27 Nisan 2010 Salı

Köpekleri mi bağlasak, sırtlanları mı?

Açılım, anayasa değişikliği derken Tayyip Erdoğan, 2011 yılındaki seçimlerden sonra başkanlık sistemini yeniden gündeme getireceğini açıklayınca Türkiye kendisini yine bir başkanlık sistemi tartışmasının içinde buldu. Hatırlarsınız! Erdoğan daha önce de 2011'de son kez milletvekili olacağını 2015'te ise Başbakanlığı bırakacağını açıklamıştı. Yalandan kim ölmüş. Ancak Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmak istediği söylentisi uzun süredir ortalıkta dolaşıyordu derken Erdoğan’ın bilinçaltı yavaş yavaş gün yüzüne de çıkmaya başladı. Bunu 23 Nisan’da da gördük “İster as ister kes…”lerle…

Erdoğan oturacağı koltuğun sıcaklığını düşünürken gayet geniş bir bünyeyle ülke sorunlarının (halkı) hiçbir zaman düşünmediğini bir kez daha bizlere kanıtladı. O ince hesaplar peşindeyken önüne geleni de yargısız ve pervazsız bir şekilde biçiyor. İşte demokrasi bu… Bu zattın demek istediği devlet algılayışı biçimi bile tuhaf, yani devlet iyilik yapar ve bu iyiliğin merkezide bizim gibi üfürükçülerin, imam hatiplilerin, pek mümin ve Suni “Mezhepli” dini bütün insanların iktidarda bulunuşu ve maalesef bu propagandanın güçlü bir şekilde yapılıyor olması ve bununda ülke topraklarında şuan tutuluyor olması oluyor hakikaten üzücü.

Hani devletsindir ama pratiksel anlamda kimin ve kim için devletsindir sorusu burada manidardır? Yani hangi mezhebin, hangi cemaatin, hangi tarikatın ve başı açık ve/ya da hangi örtünme şekliyle örtünen türbanlının devleti mi olacaksın sorusudur burada önemli olan değil mi?

Oysa devletin iyiliği zorunludur eğer bu yoksa devlet burada devlet olgusunu yitirir ki, şuan olanda tam anlamıyla budur ülkede. Yani devletsin yapacaksın tabi ki yoksa ne bok diye oradasın. Değil mi? Çünkü devlet iyiliği temsil eder, iyilik yapmaz.

Nasıl bir devlet sorusuysa Erdoğan’ın şu “Başkanlık sistemi” açıklamasında gizli, biliyoruz ki AKP bugüne kadar önüne çıkan bazı engelleri aşamadığı için devlet yapısını ve devletin fonksiyonlarını istediği gibi şekillendiremedi.

Örneğin: “Devletin vatandaşına sosyal güvenlik hizmeti sunma, vatandaşın sosyal haklarını gözeterek hizmet üretme mecburiyetinin kaldırılması”, “Devletin elinde ne kaldıysa (üretim tesisleri, hastaneler, müzeler, yollar, köprüler, vb.) satılması”, “Devlet sadece güvenlik personeli ve kısıtlı bir bürokrasisi olan bir polis devletine dönüştürülecek”, “AKP döneminde sayıları önceki dönemlerin misli hızıyla artan kameralar, tek elde toplanan ve böylece bu tekeli AKP'ye geçen dinleme faaliyetleriyle devletin gözü ve kulağı her yerde olacak”, “Devlet yönetiminde istenirse ulemaya bile danışılacak”, “Devlet vatandaştan uzaklaştığı oranda, sermayenin, büyük şirketlerin emrine tam anlamıyla girebilecek; emperyalist ülke ve kuruluşların etkisinin artmasıyla zaten zayıf olan ulusal egemenlik ortadan kalkacak.”

Tıpkı Telekom’un özelleştirilmesinde ki Aziz Nesin’i aratmayan hikâyelerde de olduğu gibi. Lübnanlı (karıştırıyor da olabilirim ama Telekom’u alan Libyalı bir şirkette olabilir) bir işadamına satılan, aldığı ihaleyi verdiği fiyatın sözüm ona üstünde alan bu bay şirket sahibi taksite bağlayıp “…Ben bunu 6 ay içinde ve taksitle öderim… … …” dediği zaman ve 6 aya kalmadan bütün borçlarını ilk ayda veren şirket sahibinin kafasında eminim halen soru işaretleri vardır; “Bu kadar kâr yapan bir devlet kuruluşunu bunlar bana neden sattılar?”

