26 Mayıs 2010 Çarşamba

Kod adı: Gandi'ymiş

Kemal Kılıçdaroğlu artık CHP’nin yeni lideri biliyorsunuzdur. Genel başkanlık koltuğuna oturmadan önce CHP Kurultayında ezilenlerden - emekten ve yoksulluktan söz etti. Herkes CHP’de artık tılsımlı bir imge aramaya başladı. Ve/ya da Sol’a yeni bir misyon ekleme derdine düştü, Kılıçdaroğlu, Sol’u biçimlendirecek bağlamında yazılar düştü önlerimize (...) Sol’a akıl veren liberaller başta olmak üzere önerilerde bulunanlar çıktı her kulvarda.

Bu şerit içerisinde bütün her şey ahenk içinde yürüyor burjuva cephesinde… Nihayetinde bizimde Hindistan ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin siyasi ve ruhani lideri Gandi gibi bir liderimiz var.


Gerçek ve kötülüğe karşı aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin öncüsü olan ve fiziksel olarak gerçektende şu Gandi’ye benzeyen yeni bir yüz… Yüz derken CHP genel başkanlığı koltuğuna oturan bir yüzden söz ediyorum. Eminim bu isim Kemalist cepheyi heyecanlandırmıştır. Belki de haklılardır kim bilebilir? AKP son sekiz yıllık iktidarlığı döneminde ciddi bir biçimde Kemalizm’i reforizme etti, yani hakikaten Kemalist rejimi salladı ve kontrolden çıktı… Ve nihai hedefineyse neredeyse ramak kaldı.


Bu yüzden yeni bir yüz olarak Kemal Kılıçdaroğlu iktidardaki etkili isimleri bir bir yaraladı. Ama siyasette onu bekleyen bir istikbal var mı? Bu bilinmez ama arkasında – yanında söylendiği gibi var olan ciddi bir rüzgar var.


Gandi’ye ithaf edilen (Mahatma) yüce ruh Kılıçdaroğlu’nda var mı ya da Sol’a gerçekten ilham olacak bir kaynak var mı bu da bilinmez ama Kılıçdaroğlu’da Gandi gibi belki Afrika ve diğer topluluklar için yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütlemediyse de Türkiye’de aç kimse kalmamalı politikalarıyla AKP’nin bayağı canını sıkacağa benziyor. Benziyor benzemesine de konumuz aslında bu değil…


Konumuz gerçek anlamda Sol’un üstendiği misyon!?


Bence Sol’u daha da fazla daha da çok güçlendirmek ve güncellemektir. Öyle ki Ecevit’in işçilere sarf ettiği ve üzerindeki mavi gömleği yıllar sonra işçiler için bir kâbus olmasın. Tıpkı Kılıçdaroğlu’nun ezilenler ve yoksullardan söz eden o sol yumruğunu kaldıran ve o gün bugündür İstanbul sokaklarını yerel seçimlerde ki “Sol” yumruğu emekçi ve işçi sınıfının başına balyoz gibi inmesin…


Düne kadar Kılıçdaroğlu, kafasını dosyalar içine gömmüş, iş bitinceye kadar masasından kalkmaya yanaşmayan bir memur portresi çiziyordu.. "Adalet dağıtan, yolsuzluklarla mücadele eden adam" kimliğinde kaldığı sürece bir problem yaşanmaz mı (?) falan derken, "Ama eğer bir gün bu kimliğine ve rolüne "Umut dağıtan adam" rolünü de eklemeye kalkarsa, işte o zaman fincancı katırlarını ürkütecektir…


Son söz olarak Kılıçdaroğlu’nu çok sevdiyseniz ona yapacağınız en büyük kötülük K. Okuyan’ın da belirttiği gibi: “Temeli olmayan bir 'Solculuk'la umut pazarlamada kendisine yardımcı olmanızdır" bunu yapmayın…


Çünkü ‘Sol’ gerçek anlamda burjuva sınıfına ve eşitsizliğe, sömürüye karşı açılmış bir savaş çağrısıdır, adı da 'Sosyalizm'dir…

21 Mayıs 2010 Cuma

Tarifsiz duygular, belirsiz yüzsüzler

Bir akıl tutulması yaşanıyor son sekiz yıldır bu ülkede, son sekiz yıl içerisinde Balıkesir, Bursa ve Zonguldak grizu patlamalarıyla madende mahsur kalan, ölen maden işçileri haberleriyle uyandı bu ülke.

