29 Eylül 2009 Salı

TDH üzerine…

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün başlatmış olduğu Türkiye Değişim Hareketi (TDH), Sarıgül’ün ağzından geçenlerde kamuoyuna deklere edildi ve aynı anda da TV’lerde de boy göstermeye başlandı. Zengin adam sonuçta, (hakkında birçok iddia var; bunlardan biri ABD'li finans spekülatörü ve liberal George Soros’un kendisini desteklediği, diğeriyse Sarıgül’ün failli meçhul suçlar dizisi, ki bunun üzerine de yanılmıyorsam bir kitap bulunmakta) bundan sonra bol bol TV’lerde göreceğimiz bay Sarıgül, yine her zamanki lümpen tarzıyla siyasi açıklamalarda bulundu. Bu arada TDH şuan bir “hareket” olarak karşımızda sanırım ileriki dönemlerde parti adını, programını ve tüzüğünü açıklayacak.

Beni de en çok kaygılandıran bu aslında.

Hani Erdoğan’ı biliyoruz, o da seviyesiz ve biraz da dengesiz ama en azından görüşlerini açıkça deklere ediyor. Sarıgül’ün bence böyle meziyeti yok ve buda kaygı duymamız için bir argüman. Amerika’dan icazet almakta üstüne düşeni gayet iyi beceren Türkiyeli burjuva siyasetçilerimizin arasında katılan ve Amerika’yı ziyaret edenlerden biride sözünü ettiğimiz Sarıgül olunca, ister istemez bizlerinde aklına sorular geliyor.

Örneğin…

Yakın bir zaman sonra yapılacak olan Cumhurbaşbakanlığı seçimlerinde Erdoğan, Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı ve Sarıgül’de bu ülkenin yeni Başbakan’ı olabilir mi?

Ne de olsa hazır değişim moda olmuşken, Amerika’nın değişimi Türkiye’nin değişimi, Türkiye’nin değişimi de Amerika’nın eseri olduğuna göre fazlada söyleyecek bir söz yok aslında. Bunların hepsinin birer kurgumu yoksa birer realite mi olduğunu bekleyip hep birlikte göreceğiz.

25 Eylül 2009 Cuma

Şakaa...

Bazı düşünürlerin temel argümanları vardır, bazı düşünürlerin ise temel sorunları; argümanlara sorular sormadan ulaşılmaz elbette, ama bazı argümanlar kendisini doğuran sorunların üzerini kapatır ve sanki soru sorulmadan ulaşılmış gibi dolaşıma girerler.

Şaka gibi bir durum bizimkisi bu yüzden… Çünkü şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz. Yöneticilerinin her biride şaka yapmayı bırakmış ve birer şaklaban durumuna geçmiş durumunda ve bütün bu asal yöneticilerinin -iktidarlarının- yerine pisliklerini örtbas etmek için gece gündüz her kanalda şov programlarıyla bizi oyalıyorlar. Bütün argümanları ortadan kaldırmak için topyekun bir savaşımın içindeler. Çok lüks yerlerde yaşıyorlar, aynı zamanda da malları ve pek pahalı sermayeleri var. Simgeleri; zenginlik!

Bir dükkân sahibi olma derdinde değiller, çünkü bütün dükkanlar yerini onların dev marketlerine yerini bırakmak zorunda kaldı ve artık dev dükkanları var. Şimdi geriye düpedüz bin beş yüz tefecinin ülkeyi yönetmesine bıraktı her şey. Yöneti(li)yorlar!

Sosyalizmi mi, o kötü bir şeydir onların gözünde. Sonuçta onların malları sergilenirken, yakışıklı tezgâhtarları ve kumaşı seçen genç güzel bir hanım vardır. Sadece işletmelerde çalışan ve makineyi iyi kullanan ucuz bir işçiyse şimdilik emeğin metafiziği içinde yer almaktadır ve sosyalizm bütün mülkiyete göz dikmiştir onların -kara- propagandalarında.

Şuan mevcut hayata direnmeye çalışıyorlar. İyi de yapıyorlar.

Bu yüzden sınıf mınıf hak getire, düşünün bir altmışlı yılların sonunda bütün dünyayla birlikte şu süper güç Amerika, devrimci enerjiyle coşmuş. Daha öncesinde de 1 Mayıs gibi “İşçi sınıfının mücadele günü”ne tarihi bir imza atmış; “.. 1800’ler, ABD’de bir uçtan zenginliğin, diğer uçta sefaletin hızlandığı yıllardı. İşçi sınıfı bu vahşi sömürüye karşı büyük kitleler halinde grev silahına sarıldı. 1875’de, 8 hafta boyunca 15 bin tekstil işçisinin grevi Amerika’ya yayıldı. Aynı yıl Pannsylvania maden işçilerinin 7 ay süren grevi gerçekleşti. Git gide 8 saatlik iş günü talebi için mücadele öne çıkıyordu.” (Bkz: 1 Mayıs’ın tarihçesi, Devrimci Halkın Birliği)

İşçi sınıfının mücadele günü böyle tarihe geçmişti ama Türkiye gibi üçüncü dünya ülkesi konumunda ki nükleer çöplük ülkeler vb.'leri(...), bunların maalesef çok gerisinde. Yine maalesef ki, halen 8 saat yerine, bir çok özel işletmede 12 saat çalışan, sosyal haklardan yoksun bir halk topluluğu kendi gerçeğinden uzak çalışıyor..

