28 Şubat 2009 Cumartesi

Amerika’nın değneksiz itleri!

“Aksi gibi nereye çevirse başını
O mundar, o yedi canlı, topuz gibi çocukları ayaktakımının, düşün,
bu piçlere kalacak yarın dünya!”
(Ezra Pound)

Son altı yıldır bizim güzide dindarlarımızla birlikte liberallerin büyük bir Amerikan hayranlığına şahit oluyoruz!

Bunun içinde kendini sol diye tabir edenler ve adlarını bildiğimiz burjuva kalemşorlar da var. Sol’la İslam’ı, İslam’la sosyalizm arasında bir paralelcik kurmak için Ali Şeriati’yi tekrar gündeme taşıyanlar da var, Saadet Partisi’nin şuan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Bekaroğlu’nun geçmişte giriştiği İslami Sol Parti girişimine övgülerde var farklı çevrelerden. Öyle ki İBDA-C bile dergilerinde çarşaf çarşaf Mahir Çayan tezlerini kendine yontuyor elinden geldiğince. Hatta bunların arasında AKP sayesinde köşeyi dönmüş adını yeni yeni duyduğumuz tarih bilgisi kıt olan ama bir bilim insanı edasıyla her şeyi ben bilirim havasıyla bu furyaya katılanlarda var, ihbarcılığı köşelerinden meşrulaştıranlarda. İsimlerini anmak istemiyorum buna değmiyorlar işin aslı yakın siyasetin takipçileri bunların kim olduğunu zaten biliyordur diye düşünüyorum.

Kaldı ki TV’lerde görmeniz de mümkün artık bunları öyle ki TRT gibi devlet kanallarında kendi adlarına program yapma yetileri bile var, ne de olsa özel izinleri var. Öyle kolay değil, AKP’ye yalakalık yapıyorsan bi’karşılığı vardır. Örneğin AKP’nin sırça köşklerinde oturup gece – gündüz AKP’yi yağlamak için yaratıkları korku imparatorluğunun gölgesi altında yazarçizer takımı diye tabir ettiklerimiz var. Ayrıca herkesi de kendi gibi sanıyorlar. Bunlar din ekseninde yine gece - gündüz din adına birkaç kişiyi geçmişte bırakmış oldukları içki sofralarını mundar olarak niteleyenler ve hep sofu görünümünde (biraz) imaj değiştirerek işin içine girmeye çalışıp yer edinmeye çalışıyorlar.
.
(Örnek: Ahmet ve Mehmet Altan gibi züpükzadeleri buna katmıyorum onların yeri kalblerimizde belli, ama Sabah ve ATV gibi patronun mallarına AKP tarafından el konulan, bu yakınlarda Haber Türk adlı bir gazete çıkarmayı düşünen Fatih Altaylı, Akşam Gazetesi’nin Engin Ardıç’ı konumunda ki yalaka ve korkuyla sindirilmiş Serdar Turgut’u, Hürriyet Gazetesi’nde köşesinden ismini andığımız Engin Ardıç gibi gazete köşelerinden küfür etmeyi gazetecilikle örtüştüren Hadi Uluengin gibi ve Radikal’de Oral abisiyle birlikte Filistin kamplarında bulunan ve yastığının altında hep silahla yatıp yoldaşlarım beni ne zaman vuracak diyerek devrimciliğini tamamlayan Cengiz Çandar karışımı Perihan Mağden vb. vb.leri.)
.
Sürü gibiler amipler gibi çoğalıyorlar.

Değişim hareket olduğundan dolayı bu sürüler de ister - istemez değiştikleri için, saçı görünen eşlerinin cennete girmesi için Türk Hava Kurumu'nun, THY uçağının uçması için deve kesilirken alkış tutuyorlar köşelerinden, ne yazık ki uçak düşüyor, kim bilir belki de kesilen o zavallı deveciğin sırtında cennete gireriz diye saçı görünen kadının örtünmesinin güya bilimsel gerekçesinin açıklamaya girişiyorlar ve son dönemlerde edindikleri ümmetçi görüşleriyle Türban’ın demokrasi sorunu olduğunu ve bunun özgürlüğün biricik sorunu olduğundan dem vurup, saçı görünen kadının 70 yıl cehennemde yanacak olmasına ve kendilerinin her hangi bir ilahiyatçıdan da dine fazla kaptırmış olanların yanında elbette dine kendini fazla kaptırmayanlar da var, saçmalamaya devam edenlerde...
.
Türban'ın üniversitelere girmesini özgürlüğe indiregeyenlerin saçmalamaları da cabası... Ama her ne olursa olsun bu tipler her zaman AKP’nin verdikleri resepsiyonlarda ön protokolde oturmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Türban değişimin olmazsa olmazı, değişimin ve ilericiliğin öznesi de oluyor. Her şey paraya bağlı gözlerinde kavatların. Olmadı ellerinde ne kadar değer – artı-değer varsa onu da vermeye razılar. Geçenlerde bir etkinliğe katılan tiyatrocu Serhat Özcan şöyle bir şey demişti sanırım, şu protokollerde oturanlar önde oturan götverenlerdir demişti sanırım çok haklı. Şimdi bu önde oturan götverenler her yerde karşımıza çıkmaya başladılar. Bu bazen televizyonlar oluyor, bazen gazete sayfalarının baş köşeleri, bazende halkı sadakaya mecbur kılan siyasetçiler oluyor.
.
Hepsi topyekûn Amerikan’ın paylaşmacı hegemonyan politikalarının savunursucasına Türkiye’de siyasi bir büro konumunda ki AKP’yi geride bırakacak siyasal (güya entelektüel) savunucusu durumundalar. İsrail siyonizmine karşı, anti-Amerikancı. Filistin’de Filistin dışında Gazze’de Hamascı, yani Erdoğan’ın biran önce evlerine dönmeleri için dua ettiği Amerikalı askerler için onlarda Başbakanları gibi duacılar ama ilginçtir her halükarda anti-Kapitalist ve anti-Amerikancılar. Bir furyadır gidiyor anlayacağınız. Bu şuan hem medya yoluyla hem de Tayyip’in 29 Mart’ta gerçekleştirilecek olan yerel seçimler için düzenlediği mitinglerde yüzünü gösteriyor.
.
Kısacası yürümenin ve ülkede siyasetin yürütülmesinin yolu şimdilik bu. Sonra da sırmış gibi Amerikalılar sayesinde iktidara yerleştirilmiş olan AKP gerçeğini görmeden ver yansın ediyorlar. Kürtçe TRT 6’da konuşulunca sorun olmuyor kendileri dışında, fakat Kürtçeyi kendi dışında konuşansa provokatör ilan ediliyor, cadı kazanlarında yakılmak isteniyor engizisyon çağlarında olduğu gibi. Her gelişmeyi kendine mal ediyorlar ama her olumsuzluğu komünistlere bağlayan bir anlayışa sahipler. Sanırsınız ki bunlara özgü ve Tanrı onlardan yana. Tanrı onlar gibi Arap ve Suni ve de beş vakit namaz kılıyor.

