27 Aralık 2011 Salı

Bir müftünün Noel Baba’ya dönüşmeye çalışması üzerine

Keşan Müftüsü, “Noel baba diye birisi yoktur. Aziz Nicholaos diye biri var ama bu uyduruk bir kişidir. Noel Baba baca ve pencereden giriyor. Ama doğru dürüst birisi olsa kapıdan girerdi” demiş.

Sözüm ona yılbaşı eğlencesinin kültürümüzde bulunmadığı görüşünü savunacak olan bay müftü, “Biz, neden onlar gibi yaşayalım ki? Onlar bizim gibi yaşıyorlar mı? Biz Noel’i Hıristiyan âleminden ithal etmişiz. Noel, bizim bayramımız değil. Kişi, ‘Hıristiyan gibi yaşayayım’ derse, bu tehlikeli olur. Ama ’Millet eğleniyor, ben de eğleneyim’ diyorsa, eğlencenin mahiyetine göre değişir. Eğer içkili, şaraplı eğlence yapılıyorsa, günahkâr olur” ve devamla da şöyle bitirmiş: “Noel Baba baca ve pencereden giriyor. Ama doğru dürüst birisi olsa kapıdan girerdi. Biz de kapıdan giriliyor. Kuran-ı Kerim’de; ‘Evlere kapıdan girin’ diyor. Neden bacadan giriyor ki?”

Hakikaten hem dumura hem de şaşkınlığa uğradım. Peki, sen onlar gibi yaşıyor musun, ya da bunların hepsi çocuklara masal olsa ne olur ki, hani masal ya neden rahatsız oluyorsun ki? Ayrıca inançların tamamı masaldan ibaret değil mi, tıpkı Hıristiyanlıkta ve İslam’da da olduğu gibi. Hem Noel moel adamın hümanist olması önemli değil midir? Hayalde olsa yılda bir aksakallı bir dede hediye veriyormuş gibi yapsa, ne olur?

Birde içkinin günah olup olmaması meselesiyle birlikte kapı meselesi var, zaten görev gereği işine gelmeyene günah, işine gelene sevap demekle mükellef bu arkadaş, bunun için para almıyor mu zaten? Kapı konusuna gelince Kuran-ı Kerim’de “Evlere kapıdan girilsin” cümlesi var ki tam bir ibretlik, 1400 yıllık İslam geleneğine uyuyorlar ya örneğin deve ve atlar yerine neden uçaklara ve arabalara biniyorsun diye sorsalar ne olacak? Altı-üstü müftülük makamında diyebilirsiniz ama asgari ücretin bir hayli üstü maaş aldığına eminim. Acaba hak ettiğini mi düşünüyordur bay müftü?

Tereddütte kaldım şimdi acaba biz mi Keşan müftüsünün mizahi zekâsını küçümsüyoruz, yoksa Keşan müftüsü mü bizim zekâmızı küçümsüyor, sizce hangisi? E ne diyeyim, Nasrettin Hoca olsa “Parayı veren düdüğü çalar” derlerdi ama konu tonton Noel Baba. Zaten Nasrettin Hoca’da bunların yakınından geçmez, bu anti-popülistlere karşı aksine tamda popülist tavrını korurdu.
Not: Müftüye bilgi: Noel Baba’nın dokuz adet geyiği vardır. İsimleri; Prancer, Dasher, Dancer, Vixen, Comet, Cupid, Donder, Blitzen ve Kırmızı Burunlu Rudolph. 
Not 2: Eskiden yılbaşı kartları vardı, malum şimdi yok, işte üstteki fotoğraf hem müftüye yılbaşı kartımız hem de kapak olsun, baksın baksın bizi ve Noel Baba’yı hatırlasın.
Not 3: Mizahın güçlü ismi Hoca’dan örnek verdik, sakın Nasrettin Hoca’yı bu işe karıştırmayın!

25 Aralık 2011 Pazar

Gereken şey alakasız birkaç kimsenin fenalığıdır, olanda budur

Allah’tan Diyanet İşleri Başkanı gibi gökyüzünde inandığım şekilci bir Tanrı yok, eğilmeme - kalkma göre beni yargılamıyor, buna da şükür ediyorum ama Diyanet İşleri Başkanlığı gençliğin yozlaşmaması ve ileride maneviyat ekseninde şekillenmeyen gençlik haline gelmemesi için gençlik için bir kampanya başlatmış, hatta kendilerini de aşmış durumdalar şuan, işi çocuklara kadar indirgemişler. Öyle ki bende kampanyayla rastlantı üzerine bugün karşılaştım. Sanırım Ekim ayı içerisine başlatılan bi'kampanya.

Kampanyanın adı: “Yaşasın camiye gidiyorum!” Diyanet kafaya koymuş bi’kere, ülkenin %100’ü illa da Müslüman ve İslam olacak. Adamlar işi gücü bırakmış hedef bile koymuşlar: %99’un %100’e çıkarılması(…)

Ülkede birçok şeyin tahmin edilenden hızlı değiştiğini şu 10 yıl içinde gördük, gördük de! Olmaz denilenlerin artık iyiden iyiye olası olduğunun kanıtı olan etkinliğin sloganını da. Merak ediyorum, yarın bir üstgeçidin üzerinde ufacık ve birbirinden sevimli, gülücükler saçan çocukların olduğu kocaman pankartlar asılsa“Yaşasın domuz eti yiyorum” veya“Yaşasın kiliseye gidiyorum” diye çalışmalar yapılsaydı, nasıl bir tepki alınırdı diye düşünmeye başladım.

Bilirsiniz!

“Türbana özgürlük” diye ortalıkta fink atıp, ona buna özgürlük isteyenlerin olduğu bi’dönem yaşadık, hatta Mersin ve Sivas’ta babasının elinden tuttuğu 9 yaşındaki bir kız çocuğu “İlköğretime Türbanımla gitmek istiyorum” bile demişti. Bunları dillendiren ve liberal özgürlüğün bol olduğu bizim gibi ülkelerde, 9 yaşında olan o kız çocuğu büyüyüp 13 yaşına geldiği zaman “Kocaya kaçmak istiyorum” derse buna ne diyeceğiz, değil mi?

Özgürlük mü olacak bütün bunlar?

İstediğiniz propagandayı yapın, hatta tüm dinler yapsın, tüm siyasi görüşler, partiler, takımlar, dernekler, kim yaparsa yapsın, kanunlara uygun olduğu sürece nasıl yaparsa yapsın diyeceğim ama yok, kanuna da inanmıyorum ki. Diyanet İşleri, bütün işini - gücünü bırakmış “Dinde zorlama yoktur” diyeceğine, bırakmış bunu bi’yana çocuklar üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor.

İnsaniyet diyeceğim ama kime diyeceksem, bu ülkede her boka vergi yetmiyormuş gibi, sağlık, eğitim ve diğer insani temel ihtiyaçlar için para ödediğimiz de bir yana, bütün bunlardan ennn yüksek payı ve bütçeyi alan diyanet haddini aşmış: gözünü ufacık çocukların üzerine dikmiş… Toplanan vergilerle yapılan işe bakın işte.

Hani oldu ya: şimdi kalkıp “Yaşasın camiden kurtuldum” ya da “Aydınlanın artık, dinden kurtulun” diye afişler assam, Tayyip Erdoğan kürsülerden bangır bangır bağırdığı ve bazen de çemkirdiği şu “İleri demokrasi”den dolayı polis rahat bırakır mı, beni?

Ne diyeyim, afişinde samimiyetsizliğin ispatlandığı en büyük kampanya bence bu kampanya olmalıdır. Ve öyledir de, inanın!

Kul hakkından söz ediyorlar, kaynak gösteriyorlar.

Kaynakları Kur’an! O kaynaktan hareketle açın bakın diyorum bende Tevbe Suresi’nin 106. ve 110. ayetlerine(?) “Bir bina inşa ettiler(…)”

Benden bu kadar, devamını gidip araştırıp, okuyun derim.

Son söz olarak: hakkımı helal etmiyorum, edene de etmiyorum. Üzerinizde hakkım var, ezilenler üzerinden şavşatalı bir şekilde semiriyor ve asalak gibi besleniyorsunuz.

Beddua okuyorum hem de bütün kadınların, çocukların, ezilenlerin, yoksulların ahı ve bedduası üzerinizde olsun diliyorum.

Âmin!

24 Aralık 2011 Cumartesi

Unutturulmak istenenlere dair...

Kahramanmaraş Katliamı’nda aciz kalan Ecevit hükümeti sıkıyönetim ilan etmişti. Demirel, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” derken Türkeş, “İktidar yarından da yakın” diyordu.

Bugünse iktidar da AKP var. Sivas Katliamı’nın anması AKP eliyle yasaklandı. Düşünün acılarınızı anmak bile yasak. Buna da ‘ileri demokrasi’ diyorlar.

Bugün Maraş Katliamı’nın 33. yıldönümünde ise AKP’nin ‘ileri demokrasi’si on yıldır bütün hızıyla devam ediyor. Dün Maraş olayında ortaya çıkmayan asker, bugün anmaya AKP’nin ordusu konumunda dipçikleriyle katılabiliyor. Buna da demokrasi diyorlar.

Oysa tıpkı 1993’te Sivas’ta gerçekleşen dinci katliam gibi, Kahramanmaraş Katliamı’da bağrında binlerce öykü barındırıyor. Dindir, milliyetçiliktir, gericiliktir, cehalettir. Bütün duygularıyla, aymazlıklarıyla oynanarak bir anda caniye dönüştürülen kurban, bir Alevi öldürmek karşılığı vaat edilen beş hacılık mertebesini ahirete kadar bekleyecektir, ama hayat gerçektir, ter içinde, Temmuz ayında, kışlık soğan satacaktır, bütün yoksulluğuyla. Cehennemin dibine kadar yeri var: dininizin, milliyetçiliğinizin, gericiliğinizin, demokrasinizin ve cehaletinizin.

Düşünün ‘Unutmayacağız’, ‘unutturmayacağız’ sözünden bile rahatsız olan gerici bir güruh var. Bilin: Bu insanlık suçunu unutturamazsınız.

Bilsinler: Kırmızıçizgilerinizi ihlal etmeye devam edecek birileri... Tıpkı hayatı ihlal edenler gibi.

22 Aralık 2011 Perşembe

17 Aralık 2011 Cumartesi

TİME dergisine kapak olma meselesi ve köpeklerin sesi

Amerikan TİME haber dergisi yılın adamı olarak protestocuları seçmiş. Malum dergi Ortadoğu genelindeki muhalefetin Avrupa ve ABD'ye yayıldığını, bu protestocuların küresel politikaları yeniden şekillendirdiklerini belirtmiş.

Ee işlerine geliyor elbette, Ortadoğu’da 22 bölgede rejim değişiklikleri yapacağız* diyen eski bir dışişleri bakanına mevcutlar nihayetinde. Elbette kendi protestocularını kapaktan gösterecek, neticede şimdilik onlar Erdoğan’dan daha önemli ve nitelikliler gibi görünüyor. Fakat konu bu değil, konu AKP’ye yakın olan gazete ve medya kanallarının (gerçi AKP’ye yakın olmayan medya kuruluşu mu var şuan için: Aydınlık, BirGün, Evrensel ve haftalık soL Gazetesi dışında) Recep Tayyip Erdoğan için deyim yerindeyse cansiperane TİME’in Erdoğan’ın yolu ‘ERDOĞAN’S WAY’ diye ön bir çalışma yapması ve kapağını da bunu taşımasıydı, gece gündüz kâğıtlar üzerinde ve web siteleri üzerinden ‘olmayan gururlarının’ ne kadar da okşandığından ve onur duyduklarından söz edip, sosyal paylaşım ağlarından ‘Erdoğan’a oy verin’ diye yönlendiriyorlardı. Bir nevi işbirlikçilikleriyle övünüyorlar ve şükran duyuyorlardı. Kim bilebilir belki de Erdoğan bunlardan ötürü kendisini ülkenin sahibi olarak görüyor olmadı %50'nin sahibiyim diye Avrupa ve Ortadoğu'da Amerikan finansmanıyla çıktığı 'Arap Baharı' turlarından dolayı övünüyordu.

Ne olduysa TİME’in kapağında ‘ERDOĞAN’S WAY’ yerine ‘PROTESTER’ (ilginçtir derginin kapağında kullanılan simgesel protestocu resminin hemen üzerinde yazan cümle ise oldukça anlamlı; ‘Arap Baharı’ndan Atina’ya, Wall Street’i işgal et’ten Moskova’ya’ ibaresiyse oldukça manidardır) kapağını görünce bizim objektif ilkeleriyle donanımlı olan gazeteciklerimizin TİME’in ‘Yılın kişisi’ anketinden sonra bu muhabbeti anında kestiğini görüyoruz.

Örneğin Sabah gazetesinden Engin Ardıç denen dallama hemen geçmiş bilgisayarının karşısına şöyle bir yazı yazmış. Başlık şu ‘Büyütmeyin demiştik’ hakikaten komik bir durum. Büyüten zaten biz değildik ki, öyle ki TİME dergisine kapak olmanın derecesini bile belirtmiştik ve TİME'in analizlerinin yersiz hatta hiç bir tezinin (komplosunun) gerçekleşemediğini dilimiz yetiğince anlatmaya çalışmıştık. Ne diyelim ki, liberalizm işte böyle bi’şeydir, Sartre’nin rezil tanımını bile geçiyor işte bu tipler. Sahibinin sesi çıkmıyor da köpeğin sesi çıkıyor misali önüne kemik atan kimse varmış gibi havlamaya yine başladılar. Biliriz ki TİME ya kapağına Amerikan politikalarıyla tam uyuşanları (işbirlikçi ve destekçilerini) ve/ya da en kadim düşmanlarını ve nefret ettiklerini çıkarır, öyle ya TİME’in en eski geleneği ve politikası budur. Tıpkı yukarıda ki gibi bir Fil'in poposu TİME’a kapak olursa, Tayyip neden olmasında demiştik. Ama yorumlarıyla bizi kıskançlıkla itham edenler bile oldu: )) Sağ olsunlar, kısa bir süre sonra bizi anlayacaklarını umut ediyoruz.

Şunu da söylemek gerekir, bizim ve de diğer ülkelerdeki her türlü ‘özgürlük’ düşüncesinin yerini ahlaksal ve siyasal bir liberalizmin çabucak elde edilmiş konsensüsüne bırakarak kendinden vazgeçenlere artık şunu demek yerindedir sanırım. Bu bizzat düşünce düşünce olarak kendinden vazgeçmesi olayıdır ve hem Engin Ardıç hem de Serdar Tugut vb. gibilerinin durumunu dillendirmekte ve anlatmaktadır. Hakikaten kendilerine gelmeleri gerekiyor, hatta becerebiliyorlarsa belirli bir sürede susmalıdırlar.
***
Neyse ankete gelelim malum ankette Erdoğan ilginç şekilde anketin ‘en popüler’ listesinde olduğu gibi, ‘en az popülerler’ listesinde de başı çekmiş… Nedendir bilinmez ama akla Hitler’i getirtiyor bu durum. Biliyoruz ki Hitler’de en popüler ve en yoğun desteği meşru yollarla geldiği iktidarda kaldığı yıllarda almıştır, şimdi de Tayyip Erdoğan. Bir benzerlik daha işte, o da çoook oy alıyor ama sevilmiyor hem de en az Hitler kadar. İlginç değil mi?

Ne diyelim üzgünüz ‘Başbakan’, ‘Yılın kişisi’ değilsiniz, biraz daha çalışın!

* Hatırlayanlar bilir(¿) Bush yönetiminin dışişleri bakanlığını yapan Rice “Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri kapsamında bu proje içinde yer alan 22 ülkede rejim ve sınır değişikliği yapacağız” demişti.

14 Aralık 2011 Çarşamba

"Aydın Aptallığı" üzerine

Aydın olmanın birinci şartı itiraz etmektir! Türkiye'de kendine aydın diyenlere bakın hepsi meclisin sağ tarafında oturmuş, cahilce iktidar goygoyculuğu yapıp sola akıl veriyorlar... Dünyanın bütün parlamentolarında meclisin sağında oturanlara sağcı diyorlar, bizde de ne gariptir ki solcu oluyorlar. Biz bunlara dangalak diyoruz. Yanlış bilmiyorsam Mao’da bir yerde “Aydın Aptalı”ndan söz eder, ve şiddetle yerer. Haklıdır, çünkü aydın değildirler.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Hopa davasının gösterdikleri ve iktidarın kirli işleri

Tarih 09. 12. 2011 Cuma gününü gösterdiğinde, sokaktaki devrimcileri ve toplumsal gerçek muhalefettin olmayışı yaygarasının asılsız olduğunu Ankara’daki Hopa davası bir gerçekliği iktidarın inadına bir kez daha göstermiş oldu. Dikkat ettim, Hopa davasının görüleceği tarihi belki de burjuva ve liberal medya kendi sınıfının çıkarlarını gözeterek görmedi, görenlerde belki de sırf adı gazetecilik olsun diye göstermelik bir yayıncılık gösterdi. Ama en önemlisi bir çoğunluğu bu işi yaparken AKP’den çekinerek yaptı.

Netice de onlar bunu bir devlet meselesi olarak görüyor ve/ya da Erdoğan’ın devlet meselesi olarak görüyorlardır. Bana göre değişen bir şey yok, sonuçta her ikisinde de Erdoğan başroldedir.

Okuduğuma göre Avrupa ve Amerika’da da bu iş böyleymiş, örneğin New York basını ve TİME dergisi. TİME'i ciddiye alanlar bence sefilce hareket ediyorlar. Öyle ya yıllardır köklü bir dergi diye ortalıkta akla hayale gelmeyecek kapaklar yapıp gündemi ciddi bir şekilde meşgul ediyorlar.

Örnek vermek isterim: TİME dergisi Avrupa-Asya ve Güney Pasifik kapağında Erdoğan’ı gösteriyor, yine aynı tarih ve aylarda belki de aynı günlerde gündeminde TİME’in bu sefer ‘INVESTION ISSUE’ diye kapakta bir kuş portesini görebiliyoruz. Burada da akla şu soru geliyor Amerikalılar kendilerine ya da çalışacakları adamların resmini kapaktan vererek akla aykırı bir şekilde analizler yapıyorlar, elbette TİME diğer kapağında ‘INVESTION ISSUE’ derken kapaktaki kuşun kendisine çalıştığını ima etmiyor, onlar kendilerine kimin çalıştıklarını eminim benden de sizden de iyi biliyorlardır. Öyle ki ‘analizi yapılan kişi’ bile inanmıyor ve ‘bu ben miyim’ diye iç geçirip, mutlu bir tebessüm gösteriyor. Zira Erdoğan, kendisine işi görülünceye kadar netice de yanağına düşüp kalktığı içten olmayan bir öpücük kondurulduğunu ‘iyi bir hatip’ olarak umarım biliyordur.

Çünkü aynı TİME kapağında bir Filin poposunu tıpkı şuradaki gibi gösterebiliyor. O yüzdendir ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının durumu budur, bu durumu sağlayan ve bizlere gösterende birebir Erdoğan’ın hareketleridir. Bir de bildiğimiz emperyalizmin tarihler içerisinde deşifre olmuş bugün için global diye tanımlaya bileceğimiz küresel adımlarıdır.
Bayağı bir geriye gidersek, İngilizlerin Hindistan, Fransızların Cezayir, Amerikalıların Vietnam’la başlayıp, Küba’yla süren daha sonrasında Afganistan ve Irak’a kadar uzanan Ortadoğu’da CIA’nin yürüttüğü şu global politik çizgisidir. Buna elbette dönemin Türkiye’sinde emperyalizme karşı bir halk hareketi olarak doğan Kuvay-î Milliye Hareketi’nin başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı’nı da ekleyebiliriz, bununla birlikte dönemin soğuk savaş politikalarını da.

Emperyalizmin ölçüsüz kazandığı yerlerde hayali bir politika yürütmek isterken kullandığı birincil araç burada elbette medyadır. Geçmiş dönemin şartlarında TV’lerin olmadığı dönemlerde radyolar, gazeteler(…) günümüzdeyse TV’ler ve teknolojinin akla hayale gelebilecek her türlü araç ve gereçleri.

