17 Ekim 2020 Cumartesi

Bir fotoğrafın hikayesi

Kübalı fotoğrafçı Alberto Korda, Che'nin 5 Mart 1960’da çektiği portresi hakkında verdiği birçok röportajda, Che’yi “encabronado y doliente” (öfkeli ve acılı) olarak betimlemiştir. 

Fransız yük gemisi La Coubre patladığında, Arjantin doğumlu Che Guevara'nın bir yıl önce Fidel Castro'yu iktidara getirmesinde etkili olduğu Küba'ya Belçika'dan cephane taşıyordu. Fidel bu trajik olay hakkında konuşma yaparken podyumun yanında, gözlerden uzak bir konumda Küba hükümetinin Sanayi Bakanı olarak bilinen Che Guevara da var.

Fotoğrafçı Alberto Korda orada, etrafta dolaşan tüm önemli insanları fotoğraflamaya çalışıyor. Görünürlülüğünü düşük tutan Guevara, etrafındakilerden gizlenmiş gibi uzakta, ancak aniden bir boşluk belirdi ve Korda, Che’yi fark edince birkaç hızlı fotoğraf çekmeyi başarıyordu. Korda’nın çektiği bu fotoğraf, tam 7 yıl sonra bütün dünyada ikonik bir görüntüye dönüşecek bir fotoğraf oluyordu.

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Diktatörlük ne işe yarar?

Çok konuşurlar, karşılarındaki kişi veya grubun ne düşündüğünün, ne söylediğinin bir önemi yoktur, bu nedenle dinlemeyi pek sevmez, dinlemezler. En çok da, kendilerine sadık kalabalık halk kitleleri önünde konuşmayı severler. Kullandıkları dil ve yaptıkları vurgulamalar ile kitleleri coşturmayı iyi bilirler. Konuşmanın içeriğinin ise pek bir önemi yoktur, söz konusu olan, gaz ve toz bulutundan ibarettir zaten.

Genelde yüksek sesle; din ve milliyetçilik üzerine bir şeyler mutlaka dinleyicisini öfkelendirecek şeyleri avazları çıktığı kadar bağırır, inanmadıkları şeylerin doğruluğuna bakmadan bağırırlar. Kendi yalanlarına kendileri de inanır, karşısındakini de daha çok inandırırlar.

Devam edelim.

17 Nisan 2020 Cuma

Tüm geleneksel devrimci şemaların dışında bir hareket: Kızıl Ordu Fraksiyonu

Berlin, Vietnam'daki savaşa karşı uluslararası protesto gününden, 1968.
RAF, örnek eylemlerle sınıf mücadelesinde liderlik rolünü üstlenmek istediğini iddia ederek, kendi kendini "devrimci avangart" ilan etti. İyi bilinir ki RAF örgütsel olarak, pratik olarak, kavramsal olarak komünist bir partinin adına layık bir parçasıydı.
1960'ların ikinci yarısında Amerika, Japonya, Fransa ve Batı Avrupa'da büyük öğrenci hareketleri dalgası ortaya çıktı. Bu hareketler sanayi toplumunu ve her tür tahakküm biçimini radikal bir biçimde sorguladılar. Bu hareketlerin ardından ortaya çıkan gerilla grupları ise, 19. yüzyıl sonu anarşistlerini çağrıştıran pratikleriyle tüm "geleneksel" devrimci şemaları bir kenara ittiler.

60'ların ortalarında her yerde olduğu gibi Almanya'da da öğrenci ve proleter gençliğin mücadele hareketleri gelişti. Aralık 1966'da, savaş sonrası dönemin yeniden inşasını izleyen büyük ekonomik patlama (1967'de tam bir durgunluk olacak) 'Alman ekonomik mucizesi'nin sonunun başlangıcı olarak değerlendirilir.

İki ana burjuva siyasi partisi (SPD'nin Sosyal Demokratları ve parlamentodaki koltukların % 90'ını oluşturan CDU ve CSU'nun Hıristiyan Demokratları), siyasi hayatı tamamen kilitleyen 'büyük koalisyonu' oluşturur. Böylelikle Rudi Dutschke liderliğindeki Sosyalist Alman Öğrenci Birliği (SDS)'nin sosyalist öğrencilerinin protestosundan Parlamento Dışı Muhalefet (APO) ortaya çıkar. Ve ABD'nin Vietnam'daki emperyalist savaşına karşı kitlesel seferberlikler giderek artar.

30 Ocak 2020 Perşembe

Ser, sır, Kaypakkaya

Eğer insanlık, gelecekte bir komünizm panteonu kurarsa, hiç kuşku yok ki, bu panteonun eskiden adına Türkiye denilen kesiminde genç ve ateşli bir komünist önderin bir inanç ve direniş sembolünün defne çelengi içindeki başına, ışıklandırılmış kasketli başına yer verecektir. 
Türkiye proletaryasının önderi ve coğrafyamızda Mustafa Suphi’den sonra komünist hareketi ikinci kez ayakları üzerine diken İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır işkencehanelerinde hunharca katledildi. Dünden bu yana çok şeyler aktı gitti ama unutulmayan komünistlerin ve emekçi halkların bilincinde ve mücadelesinde yer eden ve orada duran Kaypakkaya oldu. 

O'nu yalnızca işkencede “Ser verip, sır vermemenin” timsali olarak göremeyiz. O’nu yalnızca bu yanıyla anmak hata olacaktır. O’nun 3,5 ay süren en ağır işkenceler de direnmeye iten savunmuş olduğu ML düşünceler ve düşmana karşı her koşulda milyonları temsil etme düşüdür. TC devletince düşünceleri çok tehlikeli görülmesi nedeniyle 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır işkence hanelerinde parça parça yaparak bedenini kurşunlayarak katletti faşist diktatörlük O’nu.

30 Aralık 2019 Pazartesi

Antifa’nın kayıp tarihi

“İlk tepkimiz hiçbir zaman şiddet değildir ama şiddet, siyaset çantamızdaki aletlerden biridir.” (Antifaschistische Aktion)
Antifa kelimesinin kökenleri belki çoğu okuyucu için karanlık olabilir fakat hareketin kısa ama ilham verici siyasi mirası neredeyse hem Soğuk Savaş dönemi Alman devletleri için rahatsızlık nedeniydi hem de okullarda ve ana akım tarihleri içerisinde göz ardı edildi. Almanya'da bile, çok az kişi Antifaschistische Aktion terimini getiren popüler anti-faşist direniş biçimleri (son dönemler hariç) hakkında çok şey de bilmiyor. Bugün onun mirası neredeyse (geçmişte) tamamen sola doğru yönelip kaybolsa da Faşizm Karşıtı Eylem -militan sokak aktivizmi için kısa yol; genellikle Antifa olarak kısaltılır ve bilinir- 1980’lerin sonlarında, özellikle 1990’da Almanya’nın birleşmesinden sonra artan ve aşırı sağcı aşırılığın yükselişine karşı mücadeleye adanmış yerel radikal sol grupların bir ağı, politik yelpazenin diğer ucundan bir tepki olarak ortaya çıktı.

1930'lı yıllarda silahlı kanadı yasaklanan eylemin kendisi, Anti-Faşist Eylem de 1933'te yasaklandı, bazı grupları 1945'e kadar yeraltında hayatta kaldılar, orijinali de dahil olmak üzere çeşitli isimler altında yeniden ortaya çıktılar, ancak kısa bir süre sonra yine ortadan kayboldular. 


Elbette 1932'ler hariç...

Antifa’nın kayıp tarihi - 2

Antifa'nın Engelmann Arena'da düzenlediği anti-faşist miting, 1932.
Hitler Almanya'sı 1945'in sonlarında ve 1946'nın başları çöktükten sonra Antifalar yaklaşık dört yıl boyunca Alman siyasi sahnesinden kaybolacaktı. Çoğu insanın terimi ilişkilendirdiği modern Antifa, adını aldığı hareketle pratik bir tarihsel bağlantıya sahip değildi, bunun yerine Batı Almanya'nın 1980’lerde gecekondu sahnesinin ve otonomist hareketin bir ürünü olarak gelişti. 1968'in kendine özgü bir büyümesi olan İtalyan direnişi (Ulusal Faşist Parti'ye karşı partizanlar ele alındığında) anti-faşist mevzilenmede meslektaşlarından daha endüstriyel işçi sınıfına yönelmişti. İlk Antifa, on binlerce aktif üyeyi temsil eden ve bazı Batı Alman metropollerinde tüm şehir bloklarını işgal edebilen otonomist bir hareketle Ulusal Demokrat Parti (NPD) gibi aşırı sağ gruplara karşı örgütlenmek için platformlar olarak işlev gördü.

En aşırı faşist sağ, 1990'ların başlarında çeşitli doğu yerlerinde sığınmacılara yönelik şok edici saldırılarla ifade edilen Berlin Duvarı'nın yıkılıp, Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından yeniden inşa edilmeye başladıkça, Antifa giderek kendi başına bir hareket haline geldi Antifaschistische Aktion ve Bundesweite Organizasyonu olarak.

Genç aktivistlerin daha geniş bir sosyalist ve politik sola ayrılmalarından ziyade, büyük şehirlerin dışındaki Antifalar genellikle şehirdeki tek politik oyun ve kendi moda stilleri, müzik sahneleri ve argo ile karşı-kültürel bir alan işlevi görüyor, daha geniş bir toplumda köklü bir kitle hareketinin bir bileşeni olmaktan çok 2001 yılında Antifaschistische Aktion ve Bundesweite Organizasyonu bölünmesinden sonra, Antifalar yerel ve bölgesel şekilde aşırı sağ gösterilere ve toplantılarına karşı çıkan anti-faşist ağları olarak çalışmaya; 1970’ler ve 1990’lar arasında inşa edilen çözülme ve altyapı kalıntılarıyla, radikal sol için önemli örgütlenme ve sosyalleşme alanları olarak hizmet etmeye devam etti.

8 Aralık 2019 Pazar

Feminizm bayrağı aşağı

25 Kasım’da Kaldıraç'cıların kızıl bayraklar altında açtığı “Ya sosyalizm ya ölüm” dövizi çok tartışıldı. Slogan liberaller ve küçük burjuvalar açısından sınıf bilinci olmayanlar için okunduğunda olukça yaban ve ürkütücüydü. Öyle ki IŞİD’e indirgedi bazıları. Normaldir, sınıf bilinci yok, ezen ezilen çelişkisi de. 

Bu bayan ve herifler için kolay yöntem. Nihayetinde bir küçük burjuva, aşağıdakinin başını okşarken yok saydığı emek - sermaye gibi emperyalizm de nesnel bir olgu için neden endişelensin ki, dönem, emperyalizmi yok sayıp burjuvaziye yaslanma dönemi. 

Slogan muhtemelen Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” sloganına dayanıyor ama olsun. Zira Luxemburg'un bu sloganı, birinci dünya savaşı ve sonrasında, Alman devrimi için kullanılmış. Slogan, o günden beri birçok sosyalist tarafından benimsenmiş, zaman akıyor ama var, tarih ışığını alıyor.