29 Kasım 2010 Pazartesi

TKP ve 90. yıl üzerine

Türkiye Komünist Partisi (TKP), 27 Kasım / Cumartesi günü İstanbul – Abdi İpekçi Spor Salonu’nda 'Hiç boyun eğer mi insan!' başlığı altında TKP'nin 90. yılı etkinliğini gerçekleştirdi...

Daha önce şurada ‘Suni dengeyi bozmak için’ başlıklı yazıda da belirttiğim üzere 'TKP’nin 90. yıl kutlamaları'na katılacağımı belirtmiştim, benim için 24 saatlik bekleyişti bu yüzden hep birlikte gidip – geldik. . Hoş oldu, TKP’li dostlar yol boyunca kolektif bir ruhla türküler ve marşlar okudular, yiyeceklerini – içeceklerini paylaştılar. Aynı ruh salona da hâkimdi… Zira katılımcılarla birlikte, organizasyonu büyük bir disiplinlikle gerçekleştiren partililerin heyecanını da katmak gerekiyor buna. TKP kurucusu Mustafa Suphi, Nâzım Hikmet, Deniz Gezmiş gibi Türkiye Sosyalist Hareketi’nin önemli isimlerinin dev posterleri salonun girişinde bulunuyordu, anlamlı bir görüntüydü. Salonda ise, parti bayraklarının yanında kararlılık ve kitlelerin disiplini ön plandaydı.

Daha önce gerçekleştirilmemiş ve 4 saati bulan bir etkinlikti. Her ne kadar biz gecikmeli olarak salona girsek de pek bir şeyi kaçırmadık diyebilirim. Tiyatrosal etkinlikleri pek beğendim, şiir ve müzik dinletilerini de, ayrıca partili konuşmacıların ‘Devrimci ve sosyalist birleşik bir cephe’nin örülmesine yapılan vurguda oldukça önemliydi. Sanatın diliyle anlatılan bir öyküydü 90. yıl etkinlikleri. Güncel siyasal gelişmeler, cepheleşme çağrısı ve 90. yıl tezlerinin ele alındığı ve dağıtılan ‘90. yıl tezleri’ broşürleriyle, sınıf mücadelesinin görevlerine vurgu yapılıyordu, tespitler oldukça olumluydu... Özetle TKP, (SİP sürecinden) TKP’ye olan evirilme sürecine (yani 2010 yılı) olan zamana kadar, kendini yeniden gözden geçirmiş, tamda düşündüğüm gibi Kemalist eleştiriyle birlikte, Cumhuriyet olgusuna bugün neden sahip çıkılması gerektiğine dair ciddi değişikliklerin / tahlillerin kavranmasını yapmıştı ve kanımca bu vurgu olumluydu. Zira, bu tabir yerindeyse Mao’nun deyimiyle ‘2000 fersah yolu kat etmek için, oturduğun yerden doğrulman yolu yarılama anlamına gelir’ sözünü anımsattı…

Burada altını çizmek istediğim şey, etkinlik dönüşü O. arkadaşla (burada kişi isminin sadece baş harfinin verilmesi -ilegallitiden çok- kişiye saygıdan dolayıdır) yüzeysel konuşmalarımız-tartışmalarımız-sohbetlerimiz boyunca Kemalizm tartışmamızda ana unsur İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm’e dair eleştirileri Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan nezdinde ana hatları (koşullardan dolayı yetersiz de olsa) üzerinden olmuştu, bu yüzden altını çizmek istediğim şey, Öcalan’ın Kenya’da CIA ve MOSAD işbirliğiyle ele geçirilmesinden sonra ilk tahlilleri ‘Kemalizm’in yeniden tanımlanması’ hatta (hatırladığım kadarıyla) ‘M. Kemal’in eli öpülecek biri’ olduğuna dair yazılarına da vurgu yapmak ve 1991-’92 sürecine baktığımızda (92–93 Newroz’unda ateşkes kararı alan ve bayrağından orak-çekici ile birlikte Marksizm’i terk eden PKK’nin) ve BDP’nin bugün için CHP ile ‘Sol blok’ çağırı ya da bunu bile dillendirmesi, düşünüldüğünde Öcalan’dan daha da ileride olduklarını hem düşündürdü hem de bunun yanında 'TKP Kemalisttir' sözünün altı doldurulmayan bir kara çalma olduğunu gösterdi. Çünkü böylesi bir izlenime kapılmadım, hatta Öcalan'ın son tahlillerinin bazen o methiyeler dizdiği AKP politikalarına bazen de ‘AKP, Hizbullah’ın resmi biçimidir’ gelgitlerine karşın daha tutarlı daha sağlıklı olduğunu söylemek gerekiyor.


***
Emperyal politikalara ver yansın eden, sızlanan bir yandan da Kürtleri kast ederek ‘Bizim içimize milliyetçi unsurları İsrailliler sokmuştur’ tespitini unutup, ‘Amerika’da İsrail’de ortak düşmanımız Türkiye’ye karşı bizimle işbirliği yapmalıdır’ sözünü dillendiren Murat Karayılan ve Öcalan’a rağmen, TKP'nin 90. yıl çıkışı Marksist’tir.

Son olarak bütün bu çıkmazlara rağmen Marksizm ve Leninizm’in bilimsel ve o yüce ideolojisi, Türkiye’nin bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu, Türkiye devrimcilerinin biricik hedefinin ‘Bağımsızlık mücadelesi’ olduğunu göstermiştir…

Bağımsız ve sosyalist bir Türkiye için Kürtlerin ortak ve gönüllü birlikteliği Türkleri, Türklerin samimi ve devrimci bağımsızlık mücadeleleri de, Kürtleri özgürleştirecektir… Sosyalizm bir zorunluluktur, sosyalizm bunu emrediyor. . Lenin'in 'Öncü Parti' teorisiyse şuan için hiç bir şekilde legalizm ve illegallizm kanadıyla uyuşmuyor, uyuşmuyor ama kim bilebilir (?) TKP'nin 'Cepheleşme çağrısı' belki o 'Öncü Parti'yi yaratmada 2000 fersah yolu kat etmekte yolun yarısını ifade ediyor da olabilir...


Bunu süreç belirleyecek!

Yine de sıkca dillendirilen TKP’nin, komünist olma, parti içinde parti politikalarıyla yoğrulma, partinin döl yatağına düşme, mayalanma ve yeniden doğma ve böylece 'İşçi sınıfı davası'na sonuna kadar bağlı kişilikli bir devrimci olma ve (bazılarına rağmen bunun aksini gizli veya açık yapmakta direndiyse de, artık) geldiği yere, eski mayasına, döl yatağına dönmesi de doğallığıyla birlikte diyalektiktir diyebilirim.


Sonuç:

Güzeldi, olumluydu, sosyalist sol açısından önemliydi!


TKP’li dostları hem disiplinliklerinden dolayı hem de emeklerinden dolayı kutlamak gerekiyor..

Bu yüzden bir teşekkürü hak ediyorlar!

Not: Meraklılar 'TKP’nin 90. yıl tezleri'ni www.tkp.org.tr‘den PDF olarak okuyabilirler.

WikiLeaks, neyin peşindesin olum sen?

Julian Assange, anne-babası Vietnam Savaşı karşıtı bir gösteride tanışmış “Hacker”lıktan gazeteciliğe geçmiş bir aktivist. Şimdilik muhalif bir adam olarak tanımlayabiliriz. “Yönetişim olarak komploculuk” başlıklı bir tür manifestosunda; bilgi sızdırılması sayesinde, bilgiyi gizli tutmak sayesinde hükmünü sürdüren ve halkını temsil etmeyen yönetimlerin nasıl yıkılabileceğini anlatmış ve sitesinde ifşa ettiği gerçeklerle sanal ortamdaki aktivizmi bambaşka bir boyuta taşıyan ve de kendi deyişiyle “Radikal demokrasi”yi vaaz eden Assange, WikiLeaks web sitesiyle Dünya’nın küresel darbesini yapan biri olarak tarihe geçmiş durumda.

Günlerden Pazar’ı, Pazartesine bağlayan zaman denilen şeyin sabit durmayan bir saat diliminin içerisinde tam olarak 28-29 Kasım 2010 tarihleri arasında cereyan eden muhtemelen onun bunun da uluslararası komplo diyeceği bir hal alarak devam ediyor.

Başlangıçta ABD'nin başını ağrıtan WikiLeaks, Amerikan Dışişleri'nden sızdırdığı belgeleri açıklamaya başladı… Anlaşılıyor ki bu ABD ile de sınırlı kalmayacak!

Öyle ki açıklanan belgeler değişik gizlilik derecesinde olup “Top Secret” tarzında casusluk filmlerini aratmıyor. Amerikalılar dışında yabancılar tarafından görülmesi kesinlikle yasak olan belgeler. ABD büyükelçilikleri tarafından Washington'a gönderilen belgelerin 11 bini gizli ibaresi taşırken, 9 bini yabancılar tarafından görülemez ibaresi taşıyor.

Küçük bir anekdot, sızdırılan belge sayısı 251 bin ve ilk sızdırılan belge 2002 tarihli. En çok telgraf gönderen büyükelçiliklerin başında Ankara, Bağdat, Amman, Kuveyt ve Tokyo büyükelçilikleri geliyor. Ki, Ankara’nın gönderdiği telgraf sayısı 8 bine yakın.

Şöyle ki; WikiLeaks’in olay yaratan belgeler serisinden bir diğer örnek ise 30 Aralık 2004 tarihini taşıyan, gizli ibareli ve de dönemin ABD büyükelçisi Eric Edelman’ın yazdığı belge.

Raporun en can alıcı kısmı ise Erdoğan’ı iyi tanıyan biri Amerikalılar’a onu şöyle özetliyor (bu kişi acaba Emine Erdoğan olabilir mi :)) “Tayyip Allah'a inanıyor, ama Allah'a güvenmiyor…" Edelman ayrıca, Fethullah Gülen cemaatinin AKP içinde etkisinin çok büyük olduğunu o dönemin kabinedeki Gülencilerden örnek vererek gösteriyor.

Der Spiegel’in yer verdiği ABD belgelerinden devam edelim;

- Amerika, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmiyor. Muhalefet ise tam bir komedi..

- Erdoğan'ın dünyaya bakış açısı, hiç bir zaman gerçekçi olmamıştır. (Mayıs 2005)

- Erdoğan, Tanrı’nın "Allah’ın" Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor ve kendisini Anadolu'nun "Volkstribun"u "Almanlar'ın Roma İmparatoru Sezar'ı tanımlamak için kullandıkları tabir" olarak görüyor.