İşte bizim ülkemiz, cennet ülkemiz böylesi garip bir yerdir ve üçüncü sınıftır… Çünkü adı Türkiye’dir! Demokrasiden, halk iradesinden bi’haberdir.

Türkiye’nin patlak frenleri
Yani sürekli tekrarlanan “Millet iradesi” demagojisinin aksine, AKP'nin en son istediği şey halkın taleplerinin ses bulduğu bir meclis oluşması, çünkü bunu son sekiz yıl içerisinde gösterdiler / göstermeye devam ediyorlar. Seçim barajı bu nedenle yüzde 10'da tutuluyor ve belki de bu yüzden Erdoğan “Kargaşa” ve “İstikrarsızlık” olur diyerek kamuoyunu oyalamaya devam ediyor. Zaten “Demokratikleşme” denilerek hazırlanan anayasa değişiklik teklifinde de Meclis’te AKP'nin iktidarını sarsacak bir değişikliğe yer verilmedi. Erdoğan'ın bugüne kadar yaptıklarından ve yapmak istediklerinden çıkan tabloya özellikle de Meclis’te bakıldığında; “Milletvekillerinin dini bütün müteahhit, turizmci, tüccar sınıfından olması; bu kişilerin milletvekilliği dışında iş münasebetleriyle de birbirine bağlanması koşul haline gelecek” ya da “Milletvekillerinin Erdoğan'ın tasvip etmediği herhangi bir düşünceyi dile getirmesi mümkün olmayacak (tıpkı yukarıda ki fotoğraf karesinde de olduğu gibi)”, “Yakın zamanda da örnekleri görüldüğü gibi, genel kurul bile Erdoğan'ın istediği şekilde yönetilecek, (yapmadığı şeymiş gibi) Erdoğan meclis başkanına emir verebilecek”, “Meclis, AKP'nin istediklerini “Milletin emri” diyerek itiraz etmeden yasalaştıran Başkan’ın gölgesinde bir organa dönüşebilecek.”

Anayasa değişiklik teklifiyle AKP şürekâsı ve Erdoğan sözüm ona kuvvetler ayrılığından ve yargının siyasallaştırılma(ma)sından söz ederken bir yandan kuvvetini, bir yandan da yargı nasıl siyasallaştırılırı göstermek istiyor… Buna parti kapatma da dahil. Düşünün bir parti kapatılmanın zorlaştırıldığı ya da kaldırıldığı bir ülke düşünün ve iktidardaki parti bırakın kapatılmayı (ki burada partiler kapatılsın demiyorum ama Erdoğan kliğinin AKP kapatılmayla karşı karşıya kaldığında ki yaygarasını hatırlamanızı ve aynı zamanda da DTP’nin kapatılması döneminde -yargıya müdahale etmeyin- sözlerini bununla birlikte hatırlamanızı öneririm) yani iktidarda ve var olan bir partinin silahlı bir yapıya dönüştüğünü düşünün bütün AKP kadroları ellerinde silahla özel yaka kartlarıyla sokağa dökülmüş ve yollarda yürüyenlere canının istediğini uygulayarak yaptırım gücü uyguluyor ve siz o partinin yöneticisi ve o ülkenin iktidarında olduğunuz için “Kapatılma” gibi bir olguyla karşılaşmıyorsunuz? Canınızın her istediğini yapıp daha sonrada buna demokrasi diyorsunuz.

Ve şimdilerde buna AKP'yi, Erdoğan'ı övmeyen, yapılan yanlışları örtmeyen basın organlarının sektörden silinmesine demokrasi diyoruz.

Hani diyeceksiniz ki işin gücün AKP’ye muhalefetlik, oysa bırakın AKP’yi ne yargının ne de kolluk kuvvetinin (polisin) CHP’de olsa ya da başka bir parti iktidarında kendi ideolojisine yakın bir ismin atanmasını ve o yörüngede görevini ve de siyalaştırılmasını istemiyorum… Söz ettiğim şey direkt olarak başlı başına siyasallaştırma olgusundan söz ederken bunu AKP’nin alenen yapması gerçekten tiksindirici ve bundan 800 yıl önce İslamiyet’in olduğu dönemleri andırıyor.

Çünkü demokrasi bu değildir, devlette…

Özetle Erdoğan’ın anayasa ve başkanlık modellerinde Osmanlı temalı sergiler yayılacak, dinen caiz olan sanat faaliyetleri devlet desteği görürken resim ve heykel her türlü desteği yitirecek, Emine Şenlikoğlu uyarlamaları benzerleri devlet ve medya desteğiyle sinema üretimini işgal edecek, Sırlar Kapısı, Kalp Gözü gibi ne i-düğü belli olmayan ruhani dizilerle halk uyuşturulacak ve Sinan Çetin örneği piyasacı, reklamcı, AKP'ci yapımcı modeli tekel oluşturacak.

Daha düne kadar Ahmet Necdet Sezer'in çok geniş yetkilerinden dert yanan AKP bugün ne Cumhurbaşkanı'nın yetkilerinin genişliğinden bahsediyor ne de Deniz Baykal’ın açıkladığı ve 1993 yılında Refah Partisi MKYK üyesi iken söylediğini iddia ettiği ve gazetelerde Erdoğan’ın yer alan şu “Başkanlık sistemi Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesidir” sözlerini hatırlıyor.

Kenan Evren 12 Eylül darbesini gerçekleştirip kendi döneminin kuvvet komutanlarını yanına alıp iktidarın biricik sahibinin kendisi olduğundan nasıl söz edip, 12 Eylül anayasasını da halka taşıyıp, 15. madde için “Darbeciler yargılanamaz” dediyse bay Erdoğan’da aynısını yapma arzusunda… Çünkü 12 Eylül’ün hoşgörüsüzlüğü neyse bu anayasa değişikliğinin içeriği de odur, çünkü bu yasanın içerisinde faşizm vardır ve aklınıza gelen her şeyin siyasallaştırılması söz konusudur. .

O yüzden şimdi sırtlanların kendinden bir santim bile boyu kısa olan canlı bir hayvanı parçalamasında olduğu gibi ortalığa saldırabilirler… Çünkü doğalları bunu emrediyor, tıpkı sırtlan örneğinde olduğu gibi sırtlanlarda küçük bir sincabın yerdeyken hedef olması anında bir anda sırtlandan bir santim uzun olabilecek bir kayanın üzerine çıkmasında ki gerçekliğini ve sırtlanın korkaklığını gösteriyor tıpkı Erdoğan’ın gerçekliğiyle birlikte… Bu yüzden Amerikan değnekçilerinin taşları bağladığı köylerde köpekler şuan gezebilirler. Ta ki değnekçileri kovuluncaya kadar.

O değnekçilerde elbet kovulacaktır. Buna inanın.

22 Nisan 2010 Perşembe

Yok edilemeyen yazı: 'Yaşa Lenin!'

(...) Leninist düşünce artık o kadar aramızda ki – devrimciler bir yana – kapitalistler, tekeller onu hesaba katmak zorunda. Hareket ediyor. Yaşıyor. Bolivya’daki madenciye ilham veriyor, Şili’de Lotta madenlerindeki köleye ilham veriyor, Brezilya’da Rio de Janiero’nun ve Sao Paolo’nun korkunç favelalarında yaşayanlara ilham veriyor, Karakas’ın tepelerinde yaşayanlara ilham veriyor, Şili’de Concepcion’un teneke şehrinde yaşayanlara ilham veriyor, bir şairin dediği gibi, “bir elini uzatmış, yol kenarında, ya da bir caddenin köşesinde bir dilenci eliyle sadaka beklemeyi sindiremeyenlere” ilham veriyor. (...) / Alejo Carpentier – 1970
Yaşa Lenin!

18 Nisan 2010 Pazar

Taksim alanında 1 Mayıs talebi basit bir 'iddia', 'ilkel bir inat' sorunu değildir

Önce sokaklarda dövüşülerek elde edilen sonucu, burjuvazi de sonunda tanımak zorunda kaldı. Emek cephesi adına bu, sermaye üzerinde kazanılan küçük ama anlamlı bir zaferdir. Burada aynı zamanda bir ders saklıdır: Devrimci bir irade, inatçı bir kavga eninde sonunda kazanır. Bedelleri ne kadar büyük, süresi ne kadar uzun, çatışma ne kadar sert olursa olsun, hedefine kilitlenen bir iradeyi, inatla sürdürülen bir kavgayı yenilgiye uğratmak zordur. 

Taksim dövüşerek kazanma bilincidir. 

30 Mart 2010 Salı

Sokaklar var düşlerimizde. .

şiirlerin barikatlara takılmadığı...
uçurtmaların, kurşunlardan delik deşik olmayacağı 
bir dünya düşlüyoruz...
30 Mart 1972 Mahir Çayan ve 10 yoldaşı, Deniz Gezmiş'lerin idamını engellemek için üç Amerikan askerini kaçırırlar. Kızıldere'de saklandıkları ev sarılır, devletin kolluk güçleriyle girdikleri kıyasıya çatışmada ölümsüzleşirler... On'ların militan mücadele geleneği sosyalizm savaşımının harcı..

26 Mart 2010 Cuma

Kömür paketi, nohut paketi, makarna paketi, ‘Anayasa’ paketi

Yazılı ve görsel burjuva basın ateşli bir şekilde AKP’nin ‘Anayasa’ paketi üzerinde yapabileceği muhtemel değişiklikler üzerinde tartışıyor. Akılları yetikçe akıl veriyorlar. Zaten en iyi bildikleri konu da bu gerekli - gereksiz bütün tertiplerde rol almıştır bu tipler. Şimdi de birbirlerine çemkiriyor burjuva kalemşorlar köşeciklerinden. Kaldı ki düşünce adına düşünmeye sevk etme bağlamında yaptıkları bir şey de yok. Olsa olsa gelen ve giden iktidarlar arasında yer edinme adına yalamalık (yalakalık) yapmalarıdır.

Neyse geçelim…

Erdoğan, ‘Anayasa’ paketi için her kesimi kucaklayacak bir şekilde değiştirileceğini istediği kadar söylesin, zaten kendisine ait bir fikri olduğuna bile inanmıyorum, tıpkı şu gündeme getirtilen ‘Anayasa’ paketindeki değişikliğinde de olduğu gibi.

Şimdi bunu söylerken aklıma Şah Pehlevi dönemindeki İran geldi, bir de malum Türkiye… Diyeceksiniz ki ne alaka.. Doğrudur İran Şia’dır Türkiye içine de her ne kadar ‘çok’ azınlık bulundursa da Türk-İslam senteziyle birlikte Suni’dir. İkisini yan yana koysanız anlaşamazlar bile. Hatta bugün için Arap-Suni’ye doğru giden bir gidişatta vardır. Artık Türbanlılar / kara çarşaf (sonradan örtünme ihtiyacı duyan başı açıkları katmıyorum), Hacca gidip gelmiş köylü amcalarımız da eskisi gibi mütevazı olmak yerine torunlarıyla birlikte kara cübbeye bürünmüşlerdir ve birbirilerini gördükleri her alanda selamlamak için ‘Rahmetullah’ kelimesini tercih etmektedirler.

Konuyu özetlersek, Humeyni Şah diktatörlüğünü yıkmak için İngilizler tarafından sürgünden paraşütle İran’a getirilip yeraltında çalışmasını sağlarken o da geldiği topraklar(ın)da “Herkese özgürlük” şiarını kendine rehber etmişti. O dönem Humeyni’yi desteklemeyen ve biran önce Pehlevi belasından kurtulma derdinde olanlar koşulsuz onu desteklediler. İran liberalleri, sağcıları, milliyetçileri, solcu ve devrimcileri hatta illegal diğer sol fraksiyonlar ateşli bir şekilde Humeyni’yi iktidara taşıdılar ve sonrasını da malum az çok tarih bilgisi olan gerisini bilir.