Oysa Kanlı Pazar olaylarında üniversite kapılarına faşisttir alınmasın diye afişleri asılan pek dindar Cumhur-i Reis Abdullah Gül'dü, 6. Filo’yu denize dökerken Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının kafalarına taş atan ve Amerikan filosunu kıble yapıp namaz kılan da yine o ümmetçi görünen birkaç yalancı yalakaydı. Üstüne üstelik Amerikalı askerler gelecek diye Karaköy’de genelevleri boyayan milliyetçileri de unutmamak lazım. Kendi gibileri dışında kendi gibi düşünmeyen toplum katmanlarını lanetliyorlar. Çünkü zihniyetlerinde AKP’ye oy vermeyen komünisttir ve komünistler kötüdür.

Hiç birinin suçlusu ben ve/ya da benim gibi düşünenler değil oysa. 1920’lerde Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu Mustafa Suphi Kurtuluş Savaşı’na destek vermek için Anadolu topraklarına ayak basarken soluğu İngilizlerle birlikte İngiltere’de alan Vahdettin’di. Ya da Abdülhamit’ten söz etmiyorlar ama o çok övdükleri Osmanlının altın ölüm vuruşunu yine Abdülhamit’in kendisini yaptığını da söyleyelim. Dün İngilizlerle işbirliği içindeydiler bugün Amerikalılarla aynı uyumu sağlamış durumdalar. Bunlar 1990 sonrası tarihinden de çok gerideler. Ama hiçbiri 1950’lerde Behice Boranların tavrı gibi, 1970’lerde sokaklarda hakkını arayan ne işçinin ne de 1990’larda Zonguldak madencisiyle birlikte yürüyen adamın suçudur. Komünistler o küfür ve hakaret ettikleri işçinin hakkını ararken tıpkı bugün olduğu gibi onlar yine emperyalizme biatin en iyi şeklini ne olacağının denemesini yapıyorlardı tarih sahnesinde.

Şimdi bütün özelleştirmelere ve son altı yıldır Sabancı ve Koç gibi zengin burjuvaların servetinden de fazla zenginleşen Erdoğan ve çocuklarını eleştirmek, ya da pazaryerlerinden çöp toplayan halk kesiminden söz etmek Erdoğan’ın biricik Eminesine 50 milyonluk (eski parayla 50 trilyonluk) yüzük almasını dillendirince aynen şöyle suçlanıyorsun, burjuvazinin aydınlanmacı geleneğinden sosyalist söylemin Kemalizm üzerinden Stalinizme indirgemecilik durumuyla özdeşleştiriliyorsun gibi birçok önyargı. Akıllara ziyan bir durum.

Türk tarih sahnesinde hiç bir zaman ciddi bir gücü bulunmayan Türkiyeli Troçkistlere'de sanırım burada birkaç şey söylemek lazım. Onlarda Erdoğan'la aynı yöntemi uyguluyorlar bana göre. O da ülkede işler ters gidince komünistleri, onlarda siyasette etkin olmak adına halen sosyalistler üzerinden propoganda yapıyorlar. Eleştirseler iyi de, onlar bu eleştiri kategorisini kafalara fırlatıp eleştirdiklerini sanıyorlar. AKP ve vb. gibi gerici ideologların ekmeğine deyim yerindeyse yağ sürüyorlar.

Oysa 1945’de Stalin yerine Yevgeny Khaldei’nin kareleriyle tarihi bir ana şahit olurken insanlık, iki Sovyet askeri Raqymzhan Qoshqarbaev ve Georgij Bulatov, Berlin'deki Reichstag binasına Sovyetler Birliği’nin o muhteşem bayrağını dikerken Troçki ve partisinin olmayışının asal sebebini sorgulamadan Hitler’le olan işbirliğinin suçlusu da sanırız Türkiyeli sosyalistler.

Yani bu arkadaşların revizyonist bir girişim içinde olmalarının ya da Troçki’nin ne i-düğü belli olmayan sosyalist devrim görüşünün sebebi ve/ya da Troçkizmin enternasyonalizminin ve dünyada yenilgisinin sebebi de biziz sanırım. Oysaki ne devrim Troçki’nin belirttiği üzere “Muzaffer proletaryanın ülkesinin devrimi kızıl süngülerle başka ülkelere taşıması” şeklinde ihraç edildi ne de Troçki, (hizipçilik yapmama) kisvesi altında özellikle de kesin ilkelerden yoksun olan ve SSCB’deki işçi sınıfı hareketinde hiçbir temeli bulunmayan yurtdışındaki bir grubun çıkarlarını savunmaktan vazgeçti. Bunlar tarihi gerçekler.

Ama nafile yine de anladığımız kadarıyla Kemalist olmak ve/ya da Kemalizm’e övgü AKP’ye karşıtla nitelendiriliyor şuan. O yüzden Ufuk Uras gibiler, ve bazı Troçkist yapılanmalar bu bayların hoşuna gitsin diye AKP’ye ve tek adam Erdoğan’a muhalifliğimiz kesinlikle Kemalistlikle suçlanacaksa söyleyecek fazla da bir şey yok. Ayrıca bununla da yetinmiyorlar Ergenekoncusun yaftası da yemekte bu işin tuzu biberi.
.
İşin açıkçası umurumda da değil, ülkede yoksulluk hat safhadayken, insanlar açlık sınırının altındayken, insanları Erdoğan’a özgü tavır ve siyaset anlayışıyla ve de iftirayla ya da ne bileyim gençlik çağlarındaki Başbakanları gibi komünistleri öcü diye görmeleri pekte ciddi bi'şey değil. Ağababaları bunu emrediyor çünkü. Ne desek boş, din adına parayı iç edip halkı kandıran bu burjuva aymazların cerenemesini yine bizimle birlikte halk çekmeye devam edecek. Ne de olsa o sığındıkları parlamento da ömür boyu kalacaklarını sanıyor bu aymazlar.

Yalakaları da rahatlarının ömür boyu bozulmayacağı kanısında!

Birde Fethullah’ın bütün dini saçmalıklarını eleştirmekse yine laik irticacılık oluyor. İşin açıkçası gülünç bir durum. Kimsenin ne ayakları ne de beyinleri yere değiyor.

Çözümün Türküyle – Kürtüyle, Sunisiyle – Alevisiyle, Lazıyla – Çerkeziyle, Türkiye’de yaşayan çeşitli azınlıklarıyla birleşmekten geçtiğini söyleyelim ama bizi suçlayanlardan farklı bir dille yani Marksist bir dille söylüyoruz. Çünkü emperyalizme bakış açımız farklı. Ve ne yazık ki bunun yolu AKP gibi Amerika’nın taşeronluğunu yapan düzen partileriyle değil, bu düzenin tekerine çomak sokanlarla oluşturulacak bir şey, tekeri kırmadıkça kırılacak olan çomaklar olacaktır.

Bu yüzden yalan söyleyen birçok siyasi oluşum ve parti görmemize rağmen ve mavi yakalı işçiler Zonguldak madeninde, sokakta direnirken, bunun yanı sıra beyaz yakalılar 1920’lerden bu yana kazanılmış bütün toplumsal hakların karşısında durmuştur. Bundandır ki yalan söyleyen birçok burjuva düzen partisinin yanında AKP’nin özelliği “yalan söyleyerek” ve bunu da açıkça söyleyerek bir özne olmuştur.

Tarihsel olarak bakıldığında dini sosa bulaşmış Vahdettin ve Abdülhamit’in torunu durumunda ki AKP ve onun biricik oğlu Erdoğan ve de tayfası emperyalizm sayesinde “Cumhuriyet” olgusunu her zaman ki gibi tekrardan Amerikalıların gözünde istenmeyen bir çocuk durumuna dönüştürmüştür. Burjuvazinin ve emperyalizmin despotizminin yanında AKP’nin İslami faşizminin etkisini de katarsak Türkiye’de yaratılmak istenen sosyalizm ve o sosyalizmi taçlandırmak isteyenler bugün tekrardan tıpkı 1920’ler, 1960 ve ‘70’ler gibi meşruiyetini yine sol kisvesi adı altında siyaset yürütenler üzerinden bu meşruiyeti almak istemektedirler.

O yüzden yazının da başlığına uygun olması açısından bir kez daha söyleyelim: AKP, Amerika’nın değneksiz itidir ve inkâr edilen sol (sosyalizm) sokaktaki adamın ve halkın öznesidir.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Resmi ideolojimiz ikiyüzlülüktür!

Ciddi ve hızlı bir hesaplaşma dönemine doğru gidiyoruz. Bu ciddi ve hızlı hesaplaşma dönemine sık sık vurgu yapmamın sebebi önemsediğim olgulardan dolayıdır kuşkusuz. Birçok Yeraltından Notlar ziyaretçisi ya da takipçisinin olduğunu düşündüğüm bu sitede vurgu yaptığım dinci gibi Fethullahcı gibi Amerikan etkisi vb. gibi onlarca olgulaya vurgu yaparken birçok kişi sıkılabilir sanki Kemalizm’in (bu biraz kaba oldu) yani şu resmi cumhuriyetin TC’nin propagandasını yaptığımı anlıyor olabilir. Oysa öyle değil!

Kemalizm’e ve onun yasal temsilcisi CHP’ye çok ciddi eleştirilerim(iz)’in de yanında (ve AKP’ye ağır eleştirilerim(iz)in de) olduğunu hatırlatmak isterim. Kuşkusuz bu gerici ideolojiyle kıyaslandığında Kemalizm geçiş sürecimiz, bir gereksinim. Devrimimizin olmazsa olmaz şartı. Dolayısıyla bu 85. yılın ya da 88. yıllık bir tarihin güncelliği şuan olmadığı için ve güncelliği başka oluşumlar ve bu temelde başka argümanlar yer aldığı için birincili hiçbir zaman terk etmeyen Amerikan ve ‘Batı’ emperyalizminin kuyruğunda saçmalayanlar ve bunların ardılları almakta şuan. Peki, önemsediklerimiz kim?

