05 Kasım 2009 Perşembe

Aforizmalar(!) - 4

03 Kasım 2009 Salı

Makyaj seansları

Ahmet Hakan’ı biliyorsunuz muhafazakârlıkla – laiklik arasında kalmış Hürriyet gazetesinde yazan ve malum köşesi de olan gündemi meşgul eden bir burjuva yazar. Kaleminin güçlü olduğunu söyleyebilirim, birde görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ta eskilerden beri Leman’dan takip ettiğim (o zamanlar böylesine hırçın bir ulusalcı değildi ama) Nihat Genç var. Gerçi birkaç kişiler bu farklı şeritte olanlar, bunlardan birkaçı: Ece Temelkuran, Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil’le birlikte Aydınlık dergisi grubu var (gerçi onların AKP’ye olan hıncı da yersiz değil, en çokta onlara vurdu AKP iktidarı üç – beş kişilik demokrasisiyle.) Tabii onlardan daha kuvvetlilerde var günümüzde artık…

Örnek verecek olursam şuan yeni bir oluşum olan Kızıl Dayanışma(KD) grubuyla birlikte yine KD’den farklı somutta da anlamlı birkaç yayın var. Bunlardan ilki uzun süre içerisinde yer aldığım ve bugünlerde Genelkurmay karargâhındaki siyasi faaliyetlerle ilgili belgelerde adı geçen Devrimci Halkın Birliği gazetesi var, diğeri de isimleri gibi oldukça coşkulu ve renkli, dergilerinin adı RED. .

Politik ve devrimci bir yayın. .

Derginin kapağında ki sloganda oldukça samimi (en azından bana göre): “Biz bu çarkı Türkçe, Kürtçe, Arapça reddediyoruz ve kızıl rengi çok seviyoruz!..”la başlıyor. Bu yüzden orada yazanların başında Hakan Gülseven geliyor, kalemi solda güçlüler arasında kanımca. Ki kendisi beğendiğim yazarların başında da gelir belirteyim, birde tiyatrodan tanıdığımız sanat adamı Serhat Özcan’la birlikte bilumum diğer RED yazarları ve de (Hakkı Baba) Hakkı Yükselenler var. Cidden iyiler, hakkıyla yapıyorlar bu işi. İdeolojik olarak aynı zeminde olduğumuz için (ayrıca ideolojik olarak ayrıştığımız yerler muhakkak ki var), RED yazarlarından söz etmiyorum buna inanın, ayrıca öyle olsa bile Nihat Genç’i, Ece Temelkuran’ı, Bekir Coşkun’u ya da ne bileyim Yılmaz Özdil’den Aydınlık dergisine kadar bu isimleri neden zikir edeyim değil mi?

Sonuçta kimseye yaranmak adına bu isimlerin bu tür yerlerde yazdıklarını düşünmüyorum başkaları gibi. Adamlar istese bir elleri deyim yerindeyse balda bir elleri yağda olur. İlmi siyaset kabiliyetleriyle her türlü kapıyı açabilecek konumdalar sözünü andığım bu burjuva kalemşorlar. Elbette RED’i ayrı bir tarafa koyuyorum, onlar da birçoğu gibi topyekûn bir savaşımın içindeler bence ve bu konuda da (birçok yayın arasında) nitelikli ve uzlaşmaz tavırlarıyla simgesel de olsa umudu resim ediyorlar.

Neyse, geçenlerde bir yazı kaleme almıştı Ahmet Hakan, denk geldi okudum, okurken de yukarıdakilerin ismini andım. (Hani bilginiz olsun istiyorum RED dergisinde, görüşlerinize - yalnızlığınıza – umutsuzluğunuza her zaman, her daim bir çatı mevcuttur, bilgilerinize!) İşin açıkçası bir nevi dünün ve özelliklede bugünün muhafazakârıyla birlikte faşist liberallere dair hokkalı iyi bir yazı kaleme almış Ahmet Hakan(!). Kutlarım, eğri oturup doğru konuşanlardan olduğu için. Yazının başlığı da “12 Eylül’de neredeydiniz?”i taşıyor. .

