3 Mart 2009 Salı

Serdar Turgut’un liberal faşizmi ve ‘gizli’ faşizminin ses değiştirmesi üzerine

Serdar Turgut, Akşam gazetesinde ki köşesinde "Taraf gazetesi ve liberal faşizm" başlıklı bir yazı kaleme alınca ve yine odatv.com’da “Liberal faşizm” üzerine yazılıp çizilince bende bu konu hakkında yazmak istedim. Çünkü AKP iktidarının demokratikleşme kılıfı altında uyguladığı bütün politikaları ve (bazılarının Başbakanı) konumunda ki özellikle de şu son günlerin moda ismi Erdoğan söz konusu olduğunda faşizmin “İslami” bir şekilde biçim değiştirmiş örneklerini sergilediğini ve özetle de bu sistemin “Birçok iktidarlar gibi değil de gizli ibaresinin” ayyuka çıkacak bir nitelik kazandığını çokça dillendirdim bu sayfalarda.

Bununla birlikte birkaç iktidar yanlısı (onların tabiriyle) yandaş medyanın tetikçiliğini yapan (başta Taraf, Sabah, Vakit, Zaman ve Yeni Şafak gibi gazetelerle birlikte) bir kurtarıcı gözüyle bakılan Amerika Birleşik Devletleri’nin sadece teninin rengi siyah olduğu için övgüler dizdiği canım Türkiyesinde ABD başkanı Obama’yla birlikte sıkça dillendirilen şu “Değişim” olgusuna kendini kaptıran safdiller olduğunu hep söyledim.

Bir “Değişim”dir gidiyorlar, Tanrı sonlarını hayır eylesin.

Uygulayacaklarını söz ettikleri değişim pratiklerin uygulanması söz konusu olunca ve bakıldığında, şuan onlardan çok uzak bir kavram gibi görünüyor. Adamlar farklı bir ülkeye ya da Anadolu’da herhangi bir köye uğramayı değişim olarak algılıyor olacaklar ki değiştiklerine vurgu yapıp duruyorlar.

Peki, değişen bir şey değiştiğini söyler mi?

Serdar Turgut ve Erdoğan şuan bunu söylüyor.

“Değişim!”

Erdoğan miting veriyor, değişimine referans olan Anadolu illerine gidiyor değişiyor, Serdar Turgut bulunduğu gazetenin yöneticiliğinden alınıyor ve Kanal D’de yayımlanan Genç Bakış programına katılıyor değişiyor. Değişim hareket halinde olduğu için bunlar da habire değişim halindeler.

Bonobo şempanzeleri
Darwin yaşasaydı gözleri yaşarırdı sanırım. Çünkü oda “Us’sal değişime” vurgu yapıyordu. Belki de yüz yıldır bu idealist baylar Darwin’i bundan dolayı çürütemediler. Kaldı ki %2’lik bir değişimden söz etmekteydi kendisi.

Kaldı ki Adnan Hoca (şu bizim pek dindar hocamız ve bilim – ilim – edebililik adamı sıfatıyla Fethullah hocasından geri kalmayan ve ortalıkta gezinen ve de bir müridinin cariyesiyle yatmasından dolayı üç yıl konuşmayan Harun Yahya adlı illegal bayımız) Darwin’i çürütmek için onca müze açtı ama hiçbir şey “Değiştiremedi” tıpkı kendisini bilim adına, Avrupalılar bile okuyunca onca zırvalığa kıcıyla gülmeye başladılar.

Bu ses halen Darwin'in yüz yıllık dinmeyen sesiyle kulaklarında çınlıyor.

Darwin’in “İnsanlar maymunlardan gelmiştir” ya da “İnsanlarla maymunların ortak atası bir maymun” sözünü yüz yıllardır dillerine pelesenk etmiş durumdalar. Oysa Darwin’in maymun tezi şundan oluşmaktaydı, insanlarla Bonobo (Pan paniscus), şempanzesi ile arasında ki %2’lik farktan söz etmekteydik ki bu şempanzelerle insanoğlunun arasında ki %2’lik farkın ya insanoğlunun önde olduğu savı ya da Bonobo şempanzenin olduğu savıydı.

Birilerimizin geri olduğu muhakkak ya biz ya da Bonobo şempanzeleri, bunu şimdilik bilim kanıtlayamadı. Bilinmez ama belki de bu idealist bayların bu sava karşı olmalarının sebebi Bonobo şempanzelerinin “Sevişken” olmasından kaynaklıdır kim bilebilir? Şeytan bile yorulmuştur sanırım onların kafasın da ne geçiyor diye o yüzden biz yine konumuza dönelim.

