27 Mart 2009 Cuma

Emperyalizme ve AKP gericiliğine teslim olmadan Türkleri de, Kürtleri de özgürleştirebilmek! — 1

Yıllar geçiyor, sınıflar – sınırlar artık Lenin’in belirtmiş olduğu Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’ndan farklı bir şekilde ilerliyor, uluslar – halklar üzerinden gerçekleştirilemiyor izlenimi veriyor yaşananlar. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkının önceliğini savunmak ve demokratik iç işleyişi kalıcı kılmayı da ortak payda olarak kabul ederken bütün bu olguları gerçekleştirmek isteyen başka nedenler – sebepler ve güçler dengesi oluşuyor. Bu şuan kesinlikle günümüzdeki halk yığınları, özgür bireyler ve topluluklardan oluşmuyor. Emperyalizm bunun böyle olamayacağını kanıtlamaya çalışıyor. Çünkü: emperyalizm işbirlikçilerine bunu emrediyor.

Bu yüzden düşünsel gelişmişliğimizin en belirgin göstergesi şu anda bu. Bunun ipuçları var, yüklediğimiz anlamlar var.

Bunu Gündem-Online’de Öcalan’ın “Diyalog olmadan silahlı güçler tasfiye edilemez” başlıklı yazısını okuyunca da görüyorsunuz, -burjuva- basından takip ettiğimiz kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin valisi konumunda ki Abdullah Gül’ün Irak’ta Talabani’yle görüşmesinde de gördük bunu. Bu yüzden Öcalan’ın yazısında eksik yanlar da var, yanlış ve doğrular da. Kavram kargaşası ve süreci kendi lehine çekip bundan pay sahibi olmak isteyen güçlerde var. 29 Mart ‘Yerel Seçimleri’ne bir yatırım mıdır bilinmez ama kendine bunu misyon biçen ve bundan nemalanmak isteyenlerde var. Şüphesiz 29 Mart ‘Yerel Seçimleri’ni kendi lehine çevirmek isteyen iktidarın ve en önemlisi de emperyalizmin uzun süreli bir aşaması ve de emperyalistler bundan dolayı taşları tek – tek yerine yerleştirmeye de çalışacak. Kaldı ki bunu da yapıyor bütün aymazlıklarıyla.

Amerika’yı kurtarıcı olarak gören, bir yandan da deyim yerindeyse köylü kurnazlığıyla “Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı derim” diyenlerde azımsanmayacak şekilde de yüksek.

Tartışmanın tarafları ve savundukları düşüncelere bakıldığında, gelişmişliğimizin, ortaçağı aşmışlığımızın sadece biçimsel olduğu, düşünsel anlamda pek de ileri olmadığımızı rahatlıkla görebiliyoruz. Bütün tartışmalar bu süzgeçsisi içinde kendini gösterdi ve demokrasiye bakış açımız, kadına yaklaşımımız, dinlere, özgürlüklere, bilime bakış biçimimiz hep böyle ola geldi.

Düşünce biçimi, soyut kavramların gerçek olduğunu ileri sürmekle kalmayıp, aynı zamanda, öz değişmezliği anlayışıyla, durağanlığı ve statükonun kalıcılığını da benimsetmeye çalıştı; “öz”ün sabit ve değişmezliğini iddia ederek, toplumsal farklılıklara, haksızlıklara ve ayrımcılığa onay veriyor; bu haksızlıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor; kutsal kişi ve kurumları yaşamın her alanına yayıp, söz konusu kutsallıkları dokunulmaz kılıyor; önemsenmeyen bireylerin, soyut kavramlara feda edilmesini sağlıyor; bilimsel bilgi için bir gereklilik olan gözlem ve deneyi küçümseyip, inançla harmanlanmış bir bilgiyi referans olarak sunuyor.

İşin ilginç yanı, farklı hatta karşıt cephelerde yer alanların da aynı anlayışı benimsemesi oluyor. Bireyin bir değer olmaktan çıktığı, “Ulu önder”, “Halk önderi” “Rehber” gibi gerçeklikten soyutlanmış kavramlara kurban edildiği günümüzde, karşıtların farklı kulvarlardan aynı anlayışa hizmet ettiklerini gördük!