Kocaman bir şaka durumundayız işte bu yüzden. 1 Mayıs; dünya emekçiler gününün tarihçesi ve bu tarih Amerika’da yazılırken üstümüzdeki kara bulut başımızın üzerinde halen dolaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri, SSCB dağıtılırken; dünyanın jandarması ve emperyal bir güç olu verdi. Yani süper bir güç. Türkiyeyse Menderesli, Demirelli ve Özallı yılları geride bıraktı. Şimdi Tayyipli dönemleri yaşıyor’uz ve topyekûn 21. y. yıldayız.

Din, iman hak getire.

Kim kime yalanı gerçek diye ne kadar geçirdiyse. Bu asker korkusuyla darbe olur, bu ne bileyim din üzerinden yürütülen siyaset olur, bu komünizm üzerinden oy avcılığı olur, bu şeriat korkusuyla laiklik olur ama her ne olursa olsun korkularımızın bize birer kültür olarak yansıtılması gerçeğini değiştirmez bunlar.

Örneğin: Ramazanlar da oruç tutturulursunuz, Kur’an size “Musaf” olarak sunulur, Osman’ın ve Ömer’in adaletinden ve eşitliğinden söz etmiyorum. Onlardan söz etsem her halde çıkamayız bu işin içinden.

Ama ben yinede size bir ipucu vereyim: Hz. Ayşe’yle Emine Erdoğan’ı düşünün ve empati yapın lütfen onlar yerine.

Hz. Ayşe bugün AKP iktidarında yaşasaydı ve först lady olsaydı ve Filistin için Nazım Hikmet’ten şiir okuyor olsa ve Emine Erdoğan’da 1400 yıl önce Hz. Ali’nin halifeliğine karşı, Camel (Deve) savaşında bir devenin sırtında olsaydı, ne derdiniz?

Ben biliyorum ne diyeceğinizi!

Bunların hepsi birer şaka!

Evet, aynen öyle: bunların hepsi birer şaka… Ne Amerika süper -emperyalist- bir güç, ne AKP demokrasi palavralarıyla onu-bunu yandaş etmiş, ne de özel sektörlerde çalıştırılıp on iki saat sömürülüp bütün haklarımızdan yoksun kalıyoruz. Ne de İslami faşizme doğru yol almışız.

Ne de üniversitelere girmek için har(a)ç ödüyoruz, ne sağlık sökterinden insanca bir muamele görüp ücretsiz tedavi görüyoruz bütün asgari ücretliler, ne de açlık ve yoksulluk sınırının altında bu ülkede yaşıyoruz hepimiz.

Ne de sömürülüyoruz!

Neyse..

Şuan sizde şimdi yepyeni bir hayatın dehşetli bir şekilde örüldüğünü görmüyor musunuz?

Görmüyorsunuz değil mi?

Hepsi zaten birer şakaydı… Şakaa!

19 Eylül 2009 Cumartesi

Kemal Özer'e: "Şiir sonsuzdur!"

“Herkes unutmuş olsa bile
… sen tutuyorsun ya aklında
… yıllar geçti diye aradan
… susacak değilsin ya.”

Kemal Özer

13 Eylül 2009 Pazar

Acele edin ve defolup gidin

Oturumunuzu sonlandırmaya geldim.
Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Bir parça vicdan da mı yok? Atım kadar bile dindar değilsiniz! Altın sizin yeni Tanrınız olmuş! Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı.. Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz? Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Ve bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize! Şimdi derhal defolun!!! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..

Oliver Cromwell - 20 Nisan 1653 Meclis Konuşması

10 Eylül 2009 Perşembe

Türkiye: Faşist veletlerin yürüyüşü

Uçurumun aşağısı yukarısı olur mu, olabiliyormuş… Türkiye şuan bu eşikte, bütün çirkinliğiyle karşımızda.

Bu çirkinlik yargısıyla, devlet katmanlarında ki, burjuva komprador güçlerin belli merkezlere yine belli güçlerce yerleştirilmesiyle ayyuka çıkarılmış durumda (buna son sekiz yıldır yaratılmış olan Erdoğan ekonomisi de dahil), bütün bürokrasisi ve bürokratsızı bu işin içinde, kolluk kuvvetlerinin (bir kısım) askerler yerine bu kez polis ve kendisine sadık ve de kandırılmış bir halk kesiminin belli zümreleriyle topyekun devriyeler kurmasına da ramak kalmış durumda. 75 milyonluk bir nüfusu tek başına dinleyen Erdoğan’dan söz etmiyorum ya da (Kent Bilgi ve Güvenlik Sistemi) adıyla anılan Mobese’lerle gözetlenen bir ülkeden hiç mi hiç söz etmiyorum.

Şekilsel ve örgütsel özellikleriyle devlet içinde yer alan “faşizm”den yani yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemiyle ortaya “gizlice” çıkan ve bundandır ki; burjuva komprador güçlerle kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması anlamında olan “faşizm”in toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluklar üzerinden dar ve ekonomik kıyafetler giydirilerek, din üzerinden yürütülmeye çalışılmasından söz etmekteyim.

Evet, biliniyor ki, Türkiye’de hiçbir dönemde doğrudan faşist ya da nasyonal sosyalist olduğunu ileri süren önemli bir siyasi hareket olmamıştır. Fakat bununla birlikte Türkiye’de bir hareketin ya da iktidarın faşist olduğu genellikle iki bağlam içinde ve sıklıkla da Türkiye solu tarafından ifade edilmiştir.

Filen ve fiilsiz
Örneğin bunlardan ilki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleridir. Gizliden ve açıktan yüzünü göstermiştir. Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli anti-komünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili’deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermektedir ve İtalyan-Alman faşizmlerinden büyük oranda da ayrılabilir, fakat tanım yerli yerinde durmaktadır. Ayrıca bütün bunlar, Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi darbenin başında bulunan Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanakta vermiştir.

Faşizmi kendi zindanlarında mahkum eden Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde resmi olarak kabul edilen tarifinde de faşizm: “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlanır.

Faşizmi ele alan diğer Marksist yazarlardan Troçki’de: faşizmi geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımıyla ilişkilendirir ve tekelci sermayenin toplumun bütününü totaliter bir tarzda örgütleme çabasına dayandırır. Ona göre “faşist kitle hareketleri toplumsal temellerini küçük burjuvazide ve orta sınıflarda” bulunur. Şimdi de okuyucu hesaplasın AKP iktidarının son 8 yıllık seceresinin muhasebesini.

Komplo pratiği
Komplo pratiğimiz yok, ama “sömürge değiliz” gibi düpedüz çıplak bir slogan da üretemeyeceğim. Aksine düpedüz, şeffaf bir gerçekliğimiz var; biz “yarı sömürge” bir ülke olmaktan çıkıp “tam sömürge” olmuş bir ülkeyiz. Bir ülke ve o ülkeyi yöneteni düşünün, bırakın sömürge olmayı sömürgenin “S”si için yıllarını versin. Düşünmek, hissetmek, savrulmak bu olsa gerek.

Bundandır ki, Türkiye’nin kamburu devlet olarak geçmişin İtalya'sından arta kalır yanı yok. O da birliğini kuramamış bahtsız bir millettir Mussolini gibi.

Roma üzerine faşist veletlerin yürüyüşünü, hoşsohbet İtalyanlar şu fıkrayla anlatırlar: Mussolini avenesiyle Quirinale sarayının önüne gelir. Herkes işinde gücünde. “Kral Emmanuele Terzo ile görüşmek istiyorum” der. Savoie hanedanının en haciz insanı Kral da, onun bu isteğini kabul eder. Mussolini heyecanlıdır, gıcık tutar, hapşırır, yüzü gözü salya sümük. Kral onun bu haline acır, temizlensin diye beyaz mendilini uzatır. Mussolini, günün hatırası olarak mendili muhafaza etmek ister, Kral da kabul eder. Olup bitenleri mabeynin anahtar deliğinden Macar asıllı Kraliçe seyretmektedir. Mussolini gittikten sonra içeri girer, “Zavallı adam” der kocasına “burnunu sokacak bir mendilin kalmıştı onu da Mussolini’ye kaptırdın.”

İşte size rastlantı… Eski Romalılar İtalya'yı bir sömürge olarak kullanırlardı. Günümüzde Venedik, İtalyan olduğunu hatırlamaz bile. Milano, Güney İtalya'nın can düşmanıdır. Bu yüzden tarihe en geç doğmuş bir ülke daha var Avrupa’da: Rusya... Yapısal eksiklerine dokunmaya dili varmaz insanın. Kaldı ki hem emekçi halkın egemenliğine yönelik pırıl – pırıl bir devrimi başarmış, hem de milletlerarası faşizmi nihai olarak tepelemiştir. Bu olaydaki gürültülü sessizliği tarihin akışında çok insancıl endişelerle izlemekten başka çare yoktur.

“Rastlantı tezine” gelince; iyi ama rastlantı bir kere eyleme bağlı, sonra da bilinmeyen sebeplere, burada iş çatallaşır. “İşkembe kazanından atlas parçası çıkmaz” der bir halk tekerlemesi. Devlet, ulusun müstesna değerine ilişkin tezler üreten her kişi, ister istemez, karşısında Anadolu halklarının birliğini bulur, tıpkı Fransız tarihinde olduğu gibi. Anadolu halkları, oldum olası Osmanlı devletini sevmemiştir. Bedreddin isyanları, Celali isyanları, Karaman beyliğinin direnişleri, Pir Sultan Abdal’ın ayaklanış dizeleri, vakıf teşkilatı -örgütü- gösteriyor ki, bu halk kendini her zaman bir yayılmacının zulmünde olarak hissetmiş ve böyle kronik bir ızdırapla olgunlaşmıştır.

85 yıllık cumhuriyet ve öncesinde “Sol”a vurmaya çalışan her bedhah, 50 senedir havlamakta, çalıp çırpmakta devam ediyor(lar.)

Sosyal ihtilalini yapamamış her devletin hiyerarşik yapısını bir piramide benzetebiliriz. Bu piramidin tepesinde bir kral, bir devlet reisi, bir cumhurbaşkanı oturur, aşağıya seslenir: “Senin yararına hüküm sürüyorum.” Altta keşiş, haham, hacı, hoca: “Sizin için dua ediyorum” diye seslenir halka. Daha altta asker gelir, “Sizi koruyorum ama kıpırdarsanız üzerinize ateş ederim” diye homurdanır.

Biraz daha altta kapitalist, burjuva takımı gelir: “Çarkı döndürüyor, size bakıyorum ama bize karşı birleşirseniz yukarıya haber veririm, canınızı okurlar” diye böbürlenirler. En alttaki sanayi ve kırsal kesim emekçileri ve de ücretli kapı kulları, bu cehennem mahkumları: “Yeter, artık ağırlığınıza tahammül edemiyoruz, biz yaratıyoruz siz yutuyorsunuz” diye sızlanır.

Bu arada gazeteci takımı geleneksel yağdanlıklarını Tartuf’e* taş çıkartırcasına kullanmakta devam eder.

Ne euro, ne silah üstünlüğü, ne dolar, ne sözüm ona ırk üstünlüğü masalları bu güne kadar milli birliğini kurmaya, pazarın devlete hakimiyetini yıkmaya yetmemiş, Hitler rezaletine sahne olmasını önleyememiş… Gariptir ki, bugün Türkiye’de bin bir acı tecrübeye rağmen bu amorfe yığınlara gönül bağlayan kimseler az sayıda değildir. Ne Goethe, ne Hegel, ne Heinrich Heine ne de Marks, sosyal yönden geri kalmış bu ülkeyi anımsamazken, bizim Alman (ve son çeyrek yıldır Amerikan emperyalizminin) dostları son Osmanlı trimvirasi Enver, Talat, Cemaller, Menderesler kadar gaflet ve delalet içindedirler. Kaldı ki, günümüz torunları Erdoğanlar da bu duruma düşmesin.
* 1664'te sahnelenen Moliere'in Le Tartuffe, ou l'Imposteur (Türkçe tercümelerinin isimleri: Tartuf, 1876; Riyanın Encamı, 1881; Tartuffe, 1944) adlı tiyatro oyunu, aynı yazarın daha önce beğeni kazanan Kadınlar Mektebi oyunundan da büyük bir gürültünün kopmasına yol açtı. Oyun kilisenin ve dindarlar grubu "Compagnie du Saint Sacrement"in baskısıyla yasaklandı ancak 1669'da yeniden oynanma olanağı buldu. Tartuffe, bir tür danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı atmış, dindar görünüşlü bir sahtekârın serüvenleri üzerine kuruludur.

11 Ağustos 2009 Salı

Ucuz tetikçi. .

1945’li yıllardan günümüze kadar emperyalizm çok büyük oyunlar oynadı bu coğrafyada, belki de yüzyıllardır hayal ettikleri, gerçekleştirmek istedikleri sınırlara daha yakın görüntüsü veriyor emperyalistler ve Türkiyeli oligarşik güçler. Fakat emperyalistlerce bu coğrafya üzerinde en büyük oyun şuan oynanmakta bunu da belirtmekte fayda var hem de AKP iktidarı eliyle.

Öncesi var elbet: Öcalan’ın yakalanma süreci ve Öcalan’ın Kenya’dan elleri ve ayakları bağlı bir şekilde yakalanıp Türkiye’ye getirtilmesi vardı ki akılara zarar verici bir durumdu bu. Netice de Öcalan yakalandığında bu durumu sezmeli miydik (?) bilemiyorum ama bunu sanırım Öcalan’da sezmedi – sezemezdi. Öyle ki bu yakınlarda Kürtlerin “Yol haritası”nı açıklayacak duruma getir(til)miş olmasını kime bağlamalıyız ama durum Öcalan açısından oldukça “Olumlu” gibi görünüyor şuan ama kendini anlamayan bir DTP ve PKK’den söz konusu olunca durum pek olumlu gibi görünmüyor. Onlar her an hata yapabilirler (!) Amerikalı politikacılar mı onlar yine bildiğiniz gibi, iyi adam rolündeler ve hiçbir şeyin farkında değillermiş gibi kamufle olmuş bir şekilde bu açılımın sahibi biz değiliz demekteler.