Erdoğan’ın ne olduğunu az bucuk biliyoruz zira ona oy verende onu biliyor aslında. Menfaatler ve çıkarlar söz konusu olunca sokaktaki adam babasını bile satar bu sistemde. Çünkü muasır medeniyet dedikleri ve övdükleri sistem bununla özdeştir şuan. Ve her şey yüzde 47 ile sınırlıdır.
. .
Serdar Turgut’un faşizmi
Serdar Turgut hakkında ne düşündüğümü uzun uzun yazmak derdinde de değilim, kaldı ki Serdar Turgut’un Akşam gazetesinin genel yayın yönetmenliği görevi elinden alınıp da bu görev İsmail Küçükkaya verilince liberallikle Marksizm’i iyice karıştırıp aklı başında adam havalarına büründü. Murat Belge’ye övgüler dizmesi bunun ipuçlarını veriyor. Ki buna da kendini güya tabir ettiği “Bizim ekolümüz” adlı olgularla yapmaya başladı.

Peki, Serdar Turgut’un ekolünde ne var?

Birincisi Serdar Turgut’un sözünü andığı ve Taraf gazetesinin ekolünde şu var: “Marksizm’in var olan düzene alternatif bir sistem olma iddiasının ortadan kalkması sol düşüncenin başına gelen en iyi şeylerden birisi” dir diyor yazısının başlangıcında...

Yani bizce teslimiyet ve geçmişine küfür ederek buna sığınmak var. Bunu yaparsanız burjuvazinin içinde de yer edinmişseniz Cengiz Çandar, Oral Çalışlar gibi yükselirsiniz. Çünkü onlarda yükselmek için yastıklarının altında yoldaşlarının kendilerini öldüreceği korkusuyla tamamladır devrimciliklerini.

Oysa burada unutulan özünde devletin bir zor aygıtı olarak yeniden örgütlenmesi ve güçlendirilmesiyle birlikte “Sivil Kıtalar”ın bu örgütlenmeye yedeklenmesini öngören bir uygulamasının söz konusu olmasıdır. Yani devlet el değiştirirken iktidarlarca ordularda, aslen operasyonel bir güç olarak sınır dışı alanlarda görev alan ve şiddetlenen emperyalist hegemonya çatışmasında da bölgesel güç teraneleri içerisinde uşaklık - işbirlikçilik ilişkisinin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir konuma çekilmeye çalışılmaya çekilir.

Bugün Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ile ve Yeni Terörle Mücadele Yasası Kanunu (TMYK)’na bakıldığında yasalaştırılan faşist devlet terörünün, (AKP'nin ordusu konumunda ki polisin Taksim'de sergilemiş olduğu orantısız güç gösterisinde olduğu gibi 2008 – 1 Mayıs'ı belleklerde halen duruyor ya da işkenceyle öldürülen Engin Çeber olayı bunun göstergesi olabiliyor) emekçilerin en küçük hak alma mücadelesi ve basın açıklaması gibi eylemlerinde bile nasıl pervazsızca kullanıldığına, insanların sokakta kurşunlanmasının önünün nasıl açıldığına tanık oluyoruz. Yine ceza yasalarındaki yeni düzenlemelerle toplantı ve gösteri hakları da faşist rejimden aman dilemeyenlere neredeyse kapatılır hale getirilmiş durumda olduğu da pek açık bir durumdayken.

Bununla sınırlı olmayan neofaşist kudurganlığın, devlet politikası olarak şaha kaldırılışının düzeyini Erdoğan’ın Kürt emekçilere karşı pompalı tüfek kullanmasını kutsayan ve benzer çıkışları teşvik eden “Sivil Kuvvetler”e “Hazır ol” komutunu içeren konuşması ve “Ya sev ya terk et!” tekerlemesini diline dolayan hezeyanları üzerinden de gördük. İşte faşist rejimin cilalanması ve “Demokratik açılım” hamleleri, bu politikalarla iç içe örülen bir düzlemde yürütülmekte’dir.

O yüzden Serdar Turgut’ların faşizmi bu kapsama giremiyor.

Dolayısıyla bugün rüzgâr ne yandan esiyorsa izlenen politikaların karakterini, bugüne kadar Erdoğan ve diğer AKP'lilerin “Demokratikleşiyoruz”, “Liberalleşiyoruz” görüşlerinin kurucusu ve propagandacısı konumunda olan Fehmi Koru bile gazete köşelerinden ihbarcılığı bırakıp şuna vurgu yapıyordu; “Obama gibi başladılar bugün Bush noktasına geldiler” ya da diğer bir iktidar yandaşı olan Ali Bayramoğlu gibi “Bu bakış en basit ifadeyle ‘siyaset ve demokrasiden vazgeçmiş, kendisini askeri dil ve mantığa bırakmış bir tutum’u resmetmektedir” biçiminde de olabiliyor.