- NATO’daki en büyük ikinci askeri güç olan Türkiye’nin başbakanı Erdoğan, çeşitli bilgileri genel olarak İslamcı gazetelerden alıyor ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bile gereken ilgiyi göstermiyor.

- Bu nedenlerden dolayı, istihbarat ve ordu artık bazı bilgileri kendisine iletmekten vazgeçmiş durumda.

- Kimseye pek güveni olmayan biri ve etrafında sözünden çıkmayan dar çemberden oluşmuş bir danışman grubu bulunduruyor.

- Her ne kadar atıp tutuyor ve gürlüyorsa da gücünü kaybetmekten korkuyor.

Organize işler bunlar...
30 Aralık 2004 tarihli belgenin devamında 21. Madde’de Erdoğan’ın İsviçre Bankası’nda ki hesabıyla ilgili olan iddiası Edelman tarafından ABD’ye bildiriliyor. Edelman notunda şunları söylüyor: “AKP, yolsuzlukların kökünü kazıyacağını söyleyerekten iktidara geldi. AKP’ye yakın olanların anlattığına göre, ilişkilerdeki çatışmalar ya da partinin ulusal, bölgesel ve yöresel ve bakanların yakın aile fertleri arasında ciddi çıkar ilişkisi ve çatışma olduğu söyleniyor. İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Oysa Erdoğan bunları oğlunun düğününde gelen hediyeler ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamından kaynaklandığını söylüyor. Bu ise çok yüzeysel bir açıklamadır.”

Yine WikiLeaks belgeleri liboşlara kapak olacak mahiyette... 8 Haziran 2005 tarihli, ABD Büyükelçiliği’nden gönderilen bir belge var ki durum mahkemeye taşınacak gibi görünüyor. Söz konusu belge hükümette Erdoğan ile Gül arasındaki çekişmeyi konu alıyor. Hangi bakanın hangi tarikat ilişkileriyle göreve geldiğinin anlatıldığı belgede Abdulkadir Aksu hakkında çok ağır ithamlarda bulunuluyor.

Belgede Hanefi Avcı’nın Emniyet Genel Müdürlüğü Organize İşler Şube Müdürlüğü’nden alınmasını da anlatan bölümde şunlar yer alıyor: “Sami Güçlü’nün görevden alınması, Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün etkinliğini kırma niyetinde olduğunu gösteriyor. Akşit ve Ergezen’i İçişleri Bakanı Aksu karşısında güçlü birer rakip yapar. Eker’in atanmasıyla da Erdoğan, Aksu’nun alanını daraltır. Aksu, son olarak, Erdoğan’ın amaçları doğrultusunda Hanefi Avcı’yı devreden çıkararak Erdoğan’ın isteklerini yerine getirdi. Hanefi Avcı, Emniyet Genel Müdürlüğü organize suçlarla mücadele daire başkanlığı görevini yapan Gülen cemaatinin bir mensubu olarak, AKP’nin içine kadar giden yolsuzluk soruşturmalarıyla dikkati çekmeye başlamıştı. Erdoğan bir süredir Aksu’dan, bazı milletvekillerini AKP’den uzaklaştırma çabası nedeniyle rahatsızdı. Aksu’nun Kürt ayırımcılığı, eroin ticaretine adının karışması, 20 yaşın altındaki genç kızlara düşkünlüğü ve oğlunun açıkça mafya üyeliği kabinedeki konumunu zayıflatıyordu.”

Devamla Erdoğan'ın danışmanları için “Yetersiz” ifadesi kullanılırken, Davutoğlu'na yönelik de “Olağanüstü tehlikeli” nitelemesi yapılıyor. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği’yle yapılan yazışmalarda, Türkiye'nin ekseninin doğuya kaymasına ilişkin endişelere yer verilirken, AKP'lilerin çoğunun İslami tarikatlara üye olduğu, Türkiye'nin İslam devleti olma yolunda ilerlediği iddia ediliyor.

"Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist…" Benim çıkarttığım sonuç, WikiLeaks kadar detaylı olmasa da bütün pisliğin ve kokuların merkezini söyleyenler zaten vardı… Örneğin sosyalistler ve Marksist teorisyenler… Ayrıca Tayyip ne yapıp edip bu işin içinden çıkmak için “Bunlar ak hükümeti yıpratma çabasıdır” vb. gibi bir şeyler desin… Hazır Amerika “WikiLeaks terör örgütü sayılsın” dedikten sonra. Bu arada iktidardaki zihniyet ABD’lilerin tarif ettiği şekliyle şudur: "Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist…"

Neyse. . Dedim ya uydurma bir gündemle her şeyi unutturma ihtimalleri de yüksek. Ya Julian Assange için bu adam Ergenekon’un dış uzantısıdır, olmadı KCK’nin arkasındaki asıl beyin adamı, o da olmadı Devrimci Karargâh Örgütü’nün lideridir diyebilirler. Neticede toplumumuz buna uygundur ve böyle bir kurgu gerçekleştirilirse Tayyip ve şürekâsı şu WikiLeaks denen şeyden sıyrılabilir… Olmadı bunlar fitnedir ve dinimizce bu tür şeylere inanılması caiz değildir de diyebilirler.

Ben seçenekleri sıraladım… Gerisi ak oligark iktidara kalmış.

Tayyip’e güveniyor ve inanıyoruz, o ki bu ülkede kıt kanaat yaşayan işçinin, emekçi ve emekliyle birlikte üniversiteli gençliğinin, yoksulların, kadınların ve çocukların ahını alarak sekiz yıl boyunca iktidar koltuğunda oturabilmiştir… Bir sekiz yıl daha neden oturmasın? Bu kudret kendisin de mevcuttur!

Şimdi oldukları gibi görünebilirler… İkiyüzlü, riyakâr, inkârcı ve iftiracı...

Tanrı bile bunlarla baş edemiyor kaldı WikiLeaks.
Not: WikiLeaks sitesini ilk engelleyen ülke İran’la ilgili fantezileri olan Suudi Arabistan oldu, ardından da Suriye, Çin… Gerisi de gelir artık, sansürleyen sansürleyene bari şu sansür furyası buralara gelmeden filmi gişe rekorlarını kıracak ve kitabı olsa bir gün içerisinde “Bestseller” olabilecek WikiLeaks belgelerini yayımlamaya devam etse de belgeleri yalnızca yayınlayanların kendisi okumasa… Bu arada ilgilenenler için işte soL’un oluşturduğu WikiLeaks dosyası.

26 Kasım 2010 Cuma

Suni dengeyi bozmak için…

Yeraltından Notlar’ı oluştururken 4. kuvvet medyanın kendine çeki düzen vermesi gerektiğinden söz ederek başlamıştım yazmaya, temelde link uzantısı sayfanın adından da anlaşılacağı gibi 'Halkın Günlüğü'ydü ve ben Halkın Günlüğü'nü tutacaktım, şimdiyse Yeraltından Notlar başlığıyla devam ediyorum bu günlüğe. . Neticede amacım bir düşü paylaşmaktı.

Proletaryanın düşüydü bu da.

Tabii ki gerçek bir tartışmayı da mümkün kılabilmekti amacım ve insanların “düştüğü çocukça hatayı tamir etmek” gayesini taşıyordum, şimdi anlıyorum ki bu hatayı tamir edebilmek oldukça güç ve zor. Varsın olsun devrimci durumun ana belirtilerini saymaya devam edeceğim. Çünkü burjuva demokrasinin, ötesinde liberal aymazlığın ve rezilliğine ve de dini motiflerle süslenmiş bir halkaya övgüler diziliyor olması hem de yine burjuva demokratlar tarafından yapılıyor olması meşruluğumu gösteriyor.

Ki, bu devrimci durumun ana belirtilerine cereyan eden ana neden asıl olarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu buhranın AKP eliyle hem literatürü, hem edebiyatı -görelilikler içerisinde- ‘mutlak’ın izini sürme kudretini göstermesine tepki gösteremeyen kudretsizler yığının pespayeliğine bir nebzede olsa ses çıkaramayan ve bu zahmete tahammül edemeyen bütün eğilimlere, yerli yersiz mutlaklıklar, kesinlikler, aklar ve karalar ifade eden cümlelerle dolu bir sistemin pervasızlığına göz yumanlar en az iktidar koltuğunda oturanlar kadar da suçludur benim gözümde bununda altını çizmek istiyorum.

Bugün, birçok ''Marksist politikacı''nın huzuru, dünyanın değişmemiş olmasına bağlı kılarken, Marks, Lenin ve diğerleri, dünyayı ve toplumsal tarihi yeterince çözümlemişlerse de bugünün dünyası hem o zamanın dünyası olmayı sürdürüyorsa ve “siesta” (öğle uykusu)’na devam edebiliyorlarsa bu emeğin biçimlenişindeki erdemde saklıdır diyorum. O erdeme çok şey borçlular!

İşte ‘İşçi Sınıfı’nın kazanımlarını önde tutan, proletaryanın birleşik bir cephede örgütlenmesini arzu eden ve bu temelde internette dâhil yayın yapan ve Türkiye Devrimci (Sosyalist) Hareketi’ne legal/illegal bütün oluşumlara: yazılı ve görsel alanda bulunan bütün platformlara da destek vermeye devam edeceğim/...

Dünya ölçütünde anti-faşist, anti-kapitalist ve anti-emperyalist oluşumlar yanında Türkiye’de de anti-AKP’ci olan bütün ilerici unsurlar dostumdur. Diline, ırkına, mezhebine ve dinine bakmıyorum. Temelinde insanı taşıyan herkesle ortak paydada mücadelede yanında olmayı amaç edinmekteyi(z)m ki, Yeraltından Notlar!’ artık kolektif bir sayfa haline dönüşmeye başlamıştır, buda sanırım diyalektiğin kanunlarından kaynaklanmaktadır.

Bundan dolayı yarın İstanbul’da hem de Yeraltından Notlar’ın üst beyin sitesi olan ve aynı adı taşıyan Halkın Günlüğü sayfasında TKP’ye en sert eleştirisi olan ben -27 Kasım, Cumartesi, Saat 19.00’da- İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu'nda gerçekleştirilecek olan TKP'nin 90. yıl kutlamasına katılmayı devrimci bir görev buluyorum!

Ama her halükarda suni dengeyi bozmak için: “Sürekli emperyalist işgale, sürekli faşizme karşı, sürekli devrimci durum, sürekli silahlı mücadele!” demekten de kendimi alı koyamıyorum!

25 Kasım 2010 Perşembe

Kedir kedii...

Lübnan’da Erdoğan, Türkmen köyünde halka seslenmiş "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz." Öyle ya kim dardaysa Erdoğan orada, nerede bir zulüm-mazlum ve eşitsizlik varsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti orada. Ala, kürsüye çıkınca İsraillilere de bindirmiş ayakta da alkışlanmış.

Sanki Amerikalılar Irak’ı işgal ettiğinde Bush’un karşısına geçip “Amerikan askerleri biran önce evlerine dönsünler diye dua ediyoruz” diyende Erdoğan değildi (?), Mavi Marmara gemisi baskını yiyince Fethullah efendiden azarı işitip, Obama’nın restinden çekinip bir grup AKP’liyi alelacele ABD’ye gönderen de…

Kimi kandırıyorlarsa (pardon aramızda şu NATO’nun bu topraklara döşeyeceği füzelerden sonra, bu zavallı çıkışı alkışlayan/gurur duyanlar da yok değil) Allah aşkına, sen - ben - bizim oğlan geleceğiz yan yana kükreyeceğiz, yalnız kalınca da birbirimizin kuyusunu kazacağız. Kendi ülkesinde istikrarı gerçekleştirememiş ama diğer ülkelere kahramanlık pozlarıyla caka çalıyor. .

Kendini ya Osmanlı ya da Arap azilzadesi sanıyor. Yalanda üstlerine yok, oysa Türkiye'de ve muhtemelen İzmir'de konuşlandırılacak olan Füze Kalkanı Projesi'nin İran'ı hedef aldığını herkes biliyor. Tablo şöyle... Komşu'nun evinden silahlar komşuya çevrilmiş ama isim verilmiyor. Bunun ne önemi olabilir ki! İran adının verilmemesi ile kimi kandırıyorsunuz. İran’da, Türklerde Türkiye'de konuşlandırılacak Füze Kalkanı'nın İran'a korku salmak ve muhtemel İsrail saldırısına tedbir olmak için alındığını bilmiyor mu sanıyor bunlar?!

Türkiye'ye yerleştirilen Füze Kalkanı besbelli İran ve Suriye füzelerine tedbir için, bunun adını seslendirmek hiç önemli değil zira aynı toplantıya katılan Fransa cumhurbaşkanı, İran'ın adını açıkça vererek "Bizde kediye kedi derler" dedi de bizimkisi de altta kalmayacak ya “Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz” diye efeleniyor… Yesinler Kasımpaşalılığını, o füzeler bu saatten sonra hem Başbakanlık Konutu'nun, hem de AKP’nin içine yerleştirilmiştir wesselam!.

Son olarak, Lübnan'lı Harari ailesine kâr yapan bir kuruluş olan TürkTelekom'u bende satsaydım beni de ayakta alkışlarlardı..
.
Ee yukarıda da söyledik işte bizimkisinin duyduğu sesten irkilmesi doğaldır, ne diyelim: kedir kedii...

23 Kasım 2010 Salı

Kelime-i Şahadet getirsem Marksist mi olurum?

Taraf gazetesinden Mithat Sancar siyaset “Risk” işidir demiş, sanıyoruz ki o da siyaseti piyasayla karıştırıyor. Sancar, satır aralarında sanki “Yargı”yı kavgayı çağıran oyunbozan muhallebi çocuğuymuşuz gibi, “Bu işler toplumsal muhalefetle olur ama kaybedersiniz o ayrı, kaybederseniz de kabul edin” diyor. Bak sen, hepside akıl küpü araya serpiştirilen “Toplumsal muhalefet” gibi sözlerde bildiğiniz gibi değil. Öyle ki, Sancar en önemli siyasi sorun olarak “Türban”ı gösteriyor ve buyurgan haliyle, türban sorununu ele almayan hiçbir şeyi siyaset bile görmüyor. Toplumsal muhalefet de toplumsallığını bilsin yani, ne konuda konuşacağını da bir Sancar’dan bir de TRT’dekilerden öğrensin değil mi?

Yine Ahmet Altan, Erdoğan’dan korkan yazarlara yüklenmiş: “Niye korkuyorsunuz, yazın ve bedelini ödeyin” diyormuş. Tabii ya bu ülkede tek Altan familyası eleştiriyor ya Bay Erdoğan’ı, şimdi de akıl veriyorlar… Ne türden insancıklardır bunlar, anlamak güç hakikaten. Yani öyle bedavadan muhalefet yok. Yani yemiyorsa bırakırsınız, zaten gazetecilikte yapmıyorsunuz. Bari gölge etmeyin değil mi?

Daha dün İTÜ’de 2008 yılındaki açılışına konuk olan Tayyip Erdoğan efendiyi protesto eden 18 öğrencinin 1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırılması kararını nereye koyacaklar, demokrasinin tıkır tıkır işleyişine mi?

Bu arada birde eleştiriye pek açık olan TRT’ye Ağça’yı çıkartan sözde TV sunucusu hani limon satın diyen soyadı Memi dir, Pipi midir işte ondan sonra diğer bir katil olan 7 TİP’li gencin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı’nı gerçekleştirenlerden ve Susurluk Davası hükümlülerinden biri olan Haluk Kırcı’da köşe yazarı oldu (web sitesini vermeyeceğim yeterince reklâmlarını orada burada yaptılar), ne “Cesaret” örnekleridir değil mi bunlar? Bilemiyorum belki de Ahmet Altan bunu kastediyordu bilinmez ama Erdoğan’ı ve şu pek muhteşem partisiyle birlikte iktidar kanadını eleştirenlerin başına ne geldiğini az çok biliyoruz, sanırsınız ki bu ülkede tek muhalif gasetecilik yapan yayın organı Tarafçılardır.

Zihniyet meselesi elbette, şu yukarıda dillendirilenlerden sonra insanın şöyle küçük köşesine çekilip düşünesi geliyor(…) bu ülkede demokrasi var, AKP isminde ki “Adalet” tümcesi Sirakuza şehrindeki kral Demoklesin tepesinde sallanan kılıç gibi, tepelerimizde bir sağa bir sola gelip/giderken özgürlüklerin biricik temsilcisi olabiliyor.

Şimdi düşünüyorum: acaba Kelime-i Şahadet getirsem Marksist olur muyum?

21 Kasım 2010 Pazar

42 sayısı

İnsan bazen sıkılabilir, bazen de karamsarlığa bürünüp sinirlenebilir ve küfür edebilir. Ve bazen beyin hücrelerine deli gömleği geçiriliyor hissi alarak barikatların ardında sisteme dayanabilir insan. Aslında bütün bunlar bir süreçler silsilesidir. Gelir ve geçerlerrr…

İşte o süreçlerde anlarsınız, bu ülkede karşı devrim 12 Eylül 1980’lerden itibaren hep görev başında olmasını. Çünkü kendini hep restore etmiştir, finansmanları da gölgeler altında kara elleriyle yeşil yeşil dolarlar saymaktadır. Dün laik odakları besleyen bu sermayedarlar, bugün dini ritüelleri kullanan ve geçmiş dönemde aklına her geldiğinde cihat çağrısı yapanları bir bakmışsınız desteklemişlerdir. Şimdi de Fethullahçı ideolojiyi restore ediyorlar, bundandır Fethullah dönebilir manşetleri, 11 yıldır CIA denetiminde yerleştirildiği FBI’a çiftliklerinde bir dinginlikle oturan Gülen Çetesinin yakın elemanı pozisyonunda bulunan Zaman gasetesi (gazete yerine -gaSete- özellikle yazılmıştır) Hüseyin Gülerce 32. Gün programına katılarak 2011 genel seçimlerinden sonra ülkeye döneceğini, kalabalık bir karşılama töreni istemediğini (bak sen şu mütevazılığa), ancak yurt gezilerine çıkacağını dillendirirken, TV ve gazete sayfalarından bilinçaltlarımıza bir çalışma yine yapmıştır. Kaygılanacak bir şey yok, her zaman ki çalışmalarından biridir ve vesayet palavraları etrafında da bunlar sizlere yutturuldu. Sizlere diyorum çünkü bizler yutmamıştık, başından itibaren ne faşist sosuna bulandırılmış Ergenekon masalını ne de 8 yıldır AKP’nin demokrasi palavralarını. Sistemin ulusalcılarla başlayan Ergenekon operasyonundan sonra, Kürtlere yönelik KCK davasıyla süre gelen ve devrimcilere yönelik başka bir operasyonla Devrimci Karargâh Örgütü üzerinden ve SDP genel başkanı dâhil, birçok TÖP üyeleriyle, Bilim ve Gelecek Dergisi editörü Baha Okar’la birlikte RED Dergisi yazarlarından Hakan Soytemiz’inde içlerinde bulunduğu gözaltı olayından sonra suskunluğunu solda durmak adına koruyanların sessizliği onların boynuna ağır bir boyunduruk olarak geçmiştir, haberleri olsun.

Bu yüzden demokrasi başlı başına “Yetmez ama evet”lerle, cemaatlerin kıçlarına takılarak yapılmıyor. Çünkü demokrasi her ülkede halk tarafından denetlenir, Türkiye’deyse halkla birlikte aksine tartaklanıyor. Öyle ki liberalizmin pespayeliği altında oturup demokrasi ve özgürlükler üzerine ahkâm kesen bazı dangalaklar sosyalist sola akıl vererek bunu yapıyorlar. Öyle bir demokrasi hovardalığı ve anlayışıdır ki bu, hiç utanmadan polis, Erdoğan kliğinin “Ananı da al git” dediği köylüyü gördüğü yerde gözaltına alıyor olması bir yana, o köylü hem küfür yiyor hem de tartaklanıyor. Kadir Topbaş’ın koca billboardlara yapıştırdığı evet afişlerine katılan Doğan Tarkan’a teşekkür eden Erdoğan kliğine, TEKEL işçileri hakkında söylediği sözlerini hatırlatmak isterim yinede. O kadar ki yeri geldiğinde de Tayyip ağa ana/bacı edebiyatıyla terbiye timsali olarak ortaya çıkabiliyor.

Keza basın üzerinde yürüttüğü temizlik operasyonun son adımlarını da inanılmaz bir tutarsızlığa imza atarken de hiç utanmıyor.

Sorsak çemkirebilir, sol düşünce, sol değerler bugün halen ağır ve etkilidir. Geçmişte de görüldü ki, milliyetçisinden, İslamcısına burjuva siyasetinin geniş bir cephesi zaman zaman kendini “Aynı zamanda solcu” olarak sunacak kadar ileri gitmiştir. Bunun için TEKEL direnişi en son yaşanan somut işçi eylemlerindedir. Gerisiyse hikâyedir!

Cepheleştirmeye çalıştıklarımızdan mısınız,
cepheleştiremediklerimizden mi?
Kısacası eşyanın tabiatına aykırıdır, eşyayı ismiyle çağırmak gerekiyor. Belki haberiniz vardır; “Ortak ihtiyaçlar ve devrimciliğin gerekleri örgütsel biçimi de yaratacaktır” bu başlık TKP’nin 3 Kasım 2010 tarihinde soL Gazetesi ve soL Haber Portalı’nda yayımlandı. “Cephe’den önce cepheleşmeye çağırıyoruz” diye başlayan çağrı metni içerik olarak Halkevleri, ÖDP ve EMEP’i ilk etapta içine alıyor. Bu metin dururken BDP'nin yine ÖDP ve EMEP ile birlikte CHP’ye önerdiği "AKP'ye karşı sol blok" çıktı. (Not: Doğan Tarkan denen adam bundan oldukça alınmışa benziyor, marksist.org adlı kendi sitesinde bundan alındığına dair izlenimler edindim, hani başkan Apo seninde başkanındı neee oldu liderleri mi karıştırdın.)

Şimdi bundan sonra ne olur bilemem ama asıl işimiz yüzü bir türlü kızarmayan akıl terörünün ilk öncülerinden olan Erdoğan kliğiyle birlikte gericilik çağını bu liberal sözde solcularla birlikte kapatmaktır, çünkü AKP’de basın ve internet üzerinde sansür kurullarını devreye sokacak, meslek odalarına, sendikalara, barolara saldıracaktır. Neticede işleri budur. Yandaşlar ve yardakçılar atağa kalkacaktır, emir aldıkları yer bellidir.

AKP karşısında ciddi bir cephenin olması direncin artması anlamını taşıdığını belirteyim. Çünkü AKP’liler karşılarında direncin -örgütlenirse-, canlanırsa, cepheleşirse fena halde canını sıkacağını biliyor. 42 sayısı AKP’ye ve başta Erdoğan kliği olmak üzere diğer yardakçı liberal aymazlara kafa tutma çağrısını birde somutlaştırırsa, kendilerine demokrasi palavrası üzerinden gördükleri desteğin yok olacağını bilmektedirler. O yüzden cepheye yığınak yapmak, cepheyi öncü haline getirmek, halkı partiye dönüştürmektir.

12 Kasım 2010 Cuma

Kör dövüşü: Üçkâğıtçı, bezgin, bozguncu

Cumhur-u reisi bile bıktırdılar, kızgın ve bıkmış bir halde söylendi durdu kameraların karşısında. Malumdur bilirsiniz, zevcesi Cumhur-u reisin ilkokullarda Türban sorusuna İngiltere'den cevap verdi. Hatırlayalım: “Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa biz bunu da ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir…”

Üniversitelerden sonra bu konunun ilkokullara kadar indirgenmesi gerçekten beni dumura uğrattı diyeceğim ama kendimi tutuyorum, netice de “iktidar koltuğunda Erdoğan gibi dengesiz bir adam var” deyip şaşırmaktan ve dumura uğramaktan vazgeçiyorum. Ki bay Erdoğan’a TV kanallarından soruldu; “Efenim siz ne düşünüyorsunuz bay Gül’ün zevcesinin ilkokulda başörtüsü cehalettir sözüne” bizimkisi hemen cevapladı ve ilk yumurta da o zaman çatladı işte… Anımsadığım kadarıyla bizimkisi şöyle cevapladı bilmiş ve bilimsel bakış acısıyla: “Ben özgürlüklerin tanımı noktasında kişisel (ya da bireysel) açıklama yapma noktasında değilim. Çünkü özgürlüklere olan inancım çok farklı, toplumsal bakıyorum” gibi bir şeyler mırıldandı… Anladım ki, bu pek muhterem zat yani Erdoğan diğerleri gibi değil konuları kişiselleştirmiyor konuya toplumsal dokulardan bakıyor. (Burada yalan söylediğimi kabul ediyorum, halbuki 8 yıldır en az muhalefet partileri kadar kişiselleştirmenin öncüsüdür kendisi.)

Anlayacağınız şu başörtüsü (Türban) şu hikayeye benziyor: Üçkâğıtçının biri bir tenekenin dibine b.k üstüne de peynir yerleştirip pazara gitmiş satmak için. Müşterinin biri sürekli aynı yerden bir parmak alıp tadına bakıyormuş, bir daha biraz daha. Peynirci bakmış olmayacak; ''Fazla deşme b.kunu çıkarırsın demiş'' belki de Gül’ün anlatmak istediği buydu, kim bilebilir.

Neyse!

Göstere göstere özgürlük bu olsa gerek…
***
Son olarak “Flört fahişeliktir, namuslu kadın çalışmaz” diye açıklama yapan Cemil Çiçek denen bozguncu hazzını artırma amacıyla mı böyle bir açıklama yaptı bilinmez ama cinsellik ve cinsiyete dair kurgularında bu adamın bir sorunun olduğu muhakkak. Milliyetçilik analizlerinde yer almaya bilir bu açıklama ama bir ölçüde bilinçaltında kadının mal olarak güdüldüğü, günü birlik cinsel açlığımı bastırsın ve sadece evde ev işi yapsın mantığının çok sayıldığı AKP’lilerin toplumsal cinsiyet kurgularının oluşturulma ve işleyiş süreçlerine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Bu nedenle de konu derinlikli bir çalışmayı hak etmektedir. Bu da Freud’cularla birlikte diğer psikiyatrların ilgi alanına girmektedir. (Not: Şuan bu adamın eşi başta olmak üzere, bir kızı da varsa onu ve onun gibilerinin durumunu düşünmekteyimm!)

***
Sanırım sınanıyoruz.. Kâinat var olmadan önce bile Ergenekon vardı çünkü öğreniyoruz ki, deccal – iblis ve şeytan denen alametlerin diğer adı Ergenekon’dur, öyledir ki orijinal adı RMS Titanic olan Titanic gemisini tarihler Nisan 1912 yılını gösterdiğinde Ergenekoncular batırmıştır. Hatta rivayet edilir ki 1400 yıl önce Müslümanlarla birlikte diğer dinler arasına fitne fesat katanlarda bugün ki adıyla anılan Ergenekoncu güruhtur.

Ve Cebrail (a.s.) 6 milyar yıl (aslında bu daha eskidir) sonsuzlukta gezinmeden önce şöyle dedi: “Kim yarattı bunları(?)” öyle ki, bir ses duyuldu 14 milyar önce "Kâinat yoktu ama Tayyip ve resmi ideolojisi vardı" dendi.

Secdeye gelin!

9 Kasım 2010 Salı

Takozz!

Cem Uzan’ın en yakın adamı pozundaydı, karşılığında da Cem Uzan için, Cumhurbaşkanı olacak adamdır derdi geçmişin ulusalcısı Engin Ardıç. Uzan’ın TV’sinden önüne gelene havlıyordu, gerçi o işi şimdi yine Erdoğan aynısını yapıyor. Hav havv havvv… Kemik attıkça sorun yok anlayacağınız. Zaten hortumlamalardan, yolsuzluktan gelen parayla hakkını hep böyle ödeye geldiler, tıpkı Ertuğrul Özkök gibi o da kodaman patronunun canı viski ister diye arabasının bagajında her daim viski taşırmış. Gecenin bir yarısı olsa bile yeter ki kokusunu alsın sahibinin, sahibi istesin, istemesin bu gidermiş peşinden yumuşak yumuşak hem de sahibinin en sevdiği viski markasıyla… Düşünsenize; bunlar konuşmacı diye panellere davet ediliyorlar ve köşeciklerinden topluma akıl veriyorlar. Hani derler ya Osmanlı döneminde Anadolu’nun hep bir yeri vardır. Örneğin Taksim’de ilk kayıtlara bakarsanız (kendini Osmanlı asilzadesi sanan dünyanın en kirli nehrinden bile ağzı kirli olan Murat Bardakçı bunu araştırmalıdır) orada da bu tür kişicikler görmek mümkünmüş, o zaman pezevenkler bile esnaftan sayılıyormuş. Padişah sefere gittiği zaman padişahı uğurluyorlarmış… Bunlarda bay Gül ve Erdoğan kliğini uğurlamaya – karşılamaya gidiyorlar gazeteci sıfatıyla. O dönem pezevenkler esnaf görülüyorsa, bunlarda gazeteci görülüyor işte..

8 Kasım 2010 Pazartesi

Gorki’ye açık mektup

Hayır!
Maksim Gorki hayır!...
Hayır, ihtiyar usta,
bu hususta
hem fikir değiliz!

Lenin
senin gözlerinde,
ruhu keskin azabın çarmıhına gerilen,
zaman zaman dirilen,
ak gömleği kanlı bir ölü.
Balığın pullarla örtüldüğü gibi
kelimelerle örtülü sen!

Görüyorsun onu bazen
el yazma bir İncil sofrasında,
ve bazen
ufuklarında sarı nakışlı kızıl çizmeler gezen
Ural akşamlarının arkasında!

Bazen Lenin senin gözlerinde:
mavi gözlü
uzun yüzlü
bir nebi
ve bazen
kalın enseli korkunç
ve adil
bir “Boğadır”
Hayır!
Maksim Gorki hayır!
Hayır, ihtiyar usta
bu hususta
hem fikir değiliz!

Biliriz:
beraber dinlediniz Peşkova’nın evinde
Beethoven’in sonatlarını!

Duydu Lenin
yükselen seslerin
yüreğinde senin kanatlarını!

Biliriz:
beraberdiniz
Kapri sahillerinde!
Kamışsız otlarla beraber
balık avladınız.
O gökyüzü gibi mavi,
gökyüzü gibi şeffaf suların üzerinde!

Biliriz
Lenin’i sevdiğini biliriz!
Biliriz bunu ihtiyar usta!
Bak bu hususta hem fikiriz!
Bugün 'günlüklerim'le karşılaştım bir rastlantı üzerine, şöyle karıştırdım neler neler yazmışımm diye. Ve yüzlerce not. Koşuşturmalar, kırgınlıklar, eksiklikler, karamsarlıklar ve umutlar o iki ciltlik günlüklerde. Tarih 1999 yılının Kasım ayını gösteriyor, “Nâzım Hikmet’in Maksim Gorki’ye yazdığı açık mektup” başlığıyla not düşmüşüm İstanbul’da.. Yine o dönem büyük bir zevkle okumuş olduğum Kemal Sülker’in kaleme aldığı “Nâzım Hikmet Gerçek Yaşamı” başlığını taşıyan 6. ciltten oluşan yapıtından bu şiiri günlüklerime aktarmışım. Görünce paylaşma ihtiyacı duydum, sanırım internette ve/ya da başka yapıtlarda geçmiyor bu şiir. Fakat her ne olursa olsun yeniden okunmaya değer ve arşivlere girecek kadar değerli bir şiir..