31 Mart 2009 Salı

Kızıldere dün, bugün, yarındır!

“Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır... Kurtuluş bayrağı, bu yolu tırmanan gerillaların birbirine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir.”

29 Mart 2009 Pazar

Emperyalizme ve AKP gericiliğine teslim olmadan Türkleri de, Kürtleri de özgürleştirebilmek! — 2

Öcalan’ın daha önce de okumuş olduğum bazı yazılarından da çıkardığım birkaç olgu üzerine durmakta aslında fayda var. Öcalan’ın üç aşamalı devrimi, AKP’yi Hizbullah’ın resmi şekli olarak gören biçimi ve Kürtler içinde Yahudilerin yarattığı milliyetçi dalga ve bu milliyetçilik olgusu. İşte bütün bunlar aslında Öcalan’ın emperyalizme temkinli baktığını gösteriyor. (Kaldı ki daha önceki yazılarında da Kemalizm’i yanlış tahlil ettiğini ve PKK’nin tekrardan bu tahlili yapmasını öneriyordu yazılarında. Ve aynı zamanda da Mustafa Kemal’in eli öpülecek biri olduğu görüşünü deklere ediyordu yazılarından. Tam olarak algılamış değilim “el öpme” mecazimi yoksa cezaevi koşullarından mı kaynaklanıyor onu da bilemiyorum ama sonuçta böyle bir yazı kaleme aldığını gayet iyi biliyorum.)

Üç aşamalı devrimden söz ederken Öcalan (bunlar ekolojik devrim – kadının temel alındığı devrim ve demokratik cumhuriyetçi devrim) olgusunun olduğu bu görüşler kuşkusuz Amerikan emperyalizminin desteğini ve/ya da emperyal güçlere biçilmiş bir rolü kapsamıyordu.

Yahudi lobilerinin Kürtler üzerindeki oyunları en son Gül’ün Irak ziyaretiyle kendini gösterdi. Anlaşılıyor ki, burada bundan sonra İngilizlerin, Yahudilerin ve Amerikan –emperyalizminin– lobilerini de gelip giderken göreceğiz. Gelip gitmeleri elbette yine Talabani ve Barzani’nin “PKK ya silah bıraksın ya da K. Irak’ı terk etsin” mesajlarında ki gibi okunabilir. Ya da Hizb-u Tahir Örgütü’nün Fethullah karşıtı sert tavrı ve İngiliz emperyalizmine yakın açıklamaları buna kaynak olabilir.

Peki, burada ki asal mesaj kime?

Doğaldır ki Amerikan emperyalizmine!

Peki, PKK silah bırakır mı?

İşin açıkçası bu ütopik bir şey, zira bunun Öcalan’ın İmralı’dan avukatları aracılığıyla dışarıya yansıttığı yazılarında da görüyoruz. PKK silahsızlanacak ya da silahsızlandırılacak iddiası ayakları yere basmayan bir iddiadır ve öylede kalacaktır. PKK’nin silahlarını terk etmesi PKK’nin tavsiyesi anlamına gelmektedir. PKK elinde tek teminat olarak tuttuğu silahını hiçbir zaman bırakmayacaktır. Siz bakmayın ucuz yoldan köşe edinmeye çalışan burjuva kalemşorlarımızın çokbilmişlik edalarına. Onların uyguladıkları düpedüz küçük-burjuva ayak oyunlarıdır. Yoksa bir şey bildiklerinden değil. Buna emin olabilirsiniz. Zaten şimdiden başladılar köşelerinden “ben demiştim”lere. Ne yazık ki hiç biri tutmayacak! Ne PKK’nin Avusturya’ya ne de İskoç ve Norveç eteklerine sürülmesi söz konusu değildir. Hele hele PKK’nin siyasallaştırılıp Türk siyasetinin bir parçası haline getiriliyor olması gerçekten de gülünçtür. DTP zaten bu işlevi gerçekten iyi yapmaktadır ve hatta DTP’nin rolüne soyunan AKP’nin bundan tasfiyesi söz konusu olmalıdır ki en doğrusuda zaten budur.

Ergenekon olayında kendilerine sızdırılan bilgilerde de olduğu gibi birileri yine kendilerine bilgi servis edecek ve köşelerinden atıp tutmaya Türkiye’yi ve dünyayı tahlil ederiz yalanına kendilerini inandırarak yoluna devam edeceklerini sanıyorlar. Umuyorum ki İmralı gerçeğine bakan Kürt halkı bunu boşa çıkaracaktır.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ’NİN İDEOLOJİSİNE KARŞI SOSYALİZMİN İDEOLOJİSİ
Dolayısıyla Amerika patentli bu ideolojilerin kaynağı ne Türk halklarının ne Kürt halklarının ne de çeşitli milliyetlerden halkların emniyetini içermektedir. Fakat bu tez Amerika’nın emniyeti ve kapitalizmin geleceği için Amerika’nın ulusal çıkarlarını savunduğunu söylersek yanılıyor olmayız sanırım.

Dolayısıyla…

Fransa’dan yapılan bir eleştiride Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na şöyle cevap verilmektedir Le monde diplomatique dergisinde: Huntington’un analizi, İslam dünyasına ve Çin’e karşı (Huntington, Çin emperyalizmi ve İslami köktendinciliği’ni batının düşmanları olarak sunmaya çalışmıştır) Amerika’nın yürüttüğü çıkar savaşımına teorik bir meşruiyet kazandırmayı hedeflemektedir.

İngiltere’den yapılan diğer eleştiriyse: Yıllar önce İngiliz profesörü Fred Halliday, “Medeniyetler Çatışması” tezine bazı eleştiriler yöneltti. Halliday’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, hiçbir İslam ülkesi Batı’yı tehdit edecek güçlü bir orduya sahip olmamıştır. İslam ülkelerinin toplam askeri gücü Batı’nın çok gerisindedir. Sırf bu nedenden dolayı İslam’ın tehdit oluşturduğu iddiası gerçekleri yansıtmaktadır.

Buna benzer başka eleştirilerde Edward Said ve Samir Âmin gibi tanınmış kişilerde Huntington’un tezlerini eleştirerek şöyle diyorlar.

Öreğin şöyle der Edward Said: Huntington, medeniyetler çatışması üzerine yazdığı yazının başlığını ve ana fikrini Bernard Lewis’dan almıştır. Ve Bernard Lewis’i ‘etimolojiye hile katmak, kötü niyetli gözlemler yapmakla’ suçlayan Said, Lewis hayret verecek kadar cahil bir şarkiyatçı olduğunu ifade etmiştir.

Bu yüzden belki de Huntington’un tezine en sert eleştiriyi bir zamanlar Pakistan Dışişleri Bakanlığı yapmış Sardar Aseff Ahmad Ali dile getirmiştir. Sardar Aseff Ahmad Ali, Huntington’un tezlerini ırkçı bularak, dahası Hitler’in “Mein Kampf” (Kavgam) ve Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kitabının arasında çok önemli fark olmadığını ileri sürmektedir.

Yener Orkunoğlu’da: “Medeniyetler Çatışması” tezi, medeniyet kelimesi gibi, belirsiz ve bulanık bir sözcüğe (kavrama değil) dayanır. Medeniyet sözcüğü ile kastedilen nedir(?) diye sorar Yener Orkunoğlu.

Din midir?

Kültür müdür?

Belirli bir yaşam biçimi midir?

Bu bulanık ve belirsiz sözcük üzerine bir teori inşa etmek, teorinin de belirsiz ve bulanık olduğu anlamına gelir, medeniyet sözcüğü gerçekten bir olguyu izah etmekten yoksundur der.

Anlaşılıyor ki bayrağına orak – çekici taşıyan bir ulusun temelde gerici ve milliyetçi söylevlerin temsilcisi misyonunu üstlenmesi söz konusudur. Bunu şimdilik gerici bir parti konumunda bulunan AKP yürütmektedir. Kuzey’de ise birer halı tüccarı rolünde olan Talabani ve Barzani bu misyonu üstlenmişlerdir. Türkiyeli Kürtlerin önünde emperyalizmin öne sürdüğü politikalar vardır ve sosyalistlerin tavrı da UKTH’nın öngörüsüne sahip bir mücadeleyi savunmaktadır. Doğru perspektifte bu olmalıdır.

Doğaldır ki, Türkiye’de ne Kürt halklarının ne de Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi bu konumda olmalıdır. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi bir dava olarak birincil bir konu olarak öncelliğini korumalıdır. Türkiye’nin demokratik anlamda gerçek bir şekilde bağımsızlığını savunması hem Türkleri hem de Kürtleri özgürleştirecektir. Bağımsız bir Türkiye Kürt halklarını, özgür Kürt halklarıysa Türkiye’yle birlikte Kürt halklarını özgürleştirecektir. Konuya böyle bakılmalıdır.

Ve nihayetinde hem Türkiye açısından hem de Kürtler açısından sosyalizmin kaderi bu olmamalıdır!

İşte yeniden yıllar geçerken, şimdi ayakkabılarını Saddam’ın heykeline fırlatanlar bugün kürsüde konuşma yapan Bush’a ayakkabılarını fırlatabiliyorlar. Dolayısıyla emperyalizmin bireyi bir araç / fedai / kurban olarak görmesinin üzerinden de yıllar geçiyor. Araç olarak görülen fedai ve kurbanın uyanmasıysa an meselesidir.

Zira Türkiye’nin tam anlamda ‘bağımsız’ bir ülke olması kendi coğrafyasıyla birlikte Ortadoğu’yu da bağımsızlaştırarak devrimcileştirecektir. Gericileşen bir Türkiye kendiyle birlikte Ortadoğu’yu da gericileştirecektir.Çünkü devrimci bir kıvılcım her şeyi değiştirebilir!

Yeryüzü bu devrimci kıvılcıma hazır olmalıdır!

— Bitti! —

27 Mart 2009 Cuma

Emperyalizme ve AKP gericiliğine teslim olmadan Türkleri de, Kürtleri de özgürleştirebilmek! — 1

Yıllar geçiyor, sınıflar – sınırlar artık Lenin’in belirtmiş olduğu Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’ndan farklı bir şekilde ilerliyor, uluslar – halklar üzerinden gerçekleştirilemiyor izlenimi veriyor yaşananlar. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkının önceliğini savunmak ve demokratik iç işleyişi kalıcı kılmayı da ortak payda olarak kabul ederken bütün bu olguları gerçekleştirmek isteyen başka nedenler – sebepler ve güçler dengesi oluşuyor. Bu şuan kesinlikle günümüzdeki halk yığınları, özgür bireyler ve topluluklardan oluşmuyor. Emperyalizm bunun böyle olamayacağını kanıtlamaya çalışıyor. Çünkü: emperyalizm işbirlikçilerine bunu emrediyor.

Bu yüzden düşünsel gelişmişliğimizin en belirgin göstergesi şu anda bu. Bunun ipuçları var, yüklediğimiz anlamlar var.

Bunu Gündem-Online’de Öcalan’ın “Diyalog olmadan silahlı güçler tasfiye edilemez” başlıklı yazısını okuyunca da görüyorsunuz, -burjuva- basından takip ettiğimiz kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin valisi konumunda ki Abdullah Gül’ün Irak’ta Talabani’yle görüşmesinde de gördük bunu. Bu yüzden Öcalan’ın yazısında eksik yanlar da var, yanlış ve doğrular da. Kavram kargaşası ve süreci kendi lehine çekip bundan pay sahibi olmak isteyen güçlerde var. 29 Mart ‘Yerel Seçimleri’ne bir yatırım mıdır bilinmez ama kendine bunu misyon biçen ve bundan nemalanmak isteyenlerde var. Şüphesiz 29 Mart ‘Yerel Seçimleri’ni kendi lehine çevirmek isteyen iktidarın ve en önemlisi de emperyalizmin uzun süreli bir aşaması ve de emperyalistler bundan dolayı taşları tek – tek yerine yerleştirmeye de çalışacak. Kaldı ki bunu da yapıyor bütün aymazlıklarıyla.

Amerika’yı kurtarıcı olarak gören, bir yandan da deyim yerindeyse köylü kurnazlığıyla “Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı derim” diyenlerde azımsanmayacak şekilde de yüksek.

Tartışmanın tarafları ve savundukları düşüncelere bakıldığında, gelişmişliğimizin, ortaçağı aşmışlığımızın sadece biçimsel olduğu, düşünsel anlamda pek de ileri olmadığımızı rahatlıkla görebiliyoruz. Bütün tartışmalar bu süzgeçsisi içinde kendini gösterdi ve demokrasiye bakış açımız, kadına yaklaşımımız, dinlere, özgürlüklere, bilime bakış biçimimiz hep böyle ola geldi.

Düşünce biçimi, soyut kavramların gerçek olduğunu ileri sürmekle kalmayıp, aynı zamanda, öz değişmezliği anlayışıyla, durağanlığı ve statükonun kalıcılığını da benimsetmeye çalıştı; “öz”ün sabit ve değişmezliğini iddia ederek, toplumsal farklılıklara, haksızlıklara ve ayrımcılığa onay veriyor; bu haksızlıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor; kutsal kişi ve kurumları yaşamın her alanına yayıp, söz konusu kutsallıkları dokunulmaz kılıyor; önemsenmeyen bireylerin, soyut kavramlara feda edilmesini sağlıyor; bilimsel bilgi için bir gereklilik olan gözlem ve deneyi küçümseyip, inançla harmanlanmış bir bilgiyi referans olarak sunuyor.

İşin ilginç yanı, farklı hatta karşıt cephelerde yer alanların da aynı anlayışı benimsemesi oluyor. Bireyin bir değer olmaktan çıktığı, “Ulu önder”, “Halk önderi” “Rehber” gibi gerçeklikten soyutlanmış kavramlara kurban edildiği günümüzde, karşıtların farklı kulvarlardan aynı anlayışa hizmet ettiklerini gördük!

Amerika hegemonyası son çeyrek yıldır belki de bu yüzden “İdeolojiler bitti” diyerek bütün bunlardan söz ediyor. Sözüm ona 11 Eylül saldırısından sonra “özgürlükler” adına “teröre savaş açarak” Afganistan’ı, Irak’ı “Demokrasi” adına “İşgal” ettiği topraklarda da bunun ipuçlarını veriyor.

İşte bundan dolayı belki de pembe bir çerçeve içerisinde gittiği ülkelerin iç işlerine burnunu sokarak ve işgal ederek halk yığınlarını “Özgürleştirdiğine” inandırdı, bu yüzden de Saddam’ın heykellerine ayakkabı fırlatarak gösterdi bütün gerçekliklerini ve samimi olma yarışlarını çılgınlarca göstermeye çalıştı. Böylesine coşkuyla karşıladı işte kurtarıcılarını.

Demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük, bağımsızlık gibi gelişmişliğin göstergesi olan kavramları dilimizden düşürmememize ve bu amaçla çok ağır bedeller ödememize karşın, kendi ortaçağımızı aşamadığımız gerçeğiyle karşı karşıya kaldık! Uzun bir sürede böyle devam edecek sanırım.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ’NİN İDEOLOJİSİ
Amerika’nın vahşi kapitalizmi, emperyalizm evresine geçmeden önce 90’lı yıllardan sonra Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren uluslararası ittifakta belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade eden bir tezle yoluna devam ediyordu Bush, diğer elinde de kutsal bir kitabı bulunduruyordu!

Sözünü ettiğimiz tezlerden biri Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabı diğeri de kutsal bir kitap olan İncil’di kuşkusuz. 21. yüzyılda uluslararası politik alanda önce çıkacak haritalardan söz ederken Huntington, Batı tarafından kolonileştirilen dünyayı hedefliyordu. Bunun için kitabı okumanıza gerek yok aslında, kitap üzerine birkaç makale okusanız bile yeterli. Sarsılırsınız ve korkutucu bir “Medeniyet” savaşının neresinde olduğunuzu görürsünüz de diyebilirim. Zaten bu İncil’de de hatta Kur’an’da ve Tevrat’ta var. Dört kitap bunu emrediyor. Din adına “Öldüreceksiniz!”

Sovyetler Birliği’nin dağılması, Tito’nun Yugoslavya’sına olacakların zeminin oluşturulması ve Yugoslavya’da patlak veren savaşlardan doğan Sırp, Hırvat ve Boşnakların bir devlet olarak özerkliğini ilan etmeleri ve Yugoslavya ‘Bağımsızlık savaşının’ halk önderi Tito’nun özelleştirilmiş olan camekânlı mozolesi aslında bunu gösteriyor.

Bu yüzden sınırları belirleyen ve çizen kim?

Lenin’in hem UKTH’na hem de halkçı (halk ayaklanmalarına) devrimlerin yerine elbette şuan Amerika Birleşik Devletleri, yani emperyalizmin ideologları, Pentagon şeflerinin masaları!

Yani savaşlardan önce çizilmiş sınırlardan söz ediyoruz. İşte İstanbul’da gerçekleştirilen 2004-NATO Zirvesi bunun sonraki ayağı da oldu, Ortadoğu’nun şekillenmesinde önemli rol alacak olan ve bu topraklarda şekillenen Büyük Ortadoğu Projesi ve onun “Eşbaşkan”ları bunun ilk adımını ne yazık ki atmış durumda. Ne yazık ki diyorum çünkü: savaşlar – yıkımlar – işgaller döneminin başlangıcı oldu 21. yüzyıl dünyası.

Öyle ki bütün parçaları üst üste koyduğumuzda: Erdoğan’ın Davos çıkışı ve daha sonra meşhur Avrupa basınında Erdoğan için “Halife olsun”, Türkiye’de de “Hilafet kurulsun” yazılarından sonra yine Erdoğan için açılan “Son Osmanlı Padişahı I. Recep Tayyip Erdoğan” pankartı belki de bu açıdan anlamlıdır. Önemsenmesi gereken ise Huntington’un Türkiye'nin Atatürk'ü (ya da Avrupalıların artık bıktık dedikleri laiklik ilkesinin) reddedilmesi ve Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmasını ve İslam ülkelerinin liderliği için Amerika’ya sadık bir ‘Yeni’ Osmanlı Devlet biçimini göstermiş olmasıdır. Ya da şöyle söyleyelim, durup – dururken ağzında ki baklayı çıkartan Fethullah Gülen’in ‘Ilımlı İslam’ modelinin FBI tarafından korunan çiftliklerinden dillendirmesi de bize bir kanıt olabilir. Bu yüzden her şey Amerikalı Fethullah üzerinden dönüyor, o ağlıyor Türkiye’de taşlar yerinden oynuyor. O gülüyor taşlar yerine çekiliyor. O çemkiriyor Türkiye’de iktidarlar değişiyor.

Tıpkı Rusya’nın, Sovyetler Birliğini ve Lenin’i (burada bir parantez açalım, Putin’in tekrardan inşa ettiği Stalin heykellerini unutmuş olmalarına şaşırmıyorum) reddetmesinde ki gibi Türkiye’nin de ‘Laikliği’ reddetmesi ve Batı’ya yakın, Batı’nın istediği gibi sadık bir Müslüman ülke olmasının yanında Batı karşıtı güçlerin yok edilmesi talep ediliyor.

Özgür bireylerin oluşması, İslamiyet’in doğal olarak medeniyetler göz önüne alındığında Hıristiyanlığın bir adım önünde olması ve bu İslami adımın Hıristiyan dini için bir adım geriye çektirilmesi adına ideolojilerin bittiği savını ısrarla dillendirmesi boşuna değildir “Medeniyetler Çatışması” adlı yapıtın?!

Oysa söz konusu ideolojilerin bitimini savunanlar, bitti dediği ideolojilere gerektiğinde de gidip bir hınzırlıkla sarılması da söz konusudur. Yani düzensizlikler kendi içinde ister – istemez bir düzen de inşa edebiliyorlar. Tıpkı Anarşizm doktrinin savuna geldiği düzensizliklerin de aslında kendi içinde bir düzen kurmasında olduğu gibi. Zira Huntington’un Medeniyetler Çatışması’nın reddi de burada tekrardan anlam kazanıyor. Bu reddediş “Medeniyetler Çatışması” tezini şiddetle reddetmekle kalmıyor çökertiyor da. Çünkü “Medeniyetler Çatışması” başlı başına bir ideolojiyi resim ediyor. İdeolojisiz bir dünyayı savunurken kendi ideolojisinin resmini vermesi açısından manidardır Huntington’un “Medeniyetler Çatışması.”

Bundan dolayıdır ki, Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na karşı birçok Marksist yazar gibi Oliver Roy’da “Yanlış Savaş” adlı kitabında buna farklı bir gözle bakıyor, Roy savunusunu yaparken şöyle diyor: “Uluslararası faaliyet gösteren İslamcı terör örgütlerinin kurbanlarının çoğu Müslümanlar. Bu gerçek, İslam dünyasının Batı'ya savaş açtığı iddiasına dayanan basit düşünce şekliyle çelişiyor” diyen Oliver Roy, El Kaide tarzında, küresel alanda faaliyet gösteren teröristleri, “Şii Hizbullah ya da Sünni Hamas gibi yerel ya da ulusal bir gündemi ve faaliyet sahası olan İslamcı aktörlerden” genel olarak ayırıyor.

“İslamlaşmanın stratejik bir faktör haline gelmesi için, bir diğer belirleyici etkenle daha bir araya gelmesi gerekir: Bu, genel olarak (Hamas ve İran örneklerinde olduğu gibi) aşırı milliyetçi, (Taliban örneğinde olduğu gibi) etnik ya da kabilesel bir etken olabilir” diyerek özetle bu yolu yanlış bularak Batı’lı seçkin yöneticilerin özeleştiri yapmasını bekliyor.

Devam edecek!

21 Mart 2009 Cumartesi

Çakalın padişah olduğu yerde it olmak(!)




“Amerika’nın değneksiz itleri” başlıklı yazımda son altı -yedi- yıldır bizim güzide dincilerimizle birlikte liberallerin büyük bir Amerikan hayranlığına şahit oluyoruz demiştim!

Bu yazıda aslında onun devamı niteliğindedir.

Bunlardan bazıları biraz yola gelir gibi oldular ama mecburi istikametleri bu doğrultuda olduğu için aslında. Yoksa adamların umurunda değil objektif gazetecilik, halka tarafsız ve gerçek bilgi verebilmek.

Örneğin bunun başında bilindiği gibi, iktidarla ters düşen Doğan Gurubu geliyor, bu durum olmasaydı geçmişte de olduğu gibi AKP’ye ve Erdoğan kliğine yaranmak için gece-gündüz yine yalamalık işlevini devam ettireceklerdi manşetlerinden. Başında da Ertuğrul Özkök gelirdi sanırım, çünkü o halen korkuyu üstünden atabilmiş değil yazılarından çaktırıyor durumunu ve ruh halini.

Dolayısıyla bütün bunlar karşılıklı söz düellolarıyla ve pek demokrat ve özgürlükçü Erdoğan’ın boykot çağrıları ve bir baskı aracı olarak Maliye Bakanlığı’nın yetkileriyle Doğan Gurubu’na verdiği vergi cezalarıyla devam ediyor.

Gidişatı bilemiyoruz ama Doğan Gurubu’nun açık bir kapı bulur bulmaz Erdoğan’ın kucağına atlayacağını tahmin etmekte pek zor değil. Tabii Erdoğan’da onların kucağına…

Ama ilişkiler eskisi gibi olur mu? O bilinmez ama bundan en çokta Doğan Yayıncılığa bağlı gazetelerin bazı köşe yazarlarının dışında Doğan ve Erdoğan’ın mutlu olacağı kesin.

Biliniyor ki, elli yıldır ülkenin koynuna yangın bombası gibi düşmüş sağ siyasetin faturası işte önümüzde, bunu yapan yine o gün ki iktidarlara yaranmak için yürütülen basın desteğinin kuşkusuz katkıları olmuştur. Şimdi de kendini hem muhafazakâr ve de demokrat olarak lanse eden bir parti var iktidarda son 7 yıldır. Menderes gibi bol kepçeden atıyor, kim yerse!

Yaratmış oldukları gazete ve televizyonlarla, Valileriyle birlikte koro halinde hep beraber bağırıyorlar. Ya onlardansın ya bizden!

“Onlardan” olduğunu yavaş-yavaş belli eden bir tane var aslında şuan görsel basında. Aydın Doğan’ın boşalan yerini doldurmaya çalışıyor ama Doğan’ın verdiği tadı veremiyor. Yeni ve tombul küçük bir burjuva gazete sahibi de oldular sonunda. Başından beridir net değillerdi “Onlardan mı olsak yoksa…” diye düşünürlerken iktidardan olmakta karar kıldılar. Adı Haber Türk, hayırlı olsun! Diğer soytarılar yetmiyormuş gibi bir bunlar eksikti!

Şimdi düşünüyorum da gerçek anlamda korku aslında insan için ama bir yandan da gerçekten pis bi’şeymiş şu korku. Erdoğan, ATV ve Sabah gazetesini damadı için gasp ederken üzülmüştüm, hata üzülmenin dışında da dürüst olmak gerekirse, günlük hayatımızda herkesin yaptığı gibi hokkalı küfürler de savurmuştum. Boşunaymış şimdi anlıyorum. Ettiğim küfürleri bile hak etmediklerini düşünüyorum. Yavşaklığın dibi yok, yavşaklık her yerde “ÇAKALIN PADİŞAH OLDUĞU YERDE İT OLMAK KOLAYDIR” sözü gibi kendine yer arar, sıkışınca da ilk işi sıvışmak olur... Bir bakmışsınız başka bir şey olmuş... Çakal olmuş, it olmuş vs. vs... Malum burada ki “Çakal”da belli “İt”te.

Bir insan ne için yaşar?

Onur!

Gurur!

Dürüstlük!

Ahlak!(?)...

Hayır!

Bunlar bu tiplere yabancı olgular.

Peki, ne için?

“Çakalın padişah olduğu yerde it olmak kolay” olduğu için… Yani fazlasıyla hak etmişler.

E kolay değil, sofra büyük, oyun zevkli. Özelleştirme pastası kimlerin aklını başından almadı ki. Hangi birini sayacaksın. Özalını mı, Demirelini mi, Çillerini mi?

O yıllar gazetecilerle birlikte özellikle o dönemin bürokrasisi içinde olan kodaman sermayedarlarla / siyasetçilerin, hangi hâkimleri, hangi kamu görevlisini doyurup kısa yoldan köşeyi dönmelerini gece-gündüz düşündükleri kesindi. Ve sonradan da çıkmıştı bütün pislikleri!

Sanırım AKP’nin ve özellikle de Erdoğan’ın pisliklerinin (gerçi o pis kokular şimdiden duyuluyor) hele ki mevcut iktidar AKP tarihin çöplüğüne gideceği zaman o gün daha net gün yüzüne çıkacağını şimdiden kestirmekte zor değil. O zaman da sanırım şöyle %47’lik bir ses duyulacak o kokularla karışık: way be neler neler yapmışlar. Biz de o pis kokulardan uzak seyredeceğiz kuşkusuz bunları. Haklılığımızı bir kez daha kutlayacağız.

Netice de sermayedarların ve Erdoğan gibilerinin iktidarları için it dalaşı bu. Yani birbirine yapışık köleler!

Bir de her boktan anlıyorlar, İmam Hatipler'de 4 yıl içerisinde ne tür şeyler öğretiliyor bilmiyorum ama bir yandan da keşke bende şu İmam Hatiplere öğrenci kılığında girsem de ne türlü şeyler öğretiliyor(?) diye şuan iç geçirirken bir yandan da cidden her şeye boktan bir cevap veriyorlar ya demek ki ilim ve bilim yuvası bu mübarek yerler. Bilimsel bir duruşları var, öyle ki mübareklerin mimikleri bile bilimsellik ve ilim akıyor.

Yüzlerinde ki ve ağızlarından çıkanlardan ve ülkeyi yönetiş biçimlerinden söz etmek istemiyorum. O ayrı bir “Sosyal” facia durumu.

Hele iki kişi var ki, Demirel iktidarı ve Cumhur Reisliği dönemi sesi çıkmayan ama o şavşatalı dönemler çöktükten sonra ki o dönemi çok iyi kaleme almış Nihat Genç: “Uğursuzluğun ve kokuşmuşluğun milli kraliçesi! Nazlı Ilıcak da, “Banka soygunu” yazısı yazmayanlardan. Bir tane yazayım dedi, “Sen önce, kocan Kemal Ilıcak, sen önce hırsız oğlun Mehmet Alı Ilıcak’tan haber var” dediler, neye uğradığını şaşırdı, kocamı, oğlumu hatırlatırlar diye soygun yazısı yazamıyor. Allah’a bin şükür, o günlerde genelkurmaydan “andıç” belgesi Allah’ın bir nimeti, önüne düştü.

(…) Şu kadını, çişini tutamayan bir albay emeklisiyle evlendirseler de biz de kurtulsak. Bu milli bataklıkta hala manken gibi yürümesini becerebiliyor. Mehmet Barlas’la “Soyguncuların, genelkurmayın” muhalefetini yaptıklarına, yalnızca ikisi inanıyor. Ülkemizin en soğuk gerçeği, muhalefetçi kalemlerimize bakın: Ilıcak, Barlas!

İslamcılara, sağcılara demokrasiyi öğreten işte bu mendebur kalem’ler.”

Bugünün sözde darbe karşıtı Ilıcak, 12 Eylül döneminde arşivler açılıp bakıldığında görülecektir ki darbeci Kenan Evren paşasına methiyeler dizmişte dizmiş…

Darbelere elbette karşıyız ama insan biraz dürüst olur demi, hani o gün ne dedin bugün çıkıyor işte, hiç mi düşünemiyor bunlar?

Birde bununla birlikte şimdi öyle bir noktaya geldik ki bütün bu haksızlıklar karşısında; kendini savunamayan, muhaliflik yapamayan Türk Solu’nu (Sosyal Demokratları) savunmakta bize düştü, bunun içinde elbette Kemalistler'de var (Sosyalizm yerine Türk Solu / Kürt Solu gibi kavramları da Öcalan siyasi litarütürümüze kattığı içinde kendisini kutluyoruz, çünkü tek kattığı şeyde bu oldu) öyle ki kendini “Sol” diye tabir edebilen ve doğası gereği “Sömürüye, kapitalizme, Amerikan emperyalizmine, Avrupa Birliği gibi emperyalist topluklara” karşı olması gerekenler bugün söylediklerinin karşıtı durumuna düştükleri için, “Devrimci sol güçlerimiz” utanmaksızın, insan içine çıkılmayacak bu zirzopluğun içinde siyaset yürütüyorlar ya insan cidden birleşip iki-üç kişilik “Demokrasinizin…” diyesi geliyor.

Bundan dolayıdır ki, yedi yıldır onların mide kaldırmayan pislik yazılarını artık sıkılarak ve sonunda da nasıl bitireceklerini bilerek okuyoruz.

Zira ben, yıllar önce Leman Dergisi alınca ilk işim Nihat Genç’in ve Cezmi Ersöz’ün yazılarını okumak olurken ve daha sonra kendimi Ankara’da Yüksel Caddesi’nde ellerimizde dergilerle sokaklarda gezinirken bulunca Nihat Genç’in bizlere bakan çatık kaşlarıyla karşılaşmıştım. Ondan sonra Leman’ı okumayı bırakmıştım. Öyle ki etkilenmiştim, ne de olsa adam düşmanı mıymışız gibi bakmıştı bize.

Şimdi aradan uzun yıllar geçti.

Hiç düşünmezdim Nihat Genç’ten alıntı yapıp kendisini referans yapacağımı. Bari başladım, devamını getireyim. (Ayrıca şunun altını çizmek isterim, normalde yazılarımda küfürü ve argoyu kullanmam ama burada da argo bizim kültürümüzde vardır diyerek Erdoğan refarans olduğu için, dolayısıyla -güya- resmi bir makam olarak gördüğümüz bu kişiden hareketle ve halkı azarlayışını birer küfür de algılayarak burada yer vermekte sakınca görmüyorum.. Ayrıca az bile görmekteyim şuan!)

Son söz...

Yıllar önce…

“Genç Milli Takım antrenörü Serpil Hamdi Tüzün, takım yabancı bir takıma yenildikten sonra, hepsini soyunma odasına çekip, önlerine geçmiş. Sırayla, eliyle işaret ederek: “Senin ananı .ikiyim... Senin de ananı .kiyim... Senin de ananı .ikiyim...”

Yedek kaleciye kadar gelmiş sıra: “Senin de ananı .ikiyim” Yedek kaleci, şaşkın: “Hocam bana niye küfrediyorsun, ben sahaya bile çıkmadım.” Hoca; “Olsun, sen de, bu kaleciyi kesmedin, o yüzden ananı ikiyim.”

Sen de Türk solu, elli yıldır, bu eşkıyalardan iktidarı alamadığın için, senin de...”

20 Mart 2009 Cuma

Newroz piroz be!

Emperyalizm ve sermaye iktidarı tarafından talan edilen, felakete sürüklenen ülkemizde, eşit ve özgür bir şekilde yaşayacağımız sosyalist cumhuriyetimizi kurmak için mücadele eden halklarımızın bayramı Newroz kutlu olsun.

Yaşasın Newroz!
Newroz piroz be!

16 Mart 2009 Pazartesi

Aynaya bakınca görülenler…

Hafızamız taze, çok şükür gözümüz kör kulağımız sağır değil, haysiyetimizi de satmamışız, kimin adam öldürmeyi iyi bildiğini de çok iyi biliyoruz, tehditlerle de işlerimizi görmüyoruz.

Çalışan, emeğini ve alın terini ekmeği için ortaya koyan binlerce işçi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi rekoruna ortak oldu, tarihi bir gelişme aç ve yeni “İşsizler Ordusu” geliyor. Resmi rakamlar birçok TV kanalında son dakika haberi diye geçiyor: “Türkiye’de son 3 ayda işsizlilik oranı %13,6’yı buldu!”

Bundan birkaç ay önce “Monşer” diye tabir ediklerinin dizlerinin dibinden ayrılamayan Kasımpaşalı Tayyip, eskisi gibi racon kesiyor. Kızıyor, kükrüyor, çemkiriyor, yüz hatları şekilden şekle giriyor, gözaltlarında şişmiş göz torbalarıyla dişlerini gösteriyor işçi sınıfına.

İşçi ön sıradan bağırıyor “Açımmmmm!”

Kasımpaşalı çemkiriyor “Bana neee, bana anlatma derdini!”

Alanları (zorunlu) dolduran binlerce esnaf, işçi, memur aç olan o işçi kardeşine tepkisini büyük bir dehşetle alkışlayarak veriyor Kasımpaşalıya destek olarak…

Kasımpaşalı tutamıyor kendini “Görüyorsunuz işte, sorumlusu sanki bizim hükümetmiş gibi açım diyor şu adam, oysa (gözünü sevdiğim, bayrağına kurban olduğum Amerikasında da oluyor bunlar, daha dün Irak işgal edildiğinde Amerikalı askerler kazasız – belasız evlerine dönsün diye dua ettiğim günleri unutmayın. Allah’ın izniyle Amerika bizi kurtaracak, kriz bir burada yok, Amerika’da da var. Ayrıca bu kesin CHP’lidir, olmadı komünisttir) bunun sorumlusu sizsiniz diyecek, diyemiyor “Takdir-i İlahi işte söyleyemiyor." Dili tutuluyor.

Bu arada “İşsizler Ordusu”, Jack London’un “Açlar Ordusu” ve/ya da Nazım’ın dizelerinde ki gibi yürüyor:
“Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor
yürüyor ayakları kan içinde.”
Sarsarak yürüyor Monşerlerin, Kasımpaşalıların, TÜSİAD’ların, MÜSİAD’ların aralarından, dünyanın herhangi bir kentinde artık başıboş, sokakları sarsıyor. Artık beraber ıslanmıyorlar, artık beraber aynı yollarda değiller. Ama yürüyecekler muhakkak bi’yere kadar, birlikte! Zaruri istikamet bu! Şimdilik!

Yanlarına avutulmuşlukları, umutlarını ve mevcut iktidarlarının kocaman yalanlarını da alarak yürüyecekler, belki de %47’den %50’ye varacaklar.

Yoksullar daha da yoksullaşıp, fakirleşirken, Kasımpaşalı racon keserek devam edecek yoluna ve son 6–7 yılda TÜSİAD’ların, MÜSİAD’ların, KOÇ’ların, EZCABAŞI’ların ve SABANCI’ların servetinden daha da çok çocuklarıyla birlikte onlardan yükselen servetlerine servetler katacak hem cinsleriyle, semirecekler, yiyecekler, saldıracaklar Tanrı adına üç beş kuruşuna da işçilerin. Ve bu yüzden daha gür çıkacak sesi Kasımpaşalının, daha da çemkirecek.

Sonra insanlar bu sözlerden NATO’nun özel savaş birimlerinden, taşeron istihbarat servislerinden gazetelere servis edilen bilgilere kadar, kokainman faşist katil sürülerinden, pezevenklerden, teslimiyetçi milliyetçilerden ve hâsılı bilcümle kan dökücülerinden ve ortalıkta cirit atan dincilerden sanrılar çıkaracaklar. Gerçek ise, gerisi toptan olan o sanrıdan kendisini külliyen kurtaracak ve REDDECEKTİR bütün bu boyunduruğu ayaktakımı süvarileri!

Ve…

Davos çıkışından sonra, İsrailli generalin kendisine söylediği gibi aynaya bakmasını önerirken sesi çıkmayan dönekten kahraman yaratan Amerikan ve Londra merkezli Kasımpaşalının servetini yağmalayacak Nazım’ın AÇLIK ORDUSU!
.
Ne mutlu o güne, o günü müjdeliyor işte o %13,6'lık işsizlik ordusu!
.
Yaşasın o günü müjdeleyen işçi sınıfının kızıllığına!

12 Mart 2009 Perşembe

ODTÜ Devrim Stadyumu'nun “D”sinde buluşup “EVRİM”e sahip çıkıyor!



Darwin’in Doğumunun 200. Yılında, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’nin EVRİM sayısını sansürleyenlere “EVRİM”li kapak fotoğrafı veriyoruz! Galileo’nun da dediği gibi dünya, “her şeye rağmen dönüyor.”
.
ODTÜ “Devrim” Stadyumu’ndaki eylem günü fotoğraflarımız, “BİLİM ve TEKNİK Dergisi” Nisan 2009 sayısına “kapak” olsun! Bilim dünyasına yön veren ana dinamiklerden ODTÜ camiası olarak, TÜBİTAK’tan Bilim ve Teknik Dergisi Mart 2009 sayısını telafi edecek bir “özür kapağı” bekliyor!

12 Mart 1995! Gazi Katliamı'nı Unutturma!








9 Mart 2009 Pazartesi

Küfür ettirmeyin lan şimdi!

“Karanlık bir gece…
Dalga korkusu ve bu derece dehşetli bir girdap.
Sahilde rahat rahat yolculuk edenler, halimizi nereden bilecekler?”
(Hafız Divanı)

İsrailli pilotlar Konya’da eğitim görürken, o aymazca bir şekilde patronların kurmuş olduğu ve zenginlerin fakirleri daha da iyi nasıl sömürebileceği bir toplantı olan Davos’a gidip geldi “Davos Fatihi” olarak ve Türk hava sahasına iniş yaptı önceden hazırlanmış sıcacık matbaa pankartlarıyla. Ve daha sonra metrobüs açılışına katıldı "Son Osmanlı Padişahı I. Recep Tayyip Erdoğan" pankartıyla. Ergenekon daha mistik bir hikâyeyken AKP’nin silahşor kalemşorları sayesinde Ergenekon’un şemasını krokilerle açıklayıp deşifre ettiler hep birlikte.

Deniz Feneri yaktığı karanlık ışıkla din kardeşlerini tırtıklayarak cebine iç ettiği paralarla Tayyip’in pek güzide çocuklarına gemicikler aldı sus payı olarak, hem mümindiler hem de din kardeşi hepsi aynı davaya baş koydular Amerikan hegemonyası adı altında ve Kanal 7 gibi sahte Müslümanlarla Almanya mahkemelerince suçüstü olundular. Alman mahkeme salonları ‘yüzyılın vurgunu’ nidalarıyla sarsıldı, asıl suçlular Türkiye’de diye bağırıldı. Ses duyulmadı, tık yok!

Bunun üzerine 'bağımsız' Türk mahkemesi Ergenekon’da sınırsızlığını ve bağımsızlığını Deniz Feneri’nde Tayyipciğinin emriyle davayı korumak adına ‘bilgi dışarıya aktarılmayacak, avukatlar bile bunun dışında tutulacak’ diye resmi açıklama yaparak gösterdi bütün ‘tarafsızlığını.’

Tayyip’in valileri çeşitli yerlerde kendisi adına seçim anonsu geçerken valilik makamlarından özellikle de son dönemlerde Dersim’de (Not: Tunceli’nin eski adının Dersim olduğunu ve Dersim tarihini bilmeyen cahiller olabilir) suyu ve elektriği olmayan yerlerde gırla çamaşır makinesi, buzdolabı, çek yat tarzı kanepeler dağıldı kış aylarında, Tayyip her zaman ki Kasımpaşalılığıyla kendi gibi asalak valisinin koltuğuna sahip çıkarak ‘valisini yetirtmedi’ miting alanlarında. Ama Dersimliler de yemedi bütün bunları. Hakkı olanı aldılar ve hakkını da verecekler seçim günü Tayyip gibi sahte külhanbeylerine.

AKP’nin photoshoplu fotoğraflarla mitingler düzenlendiği ortaya çıktı, bunları da damadının gazetelerinden okuruna bire bir ücretsiz ve sosyal devlet olma anlayışı olmasından olsa gerek ‘başkent sokaklarında’ vatandaşlarına hizmette bulunarak veril(me)di. Tayyip’in biricik damadı Sabah ve ATV işçisinin sendika hakkından dolayı greve çıkış haberlerini de objektifliğinden ve emek dostu olduğundan dolayı yer vermeyerek yine gazetecilik örneği sergiledi gazetesinden. Üstüne üstelik Sabah-ATV’de greve çıkmış kendi basın emekçilerini de dava etti.

İşte bunlar, o pek güzide ‘demokrasinin beşiği’ ülkemizde yaşanıyor.

Cumhurbaşkanları Kenya’da Fethullah okulları açıp safarilere katılıp aslanların başını okşarken, Türkçe karşılanıyor Kenyalı çocuklarca. Oğlu 14-16 yaşında iş hayatına atılıyor. Sicili ‘kocasından da kabarık Emine, Tayyip’i aratmayarak’, ülke insanları açlık sınırının altındayken ve pazaryerlerinden ‘çöp toplarken’ pek umurlarında olan güya o çok sevdiği halk için, parmağına 50 milyonluk yüzük takma cesareti gösteriyor kendi atadıkları Cumhurbaşkanlarının eşleri gibi. Türk havalimanlarında kuyumcular açıyor Amerikan’ın herhangi bir eyaletinde yaşayan çocuklarıyla.

Sırtından cennete girmek için ve THY uçağı düşmesin diye zavallı bir deveciği kurban ederken Türk Hava Kurumu Müdürlüğü, havalimanı kapısı önünde gazete deklanşörlerine yakalanırken onlar alkış sesleriyle inletiyorlar meclis guruplarını…

Ve sonuç… Uçak düşüyor, devenin sırtından cennete girmek için heves edenlerin boğazına diziliyor deveciğin etleri.

Bütün bunlardan neden söz ediyorum?

Bayağı bir demokrasimiz varmış ondan söz ediyorum, yani ‘hamdolsun’ demokrasi zenginiyiz!

Öyle aşırı ve abartılı bir demokrasiye sahibiyiz ki umuyoruz bu demokrasi başta Tayyip olmak üzere AKP’nin üzerine yığılır ve demokrasi zehirlenmesi geçirirler diye umut ediyoruz.

Nazi propaganda yöntemlerine benzer, ‘yaratılmış’ bir yalancı pehlivanlık vakasıyla karşı karşıyayız Tayyip sayesinde. İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e haddini bildirdiği türünden palavralar sıkanlar (ki burada Tayyip, kendine bir zamanlar ‘menfaat ve çıkar ilişkilerinden dolayı’ destek veren Aydın Doğan gurubunu CHP’nin yandaş medyası diye suçlarken kimse bunlar zamanında seni de destekledi o zaman neydi bunlar? Ya da sen onun bunun malını gasp edip -çalarken- damadın adına gazete alırken ve Cem Uzan gibi lümpenlerin mallarına el koyup peşkeş çekerken o malları kendi yalakalarına zorla el koydurup, gazetelerin başına oturturken yandaşlarını kimse sorgulama derdine düşmedi despotizminin sayesinde…) fakat kimse de o dönem asıl tavrın da Mahir Çayan’ın 17 Mayıs 1971’de İsrail Konsolosu Efraim Elrom’un kafasına sıkarak gerçekleştirdiğini de dillendiremedi!

Bizimle birlikte Red Dergisi dışında kimse buna vurgu yapmadı maalesef. Hepsi bir korku imparatorluğunda yaşıyorlar çünkü!

Ya biz de köşeyi döneriz bir gün diye umut ediyorlar ya da oluşturduğumuz o küçük bloklardan bizi de elbet fark eden olur diye ‘inanmışlığından değil’ yalakalığında üstünde bir performans gösteriyorlar.

Kimsenin işine gelmiyor anlaşılan. Yalakalığın, asalaklığın, yavşaklığın sınırı yok, artık bizde bunu biliyoruz.

Örneğin;

1.) Gece gündüz uygulamış oldukları ‘en iyi uşaklık nasıl olur’ politikasıyla bütün değerlerimize küfür ediyorlar.

2.) Sırf “Bağımsız Türkiye” sloganı çerçevesinde sol-devrimci ve Marksist geleneği gericilikle itham ediyorlar.

3.) Dini ritüellerle din üzerinden siyaset yapıyorlar. Emperyalizmin kara propagandasıyla birlikte kinci, şovenist, dini-faşizan yeni bir ayrışmaya gidiyorlar.

4.) 29 Mart seçimlerinden sonra Amerika’yla ve onun ekonomik gücü IMF’yle anlaşma yapılacağını ve AKP’nin masaya oturacağını korkularından dillendiremiyorlar.

İşten çıkarılan işçiler işinden olduğu için ağlıyor, kafasına silah dayıyor… Yoksulluk sadece Tayyip’i teğet geçiyor, yoksulu daha da yoksullaştırılıyor… Patronlar düzenlediği gecelerde dümbelekler çalıyor… Hamdolsun Emineler 50 milyonluk yüzük takıyor!

İsrail’e laf eden Tayyip, İsrail komutanından ‘sen git de aynaya bak!’ diye fırça yiyor, ‘Davos Fatihi’ süt kesmiş kediye dönüyor, sesi bile çıkamıyor… Ama kimileri onu ‘Padişah’ ilan etmeye hevesleniyor… Ve ABD marifetiyle koca bir ‘Fethullah toplumu (saçmalığı) yaratılıyor…

Suçları bu yüzden büyük, hatalarını hatalarla düzeltiyorlar. En büyük hataları dün İngiliz uşaklığıydı, bugün Amerikan uşaklığı!

Bilemiyoruz belki de Tayyip bugün için son padişah diye görülüyor ve birkaç partili yalakacısı tarafından kulis yapılarak, son padişah pankartıyla karşılanıyor olması bizi şaşırtmamalı (şerefsiz ve onursuz bir şekilde) tıpkı Vahdettin dedesi gibi birgün oda bir İngiliz gemisine atlayıp soluğu İngiltere’de alabilir?!
.
Kim bilebilir belki de bu yüzden Tayyip oğluna bir gemicik almış olabilir, ne de olsa gidecek diğer padişah o, Amerikalıların ve pek güzide Avrupalıların sadık çocuğu olan son padişah o değil mi?

Dedelerine özeniyor anlaşılan, o yüzden ‘Başbakan Erdoğan, metrobüs hattının açılışında bir pankartla karşılanırken Tayyip’in ailesinin Osmanlı Sarayı ile bir ilgisi var mıydı? Bunu bilemiyoruz…’ ama sanırız bu konu hakkında da Soner Yalçın yardımcı olabilir diye düşünüyorum bizlere.

Asalak topluluğunun yaşamlarındaki bayağılık hakkında fikir edinmemizi sağlayacak bir olay bu aslında, ‘devrim’ sloganıyla ‘burjuva (düzen) partisi’ düzenlemesinde yatıyor bu yüzden bütün olay. Kelime haznesi üçyüz rakamıyla sınırlı insanlar, his dünyasının altında ne kadar zengin olduğunu anlatma gayretiyle ıkınınca basenlerinin arasından yeni bir tür (demokrasi sesi) çıkıyor.

O yüzden gazetelerde ‘Başbakan Erdoğan Sinop-Boyabat Tüneli Geçiş Yolu’nun hizmete açılması sırasında video bağlantısı olmadığını öğrenince çok kızıp, görevliye söylediği o diyaloga vurgu yapıp yazımın başlığını “Küfür ettirmeyin lan şimdi!” diye neden verdiğimin açıklamasını yapayım. Çünkü aslında devrimci ağzı değildir bu. Bundan dolayı Tayyip görevliye arasında şunlar geçerken…

Tayyip: Şimdi sizleri şuradaki mega board’dan tünelin açılışına davet ediyorum. Hep birlikte burayı izleyeceğiz. Ve buradan göreceğiz.

Görevli: Bağlantı yok efendim.

Tayip: Nasıl yok ya?

Görevli: Tünele bağlantı yok efendim.

Tayyip: Niye yok olur mu öyle şey ya? Şimdi küfür ettireceksiniz bana…

Bu yüzden bizde senin savunduğun ta o 'hoşgörünün' ve ‘demokrasinin…’ diyoruz!

Sanırım meramımız anlaşılmıştır!

3 Mart 2009 Salı

Serdar Turgut’un liberal faşizmi ve ‘gizli’ faşizminin ses değiştirmesi üzerine

Serdar Turgut, Akşam gazetesinde ki köşesinde "Taraf gazetesi ve liberal faşizm" başlıklı bir yazı kaleme alınca ve yine odatv.com’da “Liberal faşizm” üzerine yazılıp çizilince bende bu konu hakkında yazmak istedim. Çünkü AKP iktidarının demokratikleşme kılıfı altında uyguladığı bütün politikaları ve (bazılarının Başbakanı) konumunda ki özellikle de şu son günlerin moda ismi Erdoğan söz konusu olduğunda faşizmin “İslami” bir şekilde biçim değiştirmiş örneklerini sergilediğini ve özetle de bu sistemin “Birçok iktidarlar gibi değil de gizli ibaresinin” ayyuka çıkacak bir nitelik kazandığını çokça dillendirdim bu sayfalarda.

Bununla birlikte birkaç iktidar yanlısı (onların tabiriyle) yandaş medyanın tetikçiliğini yapan (başta Taraf, Sabah, Vakit, Zaman ve Yeni Şafak gibi gazetelerle birlikte) bir kurtarıcı gözüyle bakılan Amerika Birleşik Devletleri’nin sadece teninin rengi siyah olduğu için övgüler dizdiği canım Türkiyesinde ABD başkanı Obama’yla birlikte sıkça dillendirilen şu “Değişim” olgusuna kendini kaptıran safdiller olduğunu hep söyledim.

Bir “Değişim”dir gidiyorlar, Tanrı sonlarını hayır eylesin.

Uygulayacaklarını söz ettikleri değişim pratiklerin uygulanması söz konusu olunca ve bakıldığında, şuan onlardan çok uzak bir kavram gibi görünüyor. Adamlar farklı bir ülkeye ya da Anadolu’da herhangi bir köye uğramayı değişim olarak algılıyor olacaklar ki değiştiklerine vurgu yapıp duruyorlar.

Peki, değişen bir şey değiştiğini söyler mi?

Serdar Turgut ve Erdoğan şuan bunu söylüyor.

“Değişim!”

Erdoğan miting veriyor, değişimine referans olan Anadolu illerine gidiyor değişiyor, Serdar Turgut bulunduğu gazetenin yöneticiliğinden alınıyor ve Kanal D’de yayımlanan Genç Bakış programına katılıyor değişiyor. Değişim hareket halinde olduğu için bunlar da habire değişim halindeler.

Bonobo şempanzeleri
Darwin yaşasaydı gözleri yaşarırdı sanırım. Çünkü oda “Us’sal değişime” vurgu yapıyordu. Belki de yüz yıldır bu idealist baylar Darwin’i bundan dolayı çürütemediler. Kaldı ki %2’lik bir değişimden söz etmekteydi kendisi.

Kaldı ki Adnan Hoca (şu bizim pek dindar hocamız ve bilim – ilim – edebililik adamı sıfatıyla Fethullah hocasından geri kalmayan ve ortalıkta gezinen ve de bir müridinin cariyesiyle yatmasından dolayı üç yıl konuşmayan Harun Yahya adlı illegal bayımız) Darwin’i çürütmek için onca müze açtı ama hiçbir şey “Değiştiremedi” tıpkı kendisini bilim adına, Avrupalılar bile okuyunca onca zırvalığa kıcıyla gülmeye başladılar.

Bu ses halen Darwin'in yüz yıllık dinmeyen sesiyle kulaklarında çınlıyor.

Darwin’in “İnsanlar maymunlardan gelmiştir” ya da “İnsanlarla maymunların ortak atası bir maymun” sözünü yüz yıllardır dillerine pelesenk etmiş durumdalar. Oysa Darwin’in maymun tezi şundan oluşmaktaydı, insanlarla Bonobo (Pan paniscus), şempanzesi ile arasında ki %2’lik farktan söz etmekteydik ki bu şempanzelerle insanoğlunun arasında ki %2’lik farkın ya insanoğlunun önde olduğu savı ya da Bonobo şempanzenin olduğu savıydı.

Birilerimizin geri olduğu muhakkak ya biz ya da Bonobo şempanzeleri, bunu şimdilik bilim kanıtlayamadı. Bilinmez ama belki de bu idealist bayların bu sava karşı olmalarının sebebi Bonobo şempanzelerinin “Sevişken” olmasından kaynaklıdır kim bilebilir? Şeytan bile yorulmuştur sanırım onların kafasın da ne geçiyor diye o yüzden biz yine konumuza dönelim.

Erdoğan’ın ne olduğunu az bucuk biliyoruz zira ona oy verende onu biliyor aslında. Menfaatler ve çıkarlar söz konusu olunca sokaktaki adam babasını bile satar bu sistemde. Çünkü muasır medeniyet dedikleri ve övdükleri sistem bununla özdeştir şuan. Ve her şey yüzde 47 ile sınırlıdır.
. .
Serdar Turgut’un faşizmi
Serdar Turgut hakkında ne düşündüğümü uzun uzun yazmak derdinde de değilim, kaldı ki Serdar Turgut’un Akşam gazetesinin genel yayın yönetmenliği görevi elinden alınıp da bu görev İsmail Küçükkaya verilince liberallikle Marksizm’i iyice karıştırıp aklı başında adam havalarına büründü. Murat Belge’ye övgüler dizmesi bunun ipuçlarını veriyor. Ki buna da kendini güya tabir ettiği “Bizim ekolümüz” adlı olgularla yapmaya başladı.

Peki, Serdar Turgut’un ekolünde ne var?

Birincisi Serdar Turgut’un sözünü andığı ve Taraf gazetesinin ekolünde şu var: “Marksizm’in var olan düzene alternatif bir sistem olma iddiasının ortadan kalkması sol düşüncenin başına gelen en iyi şeylerden birisi” dir diyor yazısının başlangıcında...

Yani bizce teslimiyet ve geçmişine küfür ederek buna sığınmak var. Bunu yaparsanız burjuvazinin içinde de yer edinmişseniz Cengiz Çandar, Oral Çalışlar gibi yükselirsiniz. Çünkü onlarda yükselmek için yastıklarının altında yoldaşlarının kendilerini öldüreceği korkusuyla tamamladır devrimciliklerini.

Oysa burada unutulan özünde devletin bir zor aygıtı olarak yeniden örgütlenmesi ve güçlendirilmesiyle birlikte “Sivil Kıtalar”ın bu örgütlenmeye yedeklenmesini öngören bir uygulamasının söz konusu olmasıdır. Yani devlet el değiştirirken iktidarlarca ordularda, aslen operasyonel bir güç olarak sınır dışı alanlarda görev alan ve şiddetlenen emperyalist hegemonya çatışmasında da bölgesel güç teraneleri içerisinde uşaklık - işbirlikçilik ilişkisinin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir konuma çekilmeye çalışılmaya çekilir.

