını okumaya başlıyor, her şey bir anda oluyor, III. dünya savaşı başlıyor!” tümcesi takdir-i ilahide değildir. Bu sığınaktan çıkmak istiyorsak insan olduğumuzu hatırlamak olduğunu, gerçekliğin fiziki ve ruhsal çekiminden kurtulmak için onun içine, makine dairesine inmek gerektiğini bilmemiz gerekiyor.

Hiç yorum yok: