28 Aralık 2012 Cuma

ODTÜ'ye selam olsun!

Düne kadar liberallerin elinde çirkinleşen, çarpıtılan, özgürlük kavramı, şimdi Türkiye’nin sosyalist, yurtsever, devrimci aydınlanmanın tekeline geçiyor. Bu kavrama sahip çıkmak, aynı zamanda sorumluluk..

Türkiye’de özgürlük kavramı ona buna ‘duygudaşlık yap’, ‘ötekine saygı’ duy, ‘Türbana özgürlük’ iste, ‘sivil toplumun gelişmesi’ni sağla gibi tuhaflıklardan özgürleşerek, gerçek içeriğine kavuşuyor. Anadolu’da emperyalizm adım atar, başka cephede bunu dengeleyecek formüller geliştirilmiştir. Bu mümkündür, özellikle de 21. yüzyılda.

Ne güzel! ODTÜ’de bunu gördük. Bu bağlamda ODTÜ’yü es geçmek istemiyorum. Direnene, diretene, ödün vermeyene selam olsun!

İşte bu yüzden yukarıdaki bütün olgular bunun yapı tezini oluşturmuştur, onların elinde Kur’an bizim elimizde taş varmış(?!) onlar öyle diyor. Ne güzel!

Ha birde bütün olan bitenlerden sonra AKP'nin kaka diye nitelendirdiği, öğretim üyelerinin Tayyip'e yaranmak adına saçma sapan açıklamalarına karşın, Roboski ve ODTÜ direnişine dair bu ‘kötü çocuklar’ bir eylem gerçekleştirip bildiri kaleme aldılar, şurada!

Yüzümüzü yıkadığımız kitaplar ve taşınan bayrakların rengi öncesidir hayatımızın

Şimdi size bir kayboluştan söz etmek istiyorum, yani Sabahattin Ali olayından. 

İlk kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay sonra beraat etmiş, ertesi yıl Konya’ya tayin olmuştu. Ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u ilk kez burada, Yeni Anadolu gazetesinde tefrika etmeye başlanmıştı. 1932’de, biri (Cemal Kutay olduğu söylenir) ‘Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez okuduğunu’ ihbar etmiştir. Yeniden tutuklanır. Hâlbuki iki yıl önce yazdığı ‘Memleketten Haber’, bir zamanlar Sivas’ta yaşanmış bir Bektaş-î olayını anlatan şiirin sözcüklerinin değiştirilmesiyle oluşturulmuş bir şiirdi ve içinde Mustafa Kemal adı geçmiyordu. Ama savunması inandırıcı bulunmadı, çünkü ‘sicili’ ortadaydı!


Tarihçi(?) Ayşe Hür böyle der…

“Mahkemede gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığına karar verildi. Bir süre sonra dava gizli celsede görülmeye başladı. Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak gözdağı verilmişti. Dört ay Konya’da, altı ay Sinop’ta hapis yattı. 29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine cezasının bitmesine bir ay kala özgürlüğüne kavuştu. Sinop cezaevinin en popüler mirası “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma’ diye başlayan şiiriydi. En ufak bir eleştiriye tahammül edemeyen Tek Parti rejiminin bu ‘damgalı’ adamı, şiir, hikâye ve romanlarıyla, Türk edebiyatının köşe taşlarından biri olan Sabahattin Ali’ydi.”

Benim Sabahattin Ali hakkında elle tutulur bilgim (okumam) 1992 baskısı olan Çınar Yayınları’ndan Asım Bezirci’nin kitabıyla oldu. Hakikaten etkileyici bir kitaptı, (meraklısı için, kitap daha sonra 2013 yılında Evrensel Basım Yayın tarafından da basılmış) kitabı okuduktan sonra çok sevdiğim ve önem verdiğim bir arkadaşıma, dostuma vermiştim. Anlamlıdır.

İşte yıllar sonra yeniden Sabahattin Ali üzerine okuma isteği duydum, zaten Sabahattin Ali üzerine yukarıda andığım Asım Bezirci’nin yapıtı dışında da bir kitap yok bildiğim, varsa da ben bilmiyorum.

Fakat bu failli meçhul ‘devlet’ cinayetin üzerine duran ve bunu yıllarca araştıran bir kitap yayımlandı. Birinci basım Kemal Bayram imzalı “Sabahattin Ali Olayı” (Derin Devletin Faili Malum Cinayeti) başlıklı Eylül 1978 Ankara’da Yenigün Yayınları tarafından yapıldı. Kemal Bayram Çukurçavaklı 1976 yılında başladığı bu çalışmada gazeteciliğin ötesinde de öte büyük bir özveri göstermiştir. İşte bu kitap 2012 baskısıyla Tanyeri Kitap’tan yeniden yayımlandı. Alev Çukurçavaklı babası Kemal Bayram’ın bu yapıtının da devamı niteliğinde olan “Sabahattin Ali Olayı 2” (Derin Devletin Şifresini Gizleyen Cinayet) adıyla ikinci kitabını 2012 Mayıs’ında yayımladı.

Aslında Alev Çukurçavaklı’nın kitabı 1978 yılında yayımlanan ve yine Alev Çukurçavaklı’nın emekleriyle 2012 yılında tekrar baskısı yapılan kitabın devamını yapmama düşüncesiyle başlamış olsa da, kitap başlı başına zamanın sorumluluğuna dayanıyor ve buna yöneliyor. Yani olması gerektiği gibi.

Öyle ya tıpkı Osmanlı’nın faili meçhul cinayetleri gibi cumhuriyet döneminin ilk aydın cinayetlerinden biri duruyor karşımızda: Sabahattin Ali olayı!

Yazarında belirttiği gibi Aksoy, Üçok, İpekçi, Mumcu, Hablemitoğlu vb. diğer cinayetler gibi. Hatta Turan Dursun cinayetini de eklememiz gerekir buna, zira bir sır perdesinin yüzümüzde ve yüreğimizde gelecek kuşaklara vurması vardır. Utandırıcıdır.

Şimdilik bu kadar, ülkemizin ve insanlığın geleceği uğruna yaşamlarını harcayan bu ‘koca’ yürekleri, hayranlıkla, sevgiyle ve saygıyla bir kez daha anmak bizlere düşüyor.

Ama...

Hepimizin inanın eksiği de var, o da: kavgasını verememek. Bunun bilinmesini istememek.

Kitap bu yüzden ciddi bir iddiayı da kendi içinde barındırıyor. O iddia da Aziz Nesin’in kendisine “Ben gizli teşkilattanım, Milli Emniyet’teyim” dediğini ve arkadaşı, Türkiye Sosyalist Partisi kurucularından Esat Adil’in bu durumdan haber olduğunu iddia etmesi...

Alıp okuyun derim.

Şimdilik, ben (!) Kemal Bayram (Çukurçavaklı)’ın bütün birikimini feda ederek kaleme aldığı ve oğlu Alev Çukurçavaklı’nın devam etiği Sabahattin Ali Olayı adlı (2. Cilt) yapıtlarını kitaplığıma özenle yerleştirmekle başladım.

Bilinsin isterim.

21 Aralık 2012 Cuma

AKP: Kinimiz dinimizdir

Tayyip ‘dağa çıkma’ polemiğinden yola çıkarak ‘bende işkence gördüm’ dağa mı çıkayım buyurmuş, oysa bir şiir yüzünden 3,5 ay Metris’te çiftlik hayatı sürdüğü biliniyor. Anlaşılan 26 Eylül 1996’da Abramovitz, Erdoğan’ı bayağı uçurmuş, ne de olsa hocası kuvvetli, onlar Tayip Erdoğan’ı, Tayyip’te ‘din’ üzerinden ‘şeyh uçurmaz’ mürit uçurur örneğinde de olduğu gibi halkların gözüne baka baka yalan söylemeye devam ediyor(lar.) Neyse bir TV kanalına katılıp, kendi hazırlattıkları soruları sorduran AKP, konuyu ne yapıp edip ODTÜ'ye, oradan da Göktürk-2 uydusuna getirdi.. Ee, Erdoğan'ın karşısındakiler biat etmekte üstüne düşeni yaptılar. Göktürk-1 es geçildi, Göktürk-2 üzerinden propagandayı yaptılar.

Gelelim konuya yani Göktürk-1 uydusuna:
Not: ODTÜ öğrencilerinin onurlu direnişinden sonra ortalığa çemkirip duruyor Erdoğan kliği. Kimse de sormuyor Göktürk-2 tamam da nerede bu Göktürk-1.. Ben söyleyeyim Göktürk-1’in 15 yıllık ömrü vardı, uçurdular 3 yıl sonra da Karadeniz gibi bir açık denize gömüldü kimsenin ruhu da duymadı. Şimdi de Göktürk-2 uydusu, bu uydunun durumu da mandirar(!) öyle ya neymiş ‘milli’ymiş, ulan kendinize ait bir PC’iniz bile yok, ne uydusu, hepsi toplama parça işi, kaldı ki uydu.. Şöyle diyelim RTE kliğine, senin İmam Hatip bilincin bunları kaldırmaya yeter mi(?) diye sormak da hakkımız: neden mi(?) o kadar ‘milli’ bir projeye adım attılar ki hatti hesabı yok, öyle ya ‘milli uyduyu’ Çin'den uçurdular, biz de yedik ya, TC’den uçmayan Çin’den uçabiliyor.
Not 2: 15 yıllık ömrü olan Göktürk-1'i üç yıl içinde düşürdüler, Göktürk-2'de üç yılla kalmaz topyekun düşerse şaşırmayın. Sonuçta karşımızda naif bir hükümet ve başbakan var. Talanla, zamlarla, satışlarla - özelleştirmelerle ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki düşüşleri Göktür-2 gibi olacak.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Kara propagandanın aracı