Kapkara bir toprakta ölmeye yatanların öyküsü var artık. Bir de adına “AKP diyen edepsizdir”, “biz AK Partiyiz” diyen bir zihniyetin kapkara gölgesi düşmüş durumda. Denetleme yapmadan, önlem almadan “Madencinin kaderidir bu” diyen bir zihniyetin kara / kapkara bir öyküsüyle başlamaktadır buradaki acı haberde… Belki de bir hikaye. Evet, bir hikaye… İktidar penceresinden kendisinin 40 yıl iktidarda kalacağını sanan ve bütün toplum katmanlarını hikaye gören bir zihniyetin yansımasıdır maden ocaklarında yaşananlar.

Rahatsız olmayan, vicdanı sızlamayan halk topluluklarına karşı avazı çıktığı kadar bağıran: rengi bazen pembemsi, bazen kırmızı, bazen mor, bazen yeşil olan bir iktidarın yüz mimiklerini görebilirsiniz işte madencilerin ölümünde ve o ölümlere kaderci damgasını vurup, kurgusal palavralarla sessiz sedasız inleye – inleye iktidar koltuğuna kaçıp, sırça köşklerinde oturmaya yine başlayacaklar. Başladılar da. Ve biz bundan sonra unutacağız madenlerdeki grizu patlamalarını ve yine başka bir grizu patlamasında hatırlayacağız onları.

Zonguldak'ta Karadon Müessese Müdürlüğü'ndeki grizu patlamasında madende mahsur kalan 30 işçiden 28'i şimdi yok, geriye sadece annesini teselli etmeye çalışan ve babası göçük altında kalan Ebral’ın “Üzülme anne babamın elbiselerini koklarız” sözcükleri kalıyor geriye…

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Sırrını vermeyen

Kim bilir kaç şehir, kaç aşk terk etmiştir acı ve ayrılık gibi kaç umuda işlenmiştir resimler gibi. 

14 Mayıs 2010 Cuma

CHP Genel Merkezi’nde yangından kurtarılacak tek şey: Baykal’ın koltuğudur!

Gündemimiz yine değişti, hani alışıktık ABD’nin ya da AKP’nin gündemimizi değiştirmesine… Hazır birkaç yıldır "Demokrasi" ile birlikte "Değişim" adıyla bu olgular moda oldu ve bunun ilk öncüsü de Obama’ydı “Change” diyerek ve yine Irak'ı işgal ederken bay Bush "Demokrasi" derken bu sefer onların yerine Baykal’ın gündemi oyalayan video görüntülerinin medyaya yansımasıyla devam ediyorlar (…) peşi sıra Baykal’ın CHP Genel Başkanlığından istifa kararıyla devam etti süreç. Malumunuz halende CHP’nin başında kim gelecek ya da Baykal dönecek mi, dönmeyecek mi senaryolarıyla devam ediyor süreç.

Neyse malum dedim ya biliyorsunuzdur Deniz Baykal'ın seks görüntüleri ortaya çıktı gerçi videoda Deniz Baykal'ın performansı ile ilgili fikir sahibi olabileceğimiz görüntüler yok (Türkiye hava sahasında bu görüntüleri izlemek yasak ama sözüm olsun ben yazının makul bir bölümünde, makul bir şekilde, bu makul görüntüleri izleyebileceğiniz bir link vereceğim, doya doyaaa izleyin) fakat bir şekilde Nesrin Baytok'un kıçının büyüklüğünü görebiliyoruz, Deniz Baykal'ın da donlu görüntülerini. Sevişme öncesi ve sonrası görüntüler mevcut, görüntü kalitesi pekiyi değil ama videodaki kişi Deniz Baykal'a benziyor falan.

“Eğer diyoruz” eğer CHP Genel Başkanlığı demirbaşı haline gelen ve hani istifada etti ya Baykal'ın koltuğu başkasına devretmesi yakındır da diyebiliriz. Etmeyebilir de!

Neticede Erdoğan gibi Baykal’da diğer büyükbaşlar gibi burjuva ahlakı kendine değer almış durumda, ee almasına almış ama Hüseyin Üzmez çukuruna bir ton söz edenler (bence de haklılar) ama Baykal’ın bu görüntüleri karşısında ses çıkaracağına duygusal bir travma yaşadı “Kendinden menkul camiamız” hem de sanatçısından, siyasetçisine, Tv’cilerden, futbolcusuna ve en önemlisi de sokaktaki halk topluluğuna… Ne acıdır değil mi? Oldu mu kahraman, aklıma geliyor da: birisini düzerken birisi deşifre ediliyor ve hem de deşifre edilen bu adam bir ülkede ana muhalefet partisi genel başkanı… Düşünsenize bir kitle topluluğu böyle bir adam için açlık grevine giriyor ve diğer birileri de hüngür hüngür ağlıyor… Şimdi bu adam kahramandır hem de okkalı bir kahraman!

Evet, dünya cinsellik üzerine kurulmamıştır ve tamam seks hayatın bir parçasıdır… Ama gerisi yoktur… Burada bir “Nokta” gereklidir. Ve bence bitmiştir!

Neden bitmiştir konusuna gelince (?) Deniz Baykal gibi bir parti “Genel” başkanın bu tür olaylarla anılıyor olması ve en önemlisi de birilerinin böylesi birini içselleştirmesi. Örneğin sabaha karşı erken bir saatte kalk ve “Hakkın için mücadele et”, “Haksızlıklar karşısında öfkenden dolayı ağla, isyan et, örgütlen” desen bu çoğunluğun bir bütünü büyük bir ihtimalle şöyle diyecektir: “Bananeee…”

Bütün bunlar olsa anlarım karşımdakini oysa karşımızda düpedüz başka bir kurgu ve başka bir ahlak anlayışı var… Bu ne biçim bir anlayışıdır ki, cinsel ahlak ve kültürünü terbiye edememiş birisi için birileri ağlasın?

Ve üstelikte bağırırsın: “İnadına Baykal, inadına sol” diyerek utangaç madalyası takacağın ve deşifre edeceğin bu ahlak anlayışını da onure etsinn.. Aymazca bir tutum ve davranış… Tahmin etmek zor değil bence alt kadroların birer koro şeklinde yalakalar serenadıdır yaşananlar yine de ama neyse. Demek istediğim ortada bir kulisin olduğu muhakkak.

Bilemiyorum! Kemal Okuyan’ın “Baykal ve ahlaksız tasarım” başlıklı yazısında da vurgu yaptığı gibi Washington “Canını sıkan Erdoğan’a son bir mesaj olarak da görülmeli”midir bilinmez bütün bu gelişmeler, ortada bununla birlikte birçok senaryonun geçeceği de muhakkaktır. Olabilir de, Amerika Erdoğan’dan kurtulmak için önce Baykal’ı tasviye etmek için tercih etmiş olabilir… Ya da Fethullahçı güruhun AKP ile birlikte birer gözdağı projesidir ne de olsa onlarında Amerika gibi "Bizim çocuklar başardı" diyeceği bir alt kadrosu var.. Fetoşçu güruh AKP ile köprüleri de atmak istiyor olabilir. Kuvvet dahilindedir. Birçok olasılılık güdülebilir.

Yine de Erdoğan’ın gezdiği – gördüğü her ülkede bir dilenci gibi “Gelin vizeyi” kaldıralım girişimleri ve İsrail çıkışları ve bu paralelde Baykal’ın anti-Amerikan karşıtı söylevleriyle birlikte bu kurguyu güçlendirebilir. Kabullenmekle birlikte Erdoğan’ın bir alternatifinin olmayışı ve yine muhalefetlerinin bu paralelde yönelişlerinin olmayışı olmasıdır. Doğrudur da. K. Okuyan haklıdır “Halkın tamamen dışarıda tutulduğu bir işlem”dir bu ve herkesin kolayca algıladığı bir biçim ve şekil formatında yürümeyecektir. “İnadına sol” diyenlere solun tanımını yapın desek eminim doğru-dürüst bir tanım bile yapamayacaklardır.

Nasıl demeyeyim ki ahlaksız bir tasarımın içinde biçim verdirilmeye çalışılıyor… Her şeyden(?) daha da çok tiksinelim diye… Tıpkı (içeriği görmek için Vpn ayarlarınızı değiştirin) İspanyol gazetesi El Mundo’nun yer verdiği ama Türkiye’de yasaklanan Baykal’ın görüntülerinin yer aldığı video görüntülerinde olduğu gibi. Amerika hep öbür türlü sever. Uysal, söz dinleyen, itaatkar!

Erdoğan öbür türlüydü şimdiyse sokaktaki halktan farkı yok, keza Baykal içinde geçerli bu… Şimdi Baykal’ın genel başkanlık koltuğuna sokakta geçen herhangi bir adamı durdurup yoldan çevirin ve o koltuğa oturtun inanın Baykal’dan daha çok pirim yapacaktır…

Eminim Amerika bile sıkılmıştır, bu tür ikiyüzlülerden. Kurtulmak için yavrularını bile gözden çıkaracaktır.. Neticede yenileri lazım... Çıkarıyor da!
Son Dakika: Kemal Kılıçdaroğlu gerçekleşecek olan CHP'nin 33. Olağan Kurultayı'nda Genel Başkanlığa adaylığını açıkladı..

27 Nisan 2010 Salı

Köpekleri mi bağlasak, sırtlanları mı?

Açılım, anayasa değişikliği derken Tayyip Erdoğan, 2011 yılındaki seçimlerden sonra başkanlık sistemini yeniden gündeme getireceğini açıklayınca Türkiye kendisini yine bir başkanlık sistemi tartışmasının içinde buldu. Hatırlarsınız! Erdoğan daha önce de 2011'de son kez milletvekili olacağını 2015'te ise Başbakanlığı bırakacağını açıklamıştı. Yalandan kim ölmüş. Ancak Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmak istediği söylentisi uzun süredir ortalıkta dolaşıyordu derken Erdoğan’ın bilinçaltı yavaş yavaş gün yüzüne de çıkmaya başladı. Bunu 23 Nisan’da da gördük “İster as ister kes…”lerle…

Erdoğan oturacağı koltuğun sıcaklığını düşünürken gayet geniş bir bünyeyle ülke sorunlarının (halkı) hiçbir zaman düşünmediğini bir kez daha bizlere kanıtladı. O ince hesaplar peşindeyken önüne geleni de yargısız ve pervazsız bir şekilde biçiyor. İşte demokrasi bu… Bu zattın demek istediği devlet algılayışı biçimi bile tuhaf, yani devlet iyilik yapar ve bu iyiliğin merkezide bizim gibi üfürükçülerin, imam hatiplilerin, pek mümin ve Suni “Mezhepli” dini bütün insanların iktidarda bulunuşu ve maalesef bu propagandanın güçlü bir şekilde yapılıyor olması ve bununda ülke topraklarında şuan tutuluyor olması oluyor hakikaten üzücü.

Hani devletsindir ama pratiksel anlamda kimin ve kim için devletsindir sorusu burada manidardır? Yani hangi mezhebin, hangi cemaatin, hangi tarikatın ve başı açık ve/ya da hangi örtünme şekliyle örtünen türbanlının devleti mi olacaksın sorusudur burada önemli olan değil mi?

Oysa devletin iyiliği zorunludur eğer bu yoksa devlet burada devlet olgusunu yitirir ki, şuan olanda tam anlamıyla budur ülkede. Yani devletsin yapacaksın tabi ki yoksa ne bok diye oradasın. Değil mi? Çünkü devlet iyiliği temsil eder, iyilik yapmaz.

Nasıl bir devlet sorusuysa Erdoğan’ın şu “Başkanlık sistemi” açıklamasında gizli, biliyoruz ki AKP bugüne kadar önüne çıkan bazı engelleri aşamadığı için devlet yapısını ve devletin fonksiyonlarını istediği gibi şekillendiremedi.

Örneğin: “Devletin vatandaşına sosyal güvenlik hizmeti sunma, vatandaşın sosyal haklarını gözeterek hizmet üretme mecburiyetinin kaldırılması”, “Devletin elinde ne kaldıysa (üretim tesisleri, hastaneler, müzeler, yollar, köprüler, vb.) satılması”, “Devlet sadece güvenlik personeli ve kısıtlı bir bürokrasisi olan bir polis devletine dönüştürülecek”, “AKP döneminde sayıları önceki dönemlerin misli hızıyla artan kameralar, tek elde toplanan ve böylece bu tekeli AKP'ye geçen dinleme faaliyetleriyle devletin gözü ve kulağı her yerde olacak”, “Devlet yönetiminde istenirse ulemaya bile danışılacak”, “Devlet vatandaştan uzaklaştığı oranda, sermayenin, büyük şirketlerin emrine tam anlamıyla girebilecek; emperyalist ülke ve kuruluşların etkisinin artmasıyla zaten zayıf olan ulusal egemenlik ortadan kalkacak.”

Tıpkı Telekom’un özelleştirilmesinde ki Aziz Nesin’i aratmayan hikâyelerde de olduğu gibi. Lübnanlı (karıştırıyor da olabilirim ama Telekom’u alan Libyalı bir şirkette olabilir) bir işadamına satılan, aldığı ihaleyi verdiği fiyatın sözüm ona üstünde alan bu bay şirket sahibi taksite bağlayıp “…Ben bunu 6 ay içinde ve taksitle öderim… … …” dediği zaman ve 6 aya kalmadan bütün borçlarını ilk ayda veren şirket sahibinin kafasında eminim halen soru işaretleri vardır; “Bu kadar kâr yapan bir devlet kuruluşunu bunlar bana neden sattılar?”