Trajiktir kendisini ateşli bir şekilde destekleyen radikal sol / sosyalist devrimcileri kurşuna dizdirir sözde imam Humeyni…

Şimdi de Erdoğan… O da “Demokrasi”den dem vuruyor. Hakkını isteyeni tehdit ediyor, aşağılıyor. Söz ettiği ‘Anayasa’ paketinde halklar adına bir tane bile somut bir şey yok, keza işçiler içinde. Toplu Sözleşme Hakkı’nı tanıyor ama işçilerin grev hakkı yok. Kendisine dokunan herkese şiddetli bir şekilde dokunan Erdoğan’ın ‘Anayasa’ paketi usulsüz - kalpazan - kayırmacı - yolsuzluk ve hırsızlık yapmış hiçbir AKP’liye ve diğerlerine dokunamıyor. En basitinden siz Deniz Feneri Davası'na dokunan bir AKP'li bürokrat gördünüz mü, hadi onu da geçtim bir tane sözüm ona demokrat olan ve AKP'yi desteklediğini söyleyen bir gazeteci gördünüz mü? Hayır! Şimdiyse yargıçlar - hâkimler kendi ideolojisine yakın kişilere vaat ediliyor ve teslim edilmeye çalışılıyor.. Birinden kurtulmak isterken diğerine tutturulmak denir bunun adına.

Kemalist hakimden şikayetçi olan ümmetçi hakim ve yargıca teslim ediliyor. Öyle ki bu hakim ve yargıçlar yargının tepesinde dururken bunun için hukuk fakültesini bitirmesine ve hukuk üzerine okumasına, yazmasına, çizmesine gerek yok, iktidara yakinseniz muhasebeci de olsanız bu işi yapmanıza engel hiçbir argüman olmayacak. İşte bir diğerinden şikayet edenler, bir diğerine razı ediliyor hem de rızası alınarak yapılmaya çalışılıyor bunlar. Kömür paketine, makarnaya oy veren bir halk yığının önüne referandum sandıkları kuruluyor kara ellerle. Oysa Öcalan bütün bunları son yazısında şöyle açıklamış: “Anayasa paketiyle amaçlanan hukuk komplosudur, anayasa komplosudur” evet doğrudur. Olanda bizzat emperyal politikaların bir argümanıdır ve Erdoğan – Gül ikilisinin şimdiye kadar sergilemiş olduğu icraatlar gibi başkalarınca uygulanmaktadır.

Sonuç olarak siz Türkiye özgürleşiyor ve demokrasinin gerçek anlamda temelleri atılıyor sanıyorsunuz değil mi?

Öyle zannedin. Şiir okuduğu için hapse düşen ve her fırsatta bundan yakınan bir Başbakan’ın yönettiği ülkede bir genç, Mehmet Pekinoğlu adlı bir genç 2007’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Nâzım Hikmet’in bir şiirini okuduğu için 10 ay hapse mahkûm edildi bile.

Erdoğan istediği kadar Yılmaz Güney’den örnekler verip Nâzım’dan şiirler okusun Emine Erdoğan’la birlikte, siz 12 Eylül’ün hoşgörüsüzlüğünden şikayet ede durun, başka bir hoşgörüsüzlüğe doğru yol alıyorsunuz…

Hazır Yılmaz Güney demişken Güney’in kadim dostu ve bugünlerin popüler bir ismiyle Ramiz dayının (Tuncel Kurtiz) YeniHarman dergisine verdiği röportajın ana başlığı olan sözle bitirelim: “Komünizmden başka yol mu var kardeş!”


Son olarak bu yasanın içeriği, özü, gerisi, berisi, ötesi ve her şeyiyle faşizmin resmileştirilme adıdır.

18 Şubat 2010 Perşembe

Erdoğan cübbe giy(in)sin!

HSYK ve iktidar arasında gerginlik sürerken Ağlama Bakanı Bülent Arınç açıklama yapmış; “Bunu hukuk ve özgürlük anlayışımıza vurulmuş bir darbe olarak görüyoruz. Siyaset yapacaksanız cübbenizi çıkartın” demiş. Özgürlük ve hukuku kendisiyle sınırlı tutunca elbette alanlarını açmak gerekir, e özgürlükler deyince (pardon bunlar daha çok demokrasiden söz ediyorlardı değil mi) olsun ha özgürlük ha demokrasi ikisi de bunları tam anlamıyla tarif ediyor. Bundan dolayı bay Arınç haklıdır, Yüksek Yargıda ki o cübbe olsa olsa kendisiyle birlikte Erdoğan’a yakışır. Peki, hangi cübbe (?) artık demokrasiden tiksinen biri olarak bu sorunun cevabını da demokrasi taraftarıymış gibi görünüp özünde demokrasiyi yok edenlere bırakıyorum…

5 Şubat 2010 Cuma

Komünist parti, askerin vesayeti, irtica

Kaan Arslanoğlu’ndan çağrışımla şunu söylemek istiyorum, kutsal kitaplar varken çağdaş medya yoktu şimdi çağdaş medyanın tam anlamıyla bir yalan makinesine çevrildiğine benzer böyle şeyler demişti kendisi hatırladığım kadarıyla “Bok yağıyor üstümüze” başlıklı yazısında. Çok haklı bir serzeniş, sistemin bütün görevlileri iş başında çok acayip bir şekilde demokrasiyi savunuyorlar. O yüzden Kaan Arslanoğlu “Yalan haberden kaçarsanız, magazine yakalanıyorsunuz, ondan kurtulsanız dizilere, en kötüsü reklamlara…” derken duygularıma tercüman olmuş diyebilirim.

Şimdi köşe kapma derdinde olanlar bugün için herkese demokrasi olgusunu pazarlamaya çalışıyorlar, tartışma programlarında bile daha da ileri gidip solun nasıl olması gerektiğine dair yazıp - çizip ahkam kesiyorlar: “Bizi dinleyeceksiniz, önce biz bir konuşalım, siz bir susun bakalım, bizden sonra konuşursunuz” söylevleri gerçekten TV kanallarından yüzümüze çarpıyor.

Muhteşem bir demokrasi ahengi varmış gibi ülkede bizimkilerde izliyorlar, neymiş efendim AKP sayesinde istikrar geldi, durumlar çok iyi hele şu askerin vesayeti konusu “Planlarını bozduk, darbe yapacaklardı…” pekala inandırıcı. Tayyip demokrasinin simgesi oldu mu burada, bir de bütün çoğunluğu mecliste elinde bulundurmasına rağmen kendi içinde bile fire vererek geçiremediği bütün yasaları “Halk bizi buraya getirdi, halka sormak en iyisi, halk ne derse o. Referanduma gideceğiz…” demesiyse hakikaten iç gıcıklayıcı bir durum.

Ne de olsa en son Özal döneminde yaşandı bu ülkede tek partili dönem (hatırlıyor musunuz kimin adamıydı gerçekten Özal, onu iktidar koltuğuna kim oturttu onu orada oturtanları yani Evren için ‘Darbeciler yargılansın’ derken Gül, Çankaya Köşkü’nde neden ağırladı), üzerinden de epey bir zaman geçti bu dönem kapandı seçeresi bile yok adamın, bir de son sekiz yıldır AKP ile tek başına seçimle iktidara gelinen dönemi yaşıyor şu canım ülkem… Tabii yaşadığımız süreç tek parti dönemi bir nevi, koalisyon olsa bir şekilde her türlü oynanır cambaz misali ip üzerinde... Kahretsin iktidarda tek bir parti var, liderinin de Avrupa Birliği ülkelerine kadar namı gitmiş oralarda da söylenirmiş meğer “Dengesizdir, ani çıkışları olabilir, idare edin” biz yeni duyduk sonuçta üçüncü dünya ülkesi canım ülkem bize her şey geç ulaşır birde öyle kolay değil yazmak - çizmek, atmak - tutmak adamın anasını ağlatırlar, olursun darbeci, demokrasi karşıtı... Cinayet sebebi... Kavgada bile söylenmez! Adamın annesine sövsen bu kadar zoruna gitmez, önemsemez netice de demokrat sayılsın yeter kendisine. .

Demokrasi kimin kuması ya da demokrasi belası?
Şimdi şu ara başlığı atarken düşündüm de, Kenan Evren’e övgüler dizen bir zihniyet ve o zihniyetin bir şekilde piyasaya sürdüğü çocuğu Kur’an’ı 25 kere hatim yapmakla övünüyor yapmış olduğu hırsızlıkları saklayarak (M. Ali Ilıcak’tan söz ediyorum), annesi de piyasaya sürdüğü tohumunu şişiriyor, oysa unutmuş eski kocalarından biri bundan boşanmak için neler çekti (öğrenince insan üzülüyor cidden adamcağıza) illallah çekmiş meğerse bu meymenetsizlerin elinden, adam zor yırttı da ellerinden kurtuldu verilmiş sadakası varmış ne diyelim.

