22 Ekim 2008 Çarşamba

Doğru safta durmak

Ülkemizdeki her değeri emperyalizme peşkeş çeken, emek düşmanlığında tarihin gördüğü en saldırgan iktidar AKP, bu sınıfsal açıklığa rağmen Ergenekon gibi doğrudan kendi ihtiyacı olan bir dava ile solun önemli bir kesimini yedekleyebilmekte ve yön seçme güçlüğü çeken emekçilerin gözündeki perdeyi büyütmektedir.

Reelpolitik, devrim gibi uzun vadeli hedefleri olmayan, günübirlik kazanımlarla yetinen yapılar tarafından tercih edilebilir. Bu pragmatizmdir ve dönemsel olarak şişirilmiş yelkenlerin itici gücünden yararlanma isteği şu veya bu burjuva kesime yedeklenmeyi de beraberinde getirebiliyor.

Gerçekte ne aydın olmanın ne de solda durmanın ölçüleri değişmiş değildir. Değişen, aydın olarak adlandırılan veya solda bilinen kimi kişi ve yapıların niteliğidir. Bugün genelde emperyalizme, özelde Fethullah Gülen ve AKP'ye olumluluk atfeden, onlardan demokratiklik damıtan kesimlerin demokratikliği (ve sivilliği), eski Sovyet cumhuriyetlerinde renkli devrim için basamak görevi gören STK'ların demokratikliği (ve sivilliği) kadardır.

19 Ekim 2008 Pazar

Krizdeki Avrupa, bir kez daha çareyi Karl Marx'ta arıyor..

Alman yayıncı Joern Schuetrumpf, dünyanın önde gelen ülkelerinin ekonomilerinin duraklama sürecinde olmasının ve piyasaları altüst eden krizin Karl Marx’a dönüş yaptırdığını söyledi.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda yöneticisi olduğu Karl Dietz Yayınevi’nin tezgâhında söz alan Schuetrumpf, “Kapital”in kurumun en çok satanlar listesinin ilk sırasında olduğunun altını çizdi. 2005’ten beri kitabın satışının arttığını söyleyen Alman yayıncı, 2008’in ilk dokuz ayında kitaptan 1500 adet satıldığını söyledi.

17 Ekim 2008 Cuma

Bu kez de“Taraf” için; “Öz, öz, özgürlük!”

Küçük çocuklar reklâm filmlerini izlemekten hoşlanırlar, çünkü reklâm filmlerinde görüntü bir hızla akarak tüm dikkati üzerine çeker. Küçük bir çocuk reklâmın içeriğiyle değil süratıyla tavlanır. Bütün bunlar şuan için gazetelere servis edilen ve bize sunulan onca çürük çarıkla dolu ki, bir bilgi kirliliğidir tüm hızıyla kamuoyunun üzerine bocalanıyor ve söylenenler artık önemini yitiriyor. Ama yine de içimizde tav olanlar azımsanmayacak kadar fazla!

Öyle ki, onlarla birlikte, elini sallasan uzamana, analiste, stratejiste değiyor. Nasıl ve nereden alındığı belli olmayan “terör uzmanı”, “Ortadoğu analisti”, “askeri stratejist” ve benzeri afili titrleriyle bir sürü tutarsız-ifadesiz suratlı, soğuk, ruhsuz, karanlık, komprador adamlar özellikle de medya organlarında arz-ı endam ediyor ve sırtlarını dayadıkları emperyalist güç odaklarının, uluslar arası tekellerin, gizli servislerin kendilerine yazdıklarını büyük bir başarıymış gibi ballandıra-ballandıra milyonlara servis ediyorlar.

Günlerdir bütün basın yayın organlarını ve zihinlerimizi dolduran operasyon ayrıntıları, manipülasyonları, dedikoduları bir yana bizim ne dediğimizin önemiyse şuan için hiçbir önemi yok.

Milyonlarca insanın canına mal olan savaşları, yıkımları, emperyalist işgalleri, kardeş halklar arasında kışkırtılan düşmanlık ve çatışmaların, tutturdukları “satranç tahtası” retoriği çerçevesinde, sanki bütün olup biten gerçekten bir satranç karşılaşmasıymış gibi, gerçekten piyonlardan, kalelerden, vezirlerden söz eder gibi bir “soğukkanlıkla” yorumluyorlar.

Ne de olsa, (emperyalist) dünya savaşlarında, Britanya’ya karşı “anti-emperyalizm” yapıyoruz diye, Japon faşizmiyle uzlaşan “sol” önderler görülmüştür. Cilveli tarihin ettiğine bakınız ki, günümüzde de sol görünen, anti-faşist görünen ama anti-emperyalistliğe bulaşmayan bir aydın topluluğumuz oluşmuş durumda. Bunlar belirli bazı köşeleri tutup, yine bazı belirli gazetelerden atıyorlar. Safları da, tarafları da aslında belli. Belli olan diğer şeyse taraftarlarının kimler olduğudur. Bu köşe tutucularının hangisini saysak ki, örneğin.

Murat Belge, Helsinki yurttaşı, liberalizmin faziletlerini anlatıyor. Diğeri Yasemin Çongar, günümüzün en mühim yanaştırmacı gazetecilerinden, (eskiden TİP’in yayın organında yazıyormuş) kendisine ayrılan sayfanın hemen kıyısında, iliştirilmiş “sevimli” vesikalığıyla karşılıyor okurunu. Eski -eşi- ABD’li bir diplomat, ayrı ve özel bir “dokunmazlığı” var gazete içerisinde.

Assolist kıvamında biri daha var! Elbette diğer mühim kişi Ahmet Altan, babası kadar olmasa da kendince yazıp – çiziyor. Babası kadar başarılı değil yazım dilinde. “Eski(miş) solcu” konformizme düşkün, Murat Belge’nin aksine, liberalizmle kendi sentezini yapar. O derece mühim biri yani.

Öyle bir gazetecilik yapıyorlar ki, dördüncü kuvvet dediğimiz medyanın, beşinci boyutunu oluşturmuş durumdalar. Bunları topunu düzeltmek imkansız gibi... (!) Polat Alemdar tarzı “delikanlılık”, “kahramanlık”, “cesaret” ve “petka” (bu ne her neyse) söylemiyle özdeşleştirilmekte, “sıkıysa siz de yazın” tarzı böbürlenmeleriyle sıklıkla zikredilmekteler.

Ama bugünlerde başları dertte, darbe girişimleri ve Ergenekon haber dizileriyle ve de en son askeri bilgileri açıklamalarıyla genelkurmayın hedef tahtasına oturttular. (Zaruri bir açıklama: Taraf okurları özellikle Ağustos ayından itibaren, internette mail ve forumlar aracılığıyla bir kampanya başlattılar. “Taraf askeri savcılık tarafından basılacak. Gazetenin bilgisayarlarına aynı Nokta dergisi gibi el konulacak!” Pes doğrusu. Ki, buradan da anladığımız kadarıyla "önceden" basılacaklarının servisi bile ellerine bi'şekilde geçiyor hissini verdikleri için kendilerine bir kez daha teşekkür ederiz!) kampanyasının startını vermiş durumdalar. (Ciddiye alırsınız-almazsınız ama habire Taraf tarafından dumura uğratılıyoruz.) Kendilerini kutluyorum.

Nokta dergisi baskın yerken bizim sol-devrimci “güçlerimiz” gafil avlandılar. Ellerine alıp birer Nokta dergisi Taksim Meydanı’nda bir o yana, bir bu yana dolaşıp durdular. Birçoğu Nokta dergisini (hiçbir devrimci kurum, bu dergiyle protokol alışverişi olmamasına rağmen) sol bir yayın, bilemediniz en yabanından demokrat bir dergi bildiğinden olsa gerek bundan sakınca görmediler. Daha sonra işin foyası çıktı, bu dergi pek muhterem hoca efendi Fethullah Gülen’e aitmiş. Hoca efendi bu destekten öyle duygulanmış ki, ağlamış, bir garip haller içerisine girmiş. Bu sefer bu iş Taraf gazetesi için yapılır mı, bilemiyorum? Büyük olasılılıkla yapılır.

Ne de olsa bir genç sivil grubumuz var, (tırnak için de belirli bir kaç şey dışında "rahatsız" oludukları tek konum kendi konumlarına olan saldırılar) büyük ihtimalle de bu mailli çekende onlar. Gerçi en son sayamadık “kaç kişilerdi” ama onlar varsa bu iş olur. Kendilerine olan güvenimiz tamdır.

Militarist güçlerimizin seceresi kabarık bu bağlamada, yaparlar mı yaparlar(!) Olasılıklar arasında olabilir, kim bilir(?) Öyle ki Başbuğ "paşa"nın açıklamasını izleyince, bütün mimikleriyle bunun emrini veriyor hissi verdi bana o yüz hatlarında ki “milli duygu.” Ben işimi sağlama alayım da, ne olur olmaz diye şimdiden desteğimi vereyim dedim Tarafçılara…

Ne de olsa "aydın duruş" bunu gerektiriyor.

Taraf’ susturulamaz!
Taraf’a öz ve öz özgürlük!

Not: Sınır Tanımayan Gazeteciler raporuna göre, R. Tayyip Erdoğan hükümeti döneminde Kürt medyası hiç olmadığı kadar sansür ve cezalarla karşılaştı.

Örnek: Yedinci Gün, Yaşamda Gündem, Güncel, Azadiya Welat, Gündem, Gerçek Demokrasi, Haftaya Bakış, Toplumsal Demokrasi ve Öteki Bakış art arda kapatma cezalarıyla karşılaşıyorlar. Birçok Sosyalist dergi ve yayın organı da ayrı bir tutumla ya soruşturmalara uğruyor ya da dergi büroları tutanaklara boğularak dergilerin "İmtiyaz Sahipleri ve Müdürleri" gözaltına alınıyor. Bu dergi ve gazetelere sayısız dava açılırken, dağıtımcıları ve muhabirleri de gözaltı ve tutuklanmalara maruz kalıyor. Halen Türkiye cezaevlerinde en az 24 gazeteci bulunuyor. Bu haliyle Türkiye gazeteciler açısından İran’ı da geride bırakan bölgenin en büyük cezaevi konumunda. Mart 2007’den bu yana ise 10 gazete toplam 26 kez kapatıldı.

Bunun en son örneği Yürüyüş dergisinin satışını yapan Engin Ceber ve arkadaşları polisçe işkenceye uğradı, arkadaşlarıyla birlikte cezaevine konulan Engin Ceber, Metris cezaevinde gardiyanlarca yapılan işkence sonucu öldürüldü. Bunların ciddiyetine varacak kadar (rahatsız) olabiliyormuyuz tüm mesele budur.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Halklar kardeştir!

Anadolu’da binlerce yıldır bir arada yaşayan halkların, barış içinde yaşaması ortak özlemimiz olmuş yıllardır. Ayrı dillerde, ayrı ezgilerde hep aynı özlemi dile getirmişiz. Bizler farklılıklarımızla yan yana, kardeşçe, barış içinde, insanca ve onurumuzla yaşamak isteyen ezilenleriz ama aslında “çoğunluğuz.”

Anadolu, halkların kardeşçe yaşadığı bir cennet olabilecekken bizi cehennemde yaşamaya mahkûm etmek istiyorlar. Bunun için önce halkların kardeşliğine, dostluğuna saldırıyorlar. Zenginliğimiz olan farklılıklarımızı kullanarak aramıza kin ve nefret tohumları ekiyorlar. Yakın tarihimizdeki kitle katliamları, faili meçhul cinayetler, infazlar, linç girişimleri toplumsal hafızamızda onarılması güç izler bıraktı. Yanı başımızda da; Bosna’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da halkları birbirine kırdıran emperyalizm, çıkarları gereği halkların kardeşliğine karşıdır. Onlar bizleri birbirine düşürdükçe “güçleniyorlar.”

Çerkes olduğumuz için hain, Kürt olduğumuz için bölücü ilan edildik. Laz olduğumuz için bizimle dalga geçildi, Arap olduğumuz için pis, Türkmen olduğumuz için barbar olduk. Alevi olduğumuz için en pervasız şekillerde saldırılara uğradık. Ermeni veya Rum olmak ise küfürden sayıldı. Ve bunlar her gün farklı şekillerde karşımıza çıktı.

Kimimiz bunlara boyun eğdi, kültürünü, tarihini unutmaya çalıştı. Kimimiz kendinden olmayanı aşağılayıp üste çıkmak için çırpındı. Bizler boyun eğdikçe ufaldık, ufaldıkça yok sayıldık. Onlarsa “büyüdü”, bizleri sömürdüler, katlettiler, farklılıklarımıza göz diktiler. Bizi “böldüler.” Oysa hepimiz bu toprakların zenginliğiyiz. Yeri gelir kemençe ile coşar, yeri gelir kaval ile hüzünleniriz. Düğünlerde kol kola halay çeker, horon ederiz.

Farklılıklarımızdan korkmayalım!
Halklar kardeştir!

Türk usulü 'Kavgam'

Metal Fırtına derken Hitler’in Kavgam adlı kitabının Türkiye’de çok sattığını iddialarının üzerinden birkaç yıl sonra şimdi de Kırmızı Kitap, Türkiye’de her siyasi kriz yaşandığında Türk siyasetçilerinin başvurduğu ilk şey şovenist kurgulu senaryolar oluyor.

Senaryo şöyle: Türkiye'den askeri alanda büyük darbe yiyen ABD ve Batılı müttefikleri, Asya Birliği'nin kurulması ile ekonomi alanında da yere seriliyor. Asya Birliği, kendi para birimi Asya dışında hiçbir parayı tanımayacağını açıklıyor.

Ankara haberciliğinin tanınmış siması Muhammet Kutlu da gazetecilikten, “Gazeteci-Yazar”lığa iddialı bir kitapla terfi etmiş görünüyor.

Muhammet