Oysa bilinmektedir ki, ABD’nin Türkiye’ye bakışını belirleyen asgari müşterek, Türkiye’nin “Ucuz tetikçi” olmasıdır. Bunu elbette onlarda iyi biliyorlar… Finans kapitalin dinamiklerinde ve kapitalizmde, sermayenin siyasetteki hizmetleriyle de zaten tutsak alınmış durumda olmalarını da böyle açıklayabiliriz sanırım. Kaynakta burasıdır zaten ki zoraki bir özgürlük ve bağımsızlıktan söz etmekteyim.

Ülkenin 64 yıldır sağ politikalarla yönetilmesinin başlıca nedeni de bu olmalıdır, Amerikan hegemonyası altında siyaset yürütüp ülkeye şekil verebilmek adına verilen onca ödün ve aşağılayıcı bir ton politik saçmalık. Bakın Kemal Okuyan’ın soL. org.tr’de yayımlanan “Adını koyalım: Gericiliğin ve emperyalizmin büyük açılımı!” başlığını taşıyan makalesinde de bu durum tespiti bir şekilde yer almakta.

İşte bütün bu sözünü ettiğimiz gelişmeler Türkiye’nin kendi sorunlarını halletmesi gereğinin sonuçlarıdır. Türkiye bu türden, Kürt Sorunu başta olmak üzere, sorunlarını çözemediği zaman hem kendi istikrarını bozmaya gidiyor ve emperyalizme hizmette yeni görevler ediniyor. Ve uluslararası nitelik taşıyan bu sorunlarda Amerikan stratejisine uygun biçimde hareket ederken de, öteki işbirlikçileriyle arasında gerilimler yaratıyor.

O yüzden şu sıralar Ortadoğu ve Kafkaslar’da “Truva atı tetikçiliği” ön plana çıkmış görünmektedir ve bu rolünü oynarken Türkiye’den ana beklenti, öncelikle kendi ve gider de muhayyel emperyalist statükonun istikrarını bozan sorunlarını çözmesi, layıkıyla hizmet verir hale gelmesi gerekmektedir. Ve Türkiye’ye biçilen rolde şuan budur, yarınsa başka bir rol biçilecektir.

Bu bağlamda “Kürt açılımı” projesinde iki aktör vardır ve bunlar ABD ve Kürtlerdir. Yani bu iki güç her zaman tam ne yapacaklarını kestiremeseler ve kendi ciddi sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalsalar bile çıkarlarını biliyorlar, hedeflerini tanımlayabiliyorlar ve bunlara uygun siyaset geliştirebiliyorlar. Ötekilerse, ya hayatla inatlaşıp imkânsızın peşinde kendilerini tüketiyorlar (MHP ve CHP vb.) ya esas olarak kullanılan ikincil unsurlar olarak çırpınıyorlar.

Ortadoğu güneşi, Öcalan’ın ‘Atatürk’leştirilmesi ya da BOP etkisi. 
Peki, ne oluyor?

Kesinlikle dengeler değişiyor ve ara başlık olarak verilen yazı aslında her üç olguyu tarif ediyor…

Deyim yerindeyse I. Dünya Savaşı sonrasında Kürtler aleyhine kurulmuş statükoyu bir ölçüde olsun değiştirmeye çalışıyor ABD ve onların üzerinden halkların birbirine düşmanlığı dolayımıyla onların üzerinden vesayet kuruyor. Kuzey Kürdistan’da birer halı tüccarını aratmayan Talabani ve Barzani, bölge kıyıcılığı karşısında emperyalizme sığınıyor ve bu arada ezenlerin de ezberlerini bozuyor, onların emperyalizmle işbirliği tekelini kırıyor.

Yani Ortadoğu güneşi altında kendilerine de bir avuç gökyüzü arıyorlar ve ABD’nin geçici demokrasisine methiyeler diziyorlar. Türkiye Kürtlerinin temsilcileriyse, içine kıstırılmak istendikleri bütün tuzak kısırdöngülerden son derece sağlam görünen bir halk desteği ve muazzam özverilerle örülmüş belleğin yaratmış olduğu bilinçten kurtulmaya çalışıyor. Bu yüzden Türkiye’de iki akım çatışıyor. Bunlardan biri her türden demokratik reformu ya da statükodaki kırılmayı ülkenin bekası sorununa bağlayarak hayatla inatlaşıyor, şiddete müptela ve muhtaç bir cendereye mahkûm oluyor ve ötekiler diye tanımlayabileceğimiz diğer güç ise, Kürt Hareketi’nin tasfiyesinin zehirli meyvesini Amerikan imalatı cicili bicili ambalajda halklara sunuyor.

Anlayacağınız ikisinin de çözüm perspektifi yok; birinde şiddet, ötekinde dolandırıcılık egemen. Amaç aynı, tasfiye.

