18 Kasım 2009 Çarşamba

Genç Siviller “Rahat(sız!)”

Türkiye’de birden herkes demokrasi hayranı olunca ve bir demokrasi sevdasıdır gidince, darbe - marbe olacak diyenlerin aksine Türkiye acaba demokrasiye mi geçti dedim.

Hani, başbakan demokrasinin fanatiği, keza diğer liberaller ve turnusol bakanlar demokrasiyle yatıp, demokrasiyle kalkıyorlar ya. Örneğin topyekûn bir AKP’den söz etmek istemem ama onlar da şuan demokrasinin havarileri aynen başbakanları gibi.

*
Bir ülke düşünün ki iktidar partisi tarafından kendisine muhalif bütün güçleri demokrasi düşmanı olarak görsün.

Bir başbakan düşünün ki, ulaştırma bakanıyla birlikte oturup 70 milyonluk bir ülkeyi tek kişilik bünyesiyle dinlesin, bir başbakan düşünün ki (o kadar gereksiz bakanlık var ki, sayısını bende bilmiyorum) ama ne kadar bakanlık varsaaa, hepsini tek başına yönlendirsin/yönetsin.

Aynı zamanda ve aynı anda sağlık bakanı olsun, meclis başkanı olsun, ulaştırma – mulaştırma, adalet, diyanet, dışişleri – içişleri, milli eğitim bakanı olsun. Özetle işte bu ülkede kaç tane bakanlık falan varsa ve aklınıza ne geliyorsa hepsinin başında ki “Tek” adam olsun.

Dikkat ederseniz daha (el altından) yürüttüğü MİT ve Emniyet ve diğer şube müdürlüklerinden söz etmiyorum.

*
Şimdi bunları yazarken aklıma CHP’li Öymen’in “Dersim” üzerine mecliste söyledikleri, yani şu yürütülen iğrenç siyaset biçimi geldi. Bu maalesef sadece Öymen’e ve CHP’ye de ait değil artık, onların elinden alanlar var bu işi.

Kimler mi(?) şöyle ki, daha dün “Dersim” ve “Alevi” kelimesinden korkan, bu isimleri köşelerinde dillendiremeyen Taraf, Zaman ve Vakit vb. gibi liberal-dinci-gerici gazetecikler ve onların köşelerini tutmuş, akıl tutulması yaşayan kalemşorları (Dersim ve Aleviler denilince abdestleri bozulanlar) köşelerinden şimdi ahkâm kesiyorlar, vay be bir Dersim varmış tarzından atıp tutuyorlar. Ne diye peki? Erdoğan ve AKP iktidarını daha güçlü kılmak adına.

Dersim’de işlenenler bu ülkenin utancı ve ayıbı bunu kimse değiştiremez, her şeye güçlere yetebilir ama buna yetmeyeceğini bilmek gerekiyor. Ama şunu söyleyeyim ki AKP goygoyculuğu yapılarak Dersim savunulmaz.

Bu tarih bizim ve biz kiminle hesaplaşacağımızı gayet iyi biliyoruz.

*
Bu arada gecenler de 47 baro temsilcisi Taksim’de “Yargının siyasallaşması ve dinlemelere karşı” yürüyüş düzenlerken lüks otellerde pankart açmayı ilke edinen Genç Siviller tıpkı 1 Mayıs’ta The Marmara Otelinde açtıkları pankart gibi Taksim Square Otelde “Darbeci baro” adlı pankart açınca yazılmayı hak ettiler. Bence Genç Sivillerin bu ve benzeri rahatsızlıkları olsa olsa AKP’ye olan eleştiriyi kaldıramamadır. Netice de AKP’nin gençlik kolları gibi çalışıyorlarmış düşüncelerini bana her fırsatta hatırlatıyorlar. Özetle şunu diyorum AKP’nin güdümündeler.
..
Çünkü kıçı kırık muhalefeti eleştirirken, geri zekâlı bir tavırla muhalefete muhalefet etmekteler. Ülkede eşitsizlik, açlık, zamlar, işsizlik ve gelir dağılımında ki uçurumlar dururken muhalefet partilerine, muhalefetliği de bunlardan gördük ya ne diyelim. Darbeciler yargılansın derken, AKP’yi eleştiren her kişiyi muhtemelen ya CHP’li ya TSK taraftarı ve darbeci olarak gören bu zihniyetin beslendiği yerin iz düşümlerini de bilmiyor da değiliz ya.

Oysa karşı oldukları o darbelerin ve darbecilerin içinde her nedense Kenan Evren’i Çankaya Köşkü’nde ağırlayan Abdullah Gül ve Evren’in kendisi yok, daha düne kadar 12 Eylül’de Evren’e alkış tutan bugünün AKP yalaması gazeteciler de yok ve yine “Çete” deyince akla gelen ilk isimler olan Çiller ve Mehmet Ağar gibi kontra güçler yok.
.
Abdullah Gül'ün birlikte yargılandığı hoca efendisini af ettiği "Kayıp trilyon" ve yine "Deniz Feneri Davası"nın asıl uygulayıcıları olan suçluların yargılanma talebi yok.

Evet, Genç Siviller şuan gerçek anlamda “Rahat(sız)” değil, neticede krokilerle, A4 üzerine düzenlenen planlarla bir askerin darbe yapabileceğini sanıyorlarsa cidden Türkiye’de bütün darbelerin Amerika’dan izin alınmadıkça yapılamayacağını kavrayamamış ve yaratılan sahte tarih bilgi ve belgeleriyle darbe karşıtlığını kendilerine seçtikleri Amerikan marka Converse logolu ayakkabılarla, marka takınarak yapılamayacağını bilmeleri lazım.

Sonuçta bu işler beş yıldızlı otellerin lüks odalarında pankart açmaya benzemez, az biraz o zengin ve yağlı kıçlarını kaldırsınlar da bu ülkede başbakanlık yaptığını sanan dini bütün Müslüman Erdoğan’ın 60 milyonluk özel üç uçağından tutunda sevgili Eminesine aldığı 65 milyonluk yüzüğünden dem vursunlar da görelim bu sivil duruşu.

Ne dersiniz, haksız mıyım(?) tabii yiyorsaaa...
Not: Genç Siviller üzerine yazmış olduğum diğer başlıklara “Devrimciler sokakta cemaatçiler lüks otelde” ya da diğer bir yazı olan “AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı”na bakılabilinir.

14 Kasım 2009 Cumartesi

SOL sempatizanlık(!) ve bezirgânlar

Kuşkusuz Türkiye’de ve dünyada birçok bölünme sol adına yaşanmıştır.

Özellikle burada soldan söz ederken, sosyalistlerin ayrışmasından – bölünmesinden söz ediyorum. Yoksa emekten, özgürlüklerden yana olmayan ve sermayeye dalkavukluk yapan bir kısım sözüm ona solculuk teraneleri içresinde olan SOL sempatizanlıktan söz etmiyorum.

Bu yüzden belki de bir kategoriden ve standarttan söz etmeliyiz. Bunun için örneğin Rusya’da ki 1902 yılında yaşanan Bolşevik - Menşevik ayrışması kıstas olabilir ya da 1915–19 tarihlerinde ki II. Enternasyonal dönemine bakmakta da fayda olabilir. Ve/ya da Türkiye’de yaşanan TİP döneminde ki ortaya konan tavra bakmalıyız.

O tavır herkesçe bilinen Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) zıtlaşmasının getirdiği buhrandı ve halende bana göre devam ediyor.

Öncelikle Milli Demokratik Devrim’le başlayalım, 1960'ların ikinci yarısında (TİP) içindeki bölünmenin yönlerinden biriydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar'ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) çevresi, Milli Demokratik Devrim (MDD) ile Sosyalist Devrim (SD)’i birbirinden ayrılamaz olduğunu savunup doğrudan bir sosyalist devrimi tercih ederken, Mihri Belli'nin kavramlaştırdığı MDD çizgisi, Türkiye'ye daha uygun bir devrim olarak ikinci bir grup tarafından tercih edilmişti. Bu gruptakilere göre devrim, Sovyetler Birliği’nde Şubat 1917'deki askeri isyan ve Kasım 1917’deki Bolşevik darbe süreçlerinde olduğu gibi iki aşamalı olmalı savını savunmaktaydı. Önce MDD, ‘Askeri darbe’ şeklinde ‘Genç subayların’ önderliğinde gerçekleşecek sonra da ‘Proleter devrim’ şiddete dayanmadan kesintisiz bir şekilde işçi sınıfının hâkimiyetini kuracaktı. (Bu görüşün şuan ki temsilcisi ve devamcısı D. Perinçek’in önderliğini yaptığı İşçi Partisi’dir.)


Çünkü MDD ile SD’den farklı türde çelişkilerin çözümünü içermekte, dolayısıyla farklı hedef ve ittifaklara dayansalar da birbirlerini tamamlamaktaydı.

Sosyalist Devrim ise, kısaca devrimin şehirden geleceğini ve bunu işçilerin yapacağını savunan siyasi görüştü. Kurucusu Marx, uygulayıcısı Lenin’dir de diyebiliriz. Yani en büyük adım olan ve Ortodoks Marksistlere göre bu devrim kapitalist baskının artmasıyla örgütlü işçi sınıfının mücadeleye girmesiyle başlayan süreç ve 19. y. y'daki işçi mücadeleleri düzeni değiştirecek bir devrim yapmış olmasa da günümüzde 8 saatlik iş günü, çocukların vahşi kapitalizm karşısında amansızca sömürüsünün yasaklanmasına, sendikalaşma hakkı gibi birçok kazanımın elde edilmesini de sağlamıştı(r). Marx'ın Kapital’de uzun uzun belgelerle anlattığı ‘Britanya Kapitalizmi’nin yola gelmesinin nedeni tamamen bu Marksist mücadelenin pratik bir sonucudur. Yani ‘Marksizm sadece bir teoridir’ gibi iddialara verilecek en sağlam cevaptır da(!) 


Sosyalistlerin meselelere bakışı
Birlik ve dayanışma ortamını bozucu mezhepsel, etnik, dini vb. konular yıllardan beri sosyalist solun içinde olduğu sorunlardandır. Kapitalizmin karşı psikolojik ve fiziksel saldırısı da bu tip aydınlığa kavuşmamış alanlardan gelmekte.

Şüphesiz bugünkü sorunun başında, milliyetler meselesi ve din üzerine yürütülen siyaset ve de savaşlarla oluşmakta hatta buna feodalizmi bile koyabiliriz, çünkü hem Güneyimizde hem de Kuzeyimizde sürmektedir. Dini çatışmalar, pratik düzlemde daha çok ulusal sorunun içerisinde konumlanıyor. Yani bugünkü durumumuzu anlatıyor. En azından Türkiye gibi laikliği biraz olsun yerleştirme aşamasında girmiş ülkelerde, işbirlikçi kapitalizm, özgürlükler adına dinsel konularda ilerici rol oynarken, aynı şekilde özgürlükler bahanesiyle ulusal sorunu çözümsüzlüğe itiyor. Tartışma konusu olan her sorun gibi, ulusal sorunun da tarihsel süreç içerisinde nasıl geliştiğini incelemek, gerek çözüm konusunda gerekse önerilen çözümlerin doğruluğu / yanlışlığı bağlamında yol gösterici olacak kuşkusuz.

Bundandır ki, Ortadoğu coğrafyasının kritik ülkesi Türkiye ve kritik halkı Kürtler de ulusal sorunun en canlı ve güncel örneklerinden. Kürt egemen / ezilen güçleri, Anadolu topraklarının sınıfsal konumuyla içli dışlıdır; bir ayağı finans kapitalin merkezi olan İstanbul'dadır, diğeri tefeci - bezirgân tabakanın kuvvetli hâkimiyet sahası Güneydoğu Anadolu'dadır.

Neticede yıllardır eleştirdikleri Türk burjuvazisinin Güneyden çekilmesini isteyen bu güçler, özelikle de Özal başta olmak üzere Demirel ve Çiller döneminde Kürt burjuvazisini oraya konuşlandırmıştırlar. Bugün Kürtleri sömüren biricik güç olan Türk sermayesi görevini Kürt sermayedarlarına bırakmıştır.

Yani bugün üzerinde çokça tartıştığımız – konuştuğumuz – ayrıştığımız – bölündüğümüz ulusal sorun kapitalizmle ile birlikte dünya halklarının gündemine gelmiştir, tıpkı terör ve terörist kavramını önümüze servis ettikleri gibi, yukarıda adını andığımız bu burjuva siyasetçiler bunun taşeronluğunu yapmışlardır aynen bugün Erdoğan ve AKP’nin yapmayı arzuladığı bu girişimin ilk ayak basıcıları rolüyle de bunun öncüleri olmuşlardır. Belki bunu istememişlerdir yani milliyetçiliği kullanmamışlardır ama dini motiflerle o pek arzu etmedikleri milliyetçiliğe hem Türkleri hem de Kürt halkını maalesef çekmişlerdir.

Oysa bugün bile terör nedir ve terörist kime denir(?) bunun ayrımını ve farkını birçoğumuz maalesef halen kavrayamıyorken kontrgerilla gibi bir sözcüğü bize yine hatırlatmışlardır.

Ulusal sorunun evrensel gelişiminde Anadolu topraklarında birçok kapitalist (emperyal oyun) gerçekleşti. Tekrarlamaktan sıkılmayacağım ve üzerine elimden geldiğince de vurgu yapacağım, en büyük oyunun şuan oynanmakta olduğu görüngüsünü göremiyorsak gerçekten bu işin planlayıcıları işlerini ya iyi yapıyorlar ya da toplum olarak hepimizin algılama gibi bir sorunu var.

Kapitalizmin örgütlenme biçimi
Kapitalizmin şafağıyla beliren bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme süreci, dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci dönem, burjuva devrimleri zamanıdır. İkinci dönem 1873 ekonomik kriziyle oluşmaya başlayan 20. y. yıl tekel dönemidir. Sovyet deneyiminin örnek olduğu PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ, üçüncü dönemi ve modern sınıfsız toplum da dördüncü bölümü oluşturmaktadır.

Yukarıdaki alıntı Halk Cephesi’ndendi, birde Kürt meselesine bakan birçok kişi farkında olmadan yine milliyetçilik kisvesi altında Kürt meselesine nasıl bakıyor birde ona bakalım. Örneğin kendini solcu olarak hatta bir Marksist olarak atlandırabilecek Birikim dergisi (sahibi) ve başyazarlarından bir kişi olan liberal solcu Ömer Laçiner’e bakalım: “Sol jargon içinde konuşursak en kestirme ifadeyle AKP'nin seçim zaferi bizce Türkiye'de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye'nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı. Asker, sivil bürokrat kesim artık bu otantik burjuvazinin belirlediği payla yetinmek zorunda kalacak. Burjuva demokratik devrimin düzeni kendine göre restore etme projesi kapsamında gelişmeler izleyeceğiz. Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir. Bunu tabii ki kendi tarzı çerçevesinde yaptı.”

Toprak reformu, KİT’lerin elde tutulmasından söz edilirken Ömer Laçiner(?) kendisine yaraşır bir çizgi çizdiği muhakkak ama bu çizginin cidden solla ilgisi bulunmamaktadır ve liberalizmin özgürlük adı altında tanımladığı ama aslında burjuva aymazlığın gerçek adıdır.

Bu kavga zaten, 1970'lere damgasını vuran Milli Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim kavgasıdır ki, sosyalist devrimciler, feodal mütegalibeyi göremediklerinden finans - kapitale karşı net tavır alamamışlardır ve onların mirasçıları da bugün Laçiner benzeri yorumlar içerisinde Avrupa Birliği fonu soslu bir AKP özgürlüğü sevdasına kapılmışlardır. Kürt meselesinde de aynı özgürlükçü(!) tavırlarını göstererek yeni emperyalizmin milliyetçi - burjuva planına PKK içerisindeki Barzanici - Apocu saflaşmalarını da ustaca kullanarak gönüllü - ücretli uşaklık etmektedirler. (Bkz. “Öcalan yol haritasındaki üç önemli öneriyi açıkladı” adlı yazısı PKK’nin sola bakış açısının bir önsözüdür.)


Bugün bu kampın Türkiye’deki finans - kapital oligarşisine ve yandaşı tefeci - bezirgân sermayeye karşı bir görüntüsü yoktur. MDD tarafı ise Kıvılcımlı'nın “MDD'ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka bir şey saymakla, hem emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesi’ni ya Afrika ve Hindistan yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar” şeklinde haklı eleştirilerine maruz kalıyorlar. Sonuç olarak bir taraf tefeci - bezirgân sermayeyi, diğer taraf da finans - kapital oligarşisini göremiyor, bu şekildeki eksik tezlerini ulusal soruna da uyarlayarak Kürtleri yıllarca içinden çıkılmaz bir emperyalizm bağımlılığına itiyorlar.

“Kürt milli meselesi, yalnızca finans kapitalin direkt sömürüsüyle değil onun tefeci - bezirgân yandaşı ile de ilişkili olduğu, bugün AB fonlarına bulaşmamış sosyalist edebiyat tarafından kabul edilmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu Anadolu'da sermaye yatırımının olmaması da, feodal hâkimiyetin etnikçilik sosuyla uluslararası finans - kapitalin oyun sahası haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye'de ise 1978'de PKK’nın köylücü - milliyetçi söylemlerinin kitlesel geçerlilik kazanmasıyla sol çevreler tarafından olayın burjuva demokratik devrim ile çözüleceği söz konusu edilmiştir. Çünkü batı kaynaklı Marksist verilere göre, feodalizm burjuvazinin düşmanıydı ve Kürt sorununun temeli olan bu tefeci - bezirgân tabaka da burjuva devrim sayesinde çözülebilirdi. Ayrıca modern emperyalistlerin kültürel haklar, dil sorunu vb. konular için özgürlükçü bir tutum takınması kuyrukçuluğa iyice bulaşmış sol içerisinde iştah kabartıcı bir rol alıyordu.

Ancak Türkiye'de kapitalizm öncesi artıkların temizlenmesi kapitalizm taraftarlığıyla değil, aralarındaki rezonanstan ötürü bizzat kapitalizm karşıtı nihai hedefi sosyalizm olan “demokratik halk devrimi” stratejisiyle olanaklıdır. Bu da Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinden geçer. Kürtlere verilen burjuva nitelikli özgürlükçü haklar ise proleter bilinci yükselttiği ölçüde faydalı; milliyetçiliği körüklediği ölçüde zararlı olmaktadır.” (Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos, Halk Cephesi)


Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile
Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü
Yukarıdaki sözlere ilave olarak şunu söyleye biliriz, (K. Irak’ta birer halı tüccarından farkları olmayan) Barzani - Talabani'nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan'ın burjuva çözümü arasında sıkışmış Kürt emekçilerinin, finans – kapital oligarşisine kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini sağlayan kültürel haklar için, sosyalist düşünce ve ortak proleter bilinçle hareket etmelidirler. Bu hem Türk hem de Kürt halkları için olmazsa olmazlar arasındadır. Bunun adı emperyalist Amerika’nın ideolojiler bitti tezinin aksine yine hem ideolojiler penceresinde hem de sınıfsal durumlardan kaynaklanan sınıf mücadelesidir.

Sonuç
Konuyu artık bağlayalım…

Huntington’ın ‘Yeni’ Osmanlısına dönme noktasında olan AKP Türkiyesi’nde, bütün aydınlanmacı – yurtsever ve emekçi kitleleri sınıf bilinçlerini var etmek adına yüzlerini radikal bir gelişime odaklanmak için sola döndürmedirler. Bu legal ya da illegal olur ama AKP’nin çöküşü Türk ve Kürt emekçileri için yeni bir baharı müjdelemekle yükümlüdür…
Dip not: SOL sempatizanlık(!) kendi içinde proletarya diktatörlüğünü taşır, proleterlerden söz etmeyen hiç bir sol yapı / örgüt / fraksiyonun soldan söz etmemesi olsa olsa liberalizmin diğer adıdır.

3 Kasım 2009 Salı

Makyaj seansları

Ahmet Hakan’ı biliyorsunuz muhafazakârlıkla - laiklik arasında kalmış Hürriyet gazetesinde yazan ve malum köşesi de olan gündemi meşgul eden bir burjuva yazar. Kaleminin güçlü olduğunu söyleyebilirim, birde görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ta eskilerden beri Leman’dan takip ettiğim (o zamanlar böylesine hırçın bir ulusalcı değildi ama) Nihat Genç var. Gerçi birkaç kişiler bu farklı şeritte olanlar, bunlardan birkaçı: Ece Temelkuran, Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil’le birlikte Aydınlık dergisi grubu var (gerçi onların AKP’ye olan hıncı da yersiz değil, en çokta onlara vurdu AKP iktidarı üç – beş kişilik demokrasisiyle.) Tabii onlardan daha kuvvetlilerde var günümüzde artık…

Örnek verecek olursam şuan yeni bir oluşum olan Kızıl Dayanışma (KD) grubuyla birlikte yine KD’den farklı somutta da anlamlı birkaç yayın var. Bunlardan ilki uzun süre içerisinde yer aldığım ve bugünlerde Genelkurmay karargâhındaki siyasi faaliyetlerle ilgili belgelerde adı geçen Devrimci Halkın Birliği gazetesi var, diğeri de isimleri gibi oldukça coşkulu ve renkli, dergilerinin adı RED. .

Politik ve devrimci bir yayın. .

Derginin kapağında ki sloganda oldukça samimi (en azından bana göre): “Biz bu çarkı Türkçe, Kürtçe, Arapça reddediyoruz ve kızıl rengi çok seviyoruz!..”la başlıyor. Bu yüzden orada yazanların başında Hakan Gülseven geliyor, kalemi solda güçlüler arasında kanımca. Ki kendisi beğendiğim yazarların başında da gelir belirteyim, birde tiyatrodan tanıdığımız sanat adamı Serhat Özcan’la birlikte bilumum diğer RED yazarları ve de (Hakkı Baba) Hakkı Yükselenler var. Cidden iyiler, hakkıyla yapıyorlar bu işi. İdeolojik olarak aynı zeminde olduğumuz için (ayrıca ideolojik olarak ayrıştığımız yerler muhakkak ki var), RED yazarlarından söz etmiyorum buna inanın, ayrıca öyle olsa bile Nihat Genç’i, Ece Temelkuran’ı, Bekir Coşkun’u ya da ne bileyim Yılmaz Özdil’den Aydınlık dergisine kadar bu isimleri neden zikir edeyim değil mi?

Sonuçta kimseye yaranmak adına bu isimlerin bu tür yerlerde yazdıklarını düşünmüyorum başkaları gibi. Adamlar istese bir elleri deyim yerindeyse balda bir elleri yağda olur. İlmi siyaset kabiliyetleriyle her türlü kapıyı açabilecek konumdalar sözünü andığım bu burjuva kalemşorlar. Elbette RED’i ayrı bir tarafa koyuyorum, onlar da birçoğu gibi topyekûn bir savaşımın içindeler bence ve bu konuda da (birçok yayın arasında) nitelikli ve uzlaşmaz tavırlarıyla simgesel de olsa umudu resim ediyorlar.

Neyse, geçenlerde bir yazı kaleme almıştı Ahmet Hakan, denk geldi okudum, okurken de yukarıdakilerin ismini andım. (Hani bilginiz olsun istiyorum RED dergisinde, görüşlerinize - yalnızlığınıza – umutsuzluğunuza her zaman, her daim bir çatı mevcuttur, bilgilerinize!) İşin açıkçası bir nevi dünün ve özelliklede bugünün muhafazakârıyla birlikte faşist liberallere dair hokkalı iyi bir yazı kaleme almış Ahmet Hakan(!). Kutlarım, eğri oturup doğru konuşanlardan olduğu için. Yazının başlığı da “12 Eylül’de neredeydiniz?”i taşıyor. .

Konu tahmin edebileceğim(n)iz gibi 12 Eylül darbesiyle birlikte, diğer post modern darbelerde inlerine çekilenleri anlatıyor, buna elbet Susurluk kazasını da eklemek lazım.

İktidarların makyaj seanslarıBunların başında malum bazı İslamcı dernek ve sendikaların “Cuntaya hayır” girişimi ana gündemde şuan Ahmet Hakan’a göre, yine bu yakınlarda da “Cuntaya hayır, darbeciler yargılansın” adı altında bir kampanya başlatacaklarmış… Sanırım bu İslamcı dernek ve sendikalar birçok şeyden habersizler yine, örneğin 12 Eylül darbesinin sağ ve solun önünü tıkayarak, siyasal olarak en çokta onların yolunu açtığını bilmiyorlar ve Özal çizgisiyle de palazlanıp Erdoğan iktidarıyla da artık gün yüzüne çıktıkları o gayri meşhur çizginin sarhoşluğuyla Kenan Evrensiz, Mehmet Ağarsız ve Tansu Çillersiz bir yargılama girişiminde bulunmaları oldukça tebessümde ettiriyor bana onu da söyleyeyim. .

Ahmet Hakan’ın tabiriyle neticede kazasız belasız bu eylemi yapacaklar, bunu biliyorum. Arkalarında liberal faşistler, muhafazakâr demokratlarla (bu sözcüğe de kafam bir türlü basmadı ama) hem muhafazakâr hem demokrat olacaksın ama gece gündüzde dinden – imandan söz edip, kendin gibi düşünmeyenlerin özgürlüklerden söz edip, yine kendin gibi düşünmeyenlerin yani başkalarının özgürlüklerini sansürleyeceksin(?). .

Görende sanır ki en çok baskıya uğrayan bu muhafazakâr demokratlarımız, en çok horlanan onlar. Sanırsam en çok bu yaşananlardan hoşnut olanlardan biri öncelikle ya Kenan Evren ya da Fethullah Gülen olacaktır artık. Eserlerini bir görseler gözyaşlarını artık tutamazlar, zaten Fethullah efendi daha önceden tecrübeli bu salya sümük işlerine. Dikkat edin Mehmet Ağar ve Tansu Çiller gibi kontra güçleri buna katmıyorum, çünkü onların mutluluğu bir başka evrede.

1000 operasyon ayrı Ergenekon ayrı…

Bu yüzden adamlar kendine devrimciyim diyen birçok irili - ufaklı sol partiyi kendi kulvarına çekmiş gibi görünüyor bu girişimle, ne diyeyim helal olsun, bu arada hadi anlarız Özgür-Der, Mazlum-Der, Memur-Sen, Hak-İş, Genç Siviller, Vakit gazetesi ve vs. gibi oluşumları ve liberal bir başka girişim olan Milliyetçiliğe Dur De Girişim’ni, bunlar tamam da, ya DSİP, DTP, SDP, Özgürlük Hareketi, Emekçi Hareket Partisi vb. gibi solun “Darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu” çatısı altında ne işi var?

Hani diyeceksiniz ki ne var bunda ne güzel işte, topyekûn darbelere karşı tutum almış sağ – sol ve Müslüman kesim(?) zaten şu Müslümanlık kavramını da bir türlü içselleştiremedim ya… O nedir ya Allah aşkına sağcı Müslüman, solcunun Müslüman olma durumu şüpheli ama ne var ki sakalı ve badem bıyığı ortaya koyan kodaman yeni züppelerimiz hâkim yaka gömlekleriyle Müslüman, hele birde ağızlarının bir tarafından hafiften Osmanlı edebiyatı akıyorsa tam cennetlik.

Şimdi bu nur yüzlü yeni efendiler için, bu tür eylemler içerisinde bulundukları adına toplu cumalara katılmak mı gerekir bilemiyorum ama sanki hepsi birden hidayete erdi.

Susurluk’ta dilsiz olanlar, Ergenekon’da birden bir dillerinin olduğunu fark etti. Kenan Evren’e 1981’de övgüler dizen Ilıcaklar gibi herkes bugün ansızın darbe karşıtı oldu. Hepsi birden bütün “Klik”lere karşı savaş verme hevesinde.

Neticede şuan onların penceresinde işkence görme riski yok, sadece istedikleri Türk – İslam sentezi arasında nur yüzlerine bakıp, Erdoğan babalarının emriyle karartılması yüksek geleceğimize bir yumruk sallamamız istiyorlar. .

Peki, sallayacak mısınız?

Temel soruda budur, kara çarşafların arasında inandırılmış olduğumuz Müslüman aidiyetine bu kadar razı olacak mıyız(?) ve helak edilen ömrünüze sırf demokrasi adına, ileride hayatınızda bolca küfür edeceğiniz olan Erdoğan’a da kendi geçmişinize de küfür eder gibi küfür edecek misiniz?

Soru budur, iktidara yaranmak adına ömrünüzü makyaj seansları arasında karanlık bir oda da mı geçirekceniz?