6 Kasım 2012 Salı

Yalnızlık, diyalektik ve aşk üzerine

Bir yanım eksik, şimdi yazılanları okuyorum Bobby Sands biyografisinin yazarı Denis O'Hearn’ın ‘Açlık Grevleri’ ile ilgili bir makalesi(…) bu eksik yanımla (okuduklarım arasında şiirlerde var.) Bir arkadaşım şöyle bir şey demiş yazısının en sonunda “Bir damla su dilenmeyeceğim ne buluttan, ne de senden!”


Gerçekten de öyle, evet dilenmemek gerekiyor bu günü birlik ve nakarat gibi tekrar olan hayatta. İnsanın üretemediği yerde tüketim vardır. Ben ve bizlerde tüketmemek için üretmeye çabalıyoru(z)m. Ne onlar? Onlar, yarın ve bugün için ve bu bağlamda, artık egemen sınıflar için oluşturulanlara karşı olmak gerektiği bizlerin bilincinde yer etmişse bunun yükümlülüklerini yerine getirmeliyiz diye düşünüyorum… Bunu söylüyorum bunu çoğaltıyorum. Tıpkı bilgi gibi… Öyle ya bilgi paylaştıkça çoğalır derler.

Bilgi paylaştıkça anlamlı kılınır. Bilgi paylaştıkça çoğalır insan. Ama son günlerde burjuva ideologlarının ağızlarına doladığı şu “Aşk” masalına geçmeden önce… Halkımızın tıpkı, Bali Adası'nda ki, bir kapitalist ideolojiden henüz etkilenmemiş olan halkın, maddi ve manevi sistemler arasında kendine bir denge kurmayı başarması gibidir. Her köy yılda bir kez topluluk bireylerinin tek tek katılımıyla bir opera yaratır. Böyle bir dengeye, herkesin geçimini sağlamak için çalıştığı, ama aynı zamanda festivallere, dindışı şölenlere ya da dinsel yortulara katıldığı, dünyanın başka yörelerinde de rastlayabiliriz. Bireyin katılımı, örneğin müziği yaratması, dansı yapması, kıyafetleri, oturması, kalkması, ses tonu, sigara içişi bile ve dekoru vb. oluşturması yoluyla gerçekleşir… Bu yüzden önce sorumlu olduğumuz değerlere değinmem gerekiyor.

Sorumluyuz 
Bize hep  “halka” ise artıklarla yetinmek zorunda bırakılmışsız hissi veren bu sistemle cebeleşmek düşüyorsa payımıza onları yerine getirtmeliyiz. Oysa bizlerin-halkın özgün bir kültürü vardır. Ama bu kültür ne yazık ki zayıflamaktadır. Çünkü doymak bilmez egemen sınıflar, çıkarları uğruna halkın son “büyücü”lerine de el koymuştur. Kimdir o büyücüler? O büyücüler Latin Amerika kıtasında Che Guevaralar, o büyücüler onlara göre sefilce yaşamış olan Marx, Engels, Lenin’dir. Üstelik onları yorumlayan-açıklayan ve başkalarının daha yaşanılası bir dünyayı yakıştırmışlardır insanlığa. Ama onlar kan emicidir(?) onları savunanlar teröristtir.

Ve üstüne üstlük köyler giderek boşalmakta, köylüler duygularını dile getiremedikleri koca kentlere yığılmaktadırlar... Hepsini söylediler bize onlar. Köylerin yakılacağını, insanların sırf kendi egoları ve sırt üstü gelip yan yatmak adına rahatları için çıkardıkları paylaşım savaşlarını, bunların hepsini söylediler bize. Kapitalizm yokken Marx kapitalizmi yorumluyordu. Yoksa ne işi var kapitalizmin yoğun yaşandığı, bir su içmenin bile lüks olduğu şu metropolde. Ya da sizlerin, ailelerinizin? Benim ve bizim gibilerinin.

Öyle değil mi? Abidin Dino şöyle bir şey diyor: “Bir tabut getirdiler önümüze Marksizm öldü diye. Açtık bir baktık ki tabut boş”. Bizleri kandırıyorlar tarihten bu yana. Oysa tarihe sahiplenmek gerekiyor eksisiyle-artısıyla. Ama takılıp kalmamakta gerekiyor. 

O yüzdendir ki, günümüzün gerçeği olan kapitalist üretim biçiminin egemenlerinin kültürü, kendine kitlelerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yöneliş ve bir işlev bulmuştur. Kitlelere ise kalitesiz romanlar, sıradan şarkılar, yani kültür düzeyi düşük yan ürünler bırakılmıştır.

Senfoni konserlerine, tiyatrolara kimler gider?

Kimler kitap ya da müzik eserleri satın alır?

Resim ya da heykel sergilerini kimler gezer?

Tanımadığı biri için, kim üzülür?

Kim tanımadığı birine bir şeyler anlatır?

Özetle, ülkemizde yaklaşık olarak 70 milyonu bulan nüfustan kaçta kaçı bu sanatsal etkinliklerden yararlanabilmektedir?

Belki beş yüz bin, belki bir milyon kişi. Bence bunun çok altında(?) ya da %81’i ABD emperyalizmine karşı olan bir ülkede kim ne kadar sorguluyor kapitalizmi-emperyalizmi?

Neden sokağa yansımıyor en basitinden bir savaş karşıtı eylemlikte o %81?

Neden insanlar cezaevlerinde direnirken bir yandan da linç edilmeye çalışılır?

Ya da büyük bir gururla “Ben bu ülkede bin tane operasyon yürüttüm” diyen zaat kime güveniyor, gücü nerden geliyor?

Gazi’de, Maraş’ta, Tokat’ta, Erzincan’da, Sivas’ta kim nereden alıyordu gücünü, hunharca katlederken kırmızıçizgilerde…

Kırmızıçizgiler kimin belirlediği çizgilerdir?

Bundan 12 yıl önce Dersim - Erzincan arasında “kimyasal silah”larla öldürülen on yedi kişi, TC’nin hanesine işlenmiş yeni bir cinayettir ama kendi tarihinde de ilk kez kullandığı silah biçimidir. İşte ben bütün böyle şeyleri anlatmak-paylaşmak istediğim için yaşıyorum belki de sorun bu? 

Tanrı'nın eli
O yüzden bu nakaratlaştırılmış hayatta, bize hep “bu halka” ise artıklarla yetinmek zorunda bırakılmışsız hissi veren bu sistemle cebeleşmek düşüyorsa herkes gibi payıma onları yerine getiriyorum. Oysa bizlerin-halkın özgün bir kültürü var. Ama bu kültür ne yazık ki zayıflamakta(dır).

Bizler kendi kalabalıklarımızın içinde kendi yalnızlığımızı yaşıyoruz, her halükarda. Şimdilik yetiyor gibi bu. Ve içlerimizde ki her susuş aslında yalnızlığımızın dışa vurumudur bu yüzden… Bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi duyumsarlar, belki de bundan. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir.

Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “hayır” diyerek yaşar (kendi kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer.) İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır. Hangimiz de olmamıştır ki bu.

Tıpkı, dünyaya gelmekle, bizi ana karnındaki o bilinçsiz yaşama bağlayan zincirden kopuş gibi. Ana karnındaki bebek, kendisini sarıp sarmalayan canlının bir parçasıdır, ilkel bir yaşamdır; kendi bilincinde bile değildir. Bilinçsiz yaşam diyorum, çünkü orada, istek ile doyum bir ve aynı şeydir. Doğumla gelen değişikliği, bir ayrılık, kopma ve yalnız bırakılma, yabancı ve düşmanca bir çevreye düşüş olarak algılarız. Sonraları, bu ilkel duyum yalnızlık duygusuna dönüşür; daha sonra bir bilinç oluşur: Gerçekte yazgımız yalnızlıktır ama bu yalnızlığı aşmak ve bizi geçmişe, cennetteki o mutlu yaşama bağlayan ilişkileri yeniden kurmak zorunda olduğumuz bilinci. Var gücümüzle, yalnızlığımızı aşıp yenmeye çalışırız.

Yalnızlıklar diyalektiktir 
Öyleyse, yalnızlık duygusunun iki ayrı anlamı var: Bir anlamda yalnızlık “kendini bil”mektir; öteki anlamdaysa, kendimizden (yalnızlığımızdan) kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden, yalnızlık dolambacının çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden denge durumuna erişeceğimizi umarız. Yani yalnızlık derken başka bir “yalnızlıktan” başka bir “duygudan” söz etmeye çalışıyorum ki, onları açığa sermek için devam ediyorum…

Yalnızlıkla acıyı özdeşleyen halk dili işte bu ikilemi yansıtır. Aşk acısı yalnızlığın sancısıdır. Birlikte yalnızlık hem karşıt hem bütünleyici duygulardır. Yalnızlığın kurtarıcı gücü, içimizdeki o gizli suçluluk duygusunu açıklığa kavuşturur; yalnız insan “Tanrı elinin itelediği” kişidir. Yalnızlık duygusu hem bir ceza hem bir arınmadır, bir sürgün cezası olduğu kadar sanki o sürgünden artık kurtulacağımızı duyuran bir durumdur. İnsan yaşamının tümü bu diyalektiğin etkisi altındadır.

Aşktan beklediğimiz de birazcık gerçek yaşam, birazcık gerçek ölüm değil mi? Aşkı mutluluk için değil, olsa olsa, karşıtlıkların duyumsamayacağı, yaşamın ölümle, zamanın sonrasızlıkla bir ve birlik olabileceği o gizemli an için isteriz. Derinden derine sezeriz ki yaşamla ölüm aslında tek bir gerçekliğin (karşıt ama bütünleyici) iki yüzüdür. Aşk eyleminde, yaratma ile yıkma birleşir; çok kısa bir an içinde olsa, insan yetkin bir durumu sanki yakalayıp yaşamış gibi olur.

Bu yüzden olgun bir insan, üretici ve yaratıcı çağları boyunca da yalnızlıktan kurtulamıyorsa hasta bir kişi sayılır. Çağımızda bu türden yalnızların sayısının çoğalması, sorunlarımızın ağırlığını da yansıtır. Çağımızın tek Tanrısı olan iş güç (kazanç tutkusu) artık yaratıcılığını bugün için sürdürebilir ama yarın bu yitirilmiş olacaktır.

Güvenceler vardır, ama topluluk kargaşaya karşı henüz yeterince bağışıklık kazanmış değildir. Ölüm ve doğum, insanın yalnız başına yaşadığı deneyimlerdir. Yalnız başımıza doğar yalnız başımıza ölürüz. Anamızdan kopup dünyaya geldikten sonra ölümle bitecek olan o sancılı yolculuğa çıkarız. İşin sonunda yine yalnızsızızdır.

Yalnızlığımız da bir karşı koyuştur hayat içinde, kadında Hıristiyanlıkta ve Kur-an’a bakacak olursak İslamiyet’tin doğuşundan bu yana (ilahiyatta da halen mal görüşü egemen kılınıyor) hep mal olarak görülmüş ama O’da bir karşı koyuşla ayakta durmasını hep becermiş direnmiş, karşı koymuştur, aşk’ta öyle.. Âdem ile Havva’yı hatırlatmakta fayda var sanırım ne kadar mistik olsa da…

Âdem vurdumduymaz bir adam, Havva ise ilk başlarda onun gibi davranmış ama kıskançlıktan olacak ki, Âdem’e kur yapmaya başlamış, fesat bir kadın. Özetle ne Âdem ne de Havva aşkı becerememiş iki insan. Zorunlu birliktelik desem daha doğru olur. Aşk bahis konusu olunca Âdem ile Havva örnek verilir (komik gerçekten de) ama aşkı yaratamayan iki kişi yüceltilir durulur hala. Uzatmayayım aşk insanın yarattığı bulduğu bi’şey… Burada sadece vesaireler kalıyor geriye, o vesaireler içinde de ben bu hayat hızlı akıp giderken en umursamaz bir karşı koyuş tavrıyla direniyorum bu burjuva toplumda.

Kapitalist toplumda 
Louis Aragon’la noktayı koyayım, bakın ne diyor Aragon “Mutlu Aşk Yoktur” adlı yapıtı için: "Kendimle uzlaşmak gibi bir arzum yok, olmadı da hiç. George Brassens'in bestelediği ve yaygınlaştırdığı Mutlu Aşk Yoktur, 1943'de yazdığım bir şiirin dizesidir. Söz konusu mutsuzluk, işgal yıllarının mutsuzluğu. Fransa'nın içinde bulunduğu o acıklı durumda mutlu bir aşk olabilir miydi? Ortak bir mutsuzlukta bireysel mutlulukların olamayacağı teması, o zamanlar işlediğim bu tema, aslında, hemen yazdığım tüm yapıtlarda da var. Gerçekten, bu şiirde ortaya çıkan sorun, mutlu aşkın olup olmayacağı değil, mutlu çiftin olup olmayacağıdır. Kadın-erkek çiftini, erkeğin ve kadının en yüce şekli olarak düşündüğümü söylemiştim. Umarım gelecek günler kadın-erkek çiftine mutluluk taşır."

Evet, Aragon’a katılmamak mümkün değil ama öncelikle bugün için bu 21. yüzyılda burjuvazinin gök kubbeleri arasında aşk ya da mutluluktan söz etmek II. dünya savaşından da daha da çok kayıp veren günümüz kapitalist çağında şuandaki insanlık. Ve bugün kalkıp aşk ya da mutluluktan söz etmek karşımıza bir duvar gibidir. Emperyalizm içimizdedir ve kapitalizm emperyalizmdir şimdi.

İşte bunları düşününce; çevremden ve yanı başımdan geçen insanları düşünüyorum ve hepsi içlerinden bir Dua’yı mırıldanıyormuş gibi: Hayat güzeldir… Hayat güzeldir diye… Peki, hayat güzel midir gerçekten diye sorası geliyor insanın (?) şu gök kubbe arasında ki akıp giden  insanlara.

(?)

28 Ekim 2012 Pazar

AKP’nin barışı

AKP “barışçı”, PKK’yi silah bırakmaya ve herkesi Erdoğan’ı desteklemeye çağıracak bir Apo arayışında. BDP’nin tezi ise, “Kürtlerin meşru temsilcisi, sözcüsü bir Apo.” Oysa kıstas şu olmalı: emperyalizme kim boyun eğmiyorsa, Kürtleri onlar temsil etmeli!

Cumhuriyet üzerine perde açıklama

On yıldır AKP’yle muhatap oluyoruz, olmak zorundayız. Böylesi bir zorunluluğumuz var. Bir değil, sözüm ona bin ton reform yaptılar, özelleştirdiler, sattılar, peşkeş çektiler, ekmeğimize karıştılar, aşımızdan çalıp masalarına koydular. Ermeni Sorunu diyerek kendi dönemlerinde Hrant Dink’i Fethullahçı (eski istihbarat daire başkanı) Ramazan Akyürek’e kurban ettiler, çakma Hizbullahçıları salıverip, Sivas Katliamı’nın sanıklarına yol açıp, salıverdiler, Alevi, Roman, Kürt açılımı derken Kürt Sorunu’nu süresiz ve dönüşümsüz ‘Açlık Grevi’ne dönüştürdüler. 

Şimdi de Cumhuriyet Sorunu’muz var, AKP hakikaten pis işler yapıyor, bundan da gocunmuyor. Öyle ya ikinci cumhuriyet döneminde ‘Cumhuriyet’i korumaya ihtiyaç duyanlar tasfiye edildiklerinden bi’haberler. Cumhuriyetin korunmaya ihtiyacı yok, yeni bir cumhuriyeti kurmaya ihtiyaç var. Kurulacak olan üçüncü ‘Cumhuriyet’ mutlaka ‘Sosyalist Cumhuriyet’ olacaktır. Anadolu toprakları başta olmak üzere trafik polislerini, askeri bölükleri ‘işgal’den kurtaracağız! İttihat ve Terakkicilere duyurulur!

8 Ekim 2012 Pazartesi

Ölümsüzlüğünün 45. yılında anısı mücadelemize rehber olsun!

"Her yerdesin / Kızılderililerin bakırdan rüyalarında / Dalga dalga isyanında karaderilinin / petrol kuyularındaki, tuzlalardaki ömürde / Korkunç çaresizliğinde muz bahçelerinin / Kesimhanelere yetiştirilen sürülerin yayıldığı pampada / Ve şekerde ve tuzda ve kahvede / Öldürüp yok etmek istedilerse de seni / Dökülen kanda yaşıyorsun / Kumandanımızsın / Dostumuz..." (Nicolas Guillen)

25 Eylül 2012 Salı

Arkadaş Zekai Özger'e saygıyla

Arkadaş Zekai Özger ve şiirleri hep ilgimi çekmiştir, bir giz var bana göre Zekai Özger’de. Kısa bir biyografi bilgisi geçeyim: Kaldığı yurt faşistlerin baskınına uğradığı zaman aldığı darbelerden dolayı bir gün sonra beyin kanamasından ölen güzel adam. Öldürüldüğü baskını anlattığı bir şiir de sığdırmıştır o kısacık güne. 1948 Bursa doğumludur. Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirmiştir.
İlk şiiri 1968’de Soyut Dergisi’nin 28. sayısında çıkar; “Sakalsız bir oğlanın tragedyası” bu ilk şiirinde ikinci yeni etkisini gösterir. Bir 5 Mayıs 1973 sabahı sokakta ölü bulunur. Beyin kanaması raporu verilir. Henüz 25 yaşındadır.
Politik şiirlerinin yanında, “Zeki Müren’i seviniz”de deme cesaretini gösteren şair. Bir de, “Kendime kendimden başka kendim yok”da der…
Arkadaş Zekai Özger şiirlerini okumak için tıklayınız!

16 Eylül 2012 Pazar

Ortadoğu’da ki Müslüman kediler

Emperyalizm tarafından “Arap Baharı” olarak adlandırılan heyula üzerinden uzun bir zaman geçti. Suriye’yi abluka altına alalım derken birden bire İslam karşıtı bir filmin internet de dolaşıma çıkmasının ardından yine Mısır’la başlayıp Libya’ya oradan da Yemen’e, Lübnan ve birçok Arap ülkesine yayılan protesto eylemleri başladı.

Bu konuya başka bir yazı da değineceğim.

Ortadoğu’da Tunus’la başlayan ve Mısır, Libya’yı da içine alan süreçte görüldük ki, devrilenlerin yerine seçimlerle gelenlerin bir belirleyiciliği yok, orada inisiyatifin başlı başına emperyalizmin elinde olduğunu bir kez daha gördük. Ancak bugün bunu görmek istemeyen solcular, sosyalistler var. Öyle ya bunlar, emperyalizmin Suriye’ye müdahalesini de meşru görüyorlar.

Oysa Ortadoğu’da Müslümanların emperyalistler tarafından galeyana (genelde bunu çok sık yapıyorlar) gelerek gerçekleştirdikleri katliamlarına da dini motifler ekliyorlar, örnek mi (?) sık sık tekbir getirip huşu içinde saçma sapan - dengesiz hareketler içine giriyorlar. Hayır, söylemek lazım bunlara, moda oldu ya şimdi ünlü ünsüz bütün Twitter kullanıcıları da buna benzer şeyler yapıyorlar, tuvalete gitmelerini, içtikleri meyve sularını, kullandığı su firmasını ve içtiği suyu ve yediği her haltı nasıl orada paylaşıp, twit atmaya benziyorsa, ABD’nin koçbaşı Müslümanları da yedikleri her halt ve boku pislikleriyle yaparken tekbir getiriyorlar.

Halbuki Ortadoğu’daki iktidarların değişmesi halkın kendi özgür ve bağımsız iradesiyle olmadıktan sonra bir anlam teşkil etmiyor. Daha önce de söylemiştim, Ortadoğu’da bugün için değişen tek şey, eski sahiplerle yeni sahiplerin yer değiştirilmesi olayıdır, çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batı’lı emperyalist ülkeler böyle istiyor.

Öyle ya Mübarek kim, Müslüman Kardeşler kim?

Bir bakalım: Mısır’da cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de bu böyleydi. 2011 Ocak ayındaki Tahrir eylemlerinde ismi duyulmaya başlanan Mısır’daki Troçkist bir örgüt, Devrimci Sosyalistler (DS), şunu savunuyordu: “Bazen İslamcıların yanında yer alabiliriz ama devletin yanında asla”, “Devrimci Sosyalistlere göre Müslüman Kardeşler ikiyüzlü ve karşı-devrimci olabilir, bunları da gerektiğinde teşhir etmek gerekir. Ancak eski rejim, askerler ve İslamcılar arasında bir seçim yapmak gerekirse ikincisini tercih edilmelidir. Hem (Müslüman Kardeşler ve Selefiler) Mübarek’e karşı gerçekleştirilen “devrim”de yer almışlardır hem de bunlar homojen bir bütün değildir, Müslüman Kardeşler ve Selefilerin saflarındakilerinin bir kısmı sosyalistler tarafından örgütlenebilir.”

E, onlara göre Mübarek’i grevlerle protesto eden işçi sınıfı içerisinde “Sakalı beline de uzanan” işçiler de mevcuttur…

Sonra şöyle diyor Devrimci Sosyalistler, “Müslüman Kardeşler’e ne kadar kızsak da seçimlerden sonra devrimci hareketi güçlendirebilmek için Mursi’yi desteklemekle de kalmayıp oy vermeliyiz” demiştir. Tanıdık geliyor değil mi? Bizde her seçimlerde AKP’yi devrimci bir parti olarak gören sol züppeler var, bunlar sabah akşam Tv’lere çıkıp stratejik- stratejik analizler yapıp boy gösterirler, bugünlerde pek yoklar ama ya seçim dönemlerinde ya da AKP’nin başı derde girdiğinde genelde inlerinden çıkarlar.

Bir de Ortadoğu uzmanlarımız var, mesela Haber Türk kanalı bunu çok yapıyor, denk geliyor bakıyorum valla. Bütün programcılarının zoraki kafalarına monte edilmiş gözlükler, bir elinde kalem düşünüyorum kardeşim pozları ve makyaj kazanına düşmüş allak bullak bir görüntü ve bir gece düzenlenmişte partiye katılıyormuş hissi veren gece elbiseleri, bu silsile içerisinde ahkam kesiyorlar. Söyledikleri hiçbir şeyin de inanın gerçeklikle alakası yok, dezenformasyon habercilik nasıl yapılır ya da bir haberi nasıl maniple edersiniz konusunda belki izlenebilinir ama bunun dışında hakikaten bir bok öğrenemezsiniz bunlardan.

Öğrenen varsa bi’zahmet bilgi versin: Efendim ben şöyle şöyle şunu öğrendim diye.

Onlara bakınca öğreneceğimiz tek şey belki de bu olabilir: “AKP’yi siktir et ama Ortadoğu’yu siktir etme” toplumsal ve iktidar şuursuzluğundan öğrendiğim tek şey.

Bu yüzden TV kutularından çıkıp biraz okumak ve sorgulamak gerekiyor. Tabii okumak deyince de başka bir sorunsalla karşı karşıya kalabiliriz. Mesela her konuda bildiğimizi okuyoruz, onun bunun canına okuyoruz (bunu genelde AKP yapıyor), dua okuyoruz, sürekli göbek möbek atarak şarkılı markılı bir şeyler okuyoruz.

Ama kendimize de bir yol bulmak zorundayız, özellikle de bugünlerde medyanın içinde bulunduğu içler açısı durumunda bunu da okuyarak yapabiliriz.

Neyse konuyu toparlayayım.

Amerika bugünün koşullarında ve bugün için emperyalist bir devlet olarak dünyanın tepesinde istediği her haltı yiyebileceğini sanıyor, Tayyip’te zaten o güce güvenerek Suriye’ye karşı çemkiriyor, dış politikada da yalnız kaldıklarını söylememin bir gereği var mı bilmiyorum ama Amerikan ağzıyla konuşup Clinton’la el şaklatan Davutoğlu denen küçük BOP hergelesi Suriye’de Esad ne zaman yıkılacak diye gün veriyor, ama Esad nedense bir türlü yıkılmıyor, Özgür Suriye Ordusu diye lanse ettikleri hırsızlar ve çapulcu ordusuna akıttıkları tonlarca para da çabası.

Dedik ya mırıldanıyorlar normaldir, netice de Tayyip kliğine Ortadoğu’da biçilen ve verilen misyon bellidir, Müslüman ülkelere zabıtalılık görevi. Görevini yapamadığında da, bas bas bağırıyor ağa babasına: “Sayın Obama size bir çift sözüm var: Mi yaww, mi yaww.”

Her haltı yedikten sonra tekbir getiren Müslüman kedilerin bu mırıldanmaları kesilmeyecek gibi görünüyor.

Şimdilik geçelim, bunlardan duygudaşlık sözcükleri zaten beklemiyoruz.

Sadece not ediyoruz: bilinsin isteriz yazılan her şey onların aleyhine bizim de hanemize yazılmaktadır.

6 Eylül 2012 Perşembe

Bu şarkı halkın şarkısıdır


Suavi, son aylarda yaptıkları eylemlerle gündemden düşmeyen sosyalist hacker grubu RedHack için bir şarkı yaptı.

İşte Suavi'nin şarkısı ve sözleri:

Anlamadan olmaz
bizi önce bir an anla
bizim işimiz olmaz yalanla dolanla
ula yine karıştı sapla samanla
biz ayıklayacağız bekle zamanla
RedHack RedHack

Red kırmızı demektir
az değil çok emektir
jilet sırtı yollardan korkmadan yürümektir
anla yalnızca anla
destek at çözülsün pazıl
direndikçe haksızlığa olalım daha da kızıl
RedHack Redhack

Derdimiz kişisel değil
derdimize sen de eğil
çığlık atan belli ama
çığda kalan belli değil
kurda kuşa yem olmadan
Temmuz'da ayaz vurmadan
vazgeçmeyiz davamızdan biz deşifre olmadan
RedHack RedHack

Madem illegal bir oyun
hadi ismini siz koyun
sanmayın ki bu halk koyun
hackler bir gün çobanını
halka kazık attınız
tek tek her şeyi sattınız
adalet terazisine yalnızca hile kattınız
RedHack RedHack

Sanat kadar estetik
devrim kadar saygın olalım yeter dedik
hadi gözümüz aydın
bütün sırlara karşı sınırsız sır savaşı
bilinmeyen kalmasın
RedHack yaptı işbaşı
RedHack RedHack

Bunlar ne yapmış kardaşım ya
bunlar terörist yapmış
olum ne alakası var ya
hack diyorlar hack
RedHack bunlar da
bizim uşaklar

Hadi bize eyvallah
mahşerde buluşuruz
engel bize vız gelir
haklıyız konuşuruz
RedHack RedHack

Ha bunlar bizim uşaklar da
Ha bakayım uşağım dikkatli olun ha