20 Eylül 2016 Salı

Che’nin intikamını alan devrimci kadın: Monika Ertl

Görsel: @proletersinif
Hamburg, Almanya, 1 Nisan 1971, sabah 09.40. Derin gök mavisi gözleriyle güzel ve zarif bir kadın, Bolivya konsolosluğuna girer. Kabul edilmeyi beklerken ofisi süsleyen tablolara kayıtsızca bakar. Koyu renk, yünlü şık bir takım elbise giyen Bolivya konsolosu Albay Roberto Quintanilla, ofisine girer ve günler öncesinden röportaj talep eden, Avustralyalı olduğunu iddia eden bu kadının güzelliğinden etkilenerek onu selamlar.

Kısacık bir an için yüz yüze gelirler. İntikam, bu çekici kadının yüzünde somutlaşır. Gözlerinin içine dik dik bakar ve konuşmaksızın bir silah çeker, üç el ateş eder. Ne direnme ne karşı koyma ne de mücadele olur. Atış hedefe ulaşır. Kaçarken çantasını, bir peruk, bir Colt Cobra 38 Special marka silah ve “Ya zafer ya  ölüm  – ELN” yazılı bir kâğıt parçasını ardında bırakır.

Ernesto Che Guevara’nın infaz kararını veren Bolivyalı komutan Roberto Quintanilla Pereira, nasıl öldürüldü?

Bilindiği gibi Che Ernesto Guevara 9 Ekim 1967 yılında Bolivya ordusu tarafından yakalanılarak infaz edilmişti. Öldürüldükten sonra Che'nin elleri kesilmişti ve bu olaydan doğrudan sorumlu olan kişi ise Bolivya ordusunda görevli olan Roberto Quintanilla Pereira'ydı. İşte bu içeriğimizde tüm dünya devrimcilerinin en nefret ettiği kişilerde baş sıraya oynayan Roberto Quintanilla Pereira'yı 3 kurşunla öldürerek Che'nin intikamını alan kadın olarak bilinen Monika Ertl'in hikayesini ele alacağız.

Monika Ertl, 7 Ağustos 1937 yılında Almanya'nın Münih kentinde dünyaya gelmiş. Sinemacı olan babası 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Bolivya'ya yerleşmiş ve burada bir yandan film çalışmalarına devam ederken bir yandan da çiftçilik yapmış. Monika'nın hikayesi ise 1952 yılında tam 15 yaşındayken Bolivya'ya gelmesiyle başlıyor.

Belgesel yapımcısı, yönetmen, kameraman...
Monika, Bolivya'ya geldikten sonra babasından öğrendikleriyle o da sinema sektörüne atıldı ve birkaç film çekti. 1958 yılında genç bir kadınken yine Almanya'dan Bolivya'ya göçen bir maden mühendisiyle evlendi. Kocasının işi dolayısıyla bir süre Şili'de kaldıktan sonra Bolivya'ya geri döndüler.

İdeolojik olarak gelişimi...
Kaliforniya'ya yerleşmek isteyen Monika'nın bu hayalleri maalesef gerçekleşmedi ve Bolivya'da kaldı. Bu sırada kocasıyla boşandı. Kardeşi Beatrix'in anlattığına göre oldukça çalışkan bir kadın olan Monika yarı zamanlı olarak öğretmenlik yapıyor arta kalan zamanlarındaysa çeşitli seyahatler düzenleyerek çocuklar için yardım topluyordu. İşte bu seyahatler sırasında tanıştığı insanlar Monika'nın ideolojik olarak sola yakınlaşmasını sağladı.

Monika, birçoğu yerli olan yoksul aileler yararına çalışırken gördükleri sayesinde daha da radikalleşti ve Guevarist milislerin oluşturduğu ELN yani Ulusal Kurtuluş Ordusu'na sempati duymaya başladı.

ELN dönemi...
Che Guevara'nın öldürülmesiyle ELN'ye katılan Monika burada yerli dillerinde "Genç kız" ya da "Kız arkadaş" anlamlarına gelen "İmilla" adını aldı. Ailesinden iyice uzaklaşan Monika babası tarafından kovuldu. Bu sırada ailesiyle senede bir defa mektup yoluyla iletişime geçmeye başlayan Monika zaman zaman da deşifre olmamak için onlara şifreli mektuplar gönderdi. Mektuplarda ailesine iyi olduğunu ve onu merak etmemeleri gerektiğini söylüyordu.