Birincisi elbette ki tarafımı birçok kez teklere ettiğim gibi İşçi Sınıfı ve ‘Ezilen’ yığınlar almakta. Diğer birincil sorunda, ikincil de ve üçüncül sorunda hatta bu bütün mesele de bu sınıf ayrımından kaynaklanmaktadır diyerek Türkiye'nin tam bağımsız ve demokratikliğiyle ezilen – ezen çelişkisinden söz etmekteyiz.

Hem ‘Halife’lik hem ‘Eş başkan’lık
Bu yüzden son günlerde sık sık dillendirilen Türkiye’yi büyütmek adına (ki bu iş BOP’tan ayrı lütfen tutulmasın, BOP bu işin bir şekilde mayasıdır tabi tutma olasılılığı da tartışılır) girişilen Türkiye’nin sınırlarını da zorlayacak yeni bir planın devreye girmesinin ilk adımları olan ‘Yeni Osmanlıcılık’ ve Erdoğan’ın batılı gazetelerde ‘Halife’ olarak tarif edilmesinden sonra, burjuva manşetlerden fırlayan öneriler dizisinin oluşmasıdır.

Peki, bu dizide ‘Hoca’nın Erdoğan’ın yanında rolü ne? Örneğin ‘Hacı’ olmamasına rağmen Fethullah Hoca’nın Mekke ve Medine yerine gidip FBI çiftliklerinde Amerika’ya yerleş(tiril)mesinin nedenlerini(?) soralım ve Fethullah kliği Suudi Arabistan yerine neden Amerika’ya yerleş(tiril)miştire cevap bulalım?! Erdoğan’la bunun ilişkisi ne? Biliniyor ki birçok bakan (Abdullah Gül’de dâhil) AKP milletvekili Fethullahcı ve bu tarikatın üyesi.

Fethullah neden Suudi Arabistan yerine Amerika’da?

Cevaplayalım! Çünkü şeriat kanunlarına göre, Fethullah kliği şeyh statüsüne soyunduğundan ve müritleri olduğundan, Suudi Arabistan sınırları içerisinde ele geçirilirse, hemen katledilme olasılılığının çok mu çok yüksek olmasındandır. Bunu sanırım bir dini bilgisi olmamasına rağmen Fethullah denen kliğinde biliyor olduğunu düşünmemizden kaynaklanmakta ama birçok Fethullah fanatiğinin (fanatizm=darkafalılık anlamında) bunu bilmiyor olmasındandır. Yani İslamiyet’te şeriatta ve Kur’an'da şeyhlere ve ya tarikat liderlerine yer yoktur. Özetle, Allah ile kul arasına kimse giremez emri burada kıstastır!

“Allah ile kul arasına kimse giremez” ama bizim ülkemizde bunu aratmayacak ilkler yaşanmakta. Örneğin hemen hemen her şeyi ithal olan Türkiye bu konuda da sözcülüğü ve birinciliği kimseye vermiyor. Tarihten bu yana bu hep böyle olmuş. Osmanlı’da da Türkiye’nin cumhuriyet olması sırasında da. TV’leri, gazeteleri açın bakın: ne yazıyorlar ne diyorlar pek bilmiş tarihçilerimiz(?) bunu eminim göreceksiniz.

Dedikleri aynen şu son günlerde: Osmanlı sosyal bir devletti, muhteşemdi vb. gibi birçok tarihle örtüşmeyen zırvalık. Sosyal devlet anlayışını peki nereden çıkarıyorlar? Elbette AKP'nin aymazca dağıttı kömür-makarna ve beyaz eşya yardımını meşrulaştırma mantığından kaynaklanmakta. Amaç AKP ile Osmanlı arasında bir bağ bir paralelik kurmak! Yetenekleri var, kuruyorlarda.

Peki, ne diyorlar? Osmanlı’nın (pek gülünç ama) dini siyasete alet etmemiş olmamasından söz ediyorlar. Diğeri de bütün Müslüman ülkelerine hep yardımları olmuş. Hem maddi hem de manevi. İşlemeli birkaç bi’şey göndermişler (bunu ben değil pek değerli tarihçilerimiz söylemekte) karşılığında da yine Kur’an’ın cariyeye karşı olmasına rağmen ve kesin hükümlerinde yanında, nikâhlı olsa gam yemeyeceğiz çünkü Kur’an’da nikâha yer var ama bunlar tersi bir durum içerisinde cariye almışlar, kullanmışlar, satmışlar, vermişler sonra yeninden almışlar. Yani al gülüm ver gülüm muhabbeti.

Hz. Muhammed zamanın bir devrimcisi olarak köleliği kaldırırken bunlar köleliği meşrulaştırmış ve kadını sürülecek olan bir tarlaya benzetmişler. (Son günlerde bu kadınlar Türbanlarıyla jeeplere binmekteler ya da açıktılar ama AKP'ye yaranmak için örtündüler.) Yani her şeyleri rezerve edilmiş durumda. Dinleri, ibadetleri, camileri, inançları. Hepsi bir iktidara ya da ranta endekslenmiş tarih boyunca. Kültürleri bunun üzerine kurulu. Kitapları değiştirilmiş, eklemeler yapılmış, yorumlar ve hadislerle kendilerini güçlendirmişler. Etkilenmişler.

Zira diğer bir örnekte yine Osmanlı İmparatorluğu’nun Bektaş-i Ocağı’na bağlı olan (herhangi bir ülkenin silahlı kuvvetini - ordusunu düşünün) o dönemin silahlı kolu konumunda ki Yeniçerilerin lağvedilip, dönemin padişahı değiştikten sonra Bektaş-i’lere bağlı oldukları için Yeniçerilerin katledilmesinin yanında 50 bin Alevi’nin İstanbul’dan İzmir’e kadar yalın ayak yürütülüp katledilmesini de katarsak bayağı bi sosyal devletmiş Osmanlı diyesi geliyor insanın. Ki diğer azınlıkları katmıyorum. Ya da Osmanlı’nın yayılmacı politikasını ve işgallerini dikkat edin daha emperyalizme bağlamadım. Ve/ya da Safevi Devleti'nin bastırılması durumunu. Tarihleri de sicilleri de bir hayli kabarık ne de olsa 600 yıl sürmüş bir imparatorluktan söz ediyoruz. Failli meçhul cinayetlerinin sayısının TC’yi aşması pek muhtemel ve normaldir.

'Ezen – ezilen meselesi'nin farkına varamamak ya da red etmek!
Sopayla terbiye edilen ve anında nedamet getirebilecek bir durum şu sözünü ettiklerimiz. Tarih bu yönde yol gösteriyor çünkü.

O günden bugüne memlekette hakikaten hisli işler oluyor vesselam!

Bütün mesele aslında bu sayede milliyetçiliği zayıflatmak hatta yok etmek ve yerine dini sosu bol Gülenli, AKP’li, Amerikanlı yeni ve hatta TSK’lı bir yapılanma. Hazır yerel seçimler de yaklaşıyorken 29 Mart’ta yeni bir Ergenekon dalgası yaşanabilir. Hele hele Deniz Feneri yolsuzluğu tekrar gündemdeyken.

Yani başından beridir toplumları çürüten ve şikâyet ettiğimiz milliyetçiliğin yerine (yine faşizan ve ırkçı-dinci söylevlerle birlikte) gizli ve İslami bir faşizmle karşı karşıyayız. Zaten son altı yıldır bunun temellerini attı AKP!

Bu yüzden devlet içinde ki çatlak derinleştikçe ve büyüdükçe bu çizgiler daha da belirleniyor. Her dönem yeniden tarif ediyorlar kendilerini, ideolojik olarak her gün kendilerini kutsuyorlar. Bu kutsamayı yapan kuşkusuz CIA ve F-Tipi cemaatler marifetiyle desteklenen AKP’nin siyasal darbesi ve ‘ılımlı İslamcı’ olanlarla da yenileniyor. Tüm toplum, (Marksistler dışında) eski kabuğunu kuyruğuna doğru sıyırıp, yeni bir kabuğa bürünen liberaller, (kendine solcuyum diyenleri kastediyorum) tekelci sermaye kesimiyle birlikte eski bir batığı arıyorlar. Topluca saçmalamaktadırlar. O cici devletlerinin oysa kabukları dökülüyor, gönül ferahıyla çıktıkları Avrupa turlarından Kenya’ya, Tanzanya’ya uzanan ve yeni yeni askeri eğitim bir şekilde gören yeni Fethullahcı okulları açıyor bay Gül kliği, cumhur reisi olduğu ülkenin işsiz kalan üç milyon işçisini unutup safari turuna çıkıyormuş izlenimi veriyor, oysa ne ilginçtir ki kapkara teni simsiyah çocuklar kendisini sanki anadiliymiş gibi konuştuğu Türkçe türkülerle karşılıyor. Kimse bir gariplik duymuyor ‘nereden’, ‘ne zaman’, ‘nasıl’ öğrendi bu Türkçeyi bu kara çocuklar diye kimse sorgulamıyor.

‘Ulusalcılardan’, ‘milliyetçilerden’ bir cacık çıkmayacağını anlayınca o devlet denen heyula herkesi harcayabileceğini düşündüğü yeni bir formül buldu. Sağa – sola koşuştururken toplum bu heyulanın içinde elbette intihar edecek bir zümre yaratacaktır. Bu zümrenin kim olduğuysa belli, demokrasi sevdalılarımız.

Bu yüzden açık söyleyelim, devletin yüksek menfaatleri, Davossal çıkışlar ve diplomatik teamüller hatta nezaket telefonlaşmaları bizi zerrece ilgilendirmiyor. İnsanların onar onar, biner biner öldürüldüğü yerde nezaketi dert eden de hayvan oğlu hayvandır!...

Bir kez daha hatırlatalım: Bu savaş sınıf savaşımıdır!

18 Şubat 2009 Çarşamba

Ulaş Benziyor Güneşe!. .

ABD Büyükelçisi Robert Kommer ODTÜ‘ye davet edilmişti. Tarih 6 Ocak 1969. Devrimci gençler dünyanın sokaklarında yankılanan, Che‘nin savaş çağrısıyla karşılıyorlardı Kommer‘i, ‘İki Üç Daha Fazla Vietnam‘. Anti-emperyalizmin meşalasi yakılıyordu ODTÜ‘de. Ulaş da oradaydı. Kommer‘in arabası ateşe verildi.

ODTÜ‘de yakılan bu ülkenin aydınlık gelecek umudunun ışığıydı. O umut stadyuma yazılan ‘devrim‘ yazısında ifade buluyordu. Ulaş da oradaydı.

19 Şubat 1972‘de İstanbul‘da Arnavutköy‘de öldürülmesinin ardından 37 yıl geçti. 40. yılında ODTÜ‘de Devrimci Gençler ‘yeniden devrim‘ dediler. Ulaş‘ın emeğine emeklerini katarak umudu bir kez daha yazdılar.

Şimdi sokaklarda, üniversitelerde, liselerde, mahallelerde onların sesi yankılanıyor, devrimci gençler hayatı aşk ile sararken, ‘Mahir Hüseyin Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş‘ sloganları ile inliyor sokaklar.

Devrimler çağı kapandı diyenlerin sesi tarihe karışırken onların sesi daha güçlü, daha gür bir kez daha ve yeniden tarihi değiştirmek için harekete geçiyor.