Ya da Hasan Cemal gibi devrimcilerin bir numaralı düşmanı konumunda ki diğer liberal ismiyse “Demokratikleşme süreci, Çillerleşmeye dönüştü” tespitleri de bu işin tuzu biberi konumunda aslında. Özetle tablo rejimin faşist karakterinin yerleşik halini ele veriyor ve içinde Serdar Turgut gibi bundan nemalanmaya çalışanların da yanında bunun içinden hareket eden herkesi ona uygun politika yapmaya zorunlu kılıyor. Kasımpaşalı olmak sökmüyor şuan…

Belki de Erdoğan’ın Zincirlikuyu - Söğütlüçeşme metrobüs hattını ulaşıma açmak için gittiği Kadıköy'de açılan "Son Osmanlı Padişahı 1. Recep Tayyip Erdoğan" pankartı burada temel tutulabilir, artık bundan sonrasındaki rakamları tamamlayacak olanda Erdoğan’ın zengin zümreler içerisinde hızla yükselen çocukları belirler. Öyle ki Davos olayından sonra Avrupa basını kendisine yeni bir rol biçmemiş miydi “Eş başkanlıktan Halife uzanan bu yolda” yazıp çizmemişler miydi?
.
O da ola ola kendine yakışan "Padişah" pankartlarıyla karşılanır oldu. Bu pankartta tıpkı Davos dönüşü önceden hazırlanmış hissi verse de kimse buna değinmek istemedi sanırım. Ne de olsa her an her şey olabilir burası Türkiye ‘Cumhuriyeti’ sıkı tutunmak lazım. Ne de olsa kimsede daha bilinç oluşmamış pembe bir çerçevenin içinde gezinen çizgi film karakterleri gibi gelip – gitmekteler gözlerimizim önünden.


Faşist rejimin geleneksel rengi
Burada da gördüğümüz bu faşist rejimin geleneksel yapısındaki kırmızıçizgilerin giderek renk kaybettiği izlenimlerinin silinecek olması yerine daha da belirginleşmeye başlamasıdır. Yani faşizmin sağı – solu yoktur.

Örneğin Ecevit döneminde ki DSP’de sol adıyla podyumda ve iktidardı ve 19 Aralık’ta "Hayata Dönüş Operasyonu" adlı faşist bir operasyonu gerçekleştiriyordu cezaevlerinde. Katledilenler devrimci tutsaklar oluyordu.

O yüzden Dimitrov’nda belirttiği gibi “Faşizm, finans - kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.” Yani faşizm, sınıflar üstü bir uygulama veya yönetim biçimi değildir. O, emperyalizm döneminde ortaya çıkan bir devlet biçimidir. Bu özelikle bizim gibi ülkelerde emperyalizme tam biat eden ülkelerde yüzünü gösterir ki bunun en somut örneği bazı sermaye guruplarının tekelleşme sürecidir..
.
Faşizmin temel nitelikleri
Tavsiye edebileceğim bir site olan Faşizme Karşı Birleşik Cephe’de Lenin bu konu hakkında şunu diyor: “Emperyalizm hem dış hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm su götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin inkârıdır.” (Lenin, Emperyalizm, Evrensel Basım Yayın.)

Rejim içi iktidar ve güç paylaşımının, dolayısıyla kavgasının tamamlandığı anlamına gelmiyor elbette, o yüzden Serdar Turgut yazısında da belirttiği gibi “Yol arkadaşları”nı yanlış ve tersi bir yerde arıyor. O liberallerle gerçek Marksistlerin yol arkadaşı olabileceği yalanına kendini kandırmış bir durumda öyle ki göz ardı ettiği bu çatışma artık ringin çevresinde değil tam üzerinde ve daha şiddetli biçimlerde seyretmeye de devam ederken kendince bir macera aramaktadır.

Kendisine tavsiyemiz Erdoğan’ın gideceği yer belli ve tutunduğu dal belliyken, kendisinin onurunu kurtaracak bir kıyıya çıkmasıdır. Ne de olsa dalgaların olduğu sarp kayaların üzerindeyiz. Tanrı göstermesin o sarp kayalardan dalgalara karışmak birde o kayalara çıkamamak var.

Hiç yorum yok: