15 Ekim 2008 Çarşamba

Türk usulü 'Kavgam'

Metal Fırtına derken Hitler’in Kavgam adlı kitabının Türkiye’de çok sattığını iddialarının üzerinden birkaç yıl sonra şimdi de Kırmızı Kitap, Türkiye’de her siyasi kriz yaşandığında Türk siyasetçilerinin başvurduğu ilk şey şovenist kurgulu senaryolar oluyor.

Senaryo şöyle: Türkiye'den askeri alanda büyük darbe yiyen ABD ve Batılı müttefikleri, Asya Birliği'nin kurulması ile ekonomi alanında da yere seriliyor. Asya Birliği, kendi para birimi Asya dışında hiçbir parayı tanımayacağını açıklıyor.

Ankara haberciliğinin tanınmış siması Muhammet Kutlu da gazetecilikten, “Gazeteci-Yazar”lığa iddialı bir kitapla terfi etmiş görünüyor.

Muhammet Kutlu, Profil Yayınları’ndan çıkan “Kırmızı Kitap” adlı romanıyla, adeta Türk usulü “Kavgam” sunuyor okurlara.

“Türkiye’nin başına vatansever, gözünü budaktan sakınmayan biri geçse” şeklindeki vatan kurtarma muhabbetlerinin, hayata geçme şansı olduğunda nasıl sonuç doğurabileceği sorgulanan ve "Türk'ün bin yıllık derin anayasası'nın sırrının kodlarını veren" kitabın hikâyesi ilginç: 2019 yılında başa geçen gözü pek lider, kısa sürede ABD ve Avrupa’ya diz çöktürüyor. Türk Hakanı Batı’nın üstüne karanlık gibi çöküyor. …

Kitabın kahramanı olarak sunulan Mehmet Demir, Türkiye’nin ve Asya’nın eski parlak günlerine dönmesini hedef edinen karizmatik bir lider. Gözünü budaktan sakınmayan, yolsuzluğa, rüşvete, batılı çıkar guruplarına bulaşmamış biri. Kurduğu gizli hücre ile yıllarca ülkesini ve Asya’yı nasıl Batı’nın pençelerinden kurtaracağının planlarını yapan idealist bir adam.

Sayısız suikast girişimi ve kanlı saldırıların ardından, başına geçtiği parti ile seçimlere girmeyi başarıp, ezici bir oy oranıyla iktidara gelince her şey değişiyor. Önce yıllardır keşfedilmeyi bekleyen petrolü çıkarmayı başarıyor. Türkiye, kısa sürede dünyanın en büyük petrol üreticisi oluyor. Ardından, bölücüler tarafından Türkiye’den kopartılan Güneydoğu’yu yeniden kazanıyor.

Yıllardır Türkiye’nin iliğini sömüren köşe dönücülerin, hırsızların ve hainlerin tüm yaptıklarının hesabını tek tek soruyor. Amerika ve İsrail tarafından paramparça edilen Arap ülkelerini peşine takıyor. Sonrasında Rusya ile masaya oturuyor. Ardından Çin ve diğer Asya devlerini yanına alıyor. Asya Birliği’nin temellerini atıyor.

Kötü gidişe dur demek zorunda olduğunu hisseden Dünya Düzenleme Komitesi, ABD Başkanı’nı öldürttüğü bahanesiyle ABD ve müttefiklerini Türkiye’nin üzerine salıyor. Türkiye, Rusya ve Çin’in desteği ile dünyanın o güne kadar gördüğü en büyük deniz ve hava gücünü bir günde imha ediyor.

Beyaz Saray’ın bahçesine bir Türk füzesi isabet ediyor. Başkan güçlükle sığınağa indiriliyor. Füzenin patlamayan başlığından çıkan not herkesi şok ediyor. ABD ve Türkiye arasındaki savaş, uzayda da kıyasıya yaşanıyor. Türkiye, ABD ve müttefiklerinin uzaydaki askeri uydularını tek tek imha ediyor. Bir günlük savaşta, Türkiye Florida’daki Cape Canaveral Uzay Üssü’nü nükleer füzeyle vurarak yerle bir ediyor.

Türkiye’den askeri alanda büyük bir darbe yiyen ABD ve Batılı müttefikleri, Asya Birliği’nin kurulması ile ekonomi alanında da yere seriliyor. Asya Birliği, kendi para birimi Asya dışında hiçbir parayı tanımayacağını açıklıyor.

Batılı borsalar ve finans kuruluşları birkaç gün içinde teslim oluyor. Dolar, dünya finans sisteminden tümüyle çekiliyor. Dünya kısa sürede eksen değiştiriyor. Güç, batıdan Doğu’ya, Asya’ya geçiyor. Batılı ülkeler kargaşa ve istikrarsızlık içine gömülüyor....

Yayınevinin tanıtım metnine bakılırsa, "Bu kitabı okuyanlar, kendilerini “Ya Türkiye’nin başına böyle bir lider geçerse?” demekten alamayacaklar. Bu kitap idealist Türk gençlerinin başucu kitabı olacak. Batılı güç odaklarının da, böyle bir şeye izin vermemek için yanından ayıramadığı el kitabı haline gelecek..." Peki, okur ne diyecek? Onu da ilerleyen günlerde göreceğiz..

8 Ekim 2008 Çarşamba

Devrim haklıdır

Gerçekten de pek az imaj bu kadar etkili olabilir. Kışlık sarayın önünde devrime koşan Bolşeviklerin görüntüsü yok ama Çar'ın yıkılan heykeli 1917'yi tekrar edebiliriz diyor. Kimse yenilmez değildir. Burjuvaziyi mülksüzleştirecek yegane güç devrimdir. Devrim haklıdır.

2 Ekim 2008 Perşembe

Tanrı kelamı

Bugünden hoşnutsuz, gelecekten umutsuz halk topluklarını ihya etmek, mutlu etmek zor değildir, aslında çok kolaydır. Bunu bir çuval kömürle, bir torba makarnayla, istisnai birkaç bölge olsa da arkasına ‘satılamaz’ yazan çeyrek altınlarla, taşra da ‘kütük’ (köylük bölgeler de) ağaç kökleriyle kandırılma ihtiyacı duyan herkesi kendi ‘geçmişine döndürme’ hissiniz varsa döndürür, ihya edip her şeylerini kendinize indirgeyip ‘meşrulaştırıp’, üstüne üstlük ‘dua’larını da alıp kandırabilir, ‘sevap’ kazanabilirsiniz.

Köklerinin tarihine, ‘şanlı geçmişine’ bakmayın siz bu toplumun, durmaksızın onlara açlıklarını hatırlattırın - hissettirin yeter ki. Kaldı ki onlarda hatırlatır zaten size bunu. Yeter ki siz, ‘nedametli’ ve ‘metanetli’ olun!

Mesela geçmişi belirleyen hatları (çizgileri), asla kalın çizgilerle çekmeyin. Biz Aziz Nesin’in yazdığı Zübük’zadeler yumağıyız çünkü. Birkaç sinirli - asabi - argolu - lümpen - yüksek ses tonlu tümceyle bu gidişatı sağlamak olanaklı ve yeterlidir.

Bir gecede ‘laik’ de, ‘muhafazakar’ da, ‘milliyetçi’ de olursunuz. Ağzınızda da ‘din’, ‘iman’, Allah’ sözünü duyumsuyap ikna olduğunu da düşünüyorsanız herkesi ikna edebilirsiniz, farklı bir ‘dine transfer edebilirsiniz’ de karşınızdakini. Aksini inkar eden varsa zaten bende bu bloğu terk ederim, dermişim:) Ederim de!

Karşıtını kimse inkâr edemez eden de zaten devşirmeyle birlikte devşirtilmiştir de neyse. Bu ayrı bir konu. Dünya çelişkiler yumağıdır ve çelişkiler üzerine kurulmuştur. Bunu Tanrı’nın kutsal sözü ‘Kitaplarında’ da görebilirsiniz, ‘bilimde’ de.

Çünkü her zaman biraz esnek olma temkinliğini gösterir bu toplum. Bu Tanrı kitabında da böyledir demiştim. Gösterir göstermesine de, yaptıklarını -yaptırdıklarını- yaptırımlarını da unutmaz bu toplum. Bugünün ve yarının çizgilerini de birçok sınır kaymalarına gebe olmasından mıdır nedir bilinmez, belki de ondan, meşruluğa ve tarihselliğine ihtiyaç duyacaktır da ondan önüne geleni tepmez. Bu şuna benzer, kurtların içinde ki bir kuzunun kendini ‘ben onlardan daha kurnazım’ demedi gibidir. Bu (hani kendimizin ikna olması yeterlidir sözü gibi) Tanrı kelamında da böyledir, örneğin Tanrı buyruğu değildir ama kendini Tanrı’ya yaranmak için hapseder kendini ‘şekilciliğe’.

Oysa bu toplumun ‘nedametli’, ‘metanetli’ duruşunu bozmak için onların (yani sistemin) ezber mekanizmasını bozmanız gerekmektedir aslında. Birçok okuduğumuz ‘yeni’ şeylerden görmekteyiz ki, ezber bakidir, ezberlenen argümanlarsa güncel politik ve değişkenlere tabidir. Bin dördüz yıl önce peygamberin soyunu katlederken de ‘Tanrı buyruğuna uymuşlardır’, yine gerektiği içindir olsa gerek ‘bin dördüz yıl sonra Tanrı buyruğunun farzından olsa gerek artık incitmiyorlar’ peygamber soyunu (zaten kimse de kalmadı o muhteşem soydan arada bir Ramazanlarda ağalarlar, buda güya dinimizce vaciptir, olanları da katlettiler Kerbela’da), zenginler sofrasında oturup içtikten sonra da içkiyi haram kıldılar. İşte böyle bir din. Kerbela’da neymiş bakın münafıklara derler.

Millet tasarımını öznel tercihler üzerine kurarak Marksizm ile arasında mesafe koyarak yazar (Renan) ama şunu da der: “Millet nasıl oluşursa oluşsun, her şeyden önce bir ruhtur ve kendisini oluşturan bireylerin sürekli onayına dayanır. Millet her gün tekrarlanan bir halk oylamasıdır. (Örneğin hükümetlerin her zam açıklamasından sonra, seçime gidilse nasıl bir sonuç çıkar merak ediyor musunuz acaba, ya da Marks’ın din afyondur sözünü nasıl biçimlendirirsiniz gününüz dünyasına?)

Dedik ya Aziz Nesin’lik bir ülkeyiz. Aziz Nesin’in ve onun güzel yurdunun güzel insanlarıyız biz. Onca acının yanında, (bir değil) bi’günlük sevinçlerini yol yaparız kendimize, hem de kamu binalarının kapılarında sürünmek bahasına. Dini eleştirmesine ve inanmamasına rağmen birçok yazar ve aydının Kur’an hakkında Aziz Nesin’den bilgi almaya gittiğini ve Aziz Nesin’in Kur’an’ı ezbere hatim ettiğini, biliyor muydunuz, bilmiyorum ama böyle işte.

Oysa bütün hikâye hatırlamak be unutmak üzerine kurulmuştur. Misal yedi düvele karşı savaşarak üç bin yıllık (Atatürk’ün günlüklerinde Türklerin tarihi 3 bin yıllıktır diye tabir edilmiş ve anlatılmıştır) savaşını, imtiyazsız, dini gericilikten arındırılmış ‘laik’ ve ‘çağdaş’ bir cumhuriyet armağan eden kahraman ordumuza kati surette güvenmemiz, inanmamız böylece bellememiz emir olunmuştur. (Burada ‘Osmanlı’nın ya da ‘Cumhuriyet’in karanlık faili meçhul cinayetlerinin resmi yarışını yapmayacağım.)

Bırakın sayfaları gerçekten ‘bloq’lar yetersiz kalır. Belki de Aziz Nesin bundan dolayı söyledi “bu halkın %60’ı aptal” derken gelen tepkiler yüzünden sözünü düzeltip “hayır, bu ülkenin %90’ı aptal” demesi de buna bağlıdır, bilemiyoruz.

Ama gerçekten şu var ki bu halk aptalında aşağındasıdır. Kömüre, makarnaya oy veren bir topluma ‘aptal’ demek o halka söylenmiş, ithaf edilmiş en düşük cümledir. Şu da var ki ezberimize de böyle girilmiştir, ‘aydınlanma’, ‘cumhuriyet’ ‘şeriat’, ‘bayrak’, ‘vatan’ ‘din’ ve bunların bir tür ‘çeşitli’ teranesi altında girilmiştir lügatımıza.

Bundan da kurtulmak zordur aslında. Bu belki de sorgulamama yetisini kullanmamasındandır insanoğlunun. Diğer kısımlarsa zaten ‘fantastik’ biçimde imam-hatiplilerin dini kullanmasıyla girilmiş, sonuçlarının süreçler uzantısının bize gösterdikleri olmasıdır.

Örneğin 1979’da Kur’an sayısı 31 bin 75’ken, 1981’de 259 bin 731 olduğuna dair araştırmalardan hareketle bugünü hesaplamaksa yine “göreceli durumların, göreceli ilahiyatçılarına kalmıştır”, işin ilginç tarafı da her ‘Kur’an’ yorumlanışı, biçimlendirilmesiyse farklıdır. Yine örnek verecek olursak ‘Hadis’ birçok yerde referans olarak kabul edilmekteyse ‘Hadis’i uydurma olarak kabul edenlerin de çokluğu yok sayılmayacak derecededir. Anlayacağınız herkes ‘din’i kendine göre biçmekte, yorumlanmakta, ‘mealler’ bile yer değiştirmektedir.

Sanırsınız ki, 1400 yıl önce onlar oradaydı ve ‘İslamiyet’in ilk çağlarında oradaydılar’ ve din onların istediği biçimde ve onların gözünde gerektiği yerde kanlı, gerektirdiği yerde de kansızdı. Görüş bildiren (fetva) onlara peygamber emretmiş, olmazların olmazları arasında yerini almıştır. Onlar dışında ki herkes ‘günahkâr’ ve ‘kâfir’dir, ‘ulema’ denen sahtekârlar gurubuysa gününü kurtarmıştır.

I. Wallerstein’in dediği gibi: “Her zaman zenci birileri vardır”, buluştukları ortak nokta ise çeşitli renklerde ki beyazlardır. Bunların adları da Avrupa’da, Arabistan’da, Asya’da ki iççi sınıfı, Latin Amerika’da ki yoksul topraksız köylüler, Atlantik’teki emekçiler ve beden işçileri, sokak çocukları, Türkiye’deki Kürt halkları, ezilenin ayrımını yapmıyor Tanrı! Hepsine eşit derecede - kolektif bir bilinci veriyor. Kullanabilene aşk olsun!

Bütün ırklar, toplumlar ve halklar, ‘onların bilinçleri’, ‘bütün kalpleri’, ‘dini ritüellerle’ birlikte kralları, hanedanları, imparatorlukları, diktatörleri yıkan ve yeniyi inşa eden, hep bir ağızdan türküler söyleyenlerin ruhani kalpleriyle kuracaktır yenidünyasını. Bu kaçınılmazdır.

Bütün dayanağımız ‘yeni insan’dır.

İnsanlar yaşamaktan vazgeçmeyeceğine göre kapitalizmden vazgeçecektir.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Başbakan, demokrasi ve kısa yoldan köşeyi dönmeyi becerebilme marifetinin kuralları(!)

Sessiz bir nem içinde, evler, sokaklar, bu ülkenin yoksul varoş yolları ve okulları, sanki bir duygu içinde kendi yalınlığını arıyor gibi. Her yer lağıv ediliyor her yer işgal ediliyor gibi. Geri çekilen havaya uçurulan bir magma gibi. Kendi değerlerinden uzak harabe halinde, yerdeki bir hesap defterinin üzerinde kirli bir hesap görülüyor devletin yetki mercilerinde. Aç gözlülük duruyor! Yakındaki her şeyleri uzaklarında ki her şeyleri, değerleri ve namusları parayla dolmuş ve yepyeni $ banknotları lağım sularında yıkanıyor. Çocuklar, öksüzler, çöplükleri karıştırıyor ve yakacak yapıp ısınmaya çalışıyorlar.

“Bu benim görevim”, diye yazar, Beslen'de Nazi ölüm kampının kurtarılışını izlemek üzere orada bulunan Times'in Londra muhabiri, “insanın akıl alma gücünün ötesinde bir şeyi anlatmak” için. Ben de şimdi emperyalistlerin uygulaya geldiği işgal ve sömürülerin yanında AKP hükümetinin (iktidarının) özelleştirme terörünü düşününce böyle hissediyordum uzun bir süre, daha sonra yandaşlarına sağladığı ve çektiği peşkeşler, oğluna aldığı “gemicik” ve damadına aldığı gazete ve televizyon kanalıyla bu bir ivme kazandı… Şimdiyse başbakanın boykot çağrısıyla bunu düşünüyorum, başbakan işçilere verip veriştirirken, çiftçileri azarlarken, kendini eleştirenlere öfkelenirken-gözaltına alma emri verirken, karikatüristleri mahkeme kapılarında dolaştırırken…

Doğan medyasına karşı bizim bir duruşumuzun ve tavrımızın olması doğal da başbakana ne oluyor onu da anlasak?

Çocuklar çöplerden yiyecek topluyordu Erdoğan'ı göklere çıkarırken Doğan medyası. Sonra bay başbakının yolsuzluklarını yazma kararı verince anladık nelerin döndüğünü! Tepki sunması gerekenler belki de en çok o çocuklar! Bu yüzden bir başbakanın 'boykot çağrısı' yapması yaşadığınız ülkenin durumunu daha net, daha objektif bir şekilde gözler önüne seriyor…

Sanki bir serap gibi, bir futbol sahasında arabalardan bir piramidin yükselmesi gibi bütün bunlar. Bir ambülâns, bir itfaiye aracı, polis arabaları, buzdolapları, çamaşır makineleri, televizyonlar, dinlenen telefonlar ve yazı makineleri... 3F formülü: fiesta, futbol, festival… Sonra işgaller, hak gaspları… Hiçbirinin Nazi ölüm kampından bir farkı yok. Jean J. Rousseau’nun da dediği gibi: “hiç bir şey çıkar gruplarının etkisinden daha tehlikeli değildir” diyordu. Bu söz AKP ve Erdoğan’ı günümüz Türkiye’sini ifade ediyor bence.

Bütün bunları uygulayanlar ikinci dünya savaşından daha çok kayıp verdirdi insanlığa. Günümüz kapitalist çağında kayıpların, ölümlerin sayısı ikinci paylaşım savaşından daha da fazla.

Şimdi başbakan böyle yaptıkça bizi birleştirecek, sonra ayrıştıracak şımarıkça. Sonra tekrar birleştirecek, çünkü çok demokratız, çok özgürlükçüyüz, çoğunluğun sesine kullak veren bir başbakanımız var! Yüzde kırk yedilik güçle pofpoflanan başbakan artık çemkirmeyecek bize.. Asgari ücretin üstünde maaş alıyoruz artık, 12 saat ve 16 saat çalıştırılmıyoruz da. Sosyal bir devlet olduk, 'Başbakan' ne derse o!