Amerika hegemonyası son çeyrek yıldır belki de bu yüzden “İdeolojiler bitti” diyerek bütün bunlardan söz ediyor. Sözüm ona 11 Eylül saldırısından sonra “özgürlükler” adına “teröre savaş açarak” Afganistan’ı, Irak’ı “Demokrasi” adına “İşgal” ettiği topraklarda da bunun ipuçlarını veriyor.

İşte bundan dolayı belki de pembe bir çerçeve içerisinde gittiği ülkelerin iç işlerine burnunu sokarak ve işgal ederek halk yığınlarını “Özgürleştirdiğine” inandırdı, bu yüzden de Saddam’ın heykellerine ayakkabı fırlatarak gösterdi bütün gerçekliklerini ve samimi olma yarışlarını çılgınlarca göstermeye çalıştı. Böylesine coşkuyla karşıladı işte kurtarıcılarını.

Demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük, bağımsızlık gibi gelişmişliğin göstergesi olan kavramları dilimizden düşürmememize ve bu amaçla çok ağır bedeller ödememize karşın, kendi ortaçağımızı aşamadığımız gerçeğiyle karşı karşıya kaldık! Uzun bir sürede böyle devam edecek sanırım.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ’NİN İDEOLOJİSİ
Amerika’nın vahşi kapitalizmi, emperyalizm evresine geçmeden önce 90’lı yıllardan sonra Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren uluslararası ittifakta belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade eden bir tezle yoluna devam ediyordu Bush, diğer elinde de kutsal bir kitabı bulunduruyordu!

Sözünü ettiğimiz tezlerden biri Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabı diğeri de kutsal bir kitap olan İncil’di kuşkusuz. 21. yüzyılda uluslararası politik alanda önce çıkacak haritalardan söz ederken Huntington, Batı tarafından kolonileştirilen dünyayı hedefliyordu. Bunun için kitabı okumanıza gerek yok aslında, kitap üzerine birkaç makale okusanız bile yeterli. Sarsılırsınız ve korkutucu bir “Medeniyet” savaşının neresinde olduğunuzu görürsünüz de diyebilirim. Zaten bu İncil’de de hatta Kur’an’da ve Tevrat’ta var. Dört kitap bunu emrediyor. Din adına “Öldüreceksiniz!”

Sovyetler Birliği’nin dağılması, Tito’nun Yugoslavya’sına olacakların zeminin oluşturulması ve Yugoslavya’da patlak veren savaşlardan doğan Sırp, Hırvat ve Boşnakların bir devlet olarak özerkliğini ilan etmeleri ve Yugoslavya ‘Bağımsızlık savaşının’ halk önderi Tito’nun özelleştirilmiş olan camekânlı mozolesi aslında bunu gösteriyor.

Bu yüzden sınırları belirleyen ve çizen kim?

Lenin’in hem UKTH’na hem de halkçı (halk ayaklanmalarına) devrimlerin yerine elbette şuan Amerika Birleşik Devletleri, yani emperyalizmin ideologları, Pentagon şeflerinin masaları!

Yani savaşlardan önce çizilmiş sınırlardan söz ediyoruz. İşte İstanbul’da gerçekleştirilen 2004-NATO Zirvesi bunun sonraki ayağı da oldu, Ortadoğu’nun şekillenmesinde önemli rol alacak olan ve bu topraklarda şekillenen Büyük Ortadoğu Projesi ve onun “Eşbaşkan”ları bunun ilk adımını ne yazık ki atmış durumda. Ne yazık ki diyorum çünkü: savaşlar – yıkımlar – işgaller döneminin başlangıcı oldu 21. yüzyıl dünyası.

Öyle ki bütün parçaları üst üste koyduğumuzda: Erdoğan’ın Davos çıkışı ve daha sonra meşhur Avrupa basınında Erdoğan için “Halife olsun”, Türkiye’de de “Hilafet kurulsun” yazılarından sonra yine Erdoğan için açılan “Son Osmanlı Padişahı I. Recep Tayyip Erdoğan” pankartı belki de bu açıdan anlamlıdır. Önemsenmesi gereken ise Huntington’un Türkiye'nin Atatürk'ü (ya da Avrupalıların artık bıktık dedikleri laiklik ilkesinin) reddedilmesi ve Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmasını ve İslam ülkelerinin liderliği için Amerika’ya sadık bir ‘Yeni’ Osmanlı Devlet biçimini göstermiş olmasıdır. Ya da şöyle söyleyelim, durup – dururken ağzında ki baklayı çıkartan Fethullah Gülen’in ‘Ilımlı İslam’ modelinin FBI tarafından korunan çiftliklerinden dillendirmesi de bize bir kanıt olabilir. Bu yüzden her şey Amerikalı Fethullah üzerinden dönüyor, o ağlıyor Türkiye’de taşlar yerinden oynuyor. O gülüyor taşlar yerine çekiliyor. O çemkiriyor Türkiye’de iktidarlar değişiyor.

Tıpkı Rusya’nın, Sovyetler Birliğini ve Lenin’i (burada bir parantez açalım, Putin’in tekrardan inşa ettiği Stalin heykellerini unutmuş olmalarına şaşırmıyorum) reddetmesinde ki gibi Türkiye’nin de ‘Laikliği’ reddetmesi ve Batı’ya yakın, Batı’nın istediği gibi sadık bir Müslüman ülke olmasının yanında Batı karşıtı güçlerin yok edilmesi talep ediliyor.

Özgür bireylerin oluşması, İslamiyet’in doğal olarak medeniyetler göz önüne alındığında Hıristiyanlığın bir adım önünde olması ve bu İslami adımın Hıristiyan dini için bir adım geriye çektirilmesi adına ideolojilerin bittiği savını ısrarla dillendirmesi boşuna değildir “Medeniyetler Çatışması” adlı yapıtın?!

Oysa söz konusu ideolojilerin bitimini savunanlar, bitti dediği ideolojilere gerektiğinde de gidip bir hınzırlıkla sarılması da söz konusudur. Yani düzensizlikler kendi içinde ister – istemez bir düzen de inşa edebiliyorlar. Tıpkı Anarşizm doktrinin savuna geldiği düzensizliklerin de aslında kendi içinde bir düzen kurmasında olduğu gibi. Zira Huntington’un Medeniyetler Çatışması’nın reddi de burada tekrardan anlam kazanıyor. Bu reddediş “Medeniyetler Çatışması” tezini şiddetle reddetmekle kalmıyor çökertiyor da. Çünkü “Medeniyetler Çatışması” başlı başına bir ideolojiyi resim ediyor. İdeolojisiz bir dünyayı savunurken kendi ideolojisinin resmini vermesi açısından manidardır Huntington’un “Medeniyetler Çatışması.”

Bundan dolayıdır ki, Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na karşı birçok Marksist yazar gibi Oliver Roy’da “Yanlış Savaş” adlı kitabında buna farklı bir gözle bakıyor, Roy savunusunu yaparken şöyle diyor: “Uluslararası faaliyet gösteren İslamcı terör örgütlerinin kurbanlarının çoğu Müslümanlar. Bu gerçek, İslam dünyasının Batı'ya savaş açtığı iddiasına dayanan basit düşünce şekliyle çelişiyor” diyen Oliver Roy, El Kaide tarzında, küresel alanda faaliyet gösteren teröristleri, “Şii Hizbullah ya da Sünni Hamas gibi yerel ya da ulusal bir gündemi ve faaliyet sahası olan İslamcı aktörlerden” genel olarak ayırıyor.

“İslamlaşmanın stratejik bir faktör haline gelmesi için, bir diğer belirleyici etkenle daha bir araya gelmesi gerekir: Bu, genel olarak (Hamas ve İran örneklerinde olduğu gibi) aşırı milliyetçi, (Taliban örneğinde olduğu gibi) etnik ya da kabilesel bir etken olabilir” diyerek özetle bu yolu yanlış bularak Batı’lı seçkin yöneticilerin özeleştiri yapmasını bekliyor.

Devam edecek!

Hiç yorum yok: