14 Eylül 2011 Çarşamba

Erdoğan’a inanmıyorum..



“Esad’a inanmıyorum..”
(Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye üzerine,
basına verdiği demeçten.)

Bir şehir efsanesidir gidiyor Türkiye ile İsrail arasındaki şu kavga meselesi. Türkiye’nin genişleyen manevra alanının en önemli öğelerinden birisidir oysa İsrail ile çatışma.

Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlenmeye başladığı yeni heveskâr rol ve İsrail ile yaşanan çatışma birçok tartışmayı beraberinde getirecek gibi olsa da filmin sonu aslında belli. Amerikalılar iyi, İsrailliler kötü imajının yaratılması meselesidir.

Her ne olursa olsun, yaşananlar yeni bir dış politik konseptin habercisi olarak algılanıyor gibide olsa Tayyip Erdoğan’ın 2006 yılında başlayan ve tespit edilen konuşmasında tam olarak 34 kez dille getirdiği
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım sözünü anımsatıyor. Öyle ki medya aracılığıyla bir kamuoyu yaratmak için şu TV kanallarını ve gazeteleri kullanmaya başladılar bile.

Oysa şu Arap Baharı’nda yeni konseptin içinde İran'a yönelik uluslararası ablukaya katılmak ve Suriye'ye olası bir saldırıyı örgütlemek de dâhil birçok problemli açmaz bulunuyor. Şimdi geleneksel Türkiye dış politikasına yeniden sarılıyorlar, fakat buna yeni bir şey daha ekleyerek: Milli meseleler. Türkiye dış politikasının en büyük ayırt edici özelliği milli meseleler sanırsınız. Ki AKP, Kıbrıs milli meselesinin yanına bir de Gazze milli meselesi eklemeye çalışıyor. Tabii ki Amerikan paralelinde ve onlarla örtüşen politikalar eşliğinde.

Bush dönemi ile Obama döneminde değişmeyen ender şeylerden birinin Türkiye’ye biçtikleri rol olduğunu görmemiz gerekiyor. Ayrıca Türkiye’yi, siyasal İslam’ın seküler bir sistemin içerisinde nasıl absorbe edileceği hakkında güzel bir örnekte veriyorlar. Yani milliyetçi bir dış politika ile yeni Osmanlıcılığı bile bir tür milliyetçilik olarak göstermeye çalışıyor Erdoğan.. Öyle ya artık bu söylem çerçevesinde Çeçenistan’ı, Kosova’yı birer milli mesele olarak önümüze koyabilirler. İşin açıkçası bu son yaşanan şeylerden sonra öyle bir şey olsa bile şaşırmam da.

Tayyip Erdoğan Türkiye’yse(?) Türkiye, Ortadoğu halklarını İsrail ile iyi geçinerek hiç bir zaman ikna edemez, iletilmek istenen demokrasi mesajını da iletemez. Bu yüzden İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik hem Türkiye dış politikası açısından, hem de geniş perspektifte baktığımızda ABD çıkarlarının Ortadoğu’da temsili açısından kaçınılmaz gibi görünüyor.

Şuan için ABD, Netanyahu hükümetinden hiç memnun değil gibi davranıyor. Onları, kendilerine iç politikada rakip olarak gördükleri neo-conlara yakın buluyorlar. ABD’nin barışçıl olarak izlemek istediği birçok politikanın önünde engel oldukları görüngüsüyse çabası.

İsrail’in de Ortadoğu’da manevra alanı gittikçe daralıyor. İsrail’de yeni, barış yanlısı bir hükümet kurulması hem ABD çıkarlarına uygun olacak hem de AKP’nin bir zaferi olarak algılanacak meselesi için cansiperhane bir halde çalışıyor. Tabi yiyen(ler) olursa…

Daha önce de demiştik(!) Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin ortaya çıkışı ve temelleri 2004-NATO İstanbul Zirvesinde atıldı… BOP’un ortaya çıktığı, tohumlarının atıldığı bir ülkeyiz. Bunun amacı Türkiye’nin de BOP’un bir parçası olmasıydı ve oldu da. Bilinen bir gerçekte başbakan Erdoğan’ın kendisini projenin eşbaşkanı olarak konumlandırıyor olması. Sorun yok! O gün bugündür Türkiye ABD’nin isteğini yerine getirmeye çalışıyor. Ortadoğu’da Tayyip Erdoğan kliğine tur attırmalarının temel ve tek sebebi de bu zaten.

Evet, BOP bir Bush projesiydi. Bush’un agresif politikalarıyla şekillendi ve Obama ise kendini Bush’un bu politikalarından farklılaştırmak istiyor. Bu yüzden Obama’nın ağzından Büyük Ortadoğu Projesi lafını pek duymuyoruz. Obama ve Dışişleri Bakanı Clinton, çok taraflı bir siyaset izleme gereği duyuyor gibi görünse de, Bush yönetiminin Dışişleri Bakanlığını yapan Rice
“Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri kapsamında bu proje içinde yer alan 22 ülkede rejim ve sınır değişikliği yapacağız” demişti. Emperyalist bir devlet olarak ABD’nin bir gecede işleri olmuyor. Bir hükümet gelip altyapıyı hazırlıyor. Diğer hükümet geliyor, hazırlanmış olan altyapının üzerine yeni çalışmalar ekliyor. Ortadoğu’da yaşananların hiçbiri rastlantı değil. Bu sürpriz olarak ortaya çıkmadı. Bunlar daha önceden her ince ayrıntısı düşünülüp, hazırlanmış olaylar. Tunus, Sudan, Mısır, Suriye, İran…(?).

Hatırlayalım Bush’un politikaları ise
(Afganistan ve Irak işgali) Avrupa halkları tarafından desteklenmemiş, sadece İtalya ve İngiltere hükümetleri tarafından desteklenmişti. Ayrıca Obama, ülkesinin iç krizinin de etkisiyle Ortadoğu’da kendini çok gösteren bir lider olmadı. Çok aktif de değil ama geleneksel ve emperyal Amerikan politikaları oldukça aktif bir şekilde devam ediyor. Oysa Bush’un kurmaylarından Paul Wolfowitz sürekli bölgede temaslarda bulunuyordu. Zaten Erdoğan’ı hazırlayanda Wolfowitz’di.
***


Son olarak Wolfowitz’in Erdoğan’ı başkaları adına heyecanla üstüne üstlük ayrı bir devlet, ayrı bir Anayasası ve ayrı bayrağı olmasına rağmen“Suriye bizim iç meselemizdir” diye konuşabiliyorsa, böyle birisinin gittikçe daralan İsrail’in Ortadoğu’da manevra alanı genişletmeye çalıştığını daha net olarak görebilmemiz gerekiyor.

Daha dün Libya’da Kadaffi’nin ipini çeken, Esad’a
“Kardeşim…” diyen ve daha sonra Suriye’de Esad muhaliflerine Türkiye üzerinden silah gönderen, Arap politikalarından övgüyle söz eden ve çeyrek yüzyıldır Arap politikalarının “Amerikalılar iyi, İsrailliler kötü” palavrasıyla Arap Baharı’nı karşılamak adına Müslüman ülkelerin zabıtası konumunda olan birinin, Amerikalılar tarafından zorlan attırıldığı Ortadoğu turlarını izlemekteyiz. Belli bir süre daha izleyeceğiz.

Bundandır ki, Tayyip Erdoğan Amerikan’ın iradesidir ve Amerika adına konuşmaktadır...

Ve görevini layıkıyla yerine getirmediği takdirde de başta İsrail olmak üzere aynı kişiler tarafından da ipi çekilecektir…

Öyle ya -yanlışta olsa, ideolijikte olsa- geçmiş dönemlerde "Kardeşim..." diye hitap ettiği birisine "(...) inanmıyorum.." diyen birisine inanmamızı bizden kimse beklemesin...

Ne diyelim makarna ve kömür dağıtmak dışında yeni marifetlerde edindi.

Müttefikleri sağ olsun!

2 yorum:

Erdoğan'ın demokrasi anlayışı başkaları için dedi ki...

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, yoğun bir haftaya başlamak üzereyken, Paris’te bir Franko-Türk, hüzünlü bir gençle karşılaştım. Kaygılı Reyhan Yurdakul ve 12-15 Eylül günleri arasında Mısır’ı, Tunus’u ve Libya’yı ziyaret edecek olan Erdoğan arasında ne kadar çarpıcı bir zıtlık var. Bunun yanında, RTE büyük bir gösteriyle Müslüman topraklarda kendini demokrasinin şampiyonu olarak ilan ediyor. 65 yaşında, gazeteci ve yazar, Odatv sitesinin koordinatörü ve editörü olan Doğan Yurdakul ise altı aydır nedensiz olarak hapishanede bulunuyor.

Türkiye’nin en büyük hapishanelerinden biri olan Silivri’de, Ahmet Şık ve Nedim Şener’le aynı koğuşu paylaşıyor. Bu üç kişiyle birlikte aynı kaderi paylaşan ve bir örgüte üye olmakla suçlanan yaklaşık altmış gazeteci bulunmaktadır. Doğan Yurdakul, 1971’deki darbeden sonra iki yıl boyunca hapishanede kalıyor. Yani, o hücreleri ve işkenceyi zaten biliyordu. 1980’de askeri darbeden sonra, mahkûmiyetten kurtulmak için ülkesinden kaçması gerekiyor. Fransa’da geçen yıllarından sonra yeniden ülkesine dönecek. Ayrıca, bizim dilimize hayranlığını hapishanenin derinliklerinde Fransızca-Türkçe sözlük yazmaya kendini adayarak gösteriyor.

Bununla birlikte, daha önce generalleri peşine düştüğü bu insan, bugün onlara suç ortaklığı yapmakla suçlanıyor! Tuhaf. Ama Erdoğan’ın adaleti tuhaflıkları umursamıyor. Yalnızca, muhalif gazetecileri sessizleştirmeyi içeriyor. Böylece, Doğan Yurdakul’a sorulan sorular polis tarafından soruşturma yapılmadan hazırlanmıştır. Gazeteci, yayınladığı haberlerde anlatıyor: “Bir hukuk profesörünün sanıkların tutukluluk sürelerinin uzamasını eleştirmesini haber yapmam suç delili sayılmıştır.” Ve hala: “Yazdığım bazı yazılar ve haberlerin başlıkları bir araya getirilmiştir.”

Neden? Değişik bir tekniğe göre, örneğin “guerre” kelimesi ararken, iç savaş kışkırtıcılığı suçu üretilmesine sebep olmuştur. Mahkûmların üzerinde Damokles’in Kılıcı’nın sürekli asılı olmasıyla her şey tamamdı. Davaların ne zaman gerçekleşeceğini bilmek, iddianameyi öğrenmek, yakınlarını ayda en fazla bir kere görmek imkânsızdır. Doğan Yurdakul’un kanser hastası olan eşi bile onu göremiyor. Bitkin olan eşi, son görüşmesinde saatlerce beklemek zorunda kalıyor. Kızı Reyhan da tam dört saat arandı; babasına yalnızca beş dakika sarılmak için. Son yıllarda özellikle son bir yıldan beri, yolsuzlukların üzerine giden her yaştan meslektaşımızın kaderidir bu durum. Bir gazete muhabirine göre, Türkiye, ifade özgürlüğüne saygı duyan 178 ülke arasından 138. sıraya yerleşiyor. 2011 ilkbaharında gazetecilere yapılan baskınlardan hemen sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok itiraz gerçekleştirilmiştir; ama bu kısa sürdü. Bundan böyle Türkiye’nin gerçeği parlak bir sis perdesiyle kapatılıyor. Yalnız, Türkiye’nin nasıl büyüceği hesaplanıyor. İslami lider rüyasıyla başı dönen RTE’nin tehlikeli ve kavgacı açıklamaları birbirini izliyor ve yeni Arap demokrasisine önerilerde bulunuyor; ama onlar da kendi aralarında çelişkiler yaşıyorlar.

Beni etkisi altına alan, anlatılan büyük hikâye dışında bu küçük hikâyedir. Yani, diğer gazeteciler gibi hapishanedeki birinin kızı olan Reyhan’ın kişisel trajedisidir.

2008 yılında RTE, acımasız gerçeği, yani kendi rengini belli etti. Bir basın toplantısında biraz ciddi bir şekilde kirliliğin artışı üzerine soru soran bir gazeteciye aşağılayıcı bir şekilde şunları söylemişti: “Ya yalan şeyler yazmayı bırakırsın ya da gazeteni kapatırsın.”

Martine Gozlan (Marianne2 sitesinden alınmıştır)

Fransızca'dan çeviren: Ezgi Çapar

Güncel haber dedi ki...

Güzell