Yine Amerika’nın Suriye’de lider olarak görmek istediği Galyun, Wall Street Journal’de konuşabiliyordur ve Amerikan rejiminin İran ve Lübnan Hizbullah’ına
(hatırlayanlar bilir Lübnan Hizbullah’ından söz ederken karıştırılmasın İstanbul-Beykoz'da bir villaya 17 Ocak 2000'de düzenlenen operasyonda silahlı çatışma sonucu Hizbullah terör örgütünün elebaşısı Hüseyin Velioğlu’nun ölümünden öncede Lübnan Hizbullah’ı Türkiye’deki Hizbullah örgütünü tanımadığını deklere etmişti) kadar uzanabileceğinin propagandasını yapabiliyor.

Esad’ın Erdoğan’a, Erdoğan’ın Esad’a kameralar karşısına geçip ‘Arap kardeşim’ demesinin üzerinden bayağı bir zaman geçti, Esad’ın aptallığı o gün zaten yüzünden okunuyordu ve Erdoğan (yine o gün
bunu TV’den izlerken görmüş ve her ikisine hakikaten ne kadar küfür biliyorsam sıralamıştım) oysa ta o gün oymaya başlıyormuş meğer Erdoğan ‘Arap kardeşi’nin altını. Şimdiyse görünen köy kılavuz istemiyor, dün acımazsıca Erbakan hocasının kadim dostu Kaddafi’nin ipini çekerken, bugünse Esad’ın ipini Amerikalıların ve NATO’nun çıkarları doğrultusunda çekmeye çalışıyor.

Çünkü Amerikalıların Libya’da Kaddafi’yi devirmek için harcadıkları ve NATO üzerinden Tayyip Erdoğan’ın eline saydıkları paralar bugün Suriye’de sözüm ona Esad muhaliflerine para ve silah olarak Ali Babacan’ın sözlerinde kendini
bulabiliyor.

Özetle TİME ve Türkiye’deki işbirlikçi uzantıları sözcükleri artık piçleştirmeye başlamıştır, bu da sevgili
Merdan Yanardağ üstadın “Hopa davası yeni rejimin turnusol kâğıdıdır” başlıklı yazısındaki gibi şu sözünü hatırlatıyor: “...liberalizmi yenilgiye uğratmak ve toplumdaki akıl tutulmasını parçalamak için bütün koşullar olgunlaşıyor.” Evet, tamda bu noktadayız. İşte Hopa davasındaki siyasal gelişme sokağın boş olmadığını, mutlaka herhangi bir köşesinde sokaklarda devrimcilerin olduğunu bir kez daha gösterdi.

Çünkü günümüzde gazeteciliğin artık piç bir meslek olduğu ve en müthiş piçlerinde Paris ve New York’ta yaşadığını bizlere gösterdi. Sonuç olarak bu piçlerin bazen de Türkiye’ye geldiğini bir TİME dergisinden, bir de AKP’ye yakın olanlardan görebiliyoruz!

Umarım ki, Hopa davasında kendini gösteren sosyalist sol muhalefetin ve AKP’nin kirli işlerini ifşa edenlerin, son dönemlerde popüler olan ve sırf iktidara muhalif ettikleri için emperyalizm üzerinden yürütülen ve de birçoğunun haksız yere tutulduğu Ergenekon, Devrimci Karargâh, KCK üzerinden tutuklu bulunanlar içinde gösterilmesidir.

O yüzden Gramsici gibi hücrelerinde yazıp, Metin Lokumcu gibi direnenlere: Hopalı yoldaşlara, TKP’lilere, BDP'lilere: Hasip Kaplan ve Sırrı Süreya Önder'e, CHP'li Şafak Pavay'e, Behzat Ç dizisindeki Akbabaya yani Berkan Şal'a, Ankara Sanat Tiyatrosu sanatçılarına, ÖDP’lilere, Liseli Devrimcilere, Halkevci, Kolektif ve Gençlik Muhalefeti üyelerine, bu ülkenin gerçek aydın yazarlarıyla birlikte özgürlük için sokağa çıkan herkese selam olsun!


Che Guevara'nın da dediği gibi: "Venceremos!"

Kazanacağız!

Gündoğdu Marşı

Hopa tutukluları serbest… Metin Lokumcu anısına ve Hopalı yoldaşlar için!

9 Aralık 2011 Cuma

Var oluşçu pezevenkler!