Örneğin PKK’ye karşı kurulmuş olan Sünni bir yapılanma olan ve Türkiye Hizbullah’ı diye tabir edebileceğimiz (ki bu oluşumun Lübnan Hizbullah’ıyla bir alakası olmadığını ve Diyarbakır’da Gaffar Okan cinayetinden sonra sözüm ona çökertilen ve adını Hizbullah olarak açıklayan bu örgütle bir ilişkisinin olmadığını ve böyle bir yapılanmayı tanımadıklarını Şii bir yapılanma olduklarını ve o dönem ki açıklamalarını hatırlayın) bu oluşumların Fethullah Gülen’de dâhil eskiden devletin kirli ve psikolojik –operasyonların tetikçileri– savaşlarında emperyalizmin figüranlarıydılar.

Bugünse liberal-emperyalist kumpasta yer alıyorlar.

Yine karşı devrimciliğin değirmenine su taşıyan ve kendini sol olarak tanımlayan Kemal Okuyan’ın tabiriyle “En devrimciler” var. Bunlara “Kuyrukçuklar” diye de tanımlayabiliriz, en doğrusu da budur bizce.

Pentagon masalarında hazırlanmış bütün senaryoları ağızlarının kenarlarından akan salyalarla okuyan ve 1400 yıl önce yıkılan bütün “Put”ları tekrar inşa eden ve “İslami faşizmin” etkisi altında hem yoksul Türkiye halkının hem de Kürdün dünyevi tasfiyesine uhrevi katkılarda bulunmaktalar.

Yani dün UKTH’dan hareketle, Kürt Ulusal Mücadelesi’ni boğazlamak adına hareket eden Hizbullah ve Gülen’ler dün çılgınca Kürtleri boğazlamaktan söz ederken ilginçtir ama bu yine aynı çılgınlıkla Kürtleri desteklemektedirler, K. Irak’ta konferanslar vermektedirler. Obama’nın bütün ziyaretinde belki de yukarıda kaleme aldıklarımız verilemek istenen mesaj olarak algılanmalıydı muhakkak algılayanlar olmuştur (?) bu arada bunların arasında PKK’nin silah bırakması da gündemde.

Peki, PKK silah bırakıp Obama’yı dinleyecek mi?

Bugün 80 yıllık kemikleşen ve öyle bir hale gelen, Kürdün milli varlığının kabulü gibi, masum ve kaçınılmaz bir olgu dahi toplumsal deprem etkisi yapan bir durum ve inşa edilen bir yapı tarafından kaldırılmaz hale getirilmiş durumdadır ama ne gariptir ki yinede Kürt Sorunu iyileş(tir)iyor ama Türkiye coğrafik olarak gericileş(tiril)iyor. Buna PKK’nin silah bırakması da dâhil.

“Kürt açılımı” ya da “Demokrasi” ve/ya da “Barış” Türkiye halkı barış yönünde müdahil olmadıkça, devletten yeni bir şiddet dalgası geleceğini unutmamak gerekiyor. Bunun adı da yeni felaketlerdir. Ne de olsa Erdoğan BOP’un eşbaşkanıdır ve iktidarda kalmak için kravatıyla boynunu emperyalizm karşısında aşağı indirmiştir, daha doğrusu kravatından tutup başını aşağıda tutmasını sağlamıştırlar ve bu böyle de devam edecektir.

Son söz
UKTH artık emperyalizmin beyaz masalarında çiziliyor, bunun için uzaklara gitmeye gerek yok, bunu kabul etmekte fayda var, uluslar artık bağımsızlık adına mücadele yürüteceğiz derken emperyalizmin hegemonyası altında siyaset yürütüyor. Böylelikle Türkiye Atatürk’leştiriliyor ve yine Öcalan’da Atatürk’leştirilip Kürtlerin başına getirtiliyor, yani anlayacağımız fark yok. Bir bakmışsınız karşımızdakini yok ederken o olmuşsunuz.

Eski Yugoslavya’da Boşnaklar ve Sırplar arasındaki temel meseleyi hatırlayalım, aynı etnik kimliğe sahiptiler ve aynı anadili konuşuyorlardı, neler oldu gördük. Bu yeni şiddetin bildiğimiz haliyle TC’nin de sonunun başlangıcını oluşturacağını bilmek gerekir. Belki Kürtlerde bu süreçten çok acılar çekerler ama sonunda kendilerini bir biçimde kurtarırlar. Fakat Türk halkı her an yıkıntının altında kalabilir. Egemenlerin bir bölümü (Gül ve Erdoğan vb. gibi) kendini kurtarır, gerisi altında kalır bu enkazın ama her zaman asıl perişanlık halkın payına düşer.

Elbette barış Türk ve Kürt annelerinin ortak tavrıyla gelecek, tıpkı Vietnam’da olduğu gibi.

Türk askerinin ölümüne ağlayan militan yakını yok mudur (?) elbette vardır.

Ya da askerlik anısı olarak çekilen ve parçalanmış gerillaların kulak parçalarını elinde tutarken resim çekilen askere duyduğu öfkeyi dile getiren bir Türk yok mudur (?) buda elbette vardır.