Konu tahmin edebileceğim(n)iz gibi 12 Eylül darbesiyle birlikte, diğer post modern darbelerde inlerine çekilenleri anlatıyor, buna elbet Susurluk kazasını da eklemek lazım.

İktidarların makyaj seansları
Bunların başında malum bazı İslamcı dernek ve sendikaların “Cuntaya hayır” girişimi ana gündemde şuan Ahmet Hakan’a göre, yine bu yakınlarda da “Cuntaya hayır, darbeciler yargılansın” adı altında bir kampanya başlatacaklarmış… Sanırım bu İslamcı dernek ve sendikalar birçok şeyden habersizler yine, örneğin 12 Eylül darbesinin sağ ve solun önünü tıkayarak, siyasal olarak en çokta onların yolunu açtığını bilmiyorlar ve Özal çizgisiyle de palazlanıp Erdoğan iktidarıyla da artık gün yüzüne çıktıkları o gayri meşhur çizginin sarhoşluğuyla Kenan Evrensiz, Mehmet Ağarsız ve Tansu Çillersiz bir yargılama girişiminde bulunmaları oldukça tebessümde ettiriyor bana onu da söyleyeyim. .

Ahmet Hakan’ın tabiriyle neticede kazasız belasız bu eylemi yapacaklar, bunu biliyorum. Arkalarında liberal faşistler, muhafazakâr demokratlarla (bu sözcüğe de kafam bir türlü basmadı ama) hem muhafazakâr hem demokrat olacaksın ama gece gündüzde dinden – imandan söz edip, kendin gibi düşünmeyenlerin özgürlüklerden söz edip, yine kendin gibi düşünmeyenlerin yani başkalarının özgürlüklerini sansürleyeceksin(?). .

Görende sanır ki en çok baskıya uğrayan bu muhafazakâr demokratlarımız, en çok horlanan onlar. Sanırsam en çok bu yaşananlardan hoşnut olanlardan biri öncelikle ya Kenan Evren ya da Fethullah Gülen olacaktır artık. Eserlerini bir görseler gözyaşlarını artık tutamazlar, zaten Fethullah efendi daha önceden tecrübeli bu salya sümük işlerine. Dikkat edin Mehmet Ağar ve Tansu Çiller gibi kontra güçleri buna katmıyorum, çünkü onların mutluluğu bir başka evrede.

1000 operasyon ayrı Ergenekon ayrı…

Bu yüzden adamlar kendine devrimciyim diyen birçok irili – ufaklı sol partiyi kendi kulvarına çekmiş gibi görünüyor bu girişimle, ne diyeyim helal olsun, bu arada hadi anlarız Özgür-Der, Mazlum-Der, Memur-Sen, Hak-İş, Genç Siviller, Vakit gazetesi ve vs. gibi oluşumları ve liberal bir başka girişim olan Milliyetçiliğe Dur De Girişim’ni, bunlar tamam da, ya DSİP, DTP, SDP, Özgürlük Hareketi, Emekçi Hareket Partisi vb. gibi solun “Darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu” çatısı altında ne işi var?

Hani diyeceksiniz ki ne var bunda ne güzel işte, topyekûn darbelere karşı tutum almış sağ – sol ve Müslüman kesim(?) zaten şu Müslümanlık kavramını da bir türlü içselleştiremedim ya… O nedir ya Allah aşkına sağcı Müslüman, solcunun Müslüman olma durumu şüpheli ama ne var ki sakalı ve badem bıyığı ortaya koyan kodaman yeni züppelerimiz hâkim yaka gömlekleriyle Müslüman, hele birde ağızlarının bir tarafından hafiften Osmanlı edebiyatı akıyorsa tam cennetlik.

Şimdi bu nur yüzlü yeni efendiler için, bu tür eylemler içerisinde bulundukları adına toplu cumalara katılmak mı gerekir bilemiyorum ama sanki hepsi birden hidayete erdi.

Susurluk’ta dilsiz olanlar, Ergenekon’da birden bir dillerinin olduğunu fark etti. Kenan Evren’e 1981’de övgüler dizen Ilıcaklar gibi herkes bugün ansızın darbe karşıtı oldu. Hepsi birden bütün “Klik”lere karşı savaş verme hevesinde.

Neticede şuan onların penceresinde işkence görme riski yok, sadece istedikleri Türk – İslam sentezi arasında nur yüzlerine bakıp, Erdoğan babalarının emriyle karartılması yüksek geleceğimize bir yumruk sallamamız istiyorlar. .

Peki, sallayacak mısınız?

Temel soruda budur, kara çarşafların arasında inandırılmış olduğumuz Müslüman aidiyetine bu kadar razı olacak mıyız(?) ve helak edilen ömrünüze sırf demokrasi adına, ileride hayatınızda bolca küfür edeceğiniz olan Erdoğan’a da kendi geçmişinize de küfür eder gibi küfür edecek misiniz?

Soru budur, iktidara yaranmak adına ömrünüzü makyaj seansları arasında karanlık bir oda da mı geçirekceniz?

02 Kasım 2009 Pazartesi

Yorumsuz(!)

31 Ekim 2009 Cumartesi

Ne yapmalı?

“Ne yapmalı” bilindiği gibi Lenin’in ve Rus sosyal-demokrasisinin tarihi bir özetini taşır, orada bildiğimize göre; birinci dönem, ikinci ve üçüncü dönemler bölümler olarak sunulur ve yine ayırmak kaydıyla sosyal-demokrasinin teori ve programını anlatır. Belirleyici bir kitaptır, tabii ki John Reed’in “Dünyayı sarsan on gün” adlı bu yapıtıyla birlikte bu daha da anlamlı olmaktadır. Yani Çarlık Rusyası’ndan SSCB’ye kadar akan bir süreci anlatır (anlatmak istediğim SSCB’yi ya da sosyalistler hakkında her konuşan kendini bilmezlerin izlemesi gereken bir yapıttan söz etmekteyim.)

Sarsıcı bir dönemdir elbet o dönemler ama günümüz dünyasına hele hele Türkiyesi’ni anlatırken biraz daha kendi konjoktörümüze yatmamız gerekiyor, bunu da kabul ediyorum. Sırtımızı dayayacağımız yer sonuçta burası.

Özetle orada aydın tabaka narodizme karşı mücadele etme ve işçilerin arasına gitme genel çabası içindedir ve işçiler de grev hareketine katılma coşkusu içinde ve de o dönemlerde hemen hemen hepsi (bizim gibi), gençliklerinde terörist kahramanlara hayranlık duymuşlardır. O kahramanlık geleneklerinin büyüleyici etkisinden kurtulmak için bir mücadele gerektirmiştir ve bu mücadeleye girmelerini kaçınılmaz kılmıştır.

Bu aslında her yerde de böyledir, Küba dâhil Osmanlı’da da, Sovyetlerde de böyledir hatta Humeyni öncesi İran’da da böyledir bu.

Büyük bir mücadele tarihine sahiptir bu saydığımız coğrafyalar ve büyükte bir kültürü kendi içinde aynı zamanda barındırmaktadırlar.

O yüzden bakmayın siz kendine göre tarihi anlatan sözüm ona bu yeni TV tarihçilerine, herkesin kendi tarih anlatımı elbette değişkendir ve biçim değiştirebilir çağına göre.

Normaldir!

Bu var olma kaygısından ya kaynaklanmaktadır ya da iktidarlar üzerinden nemalanmak ve yer edinme meselesidir. Ama kıstası elbette bu değildir. Hani derler ya, eğri oturup doğru konuşmak gerekir. Siz Halil Berktay gibi bir devşirmeyi ve Murat Bardakçı gibilerini ne kadar tarihçi diye algılarsanız sizin tarihinizde onlarla sınırlıdır.

Sonuçta tarih bilgisini onlardan almaktasınız ve tarih bilinciniz ona göre şekil almaktadır. Tabii saydıklarımız her ne kadar tarih bilgileri olsa da (özellikle de Bardakçı gibilerinin Osmanlıyı ya da Arapvari tarihi bilgileri düşünülecek olursa) o tarihi ve bilgileri başkalarının düşünce sistemine göre ve onların hizmetine vermiş olsa da, ortada bir emek bulunmaktadır, bu tartışılır ama bari o bilgiler için bir emek vermiştir ve bunu hak etmelidirler. Yoksa bırakın tarihçi olarak anılmayı ileride şaklaban ve şarlatanların saray soytarılığı görevleri anlatılacaktır.

Bu yüzden dürüst olmak gerekiyor, çünkü tarihin savaş vermediğini biliyoruz, tarihi tarih yapan capcanlı insandır. Bize göre, bunun savaşımını insan verir ve her şeyden bir sonrası da malum olarak tarihi oluşturur. O yüzden ismini saydığımız sözüm ona bu tarihçiler kendilerini bu konuma düşürmüşlerdirler. Tıpkı bundan bir hafta önce yaşadığınız her neyse, o günün yitiminden sonrasını tarihin oluşturduğu gibi, bunun adı da tarihtir bilincini artık kafalarında yer edindirmek zorundadırlar.

Yoksa canım sıkıldı şu tarih üzerinde biraz değişiklik yapalım ve yeni bir tarih yazalım değildir tarih.

Örnekler
Bu bağlamda birçok kişi kendi durumunu yaşadığı döneme, yani var olan iktidara yamama biçimindedir. Bu özellikle de görsel ve yazılı basında şuan böyledir. Zaten varlıklarının sebebi de budur. Örneğin Mümtaz'er Türköne, her konuşması her yazışı Osmanlıya özgüdür. Bilemiyoruz, ya içselleştirmiştir Osmanlıyı ya da içselleştirememiştir ama her konun başlangıcı ve bitimi bu adam için mutlaka Osmanlıyla bitmelidir. Bunu biliyoruz. Tıpkı bir zamanların Mehmet Barlasları konumundadır, durumu anlatırken onun gibi tespit yapmaktadır…

Örneğin Mehmet Barlas, adama bir şey sorma, konudan bağımsız bir şekilde anlatmaya başlar; biliyor musunuz aslında bu işi komünistler başlattı vb. vb. birçok zırvalık… Gerçi bugünlerde biraz değişken bir durumda ama yinede her zaman bu tür bir çıkış yapabileceğini ihtimaller arasına koymakta lazım. Sonuçta bu konuda sabıkası var adamın, hatta denemesi de bedava.

Örneğin magazin dendiğinde, cevabı büyük ihtimalle gördünüz mü bunun tarihi komünistlerle başlamıştır der bay Barlas. Oysa bir kişinin kendini komünist olarak tanımlaması ayrı bi’şey, komünist bir sistem için vardı demek ayrı ve de çok farklı şeylerdir. Bu yüzden komünist bir ülkeden söz eden birisini gördüğüm zaman, cidden tebessüm ediyorum.

Çünkü dünya üzerinde hiçbir ülke komünist bir sistemle yönetilmemiştir. Aksine SSCB hem Gorbacov sayesinde hem de bunun paralelinde emperyalların saldırısıyla bu saldırıya mahkûm edilmiştir ve dağıtılmıştır. Yani SSCB hiçbir zaman komünist sisteme geçmemiştir – geçememiştir.

Fakat yine bugün var olmamış bir ülkeyi ve sistemi yani SSCB’yi komünistlikle suçlayabilirler. Zaten yapıyorlar da. Sonuçta 65 yıldır bunlarla uğraşmaktayız ve işin açıkçası çokta görmüyorum aslında bunları.

Birçok örnek yine vermek mümkün, yeterli midir bilmiyorum ama bunların hepsini her zaman söylediğim gibi düzeltmek imkânsız gibi durmaktadır. Hangisini düzelteceksin ki?

Bu yüzden belki birçok kişi sistemi eleştirirken asimile olmaktan söz eder ama bunun kökeni bugün için, şüphesiz aydın diye tabir ettiğimiz zümreden başlamaktadır. Etkileyen, buna biçim veren sonuçta bu tür güçlerdir ve asıl asimileye uğrayan da bütün bu pislikleri yaparken yine bunlardır.