Mahir‘in, Hüseyin‘in, Ulaş‘ın cesaretinde hayat bulan, bir yaşam biçimi olan devrimci mücadele bugün de bizlere yol göstermeye devam ediyor. Onların adları bizim için umut düşmanlarımız için korku salmaya devam ediyor. O yüzden burjuvazi ve onun uşaklığına soyunanlar devrime ait bütün güzelliklere böyle alçakla saldırıyor, o yüzden onların isimlerini ananlar baskıyla ve zorla karşılaşıyor, kitapları yasaklanıyor, isimleri yasaklanıyor.

Onların yolunda, Mahir gibi Cevahir gibi Ulaş gibi yürümeye, onların cesareti nin, militanlığının, arkadaşlığının ve devrimci fikirlerinin izinde emperyalizme ve işbirlikçilere karşı kesintisiz ve sürekli mücadele etmeye devam edeceğiz.

MAHİR HÜSEYİN ULAŞ!
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ!


ULAŞ BARDAKÇI
Adına türküler yakılan, silahlı direnişin simgesi. 1972 sonrası doğan pek çok gencin isim babası. Tam adı Rasih Ulaş Bardakçı. 1947‘de Hacıbektaş‘ta doğdu. Fikir kulüplerinin kurulmasında rol oynadı. Vietnam kasabı Kommer‘in arabasını yakanlar arasındaydı.

Dev-Genç ve THKP-C militanı.

FKF ve Dev-Genç örgütlenmesinde yer aldı, TİP içinde başlayan MDD-SD tartışmalarında Mahir Çayan ile birlikte Milli Demokratik Devrim tezlerinin gençlik içerisinde etkinlik sağlamasında önemli rol oynadı. Devrimin ancak savaşçı bir parti ile ve halk kitlelerine dayanarak yapılabileceği konusundaki fikirleriyle MDD içindeki ayrışmayı örgütleyerek THKP-C‘nin kuruşuna katıldı, parti tezlerinin ortaya çıkmasına etkili oldu. TKKP-C‘nin ilk genel komitesinde yer aldı, para, malzeme bulma işleri ve şehir gerilla örgütünün organizasyonu ile görevlendirildi.

Şehir gerillasının ilk eylemi olarak Küçükesat Ziraat Bankası soygununa katıldı. Daha sonra örgüt tarafından İstanbul‘da görevlendirildi. 22 Mayıs 1971‘de İsrail Başkonsolusu Efraim Elrom‘un kaçırılması olayında yer aldı. Elrom‘un kaçırılmasının ardından THKP-C bildirge yayınlayarak Deniz Gezmiş ve tüm devrimcilerin serbest bırakılması talebinde bulundu. Elrom‘un öldürülmesinin ardından başlayan Balyoz harekatında yakalandı. Kasım 1971‘de Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi‘nden firar etti. Firarın ardından 19 Şubat 1972‘de İstanbul Arnavutköy‘de öldürüldü.

O, uğruna hayatını verdiği kavgayı şiirinde şöyle özetlemişti;

"Anadolu
Çıplak
Yalın ayak
Karnı aç
İstediği bir lokma ekmek
Bilmez tatlı yemez
Girer patronun cebine emek
Bir yanda
Kadahler yan yana
Şampanyalar
Patlar
Yalınayak çocuklar
Yok bir lokma ekmek
karnını doyurmak gerek
Suçları fakir olmak
Ağlamak istiyorum
Ağlamak."
Bu makale Devrimci Genç sitesinden alınmıştır.

17 Şubat 2009 Salı

Fettullah'ın Abant Platformu ve Kürtler

Son birkaç yıldır bir kısım işbirlikçi tekelci Türkiye sermayesinin “öncü kolu” gibi işlev gören Fethullahçıları yerdikçe pek değerli bazı liberal “solcular” (liboşta diyebiliriz çünkü kendilerinin yumuşak karnı yine pek değer verdikleri emperyal politikalar ve Avrupa hayranlığıyla) bir diyalogdan söz ediyorlar. Peki, kiminle olması gerekiyor bu diyalog? Elbette pek muhterem kişi Fethullahla ya da AKP ile. Olmazsa olmaz kural bu!

Örneğin bunu Fethulahçılar, Fettullah'ın Kürdistan seferinin düzenlendiği Abant Platformu’nda gösteriyorlar. Aslında 15–16 Şubat tarihlerinde Kürdistan Bölge Yönetimi'nin başkenti Erbil'de, “Barış ve Geleceği Birlikte Aramak” adıyla bir sempozyum düzenleyen platform, Türkiye burjuvazisinin Kürdistan'daki sermaye yatırımları ve daha güçlü politik etki için zeminini genişletmeye çalışıyorlar.

Bir süredir okul ve medya yatırımlarıyla Güney Kürdistan'da derinlik kazanmaya başlayan işbirlikçi sermaye yönelimi bu defa hem Türkiye'deki aksi yöndeki psikolojik-politik basıncı geriletmek hem de Kürtlerden yana korkuları zayıflatarak destek genişletmek amacıyla medyatik şov yönü ağır basan bir çıkartma yaptılar Abant’ta. Çoğu ya Fetullah'ın müridi veya yalakası 100'e yakın yazar ve aydınla Erbil'e giden Abant Platformu iki günlük sempozyumun sonunda 11 maddelik bir deklarasyon yayınla’mış. “Barış ve geleceği” Türkiye işbirlikçi sermayesinin bölgedeki yatırımlarının garanti ve güvenliği ile Güney Kürdistan'ın yeni palazlanan sermaye çevrelerinin çıkar ortaklığında bulan deklarasyon Türkiye'de Kürt halkının inkâr ve asimilasyonuna ise hiç değinmiyor bile. Normaldir buda.