İşte bizim ülkemiz, cennet ülkemiz böylesi garip bir yerdir ve üçüncü sınıftır… Çünkü adı Türkiye’dir! Demokrasiden, halk iradesinden bi’haberdir.

Türkiye’nin patlak frenleri
Yani sürekli tekrarlanan “Millet iradesi” demagojisinin aksine, AKP'nin en son istediği şey halkın taleplerinin ses bulduğu bir meclis oluşması, çünkü bunu son sekiz yıl içerisinde gösterdiler / göstermeye devam ediyorlar. Seçim barajı bu nedenle yüzde 10'da tutuluyor ve belki de bu yüzden Erdoğan “Kargaşa” ve “İstikrarsızlık” olur diyerek kamuoyunu oyalamaya devam ediyor. Zaten “Demokratikleşme” denilerek hazırlanan anayasa değişiklik teklifinde de Meclis’te AKP'nin iktidarını sarsacak bir değişikliğe yer verilmedi. Erdoğan'ın bugüne kadar yaptıklarından ve yapmak istediklerinden çıkan tabloya özellikle de Meclis’te bakıldığında; “Milletvekillerinin dini bütün müteahhit, turizmci, tüccar sınıfından olması; bu kişilerin milletvekilliği dışında iş münasebetleriyle de birbirine bağlanması koşul haline gelecek” ya da “Milletvekillerinin Erdoğan'ın tasvip etmediği herhangi bir düşünceyi dile getirmesi mümkün olmayacak (tıpkı yukarıda ki fotoğraf karesinde de olduğu gibi)”, “Yakın zamanda da örnekleri görüldüğü gibi, genel kurul bile Erdoğan'ın istediği şekilde yönetilecek, (yapmadığı şeymiş gibi) Erdoğan meclis başkanına emir verebilecek”, “Meclis, AKP'nin istediklerini “Milletin emri” diyerek itiraz etmeden yasalaştıran Başkan’ın gölgesinde bir organa dönüşebilecek.”

Anayasa değişiklik teklifiyle AKP şürekâsı ve Erdoğan sözüm ona kuvvetler ayrılığından ve yargının siyasallaştırılma(ma)sından söz ederken bir yandan kuvvetini, bir yandan da yargı nasıl siyasallaştırılırı göstermek istiyor… Buna parti kapatma da dahil. Düşünün bir parti kapatılmanın zorlaştırıldığı ya da kaldırıldığı bir ülke düşünün ve iktidardaki parti bırakın kapatılmayı (ki burada partiler kapatılsın demiyorum ama Erdoğan kliğinin AKP kapatılmayla karşı karşıya kaldığında ki yaygarasını hatırlamanızı ve aynı zamanda da DTP’nin kapatılması döneminde -yargıya müdahale etmeyin- sözlerini bununla birlikte hatırlamanızı öneririm) yani iktidarda ve var olan bir partinin silahlı bir yapıya dönüştüğünü düşünün bütün AKP kadroları ellerinde silahla özel yaka kartlarıyla sokağa dökülmüş ve yollarda yürüyenlere canının istediğini uygulayarak yaptırım gücü uyguluyor ve siz o partinin yöneticisi ve o ülkenin iktidarında olduğunuz için “Kapatılma” gibi bir olguyla karşılaşmıyorsunuz? Canınızın her istediğini yapıp daha sonrada buna demokrasi diyorsunuz.

Ve şimdilerde buna AKP'yi, Erdoğan'ı övmeyen, yapılan yanlışları örtmeyen basın organlarının sektörden silinmesine demokrasi diyoruz.

Hani diyeceksiniz ki işin gücün AKP’ye muhalefetlik, oysa bırakın AKP’yi ne yargının ne de kolluk kuvvetinin (polisin) CHP’de olsa ya da başka bir parti iktidarında kendi ideolojisine yakın bir ismin atanmasını ve o yörüngede görevini ve de siyalaştırılmasını istemiyorum… Söz ettiğim şey direkt olarak başlı başına siyasallaştırma olgusundan söz ederken bunu AKP’nin alenen yapması gerçekten tiksindirici ve bundan 800 yıl önce İslamiyet’in olduğu dönemleri andırıyor.

Çünkü demokrasi bu değildir, devlette…

Özetle Erdoğan’ın anayasa ve başkanlık modellerinde Osmanlı temalı sergiler yayılacak, dinen caiz olan sanat faaliyetleri devlet desteği görürken resim ve heykel her türlü desteği yitirecek, Emine Şenlikoğlu uyarlamaları benzerleri devlet ve medya desteğiyle sinema üretimini işgal edecek, Sırlar Kapısı, Kalp Gözü gibi ne i-düğü belli olmayan ruhani dizilerle halk uyuşturulacak ve Sinan Çetin örneği piyasacı, reklamcı, AKP'ci yapımcı modeli tekel oluşturacak.

Daha düne kadar Ahmet Necdet Sezer'in çok geniş yetkilerinden dert yanan AKP bugün ne Cumhurbaşkanı'nın yetkilerinin genişliğinden bahsediyor ne de Deniz Baykal’ın açıkladığı ve 1993 yılında Refah Partisi MKYK üyesi iken söylediğini iddia ettiği ve gazetelerde Erdoğan’ın yer alan şu “Başkanlık sistemi Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesidir” sözlerini hatırlıyor.

Kenan Evren 12 Eylül darbesini gerçekleştirip kendi döneminin kuvvet komutanlarını yanına alıp iktidarın biricik sahibinin kendisi olduğundan nasıl söz edip, 12 Eylül anayasasını da halka taşıyıp, 15. madde için “Darbeciler yargılanamaz” dediyse bay Erdoğan’da aynısını yapma arzusunda… Çünkü 12 Eylül’ün hoşgörüsüzlüğü neyse bu anayasa değişikliğinin içeriği de odur, çünkü bu yasanın içerisinde faşizm vardır ve aklınıza gelen her şeyin siyasallaştırılması söz konusudur. .

O yüzden şimdi sırtlanların kendinden bir santim bile boyu kısa olan canlı bir hayvanı parçalamasında olduğu gibi ortalığa saldırabilirler… Çünkü doğalları bunu emrediyor, tıpkı sırtlan örneğinde olduğu gibi sırtlanlarda küçük bir sincabın yerdeyken hedef olması anında bir anda sırtlandan bir santim uzun olabilecek bir kayanın üzerine çıkmasında ki gerçekliğini ve sırtlanın korkaklığını gösteriyor tıpkı Erdoğan’ın gerçekliğiyle birlikte… Bu yüzden Amerikan değnekçilerinin taşları bağladığı köylerde köpekler şuan gezebilirler. Ta ki değnekçileri kovuluncaya kadar.

O değnekçilerde elbet kovulacaktır. Buna inanın.

22 Nisan 2010 Perşembe

Yok edilemeyen yazı: 'Yaşa Lenin!'

(...) Leninist düşünce artık o kadar aramızda ki – devrimciler bir yana – kapitalistler, tekeller onu hesaba katmak zorunda. Hareket ediyor. Yaşıyor. Bolivya’daki madenciye ilham veriyor, Şili’de Lotta madenlerindeki köleye ilham veriyor, Brezilya’da Rio de Janiero’nun ve Sao Paolo’nun korkunç favelalarında yaşayanlara ilham veriyor, Karakas’ın tepelerinde yaşayanlara ilham veriyor, Şili’de Concepcion’un teneke şehrinde yaşayanlara ilham veriyor, bir şairin dediği gibi, “bir elini uzatmış, yol kenarında, ya da bir caddenin köşesinde bir dilenci eliyle sadaka beklemeyi sindiremeyenlere” ilham veriyor. (...) / Alejo Carpentier 1970
Yaşa Lenin!

18 Nisan 2010 Pazar

Taksim alanında 1 Mayıs talebi basit bir 'iddia', 'ilkel bir inat' sorunu değildir

Önce sokaklarda dövüşülerek elde edilen sonucu, burjuvazi de sonunda tanımak zorunda kaldı. Emek cephesi adına bu, sermaye üzerinde kazanılan küçük ama anlamlı bir zaferdir. Burada aynı zamanda bir ders saklıdır: Devrimci bir irade, inatçı bir kavga eninde sonunda kazanır. Bedelleri ne kadar büyük, süresi ne kadar uzun, çatışma ne kadar sert olursa olsun, hedefine kilitlenen bir iradeyi, inatla sürdürülen bir kavgayı yenilgiye uğratmak zordur. 

Taksim dövüşerek kazanma bilincidir.