11 Ağustos 2009 Salı

Ucuz tetikçi. .

1945’li yıllardan günümüze kadar emperyalizm çok büyük oyunlar oynadı bu coğrafyada, belki de yüzyıllardır hayal ettikleri, gerçekleştirmek istedikleri sınırlara daha yakın görüntüsü veriyor emperyalistler ve Türkiyeli oligarşik güçler. Fakat emperyalistlerce bu coğrafya üzerinde en büyük oyun şuan oynanmakta bunu da belirtmekte fayda var hem de AKP iktidarı eliyle.

Öncesi var elbet: Öcalan’ın yakalanma süreci ve Öcalan’ın Kenya’dan elleri ve ayakları bağlı bir şekilde yakalanıp Türkiye’ye getirtilmesi vardı ki akılara zarar verici bir durumdu bu. Netice de Öcalan yakalandığında bu durumu sezmeli miydik (?) bilemiyorum ama bunu sanırım Öcalan’da sezmedi – sezemezdi. Öyle ki bu yakınlarda Kürtlerin “Yol haritası”nı açıklayacak duruma getir(til)miş olmasını kime bağlamalıyız ama durum Öcalan açısından oldukça “Olumlu” gibi görünüyor şuan ama kendini anlamayan bir DTP ve PKK’den söz konusu olunca durum pek olumlu gibi görünmüyor. Onlar her an hata yapabilirler (!) Amerikalı politikacılar mı onlar yine bildiğiniz gibi, iyi adam rolündeler ve hiçbir şeyin farkında değillermiş gibi kamufle olmuş bir şekilde bu açılımın sahibi biz değiliz demekteler.

Oysa bilinmektedir ki, ABD’nin Türkiye’ye bakışını belirleyen asgari müşterek, Türkiye’nin “Ucuz tetikçi” olmasıdır. Bunu elbette onlarda iyi biliyorlar… Finans kapitalin dinamiklerinde ve kapitalizmde, sermayenin siyasetteki hizmetleriyle de zaten tutsak alınmış durumda olmalarını da böyle açıklayabiliriz sanırım. Kaynakta burasıdır zaten ki zoraki bir özgürlük ve bağımsızlıktan söz etmekteyim.

Ülkenin 64 yıldır sağ politikalarla yönetilmesinin başlıca nedeni de bu olmalıdır, Amerikan hegemonyası altında siyaset yürütüp ülkeye şekil verebilmek adına verilen onca ödün ve aşağılayıcı bir ton politik saçmalık. Bakın Kemal Okuyan’ın soL. org.tr’de yayımlanan “Adını koyalım: Gericiliğin ve emperyalizmin büyük açılımı!” başlığını taşıyan makalesinde de bu durum tespiti bir şekilde yer almakta.

İşte bütün bu sözünü ettiğimiz gelişmeler Türkiye’nin kendi sorunlarını halletmesi gereğinin sonuçlarıdır. Türkiye bu türden, Kürt Sorunu başta olmak üzere, sorunlarını çözemediği zaman hem kendi istikrarını bozmaya gidiyor ve emperyalizme hizmette yeni görevler ediniyor. Ve uluslararası nitelik taşıyan bu sorunlarda Amerikan stratejisine uygun biçimde hareket ederken de, öteki işbirlikçileriyle arasında gerilimler yaratıyor.

O yüzden şu sıralar Ortadoğu ve Kafkaslar’da “Truva atı tetikçiliği” ön plana çıkmış görünmektedir ve bu rolünü oynarken Türkiye’den ana beklenti, öncelikle kendi ve gider de muhayyel emperyalist statükonun istikrarını bozan sorunlarını çözmesi, layıkıyla hizmet verir hale gelmesi gerekmektedir. Ve Türkiye’ye biçilen rolde şuan budur, yarınsa başka bir rol biçilecektir.

Bu bağlamda “Kürt açılımı” projesinde iki aktör vardır ve bunlar ABD ve Kürtlerdir. Yani bu iki güç her zaman tam ne yapacaklarını kestiremeseler ve kendi ciddi sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalsalar bile çıkarlarını biliyorlar, hedeflerini tanımlayabiliyorlar ve bunlara uygun siyaset geliştirebiliyorlar. Ötekilerse, ya hayatla inatlaşıp imkânsızın peşinde kendilerini tüketiyorlar (MHP ve CHP vb.), ya esas olarak kullanılan ikincil unsurlar olarak çırpınıyorlar.

Ortadoğu güneşi, Öcalan’ın ‘Atatürk’leştirilmesi ya da BOP etkisi. 
Peki, ne oluyor?

Kesinlikle dengeler değişiyor ve ara başlık olarak verilen yazı aslında her üç olguyu tarif ediyor…

Deyim yerindeyse I. Dünya Savaşı sonrasında Kürtler aleyhine kurulmuş statükoyu bir ölçüde olsun değiştirmeye çalışıyor ABD ve onların üzerinden halkların birbirine düşmanlığı dolayımıyla onların üzerinden vesayet kuruyor. Kuzey Kürdistan’da birer halı tüccarını aratmayan Talabani ve Barzani, bölge kıyıcılığı karşısında emperyalizme sığınıyor ve bu arada ezenlerin de ezberlerini bozuyor, onların emperyalizmle işbirliği tekelini kırıyor.

Yani Ortadoğu güneşi altında kendilerine de bir avuç gökyüzü arıyorlar ve ABD’nin geçici demokrasisine methiyeler diziyorlar. Türkiye Kürtlerinin temsilcileriyse, içine kıstırılmak istendikleri bütün tuzak kısırdöngülerden son derece sağlam görünen bir halk desteği ve muazzam özverilerle örülmüş belleğin yaratmış olduğu bilinçten kurtulmaya çalışıyor. Bu yüzden Türkiye’de iki akım çatışıyor. Bunlardan biri her türden demokratik reformu ya da statükodaki kırılmayı ülkenin bekası sorununa bağlayarak hayatla inatlaşıyor, şiddete müptela ve muhtaç bir cendereye mahkûm oluyor ve ötekiler diye tanımlayabileceğimiz diğer güç ise, Kürt Hareketi’nin tasfiyesinin zehirli meyvesini Amerikan imalatı cicili bicili ambalajda halklara sunuyor.

Anlayacağınız ikisinin de çözüm perspektifi yok; birinde şiddet, ötekinde dolandırıcılık egemen. Amaç aynı, tasfiye.

Örneğin PKK’ye karşı kurulmuş olan Sünni bir yapılanma olan ve Türkiye Hizbullah’ı diye tabir edebileceğimiz (ki bu oluşumun Lübnan Hizbullah’ıyla bir alakası olmadığını ve Diyarbakır’da Gaffar Okan cinayetinden sonra sözüm ona çökertilen ve adını Hizbullah olarak açıklayan bu örgütle bir ilişkisinin olmadığını ve böyle bir yapılanmayı tanımadıklarını Şii bir yapılanma olduklarını ve o dönem ki açıklamalarını hatırlayın) bu oluşumların Fethullah Gülen’de dâhil eskiden devletin kirli ve psikolojik –operasyonların tetikçileri– savaşlarında emperyalizmin figüranlarıydılar.

Bugünse liberal-emperyalist kumpasta yer alıyorlar.

Yine karşı devrimciliğin değirmenine su taşıyan ve kendini sol olarak tanımlayan Kemal Okuyan’ın tabiriyle “En devrimciler” var. Bunlara “Kuyrukçuklar” diye de tanımlayabiliriz, en doğrusu da budur bizce.

Pentagon masalarında hazırlanmış bütün senaryoları ağızlarının kenarlarından akan salyalarla okuyan ve 1400 yıl önce yıkılan bütün “Put”ları tekrar inşa eden ve “İslami faşizmin” etkisi altında hem yoksul Türkiye halkının hem de Kürdün dünyevi tasfiyesine uhrevi katkılarda bulunmaktalar.

Yani dün UKTH’dan hareketle, Kürt Ulusal Mücadelesi’ni boğazlamak adına hareket eden Hizbullah ve Gülen’ler dün çılgınca Kürtleri boğazlamaktan söz ederken ilginçtir ama bu yine aynı çılgınlıkla Kürtleri desteklemektedirler, K. Irak’ta konferanslar vermektedirler. Obama’nın bütün ziyaretinde belki de yukarıda kaleme aldıklarımız verilemek istenen mesaj olarak algılanmalıydı muhakkak algılayanlar olmuştur (?) bu arada bunların arasında PKK’nin silah bırakması da gündemde.

Peki, PKK silah bırakıp Obama’yı dinleyecek mi?

Bugün 80 yıllık kemikleşen ve öyle bir hale gelen, Kürdün milli varlığının kabulü gibi, masum ve kaçınılmaz bir olgu dahi toplumsal deprem etkisi yapan bir durum ve inşa edilen bir yapı tarafından kaldırılmaz hale getirilmiş durumdadır ama ne gariptir ki yinede Kürt Sorunu iyileş(tir)iyor ama Türkiye coğrafik olarak gericileş(tiril)iyor. Buna PKK’nin silah bırakması da dâhil.

“Kürt açılımı” ya da “Demokrasi” ve/ya da “Barış” Türkiye halkı barış yönünde müdahil olmadıkça, devletten yeni bir şiddet dalgası geleceğini unutmamak gerekiyor. Bunun adı da yeni felaketlerdir. Ne de olsa Erdoğan BOP’un eşbaşkanıdır ve iktidarda kalmak için kravatıyla boynunu emperyalizm karşısında aşağı indirmiştir, daha doğrusu kravatından tutup başını aşağıda tutmasını sağlamıştırlar ve bu böyle de devam edecektir.

Son söz
UKTH artık emperyalizmin beyaz masalarında çiziliyor, bunun için uzaklara gitmeye gerek yok, bunu kabul etmekte fayda var, uluslar artık bağımsızlık adına mücadele yürüteceğiz derken emperyalizmin hegemonyası altında siyaset yürütüyor. Böylelikle Türkiye Atatürk’leştiriliyor ve yine Öcalan’da Atatürk’leştirilip Kürtlerin başına getirtiliyor, yani anlayacağımız fark yok. Bir bakmışsınız karşımızdakini yok ederken o olmuşsunuz.

Eski Yugoslavya’da Boşnaklar ve Sırplar arasındaki temel meseleyi hatırlayalım, aynı etnik kimliğe sahiptiler ve aynı anadili konuşuyorlardı, neler oldu gördük. Bu yeni şiddetin bildiğimiz haliyle TC’nin de sonunun başlangıcını oluşturacağını bilmek gerekir. Belki Kürtlerde bu süreçten çok acılar çekerler ama sonunda kendilerini bir biçimde kurtarırlar. Fakat Türk halkı her an yıkıntının altında kalabilir. Egemenlerin bir bölümü (Gül ve Erdoğan vb. gibi) kendini kurtarır, gerisi altında kalır bu enkazın ama her zaman asıl perişanlık halkın payına düşer.

Elbette barış Türk ve Kürt annelerinin ortak tavrıyla gelecek, tıpkı Vietnam’da olduğu gibi.

Türk askerinin ölümüne ağlayan militan yakını yok mudur (?) elbette vardır.

Ya da askerlik anısı olarak çekilen ve parçalanmış gerillaların kulak parçalarını elinde tutarken resim çekilen askere duyduğu öfkeyi dile getiren bir Türk yok mudur (?) buda elbette vardır.

O yüzden Vietnam’da barış, Amerikan annelerinin katkılarıyla geldi. Onlar önce “Çocuğum yaban ellerde ölmesin” diye ayağa kalktı ve barışın bedeli bu oldu. Öyle bir bedel ki, öderken insanlaştırıyor da. Güzelleştiriyor da. Türk toplumu olarak henüz bunun çok gerisindeyiz ne yazık ki. Bütün bu geri bıraktırılmış olmamızın arkasında emperyalizmin olduğu mukkak, işte klasik “Böl ve yönet” yöntemidir bu.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Faşizm(!)

Tarih 1933 yılının 10 Mayıs’ıdır ve tarih bu ayı gösterdiğinde “Kitap yakılma törenleri” başlatılmıştır Naziler tarafından.

Bilinen sayı ise 20 bin kitaptır.

20 bin kitap Berlin Üniversitesi meydanında yakılarak imha edilir.

Nazi Partisi önderlerinden Gobbels ve Göring’in yüzleri öyle karanlıktır ki, ellerindeki meşaleler yüzlerini aydınlatmaya yetmiyordur. Emile Zola, Jack London, Albert Einstein gibi sanatın ve bilimin insanlarını, kendilerince bir gecede yani uygar bir geleceğin mimarlarını kül edip havaya savurdular.

Tekdüze kelimelerin ve klişe çizgi yığınlarının oluşturulduğu yapay sanat yığınları ve yeniden yazdırılmış tarih yapıtlarıyla resmi tarih kitapları-tezleri oluşturulmuş durumda. Bunu o dönem (Nazilerin yaptığı gibi) kiralık sanatçı ve bilim adamları tarafından ucube diye tanımlayacağımız saçmalıkları yapanların da yanında daha ucuz ve kıytırık taklitlerini de bulabilirsiniz. Çünkü, tarih bunlarla doludur. Her şey sipariş üzerinedir önemli olan burada para ve resmi ideolojiniz denen şeye ne kadar inandırılmışlığınızla ilgilidir.

Şerefli ve şerefsiz tarih diye de tabir edebiliriz elbette bütün bunları.

Bu arada kendinize bir isim-ırk seçerseniz ve onun dışındaki herkese de saldırabilirsiniz. Bu serbesttir ama Einstein hâlâ her kitapçının rafında muhakkak ki vardır, tıpkı Marks gibi. Ve dünya uygarlaştıkça sınıf-dil-ırk ayrımını gözetmeksizin yeni bir sistemin kurulabilirliğinin ve dünyanın sosyalleşebilmesi için insanı ön plana çıkaran Marx’ın ve Engels’in yapıtları da bulanacaktır, birçok başka yapıtta!
.
Ve dünya uygarlaştıkça bu ucubeler yitip giderken, Einstein’ın onlara dil çıkaran resmi hep kalacaktır.
.
AKP döneminde bunu daha da çok görebilirsiniz, hem resmi tarih hem de din içerikli yapıtlar Arap (sunni) İslamiyetine özgü işlenmiştir...
.
İşte bütün bunlar onlar için kelimelerin yarattığı paniktir!

Ve… Normal karşılanmalıdır.

Uluslararası kapitalist sistemde yaşananlar II. Dünya Savaşı ertesinde gündeme gelen olgular ve olaylar silsilesiydi. .

Dolayısıyla bugün “Laiklik elden gidiyor!”, “Şeriat geliyor!” veya “Tehlikenin farkında mısınız cumhuriyeti şa’apıyorlar!” cinsinden, “Ne şeriat, ne darbe!” gibi sadece tekrarlanan ve paronaylaştıran sloganlar, bellidir ki halkın çok büyük bir kısmını ırgalamıyor…

“Irgalamıyor!” sözü uygarlaşıyormuyuzun anlamı mıdır(?) henüz değil!

Umutsuzluğun derecesine bakın, Erdoğan kendisini eleştiren yazılar kaleme aldığı için burjuva bir sermaye gurubu olan ve tekelleşmeye de giden Doğan Gurubuna ait gazeteler için “Boykot” çağrısı yaparken yukarıda kaleme aldığım sözler gelmişti aklıma nasıl gelmesin, AKP’ye oy veren her insandan artık şu sözü duyar olduktan sonra, “Hitler’in Nazi Partisi ile birlikte R. T. Erdoğan’ın AKP’si şimdiye kadar yüksek bir oy oranıyla iktidara geldi”, “AKP demokrasinin ve ilericiliğin partisidir!” aymazlığının altında başka bir şey aramalı mıy(d)ım bilemiyorum ama böbürlenmeler ve siniri alınmış gurur ve onurlardan sonra da henüz iş bitmiş değil diyorum.

AKP bildiğimiz AKP, her zamanki küstah politikalarına devam ediyor.

Ve işin aslı yeni başlıyoruz.

Özelleştirmelerin haddi hesabı yok ve son hızla da gidiyor bildiğim, özelleştirecek olan ve satılan şeylerse bugün için bir elin beş parmağını geçmez durumda artık. Bi’şey kalmadı anlayacağınız. Bu yüzden bay AKP’li yetkililerinin ve en başta bay Erdoğan kliğinin camileri ne zaman satışa(?) sunacağını bekler durumdayım. Kim bilir tıpkı Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Yugoslavya bağımsızlık mücadelesinin mimarı olan Tito’nun mezarının özelleştirilip camekânlı bir mozoleye dönüştürülüp içkili bir restorana çevrilmesinden sonra Anıtkabir’de böyle yapılabilinir AKP’lilerce ya da söylediğim gibi camiler halka açılıp satılabilinir.

İşin ucunda para ve kopartılacak avanta yok mu(?) neden olmasın.

Evet, her şey önceden “İnsan bilinci, maddi gerçekliği gerilerden izler” kuralı için geçerlidir ve bu işler böyledir. Kitleler, (tıpkı devrimciler gibi) toplumsal şartların hızla değişmeye başladığı durumlarda bile, geçmiş siyasi inançlarından, alışkanlıklarından kolayca vazgeçmezler. Yani siyasi bilinç, gece-gündüz “Günaydın” derken bile karşısındakine siyaset uygulayan kişide siyasi bilinç tam anlamıyla “Küt” diye ortaya çıkmaz, üstelik halk, öyle zannedildiği gibi “Geri zekâlı-bilinçsiz-bön” falanda değildir. Nedeniyse tarih savaşımları dediğimiz olgularda halk kendine yapılanı hiçbir zaman unutmamıştır. Unutturmamıştır!

Sadece başka bir bilincin, zannettiğimizden daha sağlam bir akla ve mantığına dayanan ve gündelik bir bilincin (geçici) sularında yol almıştır. Ki, o bilinç ancak, günlük hayatın büyük krizler, tarihsel ve toplumsal olaylar tarafından gerçekten altüst edilmeye başladığı noktada burjuva siyasetinin duvarlarını yıkarak başka bir bilince dönüşme yoluna girer; insanlar giderek daha alışılmadık davranışlar göstermeye, devrimci siyasetin alanına yönelmeye başlar.

Evet, bu yüzden Türkiye’de sınıf bilinci oluşmamıştır ama bu oluşmayacak anlamına da gelmemelidir. Bunun nedeni son yedi yıldır AKP’nin aldığı %47’lik oy oranıyla kapanan (başına türban takan), sırf işe girebilmek adına dedesinin bile AKP’li olduğunu söyleyen ve buna bel bağlayan, kolay yoldan küçük kırıntılar olsa bile köşeyi dönebilmek adına ve/ya da evine ekmek götürebilme kaygısıyla yapılanlardır ve çoğunluk olarak örgütsüz olduğu için sınıfsal ilişkilerini de kopkoyu bir dinsel-milliyetçi taşra gericiliğinin kıskacında ve hemşerilik temelinde yürüttüğü sömürü cehennemlerinde giderek yayılan krize ve artan işsizliğe rağmen henüz büyük tepkilerin verilme(me)sine bağlanmaktadır kanımca.

Bu doğrudur!

Hatta burada AKP ile birlikte MHP’nin de kazandığı da doğrudur.

Ne demiştim, daha işin başındayız!

O yüzden Türkiye’de şuan hem fiilen hem de fiilsiz ve gizliden gizliye bir faşizan yapı oluşturulmuş durumdadır. Devlet bildiğiniz o devlet biçiminden de sıyrılmıştır ve tekelci polis devleti diyebileceğimiz bir yapıya bürünmüştür. İslami bir partinin din adına uyguladığı ve İslami faşizm diyebileceğimiz bir yapıya girmektedir. Daha bu işin sonunda kimin batıp kimin çıkacağı belli değil, daha işin başındayız bu iş giderek dallanıp budaklanacak olan krizden daha da çok güçlenecek olan halk ve işçi yığınlarının belirleyeceği olan ve toplumsal güçler arasındaki mücadelede belirlenecek. Ancak kesin olan bir şey varsa o da, kuyruk acısından ne kadar saldırganlaşacağı belli olmayan Tayyip ve şürekâsının talihinin, hem içeride, hem de dışarıda, dönmeye başlayan ikiyüzlü politikalarını belirleyiciliği de şüphesiz olacaktır.

Buda daha çok hata yapacak olacaklarının göstergesidir. En azından tarih Erdoğan’ı bir başbakan olarak “Diktatör” olarak belki değil ama şansı uzun süre yaver gitmiş asabi bir müflis olarak arkasından küfürlerle anacaktır. Çünkü Erdoğan’ın yüz mimiklerinde bile Amerikan emperyalizminin bütün olguları hatlarıyla görünmektedir ve dedeleri Osmanlı padişahları gibi topyekûn bir saldırının işaret fişeği agresifliğiyle de Hitler’e de göz kırpmaktadır.

Ama ne var ki Hitler gibi karanlık bir kişilik olarak tarihin çöplüğünde de kalmaya mahkûmdur!