Tayyip’te öyle yapmıyor mu? Yapıyor! Erdoğan'ın tekçi ve ırkçı yaklaşımını reddedenleri ülkeyi terk etmeye davet etmesini hatırlayalım. Buda Erdoğan’ın tam bir pervasızlık örneği sergilediğini göstermişti bizlere. Şimdi bunlar.

Boşuna cemaatçilikten – hareket olmaya geçmediler. Anlaşılan takkiye yapmanın sınırı yok. Her yol mubah yani. Bununla da durmuyorlar tabi Amerika'da yaşayan Fethullah platforma bir mesaj göndermiş Fethullah holdingin basınına göre, bu, “toplantının büyük önemi”ne işaret ediyor’muş. Şüpheli bir durum değil. Adam düzenlediği platforma da mı mesaj göndermesin, değil mi? Bütün bunlar olup biterken bizim Kürt sermayedarlarımız buna dünden razı gibiler. Neden olmasınlar ki, Fethullah’ın eli kime deyiyorsa bir kerametli durum meydana geliyor ve önüne geçilemiyor. Acaba keramet Fethullah’ta mı? Değil elbette bunu biliyoruz. Neyse.

Toplantıya dönelim. Kürdistan TV, sempozyumu canlı yayınlan’mış, tıpkı Türkiye'deki bazı dinci TV kanalları gibi. Kürdistan Demokratik Parti (PDK) Merkezi Medya Bürosu Sorumlusu Sero Kadir’de, toplantının başladığı gün, PDK'nın merkezi yayın organı Xebat Gazetesi'nde yayınlanan makalesinde, “toplantının bütün oluşumlar için olan derin önemini anlıyoruz” dedikten sonra, Türkiye ve Kürdistan hükümetlerinin toplantının düzenlenmesindeki yardımları için teşekkür ediyor ve makalesinde altını çizerek şunları da vurguluyor: Biz, bugün, bu geniş katılımlı diyalogda ki bu diyalog medya organları tarafından Türkiye’ye ve Kürdistan Bölgesi’ne canlı olarak nakledilecek ve bu yolla da her iki ülkenin milyonlarca insanı bu faaliyete katılabilecek, sadece üzerinde konuşulması mümkün olabilecek yollardan bahsedeceğiz. Bu ilk adımdır. Kesinlikle son adım değildir. Hadi bakalım hayırlı olsun! Artık iflah olmazlar ne de olsa dediğim gibi Fethullah’ın mı desem yoksa başkasının beyaz olan eli siyahî bir renge dönüşüp mü değdi bilinmez ama iflah ol(a)mayacakları kesin.

Çünkü toplantıdan sonra yayınlanan 13 maddelik deklarasyonun bazı maddeleri de bunun son adım olmayacağını gösteriyor. Türkiye işbirlikçi tekelci sermayesi ile Kürt sermayesi çıkar ortaklığı temelinde önlerini açmaya çalışıyorlar. Sözgelimi deklarasyon Kürt halkının ulusal haklarına değinmezken, Türkiye devletinin inkarcı baskı ve asimilasyon politikasına hiç girmezken sahtekarca “hoşgörü ve diyalog”dan dem vurarak “3-Irak'ın Türkiye sınırı aynı zamanda Irak'ın Avrupa kapısıdır. Türkiye'nin Irak sınırı ise tarihe ve medeniyete açılan kapıdır. Bu kapılar sonuna kadar açık kalmalıdır.” denmekte.

Deklarasyonun devam eden diğer maddesinde “4-Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde siyasetin yanında kültür, ekonomi, ticaret, eğitim ve sağlık alanlarında da çok daha yakın bir işbirliği gerçekleştirilmelidir” ve ondan sonrakinde “5-Sınırdan geçişlerin kolaylaştırılması için gerekli düzenlemeler acilen yapılmalıdır.” ifadeleri yer alıyor.

Neden? Çünkü sermayenin bu pazara ihtiyacı var. Bölgede ekonomik ve politik etki için bunlar açık olmalıdır. Abant Platformu'nun, ikiyüzlü “hoşgörü” demagogu Fethullah'ın derdi de bundan başkası değil. Kürt emekçilerine ise “hoşgörü ve barış” adı altında sermayenin çıkarlarına itaat etmek öneriliyor. Yerseniz!

10 Şubat 2009 Salı

Sadaka ve ‘isyan’ kültürü!

Yıllardır halkların üzerinden (deyim yerindeyse -ki bence doğru bir deyimdir-) yan gelip yatan, sırt üstü yatıp geviş getiren, göbeğiyle birlikte semiren, insanların üzerinden geçinen birçok asalak gördü bu ülke. Öyle ya ne iktidarlar gördü sevgili yurdumun 'sevgili' insan'ları. 12 Eylül’ün getirmiş olduğu Özallı, Erbakanlı, Demirelli, Çillerli, Yılmazlı vb. vb. asalakları. Anadolu’nun dili olsa da konuşsa(!) Kim bilir kaç asalak görmüş bu topraklar! Şimdi de Erdoğan.

Öyle ya, ‘çarşaf’ bir bakmışsınız açılım olmuş, Kur’an kursları ilimin ve bilimin beşiği olmuş. Bütün belirli misyonlar buna ait bir girişim içerisinde, biri ‘çarşafın karasını’ özgürlüklere indirger, diğeri açık açık ‘sadaka’nın bu ülkenin has kültürü olduğundan dem vurur. Kömür dağıtır, görül(e)mez (bazı liberaller ilk dönemler kömür yardımları için, olur mu efem kömür - mömür dağıtmadı AKP, halk oy verdi de geldi, ironi geliyor bu tarz şeyler dese de) oysa AKP hem bizim gibi düşünenleri doğruladı, hem de kol gibi geçirdi kendi liberallerine.

Sanırım “Demokrasi” anlayışları bunlarla sınırlı! Hani kömür yardımı yoktu, kaldı ki adamlar işi abartıp suyu – elektriği olmayan illerin köylerine beyaz eşya yardımı bile yapmaya başladılar bir iki haftadır. Normaldir bakış açısına göre bu da “Demokrasi!”

E, Tayyip’in sosyal devlet anlayışı bu kadar, çok görmüyorum walla, imam hatip mezunu birinden de bu beklenir zaten. Tesellimiz en azından kapasitesinden yukarı daha da fazla zarar verecek bir cümle kurmamasıydı ama belli olmaz AB bile kendilerini ziyaret ettiği zaman, kendisini dengesizdir her an bir çıkış yapabilir diye tanımlamakta. Örneğin şu sosyal devlet üzerine sanırım DTP milletvekili Ahmet Türk’te buna benzer şeyler demiş: “Sosyal devlet olma, sadece seçimlerde akıllarına geliyor.” Doğru söylemiş ek'te yapmak gerekir.

Sosyal devlet anlayışı bildiğimiz kadarıyla, hizmettir. Elbette bu hizmet olgusunun içini doldurmak gerekiyor. Örneğin sağlık-barınma-eğitim hakkı, su-elektrik gibi temel olgular insan-i ve gerçek anlamda bir sosyal devletin yapması gerekenlerdir. Çünkü insan-i anlamda bugün için, insanın yaşaması için gereklidir ve olması gereken ve yerine getirmekle yükümlülüklüdür devletler. Örneğin hangi ülke var ki 50 bakanlığı olsun, boktan bile vergi alınsın ve hangi ülke var ki halkından kestiği o boktan vergileri göz ardı ederek ‘sosyal devlet’i sadakaya indirgeyip, yaptığı yolların bile reklâmını yapıp bakın bizde şu kavşağı - şu yolu yaptık desin. Hangi devlet var ki belediyenin karşılığı olan ‘hizmet’ cümlesini seçimden - seçime kullanıp, söküp yeniden yaptığı kaldırımları, yolları ve üst geçitleri yapmakla tanımlasın. Peki, bunları gündemimize sokan kim? Hep derim 2001’de seçimlere girse bile ‘muhtar’ olamayacak bir adam olan ve şu avazı çıktığı kadar bağıran ve de konuşurken neredeyse bir yerleri yırtılacak olan Davos fatihi bay Erdoğan! Birçok şeyi ona borçluyuz.

Fethullah’tan sonra Amerika’nın 2 numaralı (üçüncüsü Gül) bu adam CHP’yi bile kendine benzetti, öyle ki Deniz Baykal’ın son ‘1 Mart Tezkeresi’nde tutunduğu tavırdan dolayı destekleyen ve o gün bugündür ‘gözlerim kapalı bir şekilde’ kendisini dinlediğimde etrafımdakilere “bir Marksist mi konuştu” diye soran biri olarak, ‘Muhalefet Partisi’ni de kendilerine benzetmiş olmalarını gıptayla izliyorum. Onlar da çarşafın karasına açılım diye sarıldılar ya… Düşünmenin getirdiği hazla “Din sen nelere kadirsin” diyorum.

Kaldı ki MHP’den daha milliyetçi, AKP’den daha gerici olmak adına hem de üstüne üstlük birde (solcu) olacaksın. Sevsinler topunuzu!

Seçim günleri gelince başta AKP olmak üzere Türk siyasetçilerine bi’şeycikler oluyor ve halden halle giriyorlar. AKP, doğuda oy olmak adına erzak yardımı yaparken yanında bir de Kur’an taşıyıp, Kur’an üzerine kendilerine oy vermeleri doğrultusunda yemin ettirdikten sonra (güneydoğu'da tehdit edilen köy muhtarlarını katmıyorum) Türkiye’de sosyal devlet olmanın modeli de değişti. Öyle ki, seçimden seçime akıllara gelen halk yığınları fırsat bu fırsat anlayışı mıdır nedir bilinmez onlarda çok uyumlu bir şekilde aynı ritimde tutturmuş gidiyorlar. Kazaları mübarek olsun!

Kazaları mübarek olsun ama kıbleleri belli değil, hani AKP’nin belli Arap İslamiyet’i, Mekke ve Medine semaları. Ya CHP(?) dengeler, insanların dengesini bozabiliyor seçim süreçlerinde. Herkes birbirinin sahtesine âşık ve alışkın, devletsiz bir hiç oldukları için buna aldananlarda olacaktır. Bundan dolayı, yakında AKP herkese plastik bir anahtar verip “Bu cennetin kapısını açıyor, bunu alın bize oy verin” derse şaşırmayacağım.

O zaman da diğer burjuva siyasetçilerinin ve sözcülerinin açılımını merak ediyorum? Onlar ne vaat edecekler? Cennette beş yıldızlı bir süit mi? Bunu önümüzde ki diğer seçimler ve emperyalistler belirleyecek sanırım. Çünkü toptan bir biat kültürü ediniliyor Türkiye’de, siyaseti ise emperyalistler sayesinde hem de sadakayı kültüre indirgeyecek kadar zavallı bir şekilde belirleniyor…

Sistemin etkisindesiniz ve dağıtılan hediyelerin hayallerini kuruyorsunuz, buna rağmen boş yere yine yazıyorum ya neyse hatırlatmak istiyorum yinede asıl kültür tarihin savaş - mavaş vermemiş olması ve tarihi yaratanın capcanlı insan olduğundan dolayı umut benimkisi diye, işte bunları yazayım dedim. .

İsyan edin, isyan edin, isyan edin!