Che'nin intikamı...
Yaralı olarak ele geçirilmesine rağmen infaz edilen ve daha sonra da elleri kesilen Che Guevara'nın intikamını almak için tüm solcu gruplar can atıyordu. Ve en büyük hedef de bu infazdan ve ellerinin kesilmesinden sorumlu olan Bolivya Ordusu komutanlarından Roberto Quintanilla Pereira'ydı. Gerilla kamplarında eğitim gören Monika'nın da tek hayali Pereira'yı cezalandırmaktı.

Roberto Quintanilla Pereira can güvenliği endişesiyle Bolivya Hükümeti'nden Almanya'nın Hamburg kentine konsolos olarak atanmasını talep etti. Bu talebi karşılık bulan Pereira hemen yeni görevine ve yeni görev bölgesine atandı.

Pereira'yı cezalandırma kararı alan Monika sahte bir Arjantin pasaportuyla önce İsviçre'ye oradan da Hamburg'a geçti. Tarihler 1 Nisan 1971'i gösterdiğinde tüm zarifliği ve güzelliğiyle Bolivya'nın Hamburg Konsolosluğu'na gider. Kendini öncesinde konsolos Pereira'yla görüşmek isteyen bir Avustralyalı olarak tanıtmıştır. Pereira'nın odasına girdikten sonra çantasında Revolver'ini çıkartır ve yakın mesafeden 3 el ateş ederek Pereira'yı orada öldürür.

Monika iki yıl Fransa'da kaldıktan sonra 1973 yılında Bolivya'da görüldü. Eski bir Nazi savaş suçlusu olan ve Lyon Kasabı olarak bilinen ve hatta babasının arkadaşı olan, Monika'nın 'amca' diyerek büyüdüğü, 2. Dünya Savaşı sonrası Bolivya'ya iltica ettikten sonra "soğuk savaş" döneminde ABD'nin Latin Amerika'daki sol-devrimci hareketi engellemek adına görevlendirdiği ve Bolivya Hükümeti adına çalışan ajanlardan biri olan Klaus Barbie tarafından tuzağa düşürülerek 12 Mayıs 1973 günü öldürüldü ve bedeni Bolivya'da hiç kimsenin bilmediği bir yere gömüldü.

Faşizmin sivrileştiği o dönemde gazetelerin birinci sayfasında aranan isim olan “Dağın serserisi” olarak bilinen Monika, hayatını devrimci mücadeleye adayıp, ölümsüzleşen devrimci kadınlar arasındadır artık.

8 Mayıs 2016 Pazar

The Great Dictator / Büyük Diktatör: Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın!

Charlie Chaplin, özellikle sessiz sinema döneminde yarattığı “Şarlo” karakteriyle özdeşleşen ve hepimizin aklında Şarlo olarak yer eden bir oyuncu, yönetmen, yazar ve senarist. Şarlo olarak bizi hep güldüren, güldürürken düşündüren ve buna ek olarak da ayrıca ağlatabilen ender insanlardan bir tanesi Chaplin. Şarlo karakterinin neden tüm dünya tarafından bu kadar sevildiğini ve anlaşıldığını tüm insanların duygularına hitap ettiğini ise yine kendisi “Konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak, ama sessiz bir filmi herkes anlayabilir ve dünya İngiltere'den ibaret değil” diyerek çok güzel açıklıyor.

Charlie Chaplin'in Adenoid Hynkel isimli Tomania diktatörünü canlandırdığı “The Great Dictator / Büyük Diktatör” ise onun ilk sesli filmi olma özelliğini taşımaktadır. Chaplin bu filmde, Amerika Birleşik Devletleri'nin henüz Hitler Almanyası ile dost olduğu bir dönem olan 1940'da, Hitler'in politikalarını yerden yere vurarak yermekte ve onunla dalga geçmenin sınırlarını zorlamaktadır.

İşte aşağıda okuyacağınız metin Charlie Chaplin'in Büyük Diktatör filminin finalinde yaptığı bu dört dakikalık konuşmasıdır. Bu arada, Chaplin'in “Büyük Diktatör” filminden sonra bir daha asla Şarlo karakterini canlandırmadığını da belirtelim. Kim bilir, belki de yukarıdaki sözünde de dediği gibi, Şarlo'nun İngilizce konuşarak tüm dünya yerine sadece İngilizler (ve İngilizce konuşanlar) tarafından anlaşılmasını istememiştir. Kim bilir, belki de bu yeni seslendirme teknolojisini Şarlo'nun o masumiyetini ve saflığını bozacak teknolojik bir unsur olarak görmüştür... Kim bilir?

The Great Dıctator / Büyük Diktatör, “Diktatörün dünyaya yaptığı final konuşması”
 “Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim. 
Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir. 
Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekâmızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. 
Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekâdan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. 
Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: “Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın!” Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır. 
Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır!  
Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... Sevilmeyenler ve anormal olanlar! 
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St. Luke'un İncil'inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. 
Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım. 
Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim! 
Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!” (Charles Chaplin, 1940 - Amerika, Komedi, Dram, Savaş)

30 Nisan 2016 Cumartesi

Yaşasın 1 Mayıs! Bijî Şoreş û Civakparêzî! Bıjî yek gûlan!

FKBC’nin “Sınıfsavaşımına güç ver! Yaşasın proletaryanın burjuvaziye karşı savaşı!” başlıklı 1 Mayıs açıklaması topyekûn bir direnişten söz ediyor.

31 Mart 2016 Perşembe

Dünyanın bütün asık suratlıları, dağılın!

Kim satmadı ki (!) önce baba diyerek dertli mısralarında ağladıklarımız sattı. Türkücüsü, şarkıcısı, film artisti sattı bizi. Yazarı, çizeri, şairi de sattı. Cebinizdeki son parayla bilet aldığınız, bir ton dayak yediğiniz yemek pahasına renklerine gönül verdiğiniz, “damarlarımızı kessek onun renkleri akar” dediğiniz futbol takımları sattı. Güvendiğiniz, inandığınız ikiyüzlü siyasetçiler ve onların partileri sattı. Allah’ın ayetlerinden, Peygamber’in hadislerinden söz eden inanç sahipleri sattı. Elimizde bir mizah kaldı, zira o hep hedefti ve buna rağmen satmadı bizi. 

Sadece bu topraklarda değil, tüm medeniyetlerde halende hedef. En az gelişmişinden, en ilerisine kadar tüm topraklarda. Bundan sonrada hedeftir, hedef olacaktır elbet. Satmayacak ama bizi: İstediğin kadar devasa koruma ordularınla gez, istediğin kadar saklan, istediğin kadar kaç. Tek bir cümleyle vuracak mizah. Çünkü sadece mizah kaldı bu ülkede ayakta. Dil çıkaran, dil çıkarttıran. Evet, şimdi derin bir iç çekin ve dil çıkartın bütün puştlara.

22 Kasım 2015 Pazar

Arkadaş'ın dizeleriyiz


7 Ağustos 2015 Cuma

Nâzım’ın 'Tanya' şiirini yazdığı kadın

Nazi subayları arasında darağacına giden genç bir kadın. Birazdan asılacak. Çatışmada yakalanan bir Rus askerin itirafı ile yakalanan bu genç kadın henüz 18 yaşındadır. Etrafını sarmış Nazi askerlerinin keyfi yerinde. Genç kadının yüzünde bir sertlik var hâlâ. Asılıp çıplak göğüsleri ile sürüldüğünde de aynı sertlik devam edecek. Naziler ona çok soru sordu. Tek bir soruya cevap verdi. O da adının ne olduğu sorusu idi. "Benim adım Tanya" dedi. Nazım Hikmet'in yıllar sonra "Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun" diyerek uzunca "Tanya" şiirini yazdığı kadın.

Ve astılar O'nu, ismim Tanya demişti ama değildi. Bu kadının gerçek adı “Zoya Kosmodemyanskaya” idi. Bir partizandı.

Kosmodemyanskaya 1938 yılında Komsomol'a katıldı. Ekim 1941'de, halen Moskova'da bir lise öğrencisi iken, bir partizan birimi için gönüllü oldu. O'nu vazgeçirmeye çalışan annesine "Düşman çok yakın olduğunda ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmek mümkün olmaz" şeklinde yanıtladı. Zoya'nın partizan birimi olan 9903'e (Batı Cephesi Kurmayı) atandı. Ekim 1941'de birliğine katıldı ve bin kişiden sadece yarısı savaştan sağ çıktı. Naro - Fominsk yakınlarında ki Obukhovo köyünde, Kosmodemyanskaya ve diğer partizanlar cepheye geçti ve Almanlar tarafından işgal edilen topraklara girdiler. 27 Kasım 1941'de Zoya, bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak için bir emir aldı.

Yakalandı, tacize uğradı, aşağılandı ve sistematik ne varsa uygulandı ama o hiçbir şey söylemedi. Tek bir sır vermedi. O’nu darağacına götürdüklerinde hayatının son cümlesini söyledi. 1942'de Zoya asılarak infaz edilmeden önce, “Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!” ve Almanlar'a, “Siz şimdi beni asıyorsunuz ama yalnız değilim. Biz iki yüz milyon insanız. Hepimizi asamazsınız” şeklinde son sözleri oldu.

19 Haziran 2015 Cuma

Feride - Yılmaz Odabaşı

Feride

“kasketimi eğip üstüne acıların”
-C. Süreyya-

sunu:


“istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
ayrılığı söyleyen kara gürültülerde
şaşkındır buralarda ayrı düşen âşıklar
kış’ın ve silahların beyaz serinliğinde...”
*
k(adın): feride,
uyruğun: dünya;
dinin yok,
dilin var
ve sonrasını ben bilirim!

aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece, avluda bir kırık dal dursa üşürdü feride.
tarihini düşmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır
önce ve terimiz...
o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
sonrasını ben bilirim...
*
geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince... giderek
soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar ve hüzünle
şaşırırken yolunu yitik yıldızlar, feride, bir destan gibi yürürdü
ömrünü akmaya yarışırken sular.
*
sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onu da,
beni de hem ne kötü vururdu; hayvan gibi vururdu hayat,
küfür gibi, namlu gibi vururdu...

sonra feride geceler boyu uyurdu. İleride unutulmuş bir Allah
kendini doyururdu ve susunca feride yeryüzü boğulurdu.
yeryüzü yüreğimdi biraz da... kururdu...
*
/ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
kimselere bırakmam/

öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
kimselere bırakmam!

feride başak kokar, esmer bir başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını...
sonrasını ben bilirim.
*
günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgâr giyerdik akşamları.
masamızda hep ucu kırık bir karanfil dururdu; yaralarımızı
sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazları sayardık.
kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı, gelinler subaşlarında,
şoförler direksiyon, gerillalar silah başlarındaydı.
bitmezdi tükürdüğüm savaşları da “apoletleri büyük beyni küçük”
generallerin!
*

orospular sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler, rotatifler, bobinler
geceler küfür kokardı/alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler

peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizmin kıvamında işkenceler
bir uzun yol şoförü yolları...
yolları feride’yi andığı gibi anardı
geceye devriyeler dolardı

ne o

k i m l i k s i z  m i y d i k?

feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarında;
dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere
kimselere bırakmam

kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin

dirildim,
dirilttim onu kimselere bırakmam
kimselere!

sonra tenini tutukladım avuçlarımla
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
kattım da onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
feride’yi şiir saydım biraz da...

nisan’ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine
ve kokusu otların, kırlangıçların...
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur,
kadın olur bana gelince... ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur;
uçarı bir rüzgâr gibidir ansızın ne yana dönse
yüzümü o ufka çeviririm.
sonrasını...
sonrasını ben bilirim...
*
feride tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri
ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
bırakmam kimselere
k i m s e l e r e!
*
feride şiir huyludur, gül kokuludur
gül kokuludur gözleriyle gözlerime dokunur

dokunur

v a a y!

1. bölüm

/o aşklar ki hayatın gül teninde sonrasız bir oyunda
dağıtınca bir yangının alazında süngüler
birileri anlatmaya koyuldu.../

“(...) Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. Şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırdı bizi. Gözelerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, sürdüler, işkencelere soktular... İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog bitti...” - A. Camus -


(herkesin bir feride’si vardır ben bilmez miyim?
herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı
her kesin bir kimsesi vardır ban bilmez miyim?
bir de kimsesizliği...)

I
gözlerinle gözlerime dokunuyorsun
bir bilsen o an gözlerim oluyorsun
kaçalım, beni gören sen sanacak!

II
görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar

giderek dağlaşıyorlar
görüyor musun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi, yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi

adınla!
adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi

/ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiliyorum.../

yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak oluyor o yangın yerlerinde

/ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir/

feride
ey yaar!

III
gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmalı feride
bir türkü tutturup
açabilmeliyim alnımı gecelerinde

güne koşarken çocuklar güne erkenden
ya deniz ya da dağ kokmalı yolları

çocuklar çocuk olmalı
aç bakmamalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök(yüzünde)

ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes kendi gibi olmalı, adı gibi
yoksa...
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgârlar hak edilmiş iklimlere

IV
çarşılarda kalabalık yürüyor

sanki topyekun bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor “faili meçhul”lerde

(bu kalabalık ölmese,
aşk,
önce!)

V
çarşılarda kalabalık yürüyor

her yanım kalabalık ve kabarık
duramıyorum böyle
çarşılara abanıyorum ben de

-gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde?
hani çocuklar mavi esintilerde?
bu kanlar da ne?

bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
çatırdayarak kopuyor düğmelerim
suçlular nerede?

bıyıklarımı kemiriyorum, bitiyor
çekip koparıyorum saçlarımı
bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere

çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

VI
keder bile yıkar bendini

yağmur iner,
gök boşaltır içini

büyür
mü benim yüzyılım
b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i?

çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları
bir soruyla açıp her sabah penceremi
benim yüzyılım hani?
benim yüzyılım hani?

sonra bir susamışlık oldum gitgide
ağlamışlık, kanamışlık birden bire
artık bütün sularda bir susuzluğum
yankısı yok sesimin caddelerde
“bir yudum” diyorum sonra: “bir yudum,
halkım!”

çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

VII
artık böyle başlar gün: bir tomurcuk patlar, bir dal kırılır

apansız. birileri düşer yağmurlara... yağmurlara zamansız!
belki ağzının kıyısı kansız
yarım kalır türküsü;
dağılır, yiter sesi
anlatılır rüzgârlara öyküsü...
*
daha önümde ardımda korkunun kokusu
dağlardan kırılan alevi yalnızlığın
vahşetin böğründe zulmün tortusu

*
sonra güne koştum, güne coştum kucağımda dünyaların
türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanında boğazımı
gömleğim gibi yırtıyorum:

-susmayın! Bir şey bilmiyorsanız küfredin, düpedüz küfredin
işte!

bir şey anlamıyorlar bile; sanki topyekûn bir ülke toprağın
şiddetinde; o an gökyüzünde dingin bir bulut; duvarları
aşabilen rüzgârlar çarpıyor yüzüme.

(bakıyorum da yollarda kanım pıhtılaşıyor
üstüm başım kir karanlık vay balam...)

VIII
kapıyı yağmur diye çaldılar oysa


açtık:
k a s ı r g a!

kasırga
kasılıyor
kaslarında ülkemin

(bu hep böyle sürmese
aşk,
önce!)

IX
sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın

eti kan yılmaz’ın, sesi kan
bir kahve önünde duruyorum
insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar,
tuzsuz

-dikkat dikkat!
ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
........gruplarında kan
aranmıyor!

yitirdik infazlarda güllerimizi
can aranıyor! can aranıyor!

birden ön masadan üç adam kalkıyor, “kes ulen” diyorlar:
“-ne canı? can burada işte! oturmuş pişti oyar çayına
kahvede!”

çok utanıyor, utanıyorum
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
arkadaşlar su yok mu be?
*
d(erken):
“kimliğiniz lütfen...”

(yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
bir uğultu ummanındı seslerin üzerinden
çarşıları yalnız kentlerin üzerinden
sessiz... sessiz... gidiyoruz feride...)

2. bölüm

ey o kasırgalarda okyanuslar çiğneyen gemi
ayrılıksa: “vur sineme öldür beni!”

“... Yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı? Kuşkusuz vardı böyle itirazlar(...) Neredeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç? Neredeydi o yüksek mahkeme? Konuşacaklarım var. El kaldırıyorum...” - F. Kafka -


X
(Poliste)

(portatif bir hayat,
katlanabilir!)
*
belli ki tenimin rengini yitireceğim
ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
korkarak yürünürken caddelerde
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?

feride,
şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine
*
(beni böyle bir eller
beni yollar, beni yeller
kelepçeler, hücreler beni
alıp gitmeye
inan ki feride inan
aşk,
önce!)

XI
(gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! Gözümü, gönlümü 
değil...)

kanlı karanlık odalarda
beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar
böyle her seferinde,
çıkınca
fırında ekmek gibi kabarıyorum
sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum!

(bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil,
renk değiştiriyorum sadece...)

ben can, camiler e(zan) derdinde...

kollarım gidiyor önce, ayaklarım, ellerim
saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti

biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
yüreğimin alazında biz bize
ağlaşıyoruz sessizce...

ötede ne güzel, insanlar dağlara dokunuyorlar,
giderek dağlaşıyorlar.
*
(sonra gözlerim açılıyor; korkma dilim değil
gözlerim sadece...)

XII
(mahkemede)


yurdum,

seni
“devlet
topraklarının
bir
kısmını
veya
tamamını
ayırmaya
yönelik”
ve
“gizli”
s e v i y o r u m

dediler...

XIII
(hapishanede)


buraya gelme feride
bir hançer gibi saplama
savuran gözleri yüreğime
*
yine o öksüz koridor, yaslı ve yaşlı koğuş
küf ve sidik kokuları yine
ben voleybol oynuyorum bahçede
satranç bilmem, gazete okuyor ve şiir yazıyorum
birikmiş gibi volta borcumu,
taksitle
her gelişte ödüyorum

aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim!
*
(bir de sen... sen feride almasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

XIV
ekmeksiz kal da demiştim

içeride
kavgasız, kadınsız, çaresiz kalma
bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!
*
olmasam da ey feride tüten geceler
feride, yine tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri

yazmadılar!

oysaki ben aşka inanıyordum
hep ölüm bu(yurdunuz)
ya-
zı-
yo-
rum:
ey devlet,
ey tanrı artık o(kulun) yok senin!

XV
/ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem

artık kendini kemiren türküler dinlemem!/

dinlemem
ki rüzgârdım
usulca kedere kaldım
yürüdüm,
göçebeydim;
yürüdüm,
kurşunlandım!
sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi
yüzümde uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım...
*
bu
tufan
ne yana
yana
yana
susmayı diline,
büyümeyi bilincine devşiren çocuk?

XVI
(dışarıda)


çıktım
da uyku sızarken gecenin şarkısından
nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
kendi köpüğünü eriten bir denizde?
bileylenen her bıçak kınında çirkin
kınından çık yüreğim geç mi kaldın geç mi kaldın?

(bir örümcek sabrıyla sevdam örerken kendini
yüreğim bir uzun hava, sabrım uçurum şimdi)

XVII
çıktım kanlı karanlık odalardan

elbet çıkarım,
çıkacağım!

şimdi dağları aralasan bu akşamüstleri ben çıkarım
kuşları kovalasan, yürüsen yolları göçebe yanım
geceleri kanatsan alnımda yağmur, saçlarım kan türküsü
çıkarım!

(ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkar mısın?)


*
bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
saçlarının kokusu sinmiş bu kente
bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
sussam yokluğun kan tükürür beynime
geceler büyürse tutsağım sabahlar doldur yüreğime


*
çıktım
da kentler kent değildi yine
belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
kuşlarda gitmiş, hüzün büyümüş
ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar

(kıyılarıma varsan ben çıkarın
halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!)

