![]() |
Kim bilir kaç şehir, kaç aşk terk etmiştir acı ve ayrılık gibi kaç
umuda işlenmiştir resimler gibi.
|
17 Mayıs 2010 Pazartesi
14 Mayıs 2010 Cuma
CHP Genel Merkezi’nde yangından kurtarılacak tek şey: Baykal’ın koltuğudur!
Gündemimiz yine değişti, hani alışıktık ABD’nin ya da AKP’nin gündemimizi değiştirmesine… Hazır birkaç yıldır "Demokrasi" ile birlikte "Değişim" adıyla bu olgular moda oldu ve bunun ilk öncüsü de Obama’ydı “Change” diyerek ve yine Irak'ı işgal ederken bay Bush "Demokrasi" derken bu sefer onların yerine Baykal’ın gündemi oyalayan video görüntülerinin medyaya yansımasıyla devam ediyorlar (…) peşi sıra Baykal’ın CHP Genel Başkanlığından istifa kararıyla devam etti süreç. Malumunuz halende CHP’nin başında kim gelecek ya da Baykal dönecek mi, dönmeyecek mi senaryolarıyla devam ediyor süreç.
Neyse malum dedim ya biliyorsunuzdur Deniz Baykal'ın seks görüntüleri ortaya çıktı gerçi videoda Deniz Baykal'ın performansı ile ilgili fikir sahibi olabileceğimiz görüntüler yok (Türkiye hava sahasında bu görüntüleri izlemek yasak ama sözüm olsun ben yazının makul bir bölümünde, makul bir şekilde, bu makul görüntüleri izleyebileceğiniz bir link vereceğim, doya doyaaa izleyin) fakat bir şekilde Nesrin Baytok'un kıçının büyüklüğünü görebiliyoruz, Deniz Baykal'ın da donlu görüntülerini. Sevişme öncesi ve sonrası görüntüler mevcut, görüntü kalitesi pekiyi değil ama videodaki kişi Deniz Baykal'a benziyor falan.
“Eğer diyoruz” eğer CHP Genel Başkanlığı demirbaşı haline gelen ve hani istifada etti ya Baykal'ın koltuğu başkasına devretmesi yakındır da diyebiliriz. Etmeyebilir de!
Neticede Erdoğan gibi Baykal’da diğer büyükbaşlar gibi burjuva ahlakı kendine değer almış durumda, ee almasına almış ama Hüseyin Üzmez çukuruna bir ton söz edenler (bence de haklılar) ama Baykal’ın bu görüntüleri karşısında ses çıkaracağına duygusal bir travma yaşadı “Kendinden menkul camiamız” hem de sanatçısından, siyasetçisine, Tv’cilerden, futbolcusuna ve en önemlisi de sokaktaki halk topluluğuna… Ne acıdır değil mi? Oldu mu kahraman, aklıma geliyor da: birisini düzerken birisi deşifre ediliyor ve hem de deşifre edilen bu adam bir ülkede ana muhalefet partisi genel başkanı… Düşünsenize bir kitle topluluğu böyle bir adam için açlık grevine giriyor ve diğer birileri de hüngür hüngür ağlıyor… Şimdi bu adam kahramandır hem de okkalı bir kahraman!
Evet, dünya cinsellik üzerine kurulmamıştır ve tamam seks hayatın bir parçasıdır… Ama gerisi yoktur… Burada bir “Nokta” gereklidir. Ve bence bitmiştir!
Neden bitmiştir konusuna gelince (?) Deniz Baykal gibi bir parti “Genel” başkanın bu tür olaylarla anılıyor olması ve en önemlisi de birilerinin böylesi birini içselleştirmesi. Örneğin sabaha karşı erken bir saatte kalk ve “Hakkın için mücadele et”, “Haksızlıklar karşısında öfkenden dolayı ağla, isyan et, örgütlen” desen bu çoğunluğun bir bütünü büyük bir ihtimalle şöyle diyecektir: “Bananeee…”
Bütün bunlar olsa anlarım karşımdakini oysa karşımızda düpedüz başka bir kurgu ve başka bir ahlak anlayışı var… Bu ne biçim bir anlayışıdır ki, cinsel ahlak ve kültürünü terbiye edememiş birisi için birileri ağlasın?
Ve üstelikte bağırırsın: “İnadına Baykal, inadına sol” diyerek utangaç madalyası takacağın ve deşifre edeceğin bu ahlak anlayışını da onure etsinn.. Aymazca bir tutum ve davranış… Tahmin etmek zor değil bence alt kadroların birer koro şeklinde yalakalar serenadıdır yaşananlar yine de ama neyse. Demek istediğim ortada bir kulisin olduğu muhakkak.
Bilemiyorum! Kemal Okuyan’ın “Baykal ve ahlaksız tasarım” başlıklı yazısında da vurgu yaptığı gibi Washington “Canını sıkan Erdoğan’a son bir mesaj olarak da görülmeli”midir bilinmez bütün bu gelişmeler, ortada bununla birlikte birçok senaryonun geçeceği de muhakkaktır. Olabilir de, Amerika Erdoğan’dan kurtulmak için önce Baykal’ı tasviye etmek için tercih etmiş olabilir… Ya da Fethullahçı güruhun AKP ile birlikte birer gözdağı projesidir ne de olsa onlarında Amerika gibi "Bizim çocuklar başardı" diyeceği bir alt kadrosu var.. Fetoşçu güruh AKP ile köprüleri de atmak istiyor olabilir. Kuvvet dahilindedir. Birçok olasılılık güdülebilir.
Yine de Erdoğan’ın gezdiği – gördüğü her ülkede bir dilenci gibi “Gelin vizeyi” kaldıralım girişimleri ve İsrail çıkışları ve bu paralelde Baykal’ın anti-Amerikan karşıtı söylevleriyle birlikte bu kurguyu güçlendirebilir. Kabullenmekle birlikte Erdoğan’ın bir alternatifinin olmayışı ve yine muhalefetlerinin bu paralelde yönelişlerinin olmayışı olmasıdır. Doğrudur da. K. Okuyan haklıdır “Halkın tamamen dışarıda tutulduğu bir işlem”dir bu ve herkesin kolayca algıladığı bir biçim ve şekil formatında yürümeyecektir. “İnadına sol” diyenlere solun tanımını yapın desek eminim doğru-dürüst bir tanım bile yapamayacaklardır.
Nasıl demeyeyim ki ahlaksız bir tasarımın içinde biçim verdirilmeye çalışılıyor… Her şeyden(?) daha da çok tiksinelim diye… Tıpkı (içeriği görmek için Vpn ayarlarınızı değiştirin) İspanyol gazetesi El Mundo’nun yer verdiği ama Türkiye’de yasaklanan Baykal’ın görüntülerinin yer aldığı video görüntülerinde olduğu gibi. Amerika hep öbür türlü sever. Uysal, söz dinleyen, itaatkar!
Erdoğan öbür türlüydü şimdiyse sokaktaki halktan farkı yok, keza Baykal içinde geçerli bu… Şimdi Baykal’ın genel başkanlık koltuğuna sokakta geçen herhangi bir adamı durdurup yoldan çevirin ve o koltuğa oturtun inanın Baykal’dan daha çok pirim yapacaktır…
Eminim Amerika bile sıkılmıştır, bu tür ikiyüzlülerden. Kurtulmak için yavrularını bile gözden çıkaracaktır.. Neticede yenileri lazım... Çıkarıyor da!
Neyse malum dedim ya biliyorsunuzdur Deniz Baykal'ın seks görüntüleri ortaya çıktı gerçi videoda Deniz Baykal'ın performansı ile ilgili fikir sahibi olabileceğimiz görüntüler yok (Türkiye hava sahasında bu görüntüleri izlemek yasak ama sözüm olsun ben yazının makul bir bölümünde, makul bir şekilde, bu makul görüntüleri izleyebileceğiniz bir link vereceğim, doya doyaaa izleyin) fakat bir şekilde Nesrin Baytok'un kıçının büyüklüğünü görebiliyoruz, Deniz Baykal'ın da donlu görüntülerini. Sevişme öncesi ve sonrası görüntüler mevcut, görüntü kalitesi pekiyi değil ama videodaki kişi Deniz Baykal'a benziyor falan.
“Eğer diyoruz” eğer CHP Genel Başkanlığı demirbaşı haline gelen ve hani istifada etti ya Baykal'ın koltuğu başkasına devretmesi yakındır da diyebiliriz. Etmeyebilir de!
Neticede Erdoğan gibi Baykal’da diğer büyükbaşlar gibi burjuva ahlakı kendine değer almış durumda, ee almasına almış ama Hüseyin Üzmez çukuruna bir ton söz edenler (bence de haklılar) ama Baykal’ın bu görüntüleri karşısında ses çıkaracağına duygusal bir travma yaşadı “Kendinden menkul camiamız” hem de sanatçısından, siyasetçisine, Tv’cilerden, futbolcusuna ve en önemlisi de sokaktaki halk topluluğuna… Ne acıdır değil mi? Oldu mu kahraman, aklıma geliyor da: birisini düzerken birisi deşifre ediliyor ve hem de deşifre edilen bu adam bir ülkede ana muhalefet partisi genel başkanı… Düşünsenize bir kitle topluluğu böyle bir adam için açlık grevine giriyor ve diğer birileri de hüngür hüngür ağlıyor… Şimdi bu adam kahramandır hem de okkalı bir kahraman!
Evet, dünya cinsellik üzerine kurulmamıştır ve tamam seks hayatın bir parçasıdır… Ama gerisi yoktur… Burada bir “Nokta” gereklidir. Ve bence bitmiştir!
Neden bitmiştir konusuna gelince (?) Deniz Baykal gibi bir parti “Genel” başkanın bu tür olaylarla anılıyor olması ve en önemlisi de birilerinin böylesi birini içselleştirmesi. Örneğin sabaha karşı erken bir saatte kalk ve “Hakkın için mücadele et”, “Haksızlıklar karşısında öfkenden dolayı ağla, isyan et, örgütlen” desen bu çoğunluğun bir bütünü büyük bir ihtimalle şöyle diyecektir: “Bananeee…”
Bütün bunlar olsa anlarım karşımdakini oysa karşımızda düpedüz başka bir kurgu ve başka bir ahlak anlayışı var… Bu ne biçim bir anlayışıdır ki, cinsel ahlak ve kültürünü terbiye edememiş birisi için birileri ağlasın?
Ve üstelikte bağırırsın: “İnadına Baykal, inadına sol” diyerek utangaç madalyası takacağın ve deşifre edeceğin bu ahlak anlayışını da onure etsinn.. Aymazca bir tutum ve davranış… Tahmin etmek zor değil bence alt kadroların birer koro şeklinde yalakalar serenadıdır yaşananlar yine de ama neyse. Demek istediğim ortada bir kulisin olduğu muhakkak.
Bilemiyorum! Kemal Okuyan’ın “Baykal ve ahlaksız tasarım” başlıklı yazısında da vurgu yaptığı gibi Washington “Canını sıkan Erdoğan’a son bir mesaj olarak da görülmeli”midir bilinmez bütün bu gelişmeler, ortada bununla birlikte birçok senaryonun geçeceği de muhakkaktır. Olabilir de, Amerika Erdoğan’dan kurtulmak için önce Baykal’ı tasviye etmek için tercih etmiş olabilir… Ya da Fethullahçı güruhun AKP ile birlikte birer gözdağı projesidir ne de olsa onlarında Amerika gibi "Bizim çocuklar başardı" diyeceği bir alt kadrosu var.. Fetoşçu güruh AKP ile köprüleri de atmak istiyor olabilir. Kuvvet dahilindedir. Birçok olasılılık güdülebilir.
Yine de Erdoğan’ın gezdiği – gördüğü her ülkede bir dilenci gibi “Gelin vizeyi” kaldıralım girişimleri ve İsrail çıkışları ve bu paralelde Baykal’ın anti-Amerikan karşıtı söylevleriyle birlikte bu kurguyu güçlendirebilir. Kabullenmekle birlikte Erdoğan’ın bir alternatifinin olmayışı ve yine muhalefetlerinin bu paralelde yönelişlerinin olmayışı olmasıdır. Doğrudur da. K. Okuyan haklıdır “Halkın tamamen dışarıda tutulduğu bir işlem”dir bu ve herkesin kolayca algıladığı bir biçim ve şekil formatında yürümeyecektir. “İnadına sol” diyenlere solun tanımını yapın desek eminim doğru-dürüst bir tanım bile yapamayacaklardır.
Nasıl demeyeyim ki ahlaksız bir tasarımın içinde biçim verdirilmeye çalışılıyor… Her şeyden(?) daha da çok tiksinelim diye… Tıpkı (içeriği görmek için Vpn ayarlarınızı değiştirin) İspanyol gazetesi El Mundo’nun yer verdiği ama Türkiye’de yasaklanan Baykal’ın görüntülerinin yer aldığı video görüntülerinde olduğu gibi. Amerika hep öbür türlü sever. Uysal, söz dinleyen, itaatkar!
Erdoğan öbür türlüydü şimdiyse sokaktaki halktan farkı yok, keza Baykal içinde geçerli bu… Şimdi Baykal’ın genel başkanlık koltuğuna sokakta geçen herhangi bir adamı durdurup yoldan çevirin ve o koltuğa oturtun inanın Baykal’dan daha çok pirim yapacaktır…
Eminim Amerika bile sıkılmıştır, bu tür ikiyüzlülerden. Kurtulmak için yavrularını bile gözden çıkaracaktır.. Neticede yenileri lazım... Çıkarıyor da!
Son Dakika: Kemal Kılıçdaroğlu gerçekleşecek olan CHP'nin 33. Olağan Kurultayı'nda Genel Başkanlığa adaylığını açıkladı..
27 Nisan 2010 Salı
Köpekleri mi bağlasak, sırtlanları mı?
Erdoğan oturacağı koltuğun sıcaklığını düşünürken gayet geniş bir bünyeyle ülke sorunlarının (halkı) hiçbir zaman düşünmediğini bir kez daha bizlere kanıtladı. O ince hesaplar peşindeyken önüne geleni de yargısız ve pervazsız bir şekilde biçiyor. İşte demokrasi bu… Bu zattın demek istediği devlet algılayışı biçimi bile tuhaf, yani devlet iyilik yapar ve bu iyiliğin merkezide bizim gibi üfürükçülerin, imam hatiplilerin, pek mümin ve Suni “Mezhepli” dini bütün insanların iktidarda bulunuşu ve maalesef bu propagandanın güçlü bir şekilde yapılıyor olması ve bununda ülke topraklarında şuan tutuluyor olması oluyor hakikaten üzücü.
Hani devletsindir ama pratiksel anlamda kimin ve kim için devletsindir sorusu burada manidardır? Yani hangi mezhebin, hangi cemaatin, hangi tarikatın ve başı açık ve/ya da hangi örtünme şekliyle örtünen türbanlının devleti mi olacaksın sorusudur burada önemli olan değil mi?
Oysa devletin iyiliği zorunludur eğer bu yoksa devlet burada devlet olgusunu yitirir ki, şuan olanda tam anlamıyla budur ülkede. Yani devletsin yapacaksın tabi ki yoksa ne bok diye oradasın. Değil mi? Çünkü devlet iyiliği temsil eder, iyilik yapmaz.
Nasıl bir devlet sorusuysa Erdoğan’ın şu “Başkanlık sistemi” açıklamasında gizli, biliyoruz ki AKP bugüne kadar önüne çıkan bazı engelleri aşamadığı için devlet yapısını ve devletin fonksiyonlarını istediği gibi şekillendiremedi.
Örneğin: “Devletin vatandaşına sosyal güvenlik hizmeti sunma, vatandaşın sosyal haklarını gözeterek hizmet üretme mecburiyetinin kaldırılması”, “Devletin elinde ne kaldıysa (üretim tesisleri, hastaneler, müzeler, yollar, köprüler, vb.) satılması”, “Devlet sadece güvenlik personeli ve kısıtlı bir bürokrasisi olan bir polis devletine dönüştürülecek”, “AKP döneminde sayıları önceki dönemlerin misli hızıyla artan kameralar, tek elde toplanan ve böylece bu tekeli AKP'ye geçen dinleme faaliyetleriyle devletin gözü ve kulağı her yerde olacak”, “Devlet yönetiminde istenirse ulemaya bile danışılacak”, “Devlet vatandaştan uzaklaştığı oranda, sermayenin, büyük şirketlerin emrine tam anlamıyla girebilecek; emperyalist ülke ve kuruluşların etkisinin artmasıyla zaten zayıf olan ulusal egemenlik ortadan kalkacak.”
Tıpkı Telekom’un özelleştirilmesinde ki Aziz Nesin’i aratmayan hikâyelerde de olduğu gibi. Lübnanlı (karıştırıyor da olabilirim ama Telekom’u alan Libyalı bir şirkette olabilir) bir işadamına satılan, aldığı ihaleyi verdiği fiyatın sözüm ona üstünde alan bu bay şirket sahibi taksite bağlayıp “…Ben bunu 6 ay içinde ve taksitle öderim… … …” dediği zaman ve 6 aya kalmadan bütün borçlarını ilk ayda veren şirket sahibinin kafasında eminim halen soru işaretleri vardır; “Bu kadar kâr yapan bir devlet kuruluşunu bunlar bana neden sattılar?”
İşte bizim ülkemiz, cennet ülkemiz böylesi garip bir yerdir ve üçüncü sınıftır… Çünkü adı Türkiye’dir! Demokrasiden, halk iradesinden bi’haberdir.
Türkiye’nin patlak frenleri
Yani sürekli tekrarlanan “Millet iradesi” demagojisinin aksine, AKP'nin en son istediği şey halkın taleplerinin ses bulduğu bir meclis oluşması, çünkü bunu son sekiz yıl içerisinde gösterdiler / göstermeye devam ediyorlar. Seçim barajı bu nedenle yüzde 10'da tutuluyor ve belki de bu yüzden Erdoğan “Kargaşa” ve “İstikrarsızlık” olur diyerek kamuoyunu oyalamaya devam ediyor. Zaten “Demokratikleşme” denilerek hazırlanan anayasa değişiklik teklifinde de Meclis’te AKP'nin iktidarını sarsacak bir değişikliğe yer verilmedi. Erdoğan'ın bugüne kadar yaptıklarından ve yapmak istediklerinden çıkan tabloya özellikle de Meclis’te bakıldığında; “Milletvekillerinin dini bütün müteahhit, turizmci, tüccar sınıfından olması; bu kişilerin milletvekilliği dışında iş münasebetleriyle de birbirine bağlanması koşul haline gelecek” ya da “Milletvekillerinin Erdoğan'ın tasvip etmediği herhangi bir düşünceyi dile getirmesi mümkün olmayacak (tıpkı yukarıda ki fotoğraf karesinde de olduğu gibi)”, “Yakın zamanda da örnekleri görüldüğü gibi, genel kurul bile Erdoğan'ın istediği şekilde yönetilecek, (yapmadığı şeymiş gibi) Erdoğan meclis başkanına emir verebilecek”, “Meclis, AKP'nin istediklerini “Milletin emri” diyerek itiraz etmeden yasalaştıran Başkan’ın gölgesinde bir organa dönüşebilecek.”
Anayasa değişiklik teklifiyle AKP şürekâsı ve Erdoğan sözüm ona kuvvetler ayrılığından ve yargının siyasallaştırılma(ma)sından söz ederken bir yandan kuvvetini, bir yandan da yargı nasıl siyasallaştırılırı göstermek istiyor… Buna parti kapatma da dahil. Düşünün bir parti kapatılmanın zorlaştırıldığı ya da kaldırıldığı bir ülke düşünün ve iktidardaki parti bırakın kapatılmayı (ki burada partiler kapatılsın demiyorum ama Erdoğan kliğinin AKP kapatılmayla karşı karşıya kaldığında ki yaygarasını hatırlamanızı ve aynı zamanda da DTP’nin kapatılması döneminde -yargıya müdahale etmeyin- sözlerini bununla birlikte hatırlamanızı öneririm) yani iktidarda ve var olan bir partinin silahlı bir yapıya dönüştüğünü düşünün bütün AKP kadroları ellerinde silahla özel yaka kartlarıyla sokağa dökülmüş ve yollarda yürüyenlere canının istediğini uygulayarak yaptırım gücü uyguluyor ve siz o partinin yöneticisi ve o ülkenin iktidarında olduğunuz için “Kapatılma” gibi bir olguyla karşılaşmıyorsunuz? Canınızın her istediğini yapıp daha sonrada buna demokrasi diyorsunuz.
Ve şimdilerde buna AKP'yi, Erdoğan'ı övmeyen, yapılan yanlışları örtmeyen basın organlarının sektörden silinmesine demokrasi diyoruz.
Hani diyeceksiniz ki işin gücün AKP’ye muhalefetlik, oysa bırakın AKP’yi ne yargının ne de kolluk kuvvetinin (polisin) CHP’de olsa ya da başka bir parti iktidarında kendi ideolojisine yakın bir ismin atanmasını ve o yörüngede görevini ve de siyalaştırılmasını istemiyorum… Söz ettiğim şey direkt olarak başlı başına siyasallaştırma olgusundan söz ederken bunu AKP’nin alenen yapması gerçekten tiksindirici ve bundan 800 yıl önce İslamiyet’in olduğu dönemleri andırıyor.
Çünkü demokrasi bu değildir, devlette…
Özetle Erdoğan’ın anayasa ve başkanlık modellerinde Osmanlı temalı sergiler yayılacak, dinen caiz olan sanat faaliyetleri devlet desteği görürken resim ve heykel her türlü desteği yitirecek, Emine Şenlikoğlu uyarlamaları benzerleri devlet ve medya desteğiyle sinema üretimini işgal edecek, Sırlar Kapısı, Kalp Gözü gibi ne i-düğü belli olmayan ruhani dizilerle halk uyuşturulacak ve Sinan Çetin örneği piyasacı, reklamcı, AKP'ci yapımcı modeli tekel oluşturacak.
Daha düne kadar Ahmet Necdet Sezer'in çok geniş yetkilerinden dert yanan AKP bugün ne Cumhurbaşkanı'nın yetkilerinin genişliğinden bahsediyor ne de Deniz Baykal’ın açıkladığı ve 1993 yılında Refah Partisi MKYK üyesi iken söylediğini iddia ettiği ve gazetelerde Erdoğan’ın yer alan şu “Başkanlık sistemi Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesidir” sözlerini hatırlıyor.
Kenan Evren 12 Eylül darbesini gerçekleştirip kendi döneminin kuvvet komutanlarını yanına alıp iktidarın biricik sahibinin kendisi olduğundan nasıl söz edip, 12 Eylül anayasasını da halka taşıyıp, 15. madde için “Darbeciler yargılanamaz” dediyse bay Erdoğan’da aynısını yapma arzusunda… Çünkü 12 Eylül’ün hoşgörüsüzlüğü neyse bu anayasa değişikliğinin içeriği de odur, çünkü bu yasanın içerisinde faşizm vardır ve aklınıza gelen her şeyin siyasallaştırılması söz konusudur. .
O yüzden şimdi sırtlanların kendinden bir santim bile boyu kısa olan canlı bir hayvanı parçalamasında olduğu gibi ortalığa saldırabilirler… Çünkü doğalları bunu emrediyor, tıpkı sırtlan örneğinde olduğu gibi sırtlanlarda küçük bir sincabın yerdeyken hedef olması anında bir anda sırtlandan bir santim uzun olabilecek bir kayanın üzerine çıkmasında ki gerçekliğini ve sırtlanın korkaklığını gösteriyor tıpkı Erdoğan’ın gerçekliğiyle birlikte… Bu yüzden Amerikan değnekçilerinin taşları bağladığı köylerde köpekler şuan gezebilirler. Ta ki değnekçileri kovuluncaya kadar.
O değnekçilerde elbet kovulacaktır. Buna inanın.
22 Nisan 2010 Perşembe
Yok edilemeyen yazı: 'Yaşa Lenin!'
(...) Leninist düşünce artık o kadar aramızda ki – devrimciler bir yana – kapitalistler, tekeller onu hesaba katmak zorunda. Hareket ediyor. Yaşıyor. Bolivya’daki madenciye ilham veriyor, Şili’de Lotta madenlerindeki köleye ilham veriyor, Brezilya’da Rio de Janiero’nun ve Sao Paolo’nun korkunç favelalarında yaşayanlara ilham veriyor, Karakas’ın tepelerinde yaşayanlara ilham veriyor, Şili’de Concepcion’un teneke şehrinde yaşayanlara ilham veriyor, bir şairin dediği gibi, “bir elini uzatmış, yol kenarında, ya da bir caddenin köşesinde bir dilenci eliyle sadaka beklemeyi sindiremeyenlere” ilham veriyor. (...) / Alejo Carpentier – 1970
Yaşa Lenin!
18 Nisan 2010 Pazar
Taksim alanında 1 Mayıs talebi basit bir 'iddia', 'ilkel bir inat' sorunu değildir
Önce sokaklarda dövüşülerek elde edilen sonucu, burjuvazi de sonunda tanımak zorunda kaldı. Emek cephesi adına bu, sermaye üzerinde kazanılan küçük ama anlamlı bir zaferdir. Burada aynı zamanda bir ders saklıdır: Devrimci bir irade, inatçı bir kavga eninde sonunda kazanır. Bedelleri ne kadar büyük, süresi ne kadar uzun, çatışma ne kadar sert olursa olsun, hedefine kilitlenen bir iradeyi, inatla sürdürülen bir kavgayı yenilgiye uğratmak zordur.
Taksim dövüşerek kazanma bilincidir.
Taksim dövüşerek kazanma bilincidir.
30 Mart 2010 Salı
Sokaklar var düşlerimizde. .
![]() |
| şiirlerin barikatlara takılmadığı... uçurtmaların, kurşunlardan delik deşik olmayacağı bir dünya düşlüyoruz... |
26 Mart 2010 Cuma
Kömür paketi, nohut paketi, makarna paketi, ‘Anayasa’ paketi
Neyse geçelim…
Erdoğan, ‘Anayasa’ paketi için her kesimi kucaklayacak bir şekilde değiştirileceğini istediği kadar söylesin, zaten kendisine ait bir fikri olduğuna bile inanmıyorum, tıpkı şu gündeme getirtilen ‘Anayasa’ paketindeki değişikliğinde de olduğu gibi.
Şimdi bunu söylerken aklıma Şah Pehlevi dönemindeki İran geldi, bir de malum Türkiye… Diyeceksiniz ki ne alaka.. Doğrudur İran Şia’dır Türkiye içine de her ne kadar ‘çok’ azınlık bulundursa da Türk-İslam senteziyle birlikte Suni’dir. İkisini yan yana koysanız anlaşamazlar bile. Hatta bugün için Arap-Suni’ye doğru giden bir gidişatta vardır. Artık Türbanlılar / kara çarşaf (sonradan örtünme ihtiyacı duyan başı açıkları katmıyorum), Hacca gidip gelmiş köylü amcalarımız da eskisi gibi mütevazı olmak yerine torunlarıyla birlikte kara cübbeye bürünmüşlerdir ve birbirilerini gördükleri her alanda selamlamak için ‘Rahmetullah’ kelimesini tercih etmektedirler.
Konuyu özetlersek, Humeyni Şah diktatörlüğünü yıkmak için İngilizler tarafından sürgünden paraşütle İran’a getirilip yeraltında çalışmasını sağlarken o da geldiği topraklar(ın)da “Herkese özgürlük” şiarını kendine rehber etmişti. O dönem Humeyni’yi desteklemeyen ve biran önce Pehlevi belasından kurtulma derdinde olanlar koşulsuz onu desteklediler. İran liberalleri, sağcıları, milliyetçileri, solcu ve devrimcileri hatta illegal diğer sol fraksiyonlar ateşli bir şekilde Humeyni’yi iktidara taşıdılar ve sonrasını da malum az çok tarih bilgisi olan gerisini bilir.
Trajiktir kendisini ateşli bir şekilde destekleyen radikal sol / sosyalist devrimcileri kurşuna dizdirir sözde imam Humeyni…
Şimdi de Erdoğan… O da “Demokrasi”den dem vuruyor. Hakkını isteyeni tehdit ediyor, aşağılıyor. Söz ettiği ‘Anayasa’ paketinde halklar adına bir tane bile somut bir şey yok, keza işçiler içinde. Toplu Sözleşme Hakkı’nı tanıyor ama işçilerin grev hakkı yok. Kendisine dokunan herkese şiddetli bir şekilde dokunan Erdoğan’ın ‘Anayasa’ paketi usulsüz - kalpazan - kayırmacı - yolsuzluk ve hırsızlık yapmış hiçbir AKP’liye ve diğerlerine dokunamıyor. En basitinden siz Deniz Feneri Davası'na dokunan bir AKP'li bürokrat gördünüz mü, hadi onu da geçtim bir tane sözüm ona demokrat olan ve AKP'yi desteklediğini söyleyen bir gazeteci gördünüz mü? Hayır! Şimdiyse yargıçlar - hâkimler kendi ideolojisine yakın kişilere vaat ediliyor ve teslim edilmeye çalışılıyor.. Birinden kurtulmak isterken diğerine tutturulmak denir bunun adına.
Kemalist hakimden şikayetçi olan ümmetçi hakim ve yargıca teslim ediliyor. Öyle ki bu hakim ve yargıçlar yargının tepesinde dururken bunun için hukuk fakültesini bitirmesine ve hukuk üzerine okumasına, yazmasına, çizmesine gerek yok, iktidara yakinseniz muhasebeci de olsanız bu işi yapmanıza engel hiçbir argüman olmayacak. İşte bir diğerinden şikayet edenler, bir diğerine razı ediliyor hem de rızası alınarak yapılmaya çalışılıyor bunlar. Kömür paketine, makarnaya oy veren bir halk yığının önüne referandum sandıkları kuruluyor kara ellerle. Oysa Öcalan bütün bunları son yazısında şöyle açıklamış: “Anayasa paketiyle amaçlanan hukuk komplosudur, anayasa komplosudur” evet doğrudur. Olanda bizzat emperyal politikaların bir argümanıdır ve Erdoğan – Gül ikilisinin şimdiye kadar sergilemiş olduğu icraatlar gibi başkalarınca uygulanmaktadır.
Sonuç olarak siz Türkiye özgürleşiyor ve demokrasinin gerçek anlamda temelleri atılıyor sanıyorsunuz değil mi?
Öyle zannedin. Şiir okuduğu için hapse düşen ve her fırsatta bundan yakınan bir Başbakan’ın yönettiği ülkede bir genç, Mehmet Pekinoğlu adlı bir genç 2007’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Nâzım Hikmet’in bir şiirini okuduğu için 10 ay hapse mahkûm edildi bile.
Erdoğan istediği kadar Yılmaz Güney’den örnekler verip Nâzım’dan şiirler okusun Emine Erdoğan’la birlikte, siz 12 Eylül’ün hoşgörüsüzlüğünden şikayet ede durun, başka bir hoşgörüsüzlüğe doğru yol alıyorsunuz…
Hazır Yılmaz Güney demişken Güney’in kadim dostu ve bugünlerin popüler bir ismiyle Ramiz dayının (Tuncel Kurtiz) YeniHarman dergisine verdiği röportajın ana başlığı olan sözle bitirelim: “Komünizmden başka yol mu var kardeş!”
Son olarak bu yasanın içeriği, özü, gerisi, berisi, ötesi ve her şeyiyle faşizmin resmileştirilme adıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