Şu demokrasiyi savunmak işi bu ülkede aynen emperyalist batılı ülkelerin finanse ettiği Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri dönemini anımsatıyor… O zaman da pek muhterem şu milliyetçilerimizi palazlandırırmış şu müttefiklerimiz, Türkeş az paralarını yememiştir Dolmabahçe’ye demirlemek isteyen 6. filo askerlerini denize dökerken 68 kuşağı, onlarda Amerikan askerlerini denize döktükleri için devrimcileri taşlıyorlardı.. Ee zor iş marifet ister, bir yandan para yiyeceksin bir yandan da taş atacaksın. Öyle bir milliyetçi ve misafirperverdir ki bu coğrafya Karaköy’de Amerikan askerleri için genelevleri bile boyadılar el birliğiyle…

Neyse işte yukarıda ki aynı kişiden söz ediyoruz, Nitekim paşasına övgüler dizen, 12 Eylül olduğunda 17 Aralık 1978’de, Tercüman gazetesinde “Merhaba asker” diye köşesinden bağıran kadıncığı anarken bir başka yazıda Eleştirel Günlük (EG) şöyle bir tepki göstermiş.

Yanlış anlamayın yazının içeriğine değil (en azından ben öyle düşünüyorum) aksine yazının başlığına takılmış oda başkaları gibi… Başlık şöyleydi: “Hayat kadınları bile bu kadından daha onurludur…” Burada EG “Hayat kadınlarının onursuz olduğunu söylemek ya da varsaymanın" bana yakışmadığını söylemiş… Haklıdır zaten bende kendime böyle şeyi yakıştırmam… EG devamla: “Hayat kadını olmak başka onurlu olmak başka...” aslında bende farklı bir şey söylemiyordum… Sanırım tepkim yanlış anlaşıldı. Sonuçta bütün hayat kadınlarının onurlu olmasından söz etmekte çok yersiz olur, onurlusu da var onursuzu da değil mi? … Bir de aslında EG söyledikten sonra düşündüm ya da bir anket mi yapmalıydım “Hayat kadını”, “Fahişe” ve “Orospu” arasında nerede duruyor insan, bunun temel farkı nedir böyle mi sormalıydım bilemiyorum. Yani bir fahişe ile orospu arasında hayat kadını nerede durur gerçekten, bunun kıstası nedir? Dedim ya sonuçta biliyoruz ki her hayat kadını onursuz olmuyor ama onurlu da olmuyor…

Ya da şöyle demeliyim Nazlı Ilıcak’ı demokrasinin temsilcisi olarak algılıyorsak ve bu demokrasiyi kuma diye nitelersek her dönem ve zamana göre kocaları erken yaşta mevta olursa bu kumalara nasıl davranmak lazım ya da kuma nasıl davranmalı, bileniniz varsa yazsın bi’zahmet… Kocasına ve aile örf adetlerine göre hareket etmesi mi lazım yoksa kendi ve dünyanın çağı ve de zamanın doğrusunu okuması mı gerekir? Ya da pavyonda müşterisiyle oturan ve bir bira içmek için sırf yine patronu kazansın diye seninle konuşan konsramistti nereye koyarsınız… Rica ediyorum, bi’zahmet biri açıklasın ve aydınlatsın!

Çünkü bu (sahte) demokrasi düşkünlerini artık kaldıramıyorum bu saatten sonra. . Çünkü iktidar her değiştiğinde bunları başkalarının yatağında görüyoruz, dünya cinsellik üzerine kurulmamıştır ama bu da benim ahlakımla maalesef örtüşmüyor. Çünkü Deniz Baykal’ın laikliği ve demokrasisi neyle örtüşüyorsa bunlarınki de onunla örtüşüyor.

Komünist iktidar, askerin vesayeti, irtica
Tayyip Erdoğan’ın referans aldığı Hz. Muhammed’in İslam’ı dönemine bakıldığında görülecektir ki, Ebu Bekir halifeliğini güçlendirdikten sonra kendi döneminde toplattığı 500 hadisi yaktırmıştır. Öyle ki Ebu Bekir’in koyduğu hadis yasağı yaklaşık 90 yıl devam edecektir. 632 yılında konulan yasak 720 yılına kadar sürmüştür. İslamiyet’in 7. yılında Müslüman olan halife Ömer’in Arap ırkçılığına yaptığı hizmetleri de ekleyin buna. O da 10 yıl 6 ay halifelik makamında kalmış, Ebu Bekir’in Kur’an’ın ismini Musaf olarak değiştirmesinden söz etmiyorum daha… Ya da günümüze kadar gelen bilgilere göre, Kur’an’ı Kerim’in 114 Süre ve 6666 Ayet’ten ibaret olan bir kitaptan da söz etmeyenlerden de söz etmiyorum. . Yani eksik olan 437 Ayet’ten hiç söz etmek istemiyorum… Yeri gelince yeni - yeni ısınan şu göstermelik Türban ve halifelerimiz üzerine başka bir yazıda değinmek istiyorum.

Çünkü konumuz demokrasi.

Muhafazakâr duygularıyla da örtüşen ve “Ordu darbe yapacak” diye habire ortalığa atlayanları ve TEKEL işçilerinin hak taleplerine kulaklarını tıkayan, bütün özgürlüğü ve demokrasiyi AKP’yle sınırlı tutanların böyle algılamalarını görünce merak ediyorum… Acaba kazaren Türkiye’de AKP gibi %47’lik gibi bir oranla var olan Komünist Partisi aynı yüzdeyle ve/ya da daha fazla bir oranla iktidar olsa ve TSK söz edilen bu parti içinde böyle girişimlerde ve faaliyetlerde bulunsa avazı çıktığı kadar bağıracaklar mı şu çığırtkanlar sanmıyorum. Olsa olsa o gün köşelerinden dünya üzerinde hiç var olmamış bir sistemin anti-propagandalığını yapmaya devam edip, askeri tıpkı eskiden de olduğu gibi göreve çağırırlardı. Nazlı Ilıcak vb. gibilerin köşesinden atacağı başlığı tahmin edebiliyorum: “Merhaba asker!”

Ya da artık Türban ve Kürt Sorunu’da dahil bunları geride bırakan ve artık asal sorunumuz olan şu “Demokrasi” sorununu Anayasa değişikliğini gündeme getirmeden önce bay Erdoğan, demokrasinin kaldırılması için de bir referanduma neden gitmiyor?

Sözde Muhammed’in İslamiyet’ini içselleştirdiğinden dem vuran Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Avrupa Birliği’nden feyiz alarak, kendisiyle birlikte milyon dolarlık Eminesinin Türban’ını üzerinden kaybedeceği oyları kazanmak adına başörtüsünü kullanan bu kişi 1400 yıl önce Hz. Muhammed’in köleliği kaldıran ve kadını özgürleştiren öğretisini yok sayıp tarihinde 100 yıllık bir tarihe sahip olmayan köleliği yeni kaldırmış olan ve renginden dolayı bay Obama’nın başkanlığını bile daha üzerinden atamayan Amerikalıların o muhteşem özgürlüğünü mü kendine rehber alır Erdoğan?

Hazır bu vesileyle AB’ni rehber alanlara Hollanda Adalet Bakanı’nı referans göstermek istiyorum… Hollanda’nın üçte ikisi bugün şeriatı istesin şeriatı getiririz diyen Ballin’i örnek almalıdırlar. Hazır Ballin burada demokrasinin kaldırılmasından söz ediyor, bir AB üyesi olarak demokrasi pespayeliği yapıyor, bende bir Doğu'lu ama yüzü Batı'ya dönük biri olarak Türkiye’de de demokrasinin kaldırılmasını talep ediyorum.

Bizim neyimiz eksik Allah’ın Hollandalısından?

Çünkü temel sorunumuz Türkiye’de demokrasinin algılanış biçimi, bu sorunun kaldırılmasını peygamber olarak şimdiden yeri ısıtılan Erdoğan’la birlikte Genel Kurmay Başkanı’nın da şimdiden halife seçilmesini talep ediyorum. Olmadı 8 ay var emekliliğine onursal halifede seçilebilir. Şu demokrasi belasından kurtulalım da benim için hiç bir sakıncası yok, yeter ki ülkeye huzur, güven, barış ve istikrar gelsin şeriata bile razıyım.