Bugün Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ile ve Yeni Terörle Mücadele Yasası Kanunu (TMYK)’na bakıldığında yasalaştırılan faşist devlet terörünün, (AKP'nin ordusu konumunda ki polisin Taksim'de sergilemiş olduğu orantısız güç gösterisinde olduğu gibi 2008 – 1 Mayıs'ı belleklerde halen duruyor ya da işkenceyle öldürülen Engin Çeber olayı bunun göstergesi olabiliyor) emekçilerin en küçük hak alma mücadelesi ve basın açıklaması gibi eylemlerinde bile nasıl pervazsızca kullanıldığına, insanların sokakta kurşunlanmasının önünün nasıl açıldığına tanık oluyoruz. Yine ceza yasalarındaki yeni düzenlemelerle toplantı ve gösteri hakları da faşist rejimden aman dilemeyenlere neredeyse kapatılır hale getirilmiş durumda olduğu da pek açık bir durumdayken.

Bununla sınırlı olmayan neofaşist kudurganlığın, devlet politikası olarak şaha kaldırılışının düzeyini Erdoğan’ın Kürt emekçilere karşı pompalı tüfek kullanmasını kutsayan ve benzer çıkışları teşvik eden “Sivil Kuvvetler”e “Hazır ol” komutunu içeren konuşması ve “Ya sev ya terk et!” tekerlemesini diline dolayan hezeyanları üzerinden de gördük. İşte faşist rejimin cilalanması ve “Demokratik açılım” hamleleri, bu politikalarla iç içe örülen bir düzlemde yürütülmekte’dir.

O yüzden Serdar Turgut’ların faşizmi bu kapsama giremiyor.

Dolayısıyla bugün rüzgâr ne yandan esiyorsa izlenen politikaların karakterini, bugüne kadar Erdoğan ve diğer AKP'lilerin “Demokratikleşiyoruz”, “Liberalleşiyoruz” görüşlerinin kurucusu ve propagandacısı konumunda olan Fehmi Koru bile gazete köşelerinden ihbarcılığı bırakıp şuna vurgu yapıyordu; “Obama gibi başladılar bugün Bush noktasına geldiler” ya da diğer bir iktidar yandaşı olan Ali Bayramoğlu gibi “Bu bakış en basit ifadeyle ‘siyaset ve demokrasiden vazgeçmiş, kendisini askeri dil ve mantığa bırakmış bir tutum’u resmetmektedir” biçiminde de olabiliyor.

Ya da Hasan Cemal gibi devrimcilerin bir numaralı düşmanı konumunda ki diğer liberal ismiyse “Demokratikleşme süreci, Çillerleşmeye dönüştü” tespitleri de bu işin tuzu biberi konumunda aslında. Özetle tablo rejimin faşist karakterinin yerleşik halini ele veriyor ve içinde Serdar Turgut gibi bundan nemalanmaya çalışanların da yanında bunun içinden hareket eden herkesi ona uygun politika yapmaya zorunlu kılıyor. Kasımpaşalı olmak sökmüyor şuan…

Belki de Erdoğan’ın Zincirlikuyu - Söğütlüçeşme metrobüs hattını ulaşıma açmak için gittiği Kadıköy'de açılan "Son Osmanlı Padişahı 1. Recep Tayyip Erdoğan" pankartı burada temel tutulabilir, artık bundan sonrasındaki rakamları tamamlayacak olanda Erdoğan’ın zengin zümreler içerisinde hızla yükselen çocukları belirler. Öyle ki Davos olayından sonra Avrupa basını kendisine yeni bir rol biçmemiş miydi “Eş başkanlıktan Halife uzanan bu yolda” yazıp çizmemişler miydi?
.
O da ola ola kendine yakışan "Padişah" pankartlarıyla karşılanır oldu. Bu pankartta tıpkı Davos dönüşü önceden hazırlanmış hissi verse de kimse buna değinmek istemedi sanırım. Ne de olsa her an her şey olabilir burası Türkiye ‘Cumhuriyeti’ sıkı tutunmak lazım. Ne de olsa kimsede daha bilinç oluşmamış pembe bir çerçevenin içinde gezinen çizgi film karakterleri gibi gelip – gitmekteler gözlerimizim önünden.


Faşist rejimin geleneksel rengi
Burada da gördüğümüz bu faşist rejimin geleneksel yapısındaki kırmızıçizgilerin giderek renk kaybettiği izlenimlerinin silinecek olması yerine daha da belirginleşmeye başlamasıdır. Yani faşizmin sağı – solu yoktur.

Örneğin Ecevit döneminde ki DSP’de sol adıyla podyumda ve iktidardı ve 19 Aralık’ta "Hayata Dönüş Operasyonu" adlı faşist bir operasyonu gerçekleştiriyordu cezaevlerinde. Katledilenler devrimci tutsaklar oluyordu.

O yüzden Dimitrov’nda belirttiği gibi “Faşizm, finans - kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.” Yani faşizm, sınıflar üstü bir uygulama veya yönetim biçimi değildir. O, emperyalizm döneminde ortaya çıkan bir devlet biçimidir. Bu özelikle bizim gibi ülkelerde emperyalizme tam biat eden ülkelerde yüzünü gösterir ki bunun en somut örneği bazı sermaye guruplarının tekelleşme sürecidir..
.
Faşizmin temel nitelikleri
Tavsiye edebileceğim bir site olan Faşizme Karşı Birleşik Cephe’de Lenin bu konu hakkında şunu diyor: “Emperyalizm hem dış hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm su götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin inkârıdır.” (Lenin, Emperyalizm, Evrensel Basım Yayın.)

Rejim içi iktidar ve güç paylaşımının, dolayısıyla kavgasının tamamlandığı anlamına gelmiyor elbette, o yüzden Serdar Turgut yazısında da belirttiği gibi “Yol arkadaşları”nı yanlış ve tersi bir yerde arıyor. O liberallerle gerçek Marksistlerin yol arkadaşı olabileceği yalanına kendini kandırmış bir durumda öyle ki göz ardı ettiği bu çatışma artık ringin çevresinde değil tam üzerinde ve daha şiddetli biçimlerde seyretmeye de devam ederken kendince bir macera aramaktadır.

Kendisine tavsiyemiz Erdoğan’ın gideceği yer belli ve tutunduğu dal belliyken, kendisinin onurunu kurtaracak bir kıyıya çıkmasıdır. Ne de olsa dalgaların olduğu sarp kayaların üzerindeyiz. Tanrı göstermesin o sarp kayalardan dalgalara karışmak birde o kayalara çıkamamak var.

‘Maganda’ tazminatı istedi!


Çiftçiye ‘Ananı da al git’ demişti!
Başbakan Erdoğan, Mersin’de kendisine “Anamızı ağlattınız be. Aşk olsun size aşk olsun. Tarım Bakanı Anayasa’yı ihlal ediyor. Yetmedi mi? Öldük, bittik sayın başbakanım. Hangi yüzle geldin buraya?” diyen Kemal Öncel adlı çiftçiye, “ananı da al git” demişti. Kendisine karşı kullanılan üsluptan rahatsız olan Erdoğan’la çiftçi arasında geçen ve uzun süre gündemi meşgul eden diyalog şöyleydi:

Başbakan: Böyle bağırılmaz ki, terbiyesizlik yapma.
Kemal Öncel: Terbiyesizlik yapmıyorum.
Lütfen bana hakaret etmeyin.
Başbakan: Artistlik yapma
Kemal Öncel: Artistlik yapmıyorum, ben sanatçı değilim.
Başbakan: İyi bir sanatçısın
Kemal Öncel: Tarım bakanımızın anayasayı ihlal ettiğini biliyor musunuz?
Başbakan: Lan terbiyesizlik yapma
Kemal Öncel: Lan mı?
Başbakan: Evet
Kemal Öncel: Lan mı Canın sağ olsun.
Başbakan: Şu anda çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?
Kemal Öncel: Ne zaman?
Başbakan: Şimdi.
Kemal Öncel: Benim mahsulüm öldükten sonra mı?
2 senedir anamız ağlıyor.
Başbakan: Hadi ananı da al git buradan.

Not: Burada kullanılan ‘Başbakan’ ibaresinden Erdoğan’ı başbakan olarak gördüğüm anlaşılmasın. Kaldı ki iktidara geldiğinden itibaren hiçbir zamanda görmedim.

Hiç bir zaman da görmeyeceğim.