Ahmet Altan ve Yasemin Çongar Taraf gazetesinden istifa etmiş, bu isimlerden sonra bu listeye Neşe Düzel ile birlikte Pakize Barışta ve Murat Belge’nin istifaları eklenmiş. Bütün bu istifaları demokrasinin kara günü olarak karşılayan liberaller sanırım şuan acı çekiyordur. Hep derim İslamcı (belki de dinci gerici cenahtan çok) liberallerden korkmak gerekir, o yüzden de liberallerin “ileri de yapıcı dahi olsa” hiçbir özelleştiri sözcüğünü ciddiye almıyorum. 

Her neyse deyip eşekte odur deyip geçeyim.


Şüphesiz Taraf, AKP sayesinde kendini güvende hissediyordu. Ta ki, Erdoğan kliğinin “demokratlık oynamayı” bıraktığı ve “yeni Osmanlı rüyalarına daldığı” güne dek. Malumdur o günden itibaren de Ahmet efendi Erdoğan ve onun muktedir iktidarına salvo atışlara başlamıştı. AKP’lilerle liberallerin arasının açılması buna denk düşer. 


Belgelerle patlatılan haberler yerini artık Taraf'ın patlatılmasına gelmişti ve o da oldu. E artık ihtiyacın ortadan kaldırılması söz konusuydu ve Taraf’ın da işlevini yitirmesi söz konusuydu. 


Ne de olsa ikinci cumhuriyetin oluşturulmasında dinamo bir güçtü. Bir nebze de olsa işlerini layıkıyla yerine getirdiler. 


Bu işler böyledir: “AKP ile -arası açılan- bir Taraf’ın ayakta kalması mümkün değildi”, hele ki Ortadoğu’da at koşturma gayretindeki bir Padişah’ın Türkiye’sinde Taraf’a da yer yoktu, onun demokrasi diye mızmızlanan yazarlarına da.


Yeni görev yerleri belirlenmiş ya da seçilmiştir bilinmez ama şuan için, pislik silsilesinin ağı olan bir araçtan kurtulduğumuz bir gerçek…


Şimdilik bu…


Canları cehenneme.

13 Aralık 2012 Perşembe

* Erdal Eren'e dair

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;

Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemizde olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık.(bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var.

Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.

Cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölü korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur.

Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.

Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.

Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.

Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.

Devrimci selamlar.

OĞLUNUZ ERDAL
* Erdal Eren'e dair: Erdal Eren'i anlatacak tek şey sanırım idamından önce yazdığı Erdal'ın bu mektubuydu.

11 Aralık 2012 Salı

Orhan Pamuk'un dili

Orhan Pamuk işi gücü bırakmış ve geçenlerde (yani 10 Aralık 2012 günü) yabancı burjuva yazar - çizer kalemşor zevatıyla oturup Esad için mektup kaleme almış. Mektup deniyor fakat bana göre sipariş üzerine kaleme alınmış bir yazı.

Neyse soL gazetesi de iki gün sonra (demek ki haber değeri varmış) manşetten bir Orhancık fotoğrafı vererek eline de bir silah tutuşturmuşlar ve başlık olarak da “Orhan Pamuk tetikçiliğe başladı” demişler. Haklıdırlar, aynı şeyleri düşünüyorum, hatta bu haberi görür görmez benim aklıma ilk gelen başlıkta “Kılavuzu emperyalizm olanın” olmuştu.

Zaten o başlıkla da birkaç yerde paylaşıldı. .

Gericiler durur mu(?) soL’un bu manşetinden sonra sosyal medya denen heyula da emperyalizmin çığırtkanlığını yapan Pamuk’u yermek yerine soL’un manşetine takılı kalmış durumda.

Özetle “Nereden tutsanız elinizde kalır haberciliği” yapmışlar, zaten fazlası da beklenmez bunlardan.. Burada o haber portallarının reklamını yapmak (yapmayacağım) istemiyorum(!) ama hakikaten sınırları zorlayacak derecede paylaşımlar yapıyorlar.

Üçüncü sınıf, omurgasız, ne koku ne de ruh var…

Her şeyi geçelim gelelim konuya, Orhan Pamuk NATO generalleri adına demeç vererek bir nevi tetikçilik görevini üstlenmiş durumda. Emperyalist işgale karşı (beğenirsiniz, beğenmezsiniz) duran bir ülkenin liderine “Eğer çekilmezsen Kaddafi gibi ölünün götüne demir sokarlar”, “Ailenin de sonu kötü olur" diyebilecek kadar ne alçaltabilir, sosyal medya soL'un manşetinden sonra Orhan Pamuk ve “Fan Club”larından geçilmiyor, ki neden bu kadar tutuştular anlamış da değilim, neyse. Zira o mektubu bir de bu yönden okumak gerekiyor. 

Zira yine geçenlerde çarşaf çarşaf el kadar çocukların eline balta, satır, bıçak verip kafa kestirenler hakkında neden gıkları çıkmaz bu “Koyunist” sürüsünün?

Ne yani emperyalistlerle beraber Esad’ın ya da başka bir ülke liderinin (yöneticilerinin) demokrat ve/ya da diktatör olduğuna bunlar mı karar verecek, bu kadar net mi yani. Bu mudur olay?

AKP’nin paralı uşaklığını yapan o dereden beslenen ağızları da dünyanın en pis nehri olan Ergene’den bile kokmuş olan bu aydın zevatının ve onun biricik savunucusu liberallerin, ne kadar gerici eylem varsa Vakit gazetesiyle ortak alan satışına çıkmalarıyla tanınan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin kudurmaları nedendir bilinmez. Öyle ya NATO’nun emri, ABD’nin kavliyle göte çubuk sokma meraklısı bu arkadaşlardan başka kim savunacaktı Pamuk’u zaten?

İşte goy goyculuk budur.

Hrant Dink’in tetikçilerine emiri veren Ramazan Akyürek (dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire başkanlığı ve yine Trabzon İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemlerde İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından siciline -Emniyetteki hizipleşme içinde- irticai akımlara (Fethullah) yakın, dikkat edilmelidir, ibaresi düşülmüştür)  denen ve AKP’nin Hrant Dink'in Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle cezasını onayan Ombudsman diye atadığı eski Yargıtay üyesi Nihat Ömeroğlu’na bi’bakın değil mi? Kendisini aklamak için de, “Dosyanın kapağında Hrant Dink değil Fırat Dink yazıyordu yea" diye komik komik savunmalar yaptığını bi' araştırsınlar da iki çift laf etsinler.

Neyse bu kepazelik ancak bizim dini bütün Müslüman iktidara ve liberallere yakışır.

Orhan Pamuk, Bernard Levy gibi adamlar, emperyalist bir işgal tehdidi halinde, (Irak’ın işgali, Kaddafi’nin tekbirler eşliğinde linç edilmesi, taa Yugoslavya’ya kadar gider bu mesele) Avrupalı orta sınıfın zekası budur, halkları açık işgale ikna etmek ve kamuoyu oluşturmak.

Bu işlerin parolası ve sloganı bellidir: “Ne Sam ne Saddam”, “Demokrasi yokluğu”, “Kimyasal silah tehdidi”, “Halka zulüm.”

Şimdiyse Orhan Pamuk’la birlikte beş tane herif,  “Linç edilirsin, ailen de bundan nasibini alır” diyorsa, daha çaplısını aramayın.

Öyle ya Erdoğan kliği de her kürsüye çıktığında ya da bir TV kamerası gördüğünde kaşlarını çatıp BM’lere çemkirerek, NATO’yu göreve çağırıyordu.

NATO’nun himayesinde Almanya'nın göndereceği Patriot füzeleri içinde aynı ağzı kullanıyorlardı. Neymiş efendim: tetik bizim elimizde olacakmış.

Doğrudur: Türkiye bu iktidarla olsa olsa tetikçi bir ülke olur. O ülkenin yazarı da işgalci dili...
Not: Sakın Orhan Pamuk 301’den yargılandı, bu ülkede 30 bin Kürdün ve bir milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü dile getirdiği basit beyanına girip Pamuk savunusuna koşmayın. İğrenç bir şey olur, netice de tek bir öznenin bile adını zikredemeden şimdi elli emirliğe bölünmüş (Arap Ligi), siyahilere bayrak yedirilip ulu orta linç edildikleri, kadınların bütün özgürlüğünün yok edildiği devrimin savunucuları, bu ülkenin halkından toplanan vergilerle Kuzey’de besiye çekilen ve bu işin taşıyıcı ve taşeron firması konumundaki parça parça iş alıp kendini kotaran, fason AKP’den para aldığı için bir katliamı savunanların, Özgür Suriye Ordusu adlı ulu orta yerde hırsız ve çapulcu cinayet şebekesinin destekçiliğine düşerler. Bu iş AKP’li yetkililerinin “Patriot füzeleri” konusunda ki açıklamalarına benzer, ibretliktir efendim: tetik bizim elimizde!