7 Eylül 2008 Pazar

Burjuvazi & burjuvazi ya da yesinler birbirlerini

Erdoğan ne zaman büyük bir baskı ve gerginlik altında kalsa kontrolsüz sözler söylüyor. Ardından da “Başbakan yanlış anlaşıldı, onu kastetmemişti” şeklinde bir açıklama geliyor. Hatırlayalım.

11 Şubat 2006: Mersin’de “anamızı ağlattınız” diye dert yanan bir çiftçiyi “Lan terbiyesizlik yapma, hadi ananı da al git buradan” diyerek azarladı.

4 Eylül 2006: Balıkesir'de TOKİ konutlarının anahtar teslim töreninde vatandaşlardan birisi "Şehit cenazesi görmek istemiyoruz" şeklinde tepki gösterdi. Bunun üzerine Erdoğan, "Askerlik herhalde yan gelip yatma yeri değil" cevabını verdi.

14 Şubat 2008: Türban konusundaki eleştirilere öfkeyle yanıt veren Başbakan “Kafaları bulandırmaktan başka bir dertleri yok. Öfkeli olduğumu söylüyorlar öfke de bir hitabet sanatıdır” dedi.

22 Nisan 2008: Taksim’de 1 Mayıs kutlamasına izin verilmesinin mümkün olmadığını açıklarken, sendikaları “inatlaşmamaya” çağırdı, “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” dedi.

İspanya gezisi sırasında türban için “velev ki siyasi simge olsa” diye başlayan sözleri ise partisini Anayasa Mahkemesine götüren yolu açtı.

Şimdi de basın özgürlüğünü hedef alıyor ve gazetelerinde “Deniz Feneri yolsuzluğuyla” ilgili haberler yer alan bir medya patronuna veryansın ediyor. Dedik ya, Başbakanın çok sıkıştığı zamanlarda ağzından çıkanı kulağının duymadığı olabiliyor.

Danışmanlarının bu sözlere ne gibi mazeretler uydurup nasıl geri adım atacakları bilinmez.

Ama herkes Başbakanı kızdıran esas nedenleri biliyor: Rusya-Gürcistan savaşında, Rusya’nın kararlılığı. Kafkas platformunun çökmesi. Yeni komuta kademesinin değişimi ve değişen üslup. TSK’nın Kandıra ziyaretini, Başbakan "saygıyla" karşılamak zorunda kaldı.

Şaban Dişli olayı, Gaziantep belediyesinde çıkan iddialar ve son olarak da Deniz Feneri olayı. En fazla suiistimali partisine yakın olanlar yapıyor gibi bir görüntü ortaya çıktı. Bakalım birbirlerinin daha ne tür kirli çamaşırlarını dökülecekler?

Pislikleri dökültükçe başbakan sinirlenmesin de kim sinirlensin de mi :))

6 Eylül 2008 Cumartesi

Yanke go home! (Yani şu bildik emperyalizm üzerine)

❝Beni duyma olanağı bulanlara diyorum ki: Umutsuzluğa düşmeyin! Üstümüze çöken bela, vahşi bir iştihanın ve insanlığın gelişmesinden korkanların duydukları acıların bir sonucudur sadece. İnsanlığın kini geçecek, diktatörler yok olup gidecektir. Halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. Ve insanlar ölmeyi bildikleri sürece, özgürlük yok olmayacaktır. Askerler, bu vahşi adamlara adamayın kendinizi... Sizi hor görüyor, size köle gözüyle bakıyor, hayatınızla oynuyorlar. Davranışlarınıza, düşüncelerinize duygularınıza hükmetmeye kalkıyorlar. Sizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp, aç bırakıp topun ağzına sürüyorlar. Doğaya aykırı olan bu adamlara teslim etmeyin kendinizi... Bu makine gibi duygusuz, makineleşmiş adamlara! Sizler birer hayvan değilsiniz! Yüreğinizde insan sevgisi taşıyorsunuz! Nefrete kapılmayın. Ancak sevilmeyen kişiler nefret eder. Sevilmeyenler ve anormal olanlar... Askerler, kölelik uğruna dövüşmeyin. Özgürlük için dövüşün!”