XVIII
kal, kendinin anası ol önce doğur kendini
sonra gel beni doyur büyümeden açlığım

sesim mi?
o da büyür sen kaygılanma

gel
bata
çıka
çıkalım

düşe
kalka

gide
dura

güle
ağlaya

(bana kalsa bir namlunun ucundan
rengimi, sesimi alır çıkarım

ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)

IXX
sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir “paspal palas”ta;
oturup fotoğraflarıma baktım, yazı makinamın içindeki
külleri temizledim. sokağa çıktım, yasak yürüdüm;
üzerime adını almayı unutmadım...
yollara dokunmadım, kedilere, camlara dokunmadım;
yıldızlara...
yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin.

sonra geceye şiirler okudum, bitti,
bitmedin!
bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?

(sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...)

şimdi sokaklardayım
sokaklarda... içimin sokaklarına adın yürüdü
adın satır başlarında ayrılıkların
oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum
unutmayı hiç;

şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum...

XX
(otelde)


yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları
soluğumu kesiyor. soba boruları kırık camlardan dışarıya
uzuyor; dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor. uykusuzluğa
uyuyorum.
dört battaniye aldım üstüme, üşüyorum feride;
kalkıp şiir yazacağım, ama hep şiir mi yazılırmış
kuşatılmış
gökyüzüne?
*
ben seni, seni diyordum; nasıl gelirim,
hangi sokaklar çıkar sokak desene?
yine o gitmelere gitmeden
seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte

başka nereye giderim söylesene?

3. bölüm

“kapılar tutulmuş neylersin
neylersin içerde kalmışız
yollar kesilmiş
şehir yenilmiş
açlıktır başlamış
elde silah kalmamış neylersin
neylersin karanlık da bastırmış
sevişmezsinde neylersin.”
- P. Eluard -

XXI
sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize...

taşıdık, taşındık bitti işte
öpüp durma üç numara tıraşlı kafamı öyle
feride, kız, geldim!
ağlama, şişmanlarım yine
yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
ellerin... ellerin nerede?
bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece

üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle...

geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine

XXII
gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur

ellerime
yok, gitme!
gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor
yok, gitme
gitme aç göğsünü kalayım öyle...

XXIII
diyordum ki bir koluma seni,
çıkınca
diğerine ülkemi
gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
benim yüzyılım hani?
çarşılar çarşı mı şimdi?


*
belki insanlar tenine gül sunmaz diye,
kir gömmez diye
hasrettir böyle kanla ıslak
ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
darda,
daralır bir yerlerde...

bana bir ülke getir feride
üstünde masmavi bir gök olsun

saçlarını çöz
sağrıları ıslak taylar gibiyim
ve tenin senin
doludizgin bir ülke...

XXIV
gözlerimin ortasında

gözlerinin ortası

tenini hatırlat tenime
bana aç vücudunun deltalarını
kadın kokunu ver
sulamak için rahminin kıraç topraklarını

şimdi aşk,
önce!
*
(bu sensin
ve sesin
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle
ısıt gözlerimi gülüşlerinle...)

XXV
biradan kapılar kırılacak belki de

birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
biz diz kırarken sinesinde sancının
yolunur papatya,
deşilir ten
ve yara da!

çünkü ölmek günleri biraz da
gülmek günleri (de), inadına
gün gülümsemeleri ardında
*
gün gülümsemeleri ardında
dağlandıkça
dağlaşmak
ve dağları sevmeye yaraşmak

yaraşmaya
yanaşmak günleri

/sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine.../

XXVI
her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde
el verdiğim kentler vurulacak,
vurulacağım;
bu yangın kabardıkça çok yanacağım!

farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine
ne güzel kimileri dağlara dokunuyor sessizce

kanıma dokunuyor
bu karatma geceleri susmak böyle...