Kabul ediyorum, ülke normalde de çok karışık, şuan daha da karışık gibi ve karışacakta. Evet, belki de tarihinde görülmemiş bir şekilde bir oyun oynanıyor, kabul ediyorum. Çok büyük oyunlar oynandığı muhakkak, hem de emperyalizmin bilinen ayak oyunlarına yakın bilindik oyun, uyunana aşk olsun. Öyle ya başbakanımızın alnı secdeye varıyor, namaz kılıyor. Daha neyi dert ediniyoruz.

Sonuçta iktidarın vermiş olduğu mukaddes güç, AKP’yi muktedir kıldı. Tayyip’e padişahlığı yakıştıranlar Tayyip’i artık çok farklı yere koyuyor. Tanrı ötesi bi’şey, seçilmiş kişi falan muamelesi yapılıyor şuan kendisine. O bu değil, halis muhlis Türk İslam şeyi işte.

Sıralama yapıyorum: bunlardan birincil isim elbette Egemen Bağış denen zatla birlikte, Ali Babacan, Davutoğlu ve yılanın başı gibi görünen BOP eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kliği ile birlikte İngiliz gülü Abdullah’tır. Elbette asıl kral ve kraliçe durumundaki kişi Fethullah kliği asal olarak bu pisliğin başını çekmektedir. Öyle ki Fethullahçı cenah var oluşçu pezevenkler tanımını hak etmektedir.

Öyle ya herkes çeşitli tezler sıralıyor; kısaca anımsayalım. Birinci ve en doğrudan tez şu: futbol camiasındaki dengeleri bozmak, oluşan çatlaklara yerleşmek için büyük bir hamle gerekti, şimdi şike cezalarının indirilmesi, ardından tutuklu bazı isimlerin salıverilmesi ihtimalinin ortaya çıkması, cemaat “operasyonunun” yarım kalması endişesi yaratı.

Birincil örnek Serdar Turgut denen ipne… Kendine bakmalıdır.

İkinci tez, bir öncekinin üzerine bir adım daha atıyor ve işin içine Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davaları, tutuklu milletvekilleri gibi boyutları katıyor. Kabaca, şike soruşturmasından tutuklananların salıverilmesi diğer davalar için de emsal olacak; cemaat AKP’nin bu davalarda da geri adım atmasından çekiniyor fikri ortaya atılıyor.

Üçüncüsü de, benzer şekilde, ikincinin bir devamı gibi… Yüzde 50 oy, üzerine seçim sonrasında düzen muhalefetini hırpalamakta gösterilen başarı, AKP’de kendisini bu noktaya taşıyan iddialardan uzaklaşma eğilimini güçlendiriyor, Emre Uslu, örneğin, internetten “yeni anayasa umudum kalmadı” yollu şakımalar yayımlıya biliyor. Planın arkasındaki Arınç argümanlarını katmıyorum, Erdoğan’ın başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı hülyalarının Gül’ün “psikolojisi” üzerindeki etkileri vesaire de bi’yana. Bunlar sıralanıyor ve bir fısıltı halinde “Erdoğan sonrası AKP ne olacak” sorusu dillendiriliyor. Sikimizde değil, umurumuzda da.

İç içe geçen bunca şey, bazıları düpedüz saçma gibi görebilir, örneğin 2. Cumhuriyet’in payandalarını düzenin bütün kritik kurumları içerisine yerleştirmek olan bir siyasi hareketin, yeni rejimi tesis ettikten sonra futbol gibi hayli kritik bir alanda neden frene basmak isteyeceğinin yanıtı yok.

Öyleyse? Emperyalizm!

Çünkü biliniyor ki emperyalizm son çeyrek yıldır din üzerinden saldırıyordur (ve) fakat dün milliyetçilik etkisini ön plana sunuyordu. Günümüz döneminde ise Müslüman toplumunun dini değerlerini suiistimal eden var oluşçu pezevenkler artmakta, bırakın vatanı, arsayı bile kişisel duygularından dolayı Afrika’da bile görülmemiş bir politika yürütülmekte ve başını da FBI çiftliklerinde, CIA’nin kucağında Suudi Arabistan’a girmesi yasak olan ve Arap anayasasınca idam edilecek ve de her şeye ağlayacak bir var oluşçu pezevenkimiz var: adı da Fethullah Gülen!

Bilin istedim: hesaplaşacağız!