O yüzden Vietnam’da barış, Amerikan annelerinin katkılarıyla geldi. Onlar önce “Çocuğum yaban ellerde ölmesin” diye ayağa kalktı ve barışın bedeli bu oldu. Öyle bir bedel ki, öderken insanlaştırıyor da. Güzelleştiriyor da. Türk toplumu olarak henüz bunun çok gerisindeyiz ne yazık ki. Bütün bu geri bıraktırılmış olmamızın arkasında emperyalizmin olduğu mukkak, işte klasik “Böl ve yönet” yöntemidir bu.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Faşizm üzerine denemeler

Tarih 1933 yılının 10 Mayıs’ıdır ve tarih bu ayı gösterdiğinde kitap yakılma törenleri başlatılmıştır Naziler tarafından.

Bilinen sayı ise 20 bin kitaptır.

20 bin kitap Berlin üniversitesi meydanında yakılarak imha edilir.

Nazi Partisi önderlerinden Gobbels ve Göring’in yüzleri öyle karanlıktır ki, ellerindeki meşaleler yüzlerini aydınlatmaya yetmiyordur. Emile Zola, Jack London, Albert Einstein gibi sanatın ve bilimin insanlarını, kendilerince bir gecede yani uygar bir geleceğin mimarlarını kül edip havaya savurdular.

Tekdüze kelimelerin ve klişe çizgi yığınlarının oluşturulduğu yapay sanat yığınları ve yeniden yazdırılmış tarih yapıtlarıyla resmi tarih kitapları-tezleri oluşturulmuş durumda. Bunu o dönem (Nazilerin yaptığı gibi) kiralık sanatçı ve bilim adamları tarafından ucube diye tanımlayacağımız saçmalıkları yapanların da yanında daha ucuz ve kıytırık taklitlerini de bulabilirsiniz. Çünkü, tarih bunlarla doludur. Her şey sipariş üzerinedir önemli olan burada para ve resmi ideolojiniz denen şeye ne kadar inandırılmışlığınızla ilgilidir.

Şerefli ve şerefsiz tarih diye de tabir edebiliriz elbette bütün bunları.

Bu arada kendinize bir isim, ırk seçerseniz ve onun dışındaki herkese de saldırabilirsiniz. Bu serbesttir ama Einstein hala her kitapçının rafında muhakkak ki vardır, tıpkı Marks gibi. Ve dünya uygarlaştıkça sınıf, dil, ırk ayrımını gözetmeksizin yeni bir sistemin kurulabilirliğinin ve dünyanın sosyalleşebilmesi için insanı ön plana çıkaran Engels’in yapıtları da bulanacaktır, birçok başka yapıtta.

Ve dünya uygarlaştıkça bu ucubeler yitip giderken, Einstein’ın onlara dil çıkaran resmi hep kalacaktır.

AKP döneminde bunu daha da çok görebilirsiniz, hem resmi tarih hem de din içerikli yapıtlar Arap (sunni) İslamiyetine özgü işlenmiştir...

İşte bütün bunlar onlar için kelimelerin yarattığı paniktir!

Ve… Normal karşılanmalıdır.

Uluslararası kapitalist sistemde yaşananlar II. Dünya Savaşı ertesinde gündeme gelen olgular ve olaylar silsilesiydi. .

Dolayısıyla bugün “Laiklik elden gidiyor”, “Şeriat geliyor” veya “Tehlikenin farkında mısınız cumhuriyeti şa’apıyorlar” cinsinden, “Ne şeriat, ne darbe” gibi sadece tekrarlanan ve paronaylaştıran sloganlar, bellidir ki halkın çok büyük bir kısmını ırgalamıyor…

“Irgalamıyor” sözü uygarlaşıyormuyuzun anlamı mıdır, henüz değil!

Umutsuzluğun derecesine bakın, Erdoğan kendisini eleştiren yazılar kaleme aldığı için burjuva bir sermaye gurubu olan ve tekelleşmeye de giden Doğan Gurubuna ait gazeteler için “Boykot” çağrısı yaparken yukarıda kaleme aldığım sözler gelmişti aklıma nasıl gelmesin, AKP’ye oy veren her insandan artık şu sözü duyar olduktan sonra, “Hitler’in Nazi Partisi ile birlikte Erdoğan’ın AKP’si şimdiye kadar yüksek bir oy oranıyla iktidara geldi”, “AKP demokrasinin ve ilericiliğin partisidir” aymazlığının altında başka bir şey aramalı mıy(d)ım bilemiyorum ama böbürlenmeler ve siniri alınmış gurur ve onurlardan sonra da henüz iş bitmiş değil diyorum.

AKP bildiğimiz AKP, her zamanki küstah politikalarına devam ediyor.

Ve işin aslı yeni başlıyoruz.

Özelleştirmelerin haddi hesabı yok ve son hızla da gidiyor bildiğim, özelleştirecek olan ve satılan şeylerse bugün için bir elin beş parmağını geçmez durumda artık. Bi’şey kalmadı anlayacağınız. Bu yüzden bay AKP’li yetkililerinin ve en başta bay Erdoğan kliğinin camileri ne zaman satışa sunacağını bekler durumdayım. Kim bilir tıpkı Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Yugoslavya bağımsızlık mücadelesinin mimarı olan Tito’nun mezarının özelleştirilip camekanlı bir mozoleye dönüştürülüp içkili bir restorana çevrilmesinden sonra Anıtkabir’de böyle yapılabilinir AKP’lilerce ya da söylediğim gibi camiler halka açılıp satılabilinir.

İşin ucunda para ve kopartılacak avanta yok mu, neden olmasın.

Evet, her şey önceden “İnsan bilinci, maddi gerçekliği gerilerden izler” kuralı için geçerlidir ve bu işler böyledir. Kitleler, (tıpkı devrimciler gibi) toplumsal şartların hızla değişmeye başladığı durumlarda bile, geçmiş siyasi inançlarından, alışkanlıklarından kolayca vazgeçmezler. Yani siyasi bilinç, gece-gündüz “Günaydın” derken bile karşısındakine siyaset uygulayan kişide siyasi bilinç tam anlamıyla “Küt” diye ortaya çıkmaz, üstelik halk, öyle zannedildiği gibi “Geri zekalı, bilinçsiz, bön” falanda değildir. Nedeniyse tarih savaşımları dediğimiz olgularda halk kendine yapılanı hiçbir zaman unutmamıştır. Unutturmamıştır!

Sadece başka bir bilincin, zannettiğimizden daha sağlam bir akla ve mantığına dayanan ve gündelik bir bilincin (geçici) sularında yol almıştır. Ki, o bilinç ancak, günlük hayatın büyük krizler, tarihsel ve toplumsal olaylar tarafından gerçekten altüst edilmeye başladığı noktada burjuva siyasetinin duvarlarını yıkarak başka bir bilince dönüşme yoluna girer; insanlar giderek daha alışılmadık davranışlar göstermeye, devrimci siyasetin alanına yönelmeye başlar.

Evet, bu yüzden Türkiye’de sınıf bilinci oluşmamıştır ama bu oluşmayacak anlamına da gelmemelidir. Bunun nedeni son yedi yıldır AKP’nin aldığı %47’lik oy oranıyla kapanan (başına türban takan), sırf işe girebilmek adına dedesinin bile AKP’li olduğunu söyleyen ve buna bel bağlayan, kolay yoldan küçük kırıntılar olsa bile köşeyi dönebilmek adına ve/ya da evine ekmek götürebilme kaygısıyla yapılanlardır ve çoğunluk olarak örgütsüz olduğu için sınıfsal ilişkilerini de kopkoyu bir dinsel-milliyetçi taşra gericiliğinin kıskacında ve hemşerilik temelinde yürüttüğü sömürü cehennemlerinde giderek yayılan krize ve artan işsizliğe rağmen henüz büyük tepkilerin verilme(me)sine bağlanmaktadır kanımca.

Bu doğrudur.

Hatta burada AKP ile birlikte MHP’nin de kazandığı da doğrudur.

O yüzden Türkiye’de şuan hem fiilen hem de fiilsiz ve gizliden gizliye bir faşizan yapı oluşturulmuş durumdadır. Devlet bildiğiniz o devlet biçiminden de sıyrılmıştır ve tekelci polis devleti diyebileceğimiz bir yapıya bürünmüştür. İslami bir partinin din adına uyguladığı ve İslami faşizm diyebileceğimiz bir yapıya girmektedir. Daha bu işin sonunda kimin batıp kimin çıkacağı belli değil, daha işin başındayız bu iş giderek dallanıp budaklanacak olan krizden daha da çok güçlenecek olan halk ve işçi yığınlarının belirleyeceği olan ve toplumsal güçler arasındaki mücadelede belirlenecek. Ancak kesin olan bir şey varsa o da, kuyruk acısından ne kadar saldırganlaşacağı belli olmayan Tayyip ve şürekasının talihinin, hem içeride, hem de dışarıda, dönmeye başlayan ikiyüzlü politikalarını belirleyiciliği de şüphesiz olacaktır.

Bu da daha çok hata yapacak olacaklarının göstergesidir. En azından tarih Erdoğan’ı bir başbakan olarak “Diktatör” olarak belki değil ama şansı uzun süre yaver gitmiş asabi bir müflis olarak arkasından küfürlerle anacaktır. Çünkü Erdoğan’ın yüz mimiklerinde bile Amerikan emperyalizminin bütün olguları hatlarıyla görünmektedir ve dedeleri Osmanlı padişahları gibi topyekûn bir saldırının işaret fişeği agresifliğiyle de Hitler’e de göz kırpmaktadır.

Ama ne var ki Hitler gibi karanlık bir kişilik olarak tarihin çöplüğünde de kalmaya mahkumdur!