Tıpkı İstanbul için aydınların, entelektüellerin ve demokratların mekânı Taksim’dir diyenler gibi, oysa İstanbul’un en gerici yeri aksine burasıdır. Hatta feodal ilişkilerin yoğun olduğu bir ilçedir de diyebilirim, aydınların, çizerlerin, demokratların ya da entelektüellerin buraya takılması ve birer bira yudumlaması bunun kıstası değildir.

Zira Mümtaz'er Türköne’nin o Osmanlısı yeni bir sistemi öngörmemektedir belki de Taksim’de bira yudumlayanlar gibi, onun Osmanlısı olsa olsa yeni bir hegemonyan, otoriter bir yapıyı kendi içinde taşımasında yatmaktadır. Çünkü savunduğu iktidar, bilmesine rağmen ve her ne türden bir bok olsa da, taşıdığı pislik yine ne olursa olsun, onun için bir nefer olmak geçici de olsa onurdur bu saatten sonra. Zaten fiziksel olarak ve var olmayan soyut karakterini sadece bu şekilde ifade edebilir.

Beslenme kaynağı sadece ve sadece burasıdır. Yani beynini yakan kör bir cahil gibi davranmaktadırlar ve bu düşünemeyeceğiniz kadar derindedir.

Biçimleniş
Dolayısıyladır ki, Türkiye’de uzun bir zamandır bir taraf olma, bir biçimlenme söz konusu. Herkes bir şekilde şekillenmektedir ve buna göre de konumlanmaktadır.

Bunun sebebi var olan iktidar yani hükümettir. Onlar kendini belirledikçe karşısında ki de, şekillenmek zorundadır. Bu diyalektiktir. Örneğin birçok gazetenin köşe yazarı, AKP, TSK belirlemiştir, bütün hukuk ve guguk işler kendine bir şekilde biçim vermiştir de. O yüzden bugün sahipsiz Anadolu toprakları kendini bir boşluk içerisinde hem emperyal güçlerin hem de Huntington’ın yeni Osmanlısının narasıyla bulmuştur.

Ve maalesef bu naranın içinde Marksizm’in çok aşağısında bulunan Abdullah Öcalan’da dâhil olmak üzere, yeni Osmancıların kendini kaybetmiş naraları, köşe kapma derdinde olan liberallerin çığırtkanlığı, NATO’nun ıslah olmaz çocuğu TSK bulunmaktadır.

“Ne yapmalı”ya gelince, böyle bir sistemde ve devlet biçiminde yaşama zorunluluğumuz yok… Kendi sistemimiz de insanı ön plana çıkaran kendi devlet biçimimizi oluşturabiliriz.

Son söz olarak…

Dişleriyle korkuyu sıkıca kavramış, iktidar ve liderleri kendi penceresinden diğerleriyle birlikte uluyor, normale dönüşse kaçınılmazdır çünkü aptalların şöleni sona ermek üzeredir.

Ilımlı İslam, ılımlı ordu, ılımlı devlet!

27 Ekim 2009 Salı

Yenilenmiş TSK'nızı güle güle kullanın!

Yine "darbe" sözcükleriyle uyandık, liberaller, İslamcılar, satılık kalemşorlar yaza – yaza bitiremiyorlar.
.
Hazır Show TV’de "Bu kalp seni unutur mu?" dizisi de reyting rekorları kırıyorken çok anlamlı oldu inanın. Gece gündüz söylerdik Türkiye’de bütün darbelerin arkasında Amerika vardır, onlar izin vermeden kimse bir atım atamaz diye. Onlarsa komplo teorileriyle suçluyorlardı, olmadı ordu yanlısı sayıyorlardı bizim gibi düşünenleri. Ne acı! Hazır TV’lerde izlediğine inanan bir toplumumuz varken şu "Bu kalp seni unutur mu?" dizisi yüzeyselde olsa da anlatıyor işte o dönemi, o yüzden şimdi (isimlerini bir kez daha yazamayacağım walla) şu yukarıda isimlerini andıklarım bayram ediyorlar. Hoş askerden de az çekmedik ama şimdiki durumda da biraz da uzağa yelken açtı ılımlı İslamcı güruh değil mi?
.
Bu yüzden sözüm ona darbeye karşı olanlar, o dönem gizli – gizli orduyu pofpoflamıyorlar mıydı Allah aşkına!

