29 Eylül 2009 Salı

TDH üzerine…

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün başlatmış olduğu Türkiye Değişim Hareketi (TDH), Sarıgül’ün ağzından geçenlerde kamuoyuna deklere edildi ve aynı anda da TV’lerde de boy göstermeye başlandı. Zengin adam sonuçta, (hakkında birçok iddia var; bunlardan biri ABD'li finans spekülatörü ve liberal George Soros’un kendisini desteklediği, diğeriyse Sarıgül’ün failli meçhul suçlar dizisi, ki bunun üzerine de yanılmıyorsam bir kitap bulunmakta) bundan sonra bol bol TV’lerde göreceğimiz bay Sarıgül, yine her zamanki lümpen tarzıyla siyasi açıklamalarda bulundu. Bu arada TDH şuan bir “hareket” olarak karşımızda sanırım ileriki dönemlerde parti adını, programını ve tüzüğünü açıklayacak.

Beni de en çok kaygılandıran bu aslında.

Hani Erdoğan’ı biliyoruz, o da seviyesiz ve biraz da dengesiz ama en azından görüşlerini açıkça deklere ediyor. Sarıgül’ün bence böyle meziyeti yok ve buda kaygı duymamız için bir argüman. Amerika’dan icazet almakta üstüne düşeni gayet iyi beceren Türkiyeli burjuva siyasetçilerimizin arasında katılan ve Amerika’yı ziyaret edenlerden biride sözünü ettiğimiz Sarıgül olunca, ister istemez bizlerinde aklına sorular geliyor.

Örneğin…

Yakın bir zaman sonra yapılacak olan Cumhurbaşbakanlığı seçimlerinde Erdoğan, Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı ve Sarıgül’de bu ülkenin yeni Başbakan’ı olabilir mi?

Ne de olsa hazır değişim moda olmuşken, Amerika’nın değişimi Türkiye’nin değişimi, Türkiye’nin değişimi de Amerika’nın eseri olduğuna göre fazlada söyleyecek bir söz yok aslında. Bunların hepsinin birer kurgumu yoksa birer realite mi olduğunu bekleyip hep birlikte göreceğiz.

25 Eylül 2009 Cuma

Şakaa...

Bazı düşünürlerin temel argümanları vardır, bazı düşünürlerin ise temel sorunları; argümanlara (kanıt-delil) sorular sormadan ulaşılmaz elbette, ama bazı argümanlar kendisini doğuran sorunların üzerini kapatır ve sanki soru sorulmadan ulaşılmış gibi dolaşıma girerler.

Şaka gibi bir durum bizimkisi bu yüzden… Çünkü şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz. Yöneticilerinin her biride şaka yapmayı bırakmış ve birer şaklaban durumuna geçmiş durumunda ve bütün bu asal yöneticilerinin -iktidarlarının- yerine pisliklerini örtbas etmek için gece-gündüz her kanalda şov programlarıyla bizi oyalıyorlar. Bütün argümanları ortadan kaldırmak için topyekûn bir savaşımın içindeler. Çok lüks yerlerde yaşıyorlar, aynı zamanda da malları ve pek pahalı sermayeleri var. Simgeleri; zenginlik!

Bir dükkân sahibi olma derdinde değiller, çünkü bütün dükkânlar yerini onların dev marketlerine yerini bırakmak zorunda kaldı ve artık dev dükkânları var. Şimdi geriye düpedüz bin beş yüz tefecinin ülkeyi yönetmesine bıraktı her şey. Yöneti(li)yorlar!

Sosyalizmi mi, o kötü bir şeydir onların gözünde. Sonuçta onların malları sergilenirken, yakışıklı tezgâhtarları ve kumaşı seçen genç güzel bir hanım vardır. Sadece işletmelerde çalışan ve makineyi iyi kullanan ucuz bir işçiyse şimdilik emeğin metafiziği içinde yer almaktadır ve sosyalizm bütün mülkiyete göz dikmiştir onların -kara- propagandalarında.

Şuan mevcut hayata direnmeye çalışıyorlar. İyi de yapıyorlar.

Bu yüzden sınıf-mınıf hak getire, düşünün bir altmışlı yılların sonunda bütün dünyayla birlikte şu süper güç Amerika, devrimci enerjiyle coşmuş. Daha öncesinde de 1 Mayıs gibi “İşçi sınıfının mücadele günü”ne tarihi bir imza atmış; “.. 1800’ler, ABD’de bir uçtan zenginliğin, diğer uçta sefaletin hızlandığı yıllardı. İşçi sınıfı bu vahşi sömürüye karşı büyük kitleler halinde grev silahına sarıldı. 1875’de, 8 hafta boyunca 15 bin tekstil işçisinin grevi Amerika’ya yayıldı. Aynı yıl Pannsylvania maden işçilerinin 7 ay süren grevi gerçekleşti. Git gide 8 saatlik iş günü talebi için mücadele öne çıkıyordu.” (Bkz: 1 Mayıs’ın tarihçesi, Devrimci Halkın Birliği)

İşçi sınıfının mücadele günü böyle tarihe geçmişti ama Türkiye gibi üçüncü dünya ülkesi konumunda ki nükleer çöplük ülkeler vb.'leri(...), bunların maalesef çok gerisinde. Yine maalesef ki, halen 8 saat yerine, bir çok özel işletmede 12 saat çalışan, sosyal haklardan yoksun bir halk topluluğu kendi gerçeğinden uzak çalışıyor..

Kocaman bir şaka durumundayız işte bu yüzden. 1 Mayıs; dünya emekçiler gününün tarihçesi ve bu tarih Amerika’da yazılırken üstümüzdeki kara bulut başımızın üzerinde halen dolaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri, SSCB dağıtılırken; dünyanın jandarması ve emperyal bir güç olu verdi. Yani süper bir güç. Türkiyeyse Menderesli, Demirelli ve Özallı yılları geride bıraktı. Şimdi Tayyipli dönemleri yaşıyor’uz ve topyekûn 21. y. yıldayız.

Din, iman hak getire.

Kim kime yalanı gerçek diye ne kadar geçirdiyse. Bu asker korkusuyla darbe olur, bu ne bileyim din üzerinden yürütülen siyaset olur, bu komünizm üzerinden oy avcılığı olur, bu şeriat korkusuyla laiklik olur ama her ne olursa olsun korkularımızın bize birer kültür olarak yansıtılması gerçeğini değiştirmez bunlar.

Örneğin: Ramazanlar da oruç tutturulursunuz, Kur’an size “Musaf” olarak sunulur, Osman’ın ve Ömer’in adaletinden ve eşitliğinden söz etmiyorum. Onlardan söz etsem her halde çıkamayız bu işin içinden.

Ama ben yinede size bir ipucu vereyim: Hz. Ayşe’yle Emine Erdoğan’ı düşünün ve empati yapın lütfen onlar yerine.

Hz. Ayşe bugün AKP iktidarında yaşasaydı ve först lady olsaydı ve Filistin için Nazım Hikmet’ten şiir okuyor olsa ve Emine Erdoğan’da 1400 yıl önce Hz. Ali’nin halifeliğine karşı, Camel (Deve) savaşında bir devenin sırtında olsaydı, ne derdiniz?

Ben biliyorum ne diyeceğinizi!

Bunların hepsi birer şaka!

Evet, aynen öyle: bunların hepsi birer şaka… Ne Amerika süper -emperyalist- bir güç, ne AKP demokrasi palavralarıyla onu-bunu yandaş etmiş, ne de özel sektörlerde çalıştırılıp on iki saat sömürülüp bütün haklarımızdan yoksun kalıyoruz. Ne de İslami faşizme doğru yol almışız.

Ne de üniversitelere girmek için har(a)ç ödüyoruz, ne sağlık sökterinden insanca bir muamele görüp ücretsiz tedavi görüyoruz bütün asgari ücretliler, ne de açlık ve yoksulluk sınırının altında bu ülkede yaşıyoruz hepimiz.

Ne de: sömürülüyoruz!

Neyse..

Şuan sizde şimdi yepyeni bir hayatın dehşetli bir şekilde örüldüğünü görmüyor musunuz?

Görmüyorsunuz değil mi?

Hepsi zaten birer şakaydı… Şakaa!

19 Eylül 2009 Cumartesi

Kemal Özer'e: "Şiir sonsuzdur!"

“Herkes unutmuş olsa bile
… sen tutuyorsun ya aklında
… yıllar geçti diye aradan
… susacak değilsin ya.”

Kemal Özer

Kara Panterler Partisi’nde geçen bir hayat: Mumia Ebu-Cemal ya da "Özgürlük istiyoruz!”

“Kafamda şu fikirle başladım: ‘Hakkım olan bir şey var; ölüm veya özgürlük.”
(Harriet Tumban, Siyah Özgürlük Savaşçısı)

KARA PANTERLER PARTİSİ
Zamanın kum saatinin öteki yanından baktığımızda, Kara Panterler Partisi’nin kökenin şaşırtıcı derecede sıradan bir olaya bağlı olduğunu görürüz: kötü bir devlet okulundan yeni mezun iki yoksul kolej öğrencisi, yeni şekillenen siyasal bilinçleri doğrultusunda bir çıkış yolu arayarak, kolejin ‘Siyah’ öğrenci grubuna katılmaya karar vermişlerdi.

Göründükleri kadarıyla, pek dikkat çekici insanlar değillerdi. Yirmili yaşlarındaki iki siyah genç, kendi varlıklarını görmezlikten gelmekten mutlu olan bir dünyada anlam aramaya çıkmışlardı. Aileleri içinde ilk kez yüksek öğrenim görmek isteyen (bir nevi ilk kuşak oluyorlardı ki) binlerce, belki de on binlerce genç erkek ve kadının arasında sadece iki kişiydiler. Yüksek öğrenim kurumlarına ulaşmaları, pek çok bakımdan yeni ve aşina olmadıkları bir dünyaya uzanan bir yolculuğa çıkmak anlamına gelecekti. Daha önceki yetersiz eğitimleri, pek çok genci bu yolculukta hazırlıksız yakalamıştı çünkü.

1960’lı yılların ortaları: dünyanın dört bir yanında, havasız, kapalı ve karanlık odalarda esen taze rüzgârlar gibi çeşitli hareketler hızla boy atıp durmaktaydı. Bu rüzgârlar insanlara isyanın, direnişin ve dünya devriminin iç bayıltıcı kokularını getirmekteydi!

O dönemler Merritt College’in bulunduğu California’daki West Oakland’de en büyük tartışma konusu yaşanmaktadır ve buda 1962 yılındaki Küba Füze Kriz’iydi. Emperyalist ABD ile SSCB arasında Küba yüzünden bir nükleer savaş patlak vermesi ihtimali ortadan kalkmış görünüyorsa da, muhtemel bir atom savaşının saldığı dehşet, ay ışığı kadar gerçekti. Zamanın uluslararası gerilimleri, o dönemin öğrencilerini yetişmekte oldukları dünyayı sorgulamaya itiyordu. Üstelik bu yetmezmiş gibi, ABD’nin güneyindeki, yükseltmekte olan Medeni Haklar Hareketi, gençler arasındaki tartışmalara yerel konuları da taşımaktaydı.

İşte o dönemlerde Bobby Seale adında bir öğrenci, kampus içinde dolaşıyor ve söz düellosuna girecek güce sahip olanları dinliyor, etrafında olup bitenleri gözlemliyordu. Konuşmacılar fikirlerini sessiz bir dinleyici kitlesi önünde ifade etmek yerine, en hararetli tartışmalara dalıyor, dinleyicilerinden yaylım ateşi gibi gelen çeşitli soruları da aynı hararetle cevaplıyorlardı. İşte o tartışmalar da Huey adında genç biri (deyim yerinde ise hatip bir nitelikte) ve öyle bir militanca kararırlılıkla, bilgece konuşmaktaydaydı.

Böylesi bir karşılaşma, nasıl Kara Panterler Partisi’nin doğuşunun habercisi olabilir di(?) diye sorulabilir: özetle bütün bunlardan çıkarmamız gereken tek şey, o dönemde siyah öğrenciler arasında ve radikal çevrelerde hâkim olup, daha sonra birleşerek bir ideolojinin başlangıcını oluşturacak çeşitli düşüncelerin olmasıydı. Bu her iki gencin karşılaşması, yani Bobby Seale ve Huey’in karşılaşmaları farklı bir şeyler aramasından kaynaklanıyordu. Belki de: dünyanın neden bu kadar karışık olduğunu, belki günlük sıkıntılarından kurtulmanın yolunu, belki de Siyah Amerikalılar’ın yüzyıllardır aradıkları şeyi; özgürlüğü!

Huey ve Bobby’nin bu ilk karşılaşmaları, Kara Panterler Partisi’nin varlığı süresince devam edecek güç ilişkilerinin de başlangıcını oluşturacaktı. Daha genç olmasına rağmen, Huey P. Newton’un Bobby Seale’den çok daha aktif, çok daha esnek ve çok daha geniş görüşlü bir bakış açısına sahip olduğunun aşikârlığıydı.

Bobby Seale, Huey P. Newton’u “Dünyanın Lanetlileri” adlı esrinden etkilendiği, Karayipler doğumlu Cezayir devrimcisi Frantz Fanon’la tanıştıracaktır. Bu Cezayirli devrimciden o kadar etkileneceklerdir ki, onların gözünde diğer Siyah Amerikalılar için, Fanon’un sözleri sadece Afrika’daki sömürge koşullarının değil, dünyanın sorunlarının ve Siyah Amerika’nın neden bu kadar sefil durumda olduğunun bir açıklamasıydı. Beyaz zenginliğin bolluğu ve düzeniyle kıyaslandığında, Amerikan gettosunun o geniş ve iç karartıcı yoksulluğundan bir anlam çıkarmak isteyen birinin gözünde, Fanon’un yürekli ve tutkulu yazıları güçlü bir ışıktı. Fanon’un anti-sömürgeci ve anti-emperyalist bakış açısı, genç Newton’u etkileyen tek şey değildi tabii ki… Siyah milliyetçi Malcolm X’in de, kendisinin “elle tutulamayan” ve “derin bir şekilde ruhsal” diye tanımladığı bir etkisi vardı onun üzerinde. 1955 Afrika ve Asya ve Endonezya’daki “Bandung Konferansı”nda bu devletlerin sömürge karşıtı harekete destek sözü verdiklerini de anlatmakla beraber, Malcolm X ve Fanon, Newton’un üzerinde derin etkiler bırakarak, anti-emperyalist ve radikal bir perspektife kaymasına yol açmışlardır.

Ulusal veya uluslararası çaptaki Siyah ve Üçüncü Dünya Özgürlük Mücadeleleri, Kara Panterler Partisi’ni kuran bu iki genci derinden etkilemişti. Tabii, Fanon’un yanında daha başka yazarlar ve kitaplarda bu süreçte kilit rolü oynamışlardır.

17 Ekim Devrimi’nin kurucularından Lenin, W.E.B. Du Bois, James Baldwin, Dostoyevski, Camus ve Nietzsche’nin yanı sıra Robert Williams’ın “Silahlı Zenciler” (1962) adlı kitabı da Newton’un giderek gelişen zihnini beslerken, o dönemin insanları, bir yıl önceki öfkeli getto ayaklanması olan Watts’ın küllerinde ısıtılan ruh besinleriyle beslenmekteydi.

Tarih artık 1966’lı yıllara yakın bir tarihtir: Seale ve özelikle Newton, ülkeyi orman yangını gibi kasıp kavuracak bir grup oluşturacak, Öz-Savunma İçin Kara Panterler Partisi (BPPFSD), tarih 15 Ekim 1966’yı gösterdiğinde kurulacaktır; yine daha sonra Kara Panterler Partisi (KPP) adını alacak olan parti, kırktan fazla ABD kentinde taraftar bulacak ve ülkenin dört bir yanında Faşizme Karşı Milliyetçi Cepheler adı altında bilgi merkezlerine sahip olacakadır. Yani Kara Panterler Partisi artık kurulmuştur…

MUMİA EBU-CEMAL’E ÖZGÜRLÜK!
Geçmişi asırlara dayanan Siyah Diremiş Hareketi’nde iki eğilim vardır; birincisi, sahibi hastalandığında “Neyin var efendi, hasta mıyız?” diye soran “Ev kölesi” tavrının tipik bir örneği olan ve Martin Luther King, Jr.’da simgelenen “Medeni haklar” modeli; ikincisi, sahibi yatağına düştüğünde, efendisi bir an önce ölsün diye dua eden “Tarla kölesi” tavrını benimseyen Malcolm X’in çizgisinde somutlanan derin direniş hareketi. İşte, Kara Panterler Partisi, Malcolm X’in çizgisinde, tüm mücadelesini ‘Siyahlar’ın nihai kurtuluşuna adamış bir ‘kitle şiddeti’ne dayalı bir özgürlük hareketinde, 1982’de Philadelphia’da bir polis memurunu öldürmek suçuyla hapse girip idama mahkûm edilen Mumia Ebu-Cemal de on beş yaşından itibaren Kara Panterler Partisi’nin en aktif militanlarından biri…

Mumia Ebu-Cemal 9 Aralık 1982’de, bir polis memurunu öldürmekle suçlanıp aynı şehirde tutuklandığında, Siyah Gazeteciler Birliği’nin Philadelphia şubesinin başkanlığını yapmaktaydı ve önde gelen radyo yayıncılarından da biriydi… NPR, Mutual Black Network, National Black Network, WUHY (şimdi ki adıyla WHYY) ve diğer istasyonlarda ödül kazanan programlarıyla, Philadelphia’da “Sesi çıkmayanların sesi”ydi.

Mumia Ebu-Cemal henüz 15 yaşındayken, George Wallace’ın başkanlık kampanyasında bir mitingde protesto gösterisi yaptığı için dövülmüş ve tutuklanmıştı. 1968’in sonbaharında, Kara Panterler Partisi’nin Philadelphia şubesinin kurucu üyelerindendi ve İstihbarat Bakanı olmuştu. 1970 yazında California, Oakland’deki parti gazetesi için çalıştı. Devrimci Halkın Anayasa Kongresi’nin toplanmasında ve kent polisinin Panterler Partisi’nin üç yerel ofisine birden baskın düzenlenmesinden kısa bir süre önce Philadelphia’ya ya geri döndü. Ondan sonraki on yıl boyunca Mumia Ebu-Cemal’ın Philadelphia Emniyeti’nin ve Rizzo yönetimini alan ağır eleştirileri onu “İzlenmesi gereken” bir gazeteci durumuna getirdi. Mumia Ebu-Cemal Belediye Başkanı Rizzo’nun 1978 yılında MOVE örgütüne (Batı Philadelphia’da Poweyton Village semtinde) yönelik kuşatmasını teşhir edişi, kenti yönetenleri özellikle kızdırmış ve çok geçmeden radyodaki işini kaybetmişti. Giderek büyüyen ailesine bakabilmek için artık taksi sürücüsü olarak geceleri çalışmak zorundaydı.

9 Aralık 1981-82’de sabahın erken saatlerinde polisin silahlı takibine uğrayıp, dövülerek gözaltına alınan ve polis memuru Daniel Faulkner’i öldürmekle suçlandı. Philadelphia’nın ünlü “İdamcı yargıcı” Albert Sabo’nun yönetiminde mahkemeye çıkarılan Ebu-Cemal, 3 Temmuz 1982’de cinayetten suçlu bulundu ve ölüme mahkûm edildi. Yıllarca süren itirazların ve uluslararası protestoların sonucunda, 11 Aralık 2001’de 3. Temyiz Mahkemesi ölüm cezasın bozdu, fakat hükmü kaldırılmadı. Tarih 2002 yılının Ekim ayını gösterdiğineyse; dava Pennsylvania Yüksek Mahkemesi’nde de değerlendirmeyi bekliyordu.

Mumia Ebu-Cemal hayatı boyunca, Kara Panterler Partisi’nin ülke çapındaki gazetesinden başlayarak, toplumumuzdaki ırkçılık ve eşitsizlik üzerine yazılar kaleme almıştı. Ebu-Cemal bugün hala dünyaya sunulmuş olarak lanse edilen demokrasinin beşiği ve özgürlüğün ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nde tutsak ve tecrit altında. Karl Marx şöyle diyordu bir kitabında hem de bundan tam yüzyıl öncesinden: “Bugün Amerika’nın zengin olmasının tek nedeni zencilerdir (Siyah Irk) bugün o ırkı, Atlantik kıtasından alın Asya’ya ya veya da herhangi bir ülkeye yerleştirin o kıtayı ya da o ülkeyi zenginleştirirsiniz” diyordu.

Bugün ABD gibi birçok ülkede Mumia Ebu-Cemal’ler tutsak ve tecrit altında, sadece davalarına inandıklarından dolayı. Çünkü onlar bu 21. yılda hala capcanlı bir şekilde umutlarını gelecek kuşaklara taşımanın kavgasını veriyorlar.

13 Eylül 2009 Pazar

Acele edin ve defolup gidin!

Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Bir parça vicdan da mı yok? Atım kadar bile dindar değilsiniz! Altın sizin yeni Tanrınız olmuş! Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı.. Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz? Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Ve bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize! Şimdi derhal defolun!!! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..

Oliver Cromwell–20 Nisan 1653 Meclis Konuşması

10 Eylül 2009 Perşembe

Türkiye: Faşist veletlerin yürüyüşü!

Uçurumun aşağısı yukarısı olur mu(?) olabiliyormuş… Türkiye şuan bu eşikte, bütün çirkinliğiyle karşımızda.

Bu çirkinlik yargısıyla, devlet katmanlarında ki, burjuva komprador güçlerin belli merkezlere yine belli güçlerce yerleştirilmesiyle ayyuka çıkarılmış durumda (buna son sekiz yıldır yaratılmış olan R. T. Erdoğan ekonomisi de dâhil), bütün bürokrasisi ve bürokratsızı bu işin içinde, kolluk kuvvetlerinin (bir kısım) askerler yerine bu kez polis ve kendisine sadık ve de kandırılmış bir halk kesiminin belli zümreleriyle topyekûn devriyeler kurmasına da ramak kalmış durumda. 75 milyonluk bir nüfusu tek başına dinleyen Erdoğan’dan söz etmiyorum ya da (Kent Bilgi ve Güvenlik Sistemi) adıyla anılan M.O.B.E.S.E.’lerle gözetlenen bir ülkeden hiç mi hiç söz etmiyorum.

Şekilsel ve örgütsel özellikleriyle devlet içinde yer alan “faşizm”den yani yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemiyle ortaya “gizlice” çıkan ve bundandır ki; burjuva komprador güçlerle kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması anlamında olan “faşizm”in toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluklar üzerinden dar ve ekonomik kıyafetler giydirilerek, din üzerinden yürütülmeye çalışılmasından söz etmekteyim.

Evet, biliniyor ki, Türkiye’de hiçbir dönemde doğrudan faşist ya da nasyonal sosyalist olduğunu ileri süren önemli bir siyasi hareket olmamıştır. Fakat bununla birlikte Türkiye’de bir hareketin ya da iktidarın faşist olduğu genellikle iki bağlam içinde ve sıklıkla da Türkiye solu tarafından ifade edilmiştir.

Filen ve fiilsiz
Örneğin bunlardan ilki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleridir. Gizliden ve açıktan yüzünü göstermiştir. Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli anti-komünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili’deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermektedir ve İtalyan-Alman faşizmlerinden büyük oranda da ayrılabilir, fakat tanım yerli yerinde durmaktadır. Ayrıca bütün bunlar, Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi darbenin başında bulunan Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanakta vermiştir.

Faşizmi kendi zindanlarında mahkûm eden Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde resmi olarak kabul edilen tarifinde de faşizm: “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlanır.

Faşizmi ele alan diğer Marksist yazarlardan Troçki’de: faşizmi geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımıyla ilişkilendirir ve tekelci sermayenin toplumun bütününü totaliter bir tarzda örgütleme çabasına dayandırır. Ona göre “faşist kitle hareketleri toplumsal temellerini küçük burjuvazide ve orta sınıflarda” bulunur. Şimdi de okuyucu hesaplasın AKP iktidarının son 8 yıllık seceresinin muhasebesini.

Komplo pratiği
Komplo pratiğimiz yok, ama “sömürge değiliz” gibi düpedüz çıplak bir slogan da üretmeyeceğim. Aksine düpedüz, şeffaf bir gerçekliğimiz var; biz “yarı sömürge” bir ülke olmaktan çıkıp “tam sömürge” olmuş bir ülkeyiz. Bir ülke ve o ülkeyi yöneteni düşünün, bırakın sömürge olmayı sömürgenin “S”si için yıllarını versin. D ü ş ü n m e k,  h i s s e t m e k,  s a v r u l m a k bu olsa gerek.

Bundandır ki, Türkiye’nin kamburu devlet olarak geçmişin İtalyasından arta kalır yanı yok. O da birliğini kuramamış bahtsız bir millettir Mussolini gibi.

Roma üzerine faşist veletlerin yürüyüşünü, hoşsohbet İtalyanlar şu fıkrayla anlatırlar: Mussolini avenesiyle Quirinale sarayının önüne gelir. Herkes işinde gücünde. “Kral Emmanuele Terzo ile görüşmek istiyorum” der. Savoie hanedanının en haciz insanı Kral da, onun bu isteğini kabul eder. Mussolini heyecanlıdır, gıcık tutar, hapşırır, yüzü gözü salya sümük. Kral onun bu haline acır, temizlensin diye beyaz mendilini uzatır. Mussolini, günün hatırası olarak mendili muhafaza etmek ister, Kral da kabul eder. Olup bitenleri mabeynin anahtar deliğinden Macar asıllı Kraliçe seyretmektedir. Mussolini gittikten sonra içeri girer, “Zavallı adam” der kocasına “burnunu sokacak bir mendilin kalmıştı onu da Mussolini’ye kaptırdın.”

İşte size rastlantı… Eski Romalılar İtalya’yı bir sömürge olarak kullanırlardı. Günümüzde Venedik, İtalyan olduğunu hatırlamaz bile. Milano, Güney İtalya’nın can düşmanıdır. Bu yüzden tarihe en geç doğmuş bir ülke daha var Avrupa’da: Rusya... Yapısal eksiklerine dokunmaya dili varmaz insanın. Kaldı ki hem emekçi halkın egemenliğine yönelik pırıl – pırıl bir devrimi başarmış, hem de milletlerarası faşizmi nihai olarak tepelemiştir. Bu olaydaki gürültülü sessizliği tarihin akışında çok insancıl endişelerle izlemekten başka çare yoktur.

“Rastlantı tezine” gelince; iyi ama rastlantı bir kere eyleme bağlı, sonra da bilinmeyen sebeplere, burada iş çatallaşır. “İşkembe kazanından atlas parçası çıkmaz” der bir halk tekerlemesi. Devlet – ulusumuzun müstesna değerine ilişkin tezler üreten her kişi, ister istemez, karşısında Anadolu halklarının birliğini bulur, tıpkı Fransız tarihinde olduğu gibi. Anadolu halkları, oldum olası Osmanlı devletini sevmemiştir. Bedrettin isyanları, Celali isyanları, Karaman beyliğinin direnişleri, Pir Sultan Abdal’ın ayaklanış dizeleri, vakıf teşkilatı – örgütü, gösteriyor ki, bu halk kendini her zaman bir yayılmacının zulmünde olarak hissetmiş ve böyle kronik bir ızdırapla olgunlaşmıştır.

85 yıllık cumhuriyet ve öncesinde “Sol”a vurmaya çalışan her bedhah, 50 senedir havlamakta, çalıp çırpmakta devam ediyor(lar.)

Sosyal ihtilalini yapamamış her devletin hiyerarşik yapısını bir piramide benzetebiliriz. Bu piramidin tepesinde bir kral, bir devlet reisi, bir cumhurbaşkanı oturur, aşağıya seslenir: “Senin yararına hüküm sürüyorum.” Altta keşiş, haham, hacı, hoca: “Sizin için dua ediyorum” diye seslenir halka. Daha altta asker gelir, “Sizi koruyorum ama kıpırdarsanız üzerinize ateş ederim” diye homurdanır.

Biraz daha altta kapitalist, burjuva takımı gelir: “Çarkı döndürüyor, size bakıyorum ama bize karşı birleşirseniz yukarıya haber veririm, canınızı okurlar” diye böbürlenirler. En alttaki sanayi ve kırsal kesim emekçileri ve de ücretli kapıkulları, bu cehennem mahkûmları: “Yeter, artık ağırlığınıza tahammül edemiyoruz, biz yaratıyoruz siz yutuyorsunuz” diye sızlanır.

Bu arada gazeteci takımı geleneksel yağdanlıklarını Tartuf’e* taş çıkartırcasına kullanmakta devam eder.

Ne euro, ne silah üstünlüğü, ne dolar, ne sözüm ona ırk üstünlüğü masalları bu güne kadar milli birliğini kurmaya, pazarın devlete hâkimiyetini yıkmaya yetmemiş, Hitler rezaletine sahne olmasını önleyememiş… Gariptir ki, bugün Türkiye’de bin bir acı tecrübeye rağmen bu amorfe yığınlara gönül bağlayan kimseler az sayıda değildir. Ne Goethe, ne Hegel, ne Heinrich Heine ne de Marks, sosyal yönden geri kalmış bu ülkeyi anımsamazken, bizim Alman (ve son çeyrek yıldır Amerikan emperyalizminin) dostları son Osmanlı trimvirasi Enver, Talat, Cemaller, Menderesler kadar gaflet ve delalet içindedirler. Kaldı ki, günümüz torunları Erdoğanlar da bu duruma düşmesin.
* 1664'te sahnelenen Moliere'in Le Tartuffe, ou l'Imposteur (Türkçe tercümelerinin isimleri: Tartuf, 1876; Riyanın Encamı, 1881; Tartuffe, 1944) adlı tiyatro oyunu, aynı yazarın daha önce beğeni kazanan Kadınlar Mektebi oyunundan da büyük bir gürültünün kopmasına yol açtı. Oyun kilisenin ve dindarlar grubu "Compagnie du Saint Sacrement"in baskısıyla yasaklandı ancak 1669'da yeniden oynanma olanağı buldu. Tartuffe, bir tür danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı atmış, dindar görünüşlü bir sahtekârın serüvenleri üzerine kuruludur.