Charlie Chaplin

1 Eylül 2008 Pazartesi

Seçimler üzerine

Kuşkusuz yaklaşmakta olan yerel seçimlerle birlikte, Türkiye’de de yaşanan gizli bir kriz yaşanmakta. Türkiye siyaseti deyim yerindeyse her an yeni bir sürece gebe. Yeni çıkışlar, yeni oluşumlar, yeni hareketlenmeler vb. derken Türkiye’de yaşanan siyasi kriz “çalkantı” durumu geçmiş değil, bu kendini belki bir nebzede olsa Yargıtay’ın açmış olduğu AKP’nin kapatılması davsıyla ve Anayasa Mahkemesi’nin “1 red, 4 hazine yardımı ve uyarılmasıyla, 6 kapatılsın oyuyla” kapatılmadan bu süreçten geçmiş gibi görünse de 30 Ağustos’ta atanan son MGK atamaları ve Büyükanıt’ın yaş haddinden emekliye ayrılışı, yeni genelkurmay başkanı olan İlker Başbuğ’la yeni bir evreye girdi. Bu yeni süreç yeni çalkantılara mı gebe, bunu bilemiyoruz! Birlikte göreceğiz! Bu süreç bilindiği gibi AB yetkililerini (komiserlerini) en başta da Amerika Birleşik Devletlerini yakından ilgilendiriyor. Biliniyor ki, Türkiye siyaseti, demokrasisi ve AKP gibi ve AKP’den önce diğer siyasi partilerin Türkiye’ye iktidar olarak atanması bu emperyal güçlerden bağımsız değildi. Yine Amerika “Demoklates”in kılıcı gibi bir yandan sağa, bir yandan sola doğru gelip giderken de Gürcistan ve Rusya gerginliği ister istemez Kafkaslardan sonra Fransa’ya, yine her işi üstüne vazifeymiş gibi davranan Amerika’ya ve kendisini ona adayan Türkiye iktidarı da buna dâhildir. Bu yaşanan güncel hareketlenmelerden sonra Türkiye’de halka öncülük edeceğini iddia eden oluşumların nereye, ne kadar ve kimden yana olduklarını ve samimiyetliklerini gözden geçirmek bu anketin amacı. İşte bütün bunların yanında unutulmaması gereken “yeni oluşumlarıda” dillendirmek lazım. Bunların başında gelen ve parti kuracağını açıklayanlardan biri olan “Tuncay ÖZKAN ve Biz Hareketi”, diğeri “Abdüllatif ŞENER ve Yeni Oluşum Hareketi”, bir diğeri eski bir general olan “Osman Pamukoğlu’nun, Hak ve Eşitlik Partisi”, diğeri de “Altan Öymen ve Akın Birdal’ın başını çektiği Çatı Partisi girişimi.” Türkiye’ye “yenilenmiş bir sol ” lazım" diyen ve başını DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Prof. Burhan Şenatalar, eski DSP milletvekili Rıdvan Budak vb. gibi isimlerin çektiği “10 Aralık Hareketi”, farklı bir şeritte yol alan Hasan Celal Güzel gibi isimlerin başını çektiği “Ortak Akıl Hareketi” ve son olarak ta “Şimdi Sosyalizm Zamanı!” diyerek bir açılım başlatan “Sosyalist Parti girişimi.” Bütün var olan bu partiler ve yeni oluşumlar Türkiye’ye neler katacağı ve neler götüreceği üzerine… Düşüncenin ön plana çıkması, bilgiyi üretmek ve paylaşmak adına düzenlenmiş bir nevi bloglar arası anket gibi görünen bu değerlendirmeye bloglar dışında herkes yorum yapabilir, görüş bildirebilir.