XXVII
caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun?

bak bakalım beni mi arıyorlar
ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi?

bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
yollar bir çift gül görmeye alışık değil...

tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine
saçların dağınık, her yanın ter içinde

/feride,
sen bu kadar akıllının içinde nasıl...
nasıl delisin böyle?/

XXVIII
sevdan kıl beni, kaybetme ellerimi
tutmasam... dağlara çığ düşerken, o çınarlar
[susarken
tutmasam kırılır elim,
tutmak kirlenir...

ben yolculuğum
sen bildiğim yol gibi
toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri
geç hiç eskitmeden sevgileri
bazen de çalarak kendine bedenimi
gitmesen,
geçmesem yollar kirlenir...
*
benden kalan incelikler var sende
ateşimin örsüsün, sana akar ırmaklarım
akar
ve biterim

bitmesek taşarız,
bitmek kirlenir...

XXIX
topla denklerini ürkmeden
külü dök, ateşi yüklen
kentlerde yazısı silik duvarlarsa,
bulvarlarsa geçilen
sen, sen ol apansız gelen / gece bitmeden
gelmesen söz kirlenir...
*
kime aitse kucağın
açık tut
ve diri
tutmasan insanlığın kirlenir...
*
bak sevda bu, tut sözlerimi
hem kim var ki böyle sevecek seni?

öpmesem dudakların,
yazmasam şiir,
sevişmesem kadınlığın kirlenir...

XXX
bir gün değil, her gün her şey kirlenir

çalarak bir şeyleri hayattan ve insandan
yenibaştan
yenibaştan

(kirlenmeyen tek şey ise
kirdir...)

4. bölüm

“güllerin bedeninden dikenleri teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş-Tatvan yolunda güller ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar, kötü donanımlı askerler kanar
...
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar.”
- T. Uyar -


XXXI

rüzgar
ve kar...
kar... yurdumda
bir dal daha kırılıyor rüzgarda
kimseler bilmiyor...

o dalı yeşerte bilir miyiz feride
baharda?
*
iki gözüm kar yağıyor dışarıda
elimde terliyor ellerin
kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
pencerelerine perdesizliğin

kara kan karışıyor!

XXXII
kara bin damla kan düşürüyoruz

çoktandır ayaz günleri ülkemin

k a r d e ğ i l,
k a n m e v s i m i !

XXXIII
bırak, savruk, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite
kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü,
kederdi, hasretti gördüm!
tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak ve bir kez
ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!
şimdi göç yollarında mısın? yurdunu mu yitirdin?
örselenmenin yurdu yok! aşkın yurdu
yok! özlemenin
yok!
*
daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
bizden! yollara çıkmanın yurdu
yok! yürümenin
yok!
*
şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında
her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadır, kabarık
ve kangren! ömürlerin ömrü
yok! efkarın takvimi
yok!

(y o k! y a ğ m a,  k a b a r ı k v e k a n g r e n...)

XXXIV
şimdi bir namlu gibi gözlerin

dışarıda kar dinmiş,
çamlar gelin

bak, bir izbe oda düşmüş payımıza
ölmemekte,
ısrarda çoğalıp, inadına!
ışıkları söndürelim
susmasın elim...

tenimi tanı,
kokumu
ve terimi
bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
al, göm göğsüne dağlanmış suretimi
al da susalım biraz

hep aynı göğe büyürken ellerimiz...

XXXV
bana bir ölüm tarif et feride

yakma cıgaranı
çek şu kibriti de
olur ya
dinamit gibiyim bu gece
*
aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim...

XXXVI
daha yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak o yangın yerlerinde

bırak!
çarşılar bana abanmasa da
ben çarşılara abanacağım yine
yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
yoksa bu şiir burada biter feride

çarşıları yalnız, kentleri öksüz
şiirleri yarım bırakmayalım
*
kentler kent değilse
parçalanırım yine
gömleğimi boşuna ütüleme
ben cağız, damarlarım dökülsün caddelere
ter damlasın yüreğimden yerlere
çarşılar bana abanmasa da
bırak!
ben çarşılara abanacağım yine

XXXVII
şimdi sınasam

mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
sıkıyönetim “dört ay daha” olağanlaştı
karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin

sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu...

XXXVIII
şimdi porno ve arabesk geceleri bu kentin
ve ölesiye yalnızlığım, azlığım
candan geçip feride’den geçilmez bu kentin

(bir de sen... sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

XXXIX
sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
bir rüzgar vereyim külümü,
bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt!

biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
sıcaklığını al şimdi bu üşümeleri dağıt!