Bunların içinde kim yok ki, küçük bir örnek vereyim ve gerisini siz tamamlayın: darbe ve Evren paşa şakşakçısı Nazlı Ilıcak.

Şimdi de diş biliyorlar orduya, e normaldir iktidar kaygısı onların ki.

Ne de olsa 12 Eylül darbesi bir sağdan – bir soldan (en fazlada soldan) biçerken bu müminler topluluğu ve bugünün yeni Müslümanları da bu dönemden kayıp vermeden çıktı.
.
Önleri açıktı ve onların manevi çocukları başarmışdı bu işi.

Ama bence en anlamlısı "açılım manyağına dönmüş yurdum insanı" içinde yeni gündem yaratıldı.
.
Kim takar zamları – krizleri – işsizliği – asgari ücretle çalışmaya mahkûm halk yığınlarının TRT için vergi ödemesini…

TKP’li değilim ama güzel yazmış wesellam Kemal Okuyan… soL haber’de “Ne darbesi?” başlıklı bir yazı kaleme almış beğendim yazıyı ve olduğu gibi aktarıyorum sizlere…
.
Ne darbesi?
2007'de Korgeneral Nusret Taşdeler imzasıyla hazırlanan ve bugün basına düşen rapor, TSK'nın darbe yapmaya hazırlandığı iddialarını tamamen çürüten bir belgedir. "Bilgi Destek Planı" başlıklı rapor, TSK'nın AKP karşısında teslim bayrağı çektiğinin ilanıdır ve "Yeni Osmanlı"da ordunun kendine bir yer kapma arayışlarının kanıtıdır.
.
Rapor gerçek mi değil mi?
.
Daha önce de benzer belgeler etrafa saçıldığında hep söyledim, gerçek olsa ne olur, olmasa ne olur?
.
TSK bünyesinde hemen her konuda rapor hazırlandığını herkes biliyor.
.
Raporlar "yasal" mı?
.
"Gidin bakın bu köyden neden TKP'ye bu kadar oy çıkmış, araştırın" genelgesi ne kadar yasalsa, o kadar!
.
MİT'in, Emniyet'in raporları ne kadar yasalsa o kadar!
.
Türkiye'de "milli güvenlik"le ilgili konularda devlet kurumlarının her bir tasarrufu ne kadar yasalsa o kadar!
.
Nusret Taşdeler'in hazırladığı rapor gerçekse, TSK'nın "ılımlı İslam"ı kabullendiğinin itirafıdır. Gerçek değilse, birileri TSK'nın "havlu attığı"nı göstermek istemektedir. Öyle ya da böyle, bu belge TSK'nın "yeni duruma" adapte olmaya başladığı dışında bir şeyi kanıtlamaz. İlginç değil mi, liberaller, "işte darbeciliğin belgesi" diye tepiniyorlar, demek ki TSK'nın Yeni Osmanlı'da talep ettiği rollere bile razı değiller.
.
Diyorlar ki, "sen bölgesel planların silahlı bekçiliği dışında hiçbir şeye karışma, nereye ne kadarlık kuvvetle müdahale edeceğini sana söylerler..."
.
Biz, emperyalizm ve büyük sermaye istemedikçe "darbe" olmaz diye ısrarla yazdık, TSK yeni rolüne alışıyor dedik, karşılığında TSK'cılıkla, darbecilikle suçlandık!
.
Suçlayanlar suçlamalarına tek bir kanıt gösteremediler. Oysa bugünkü sürecin barış ve demokrasi getireceğini, en azından kapı araladığını sürekli tekrar ettiklerinin sayısız kanıtı var.
.
O halde liberalleri, İslamcıları ve onların utangaç destekçilerini kutlayalım:
.
Yenilenmiş TSK'nızı güle güle kullanın!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Aforizmalar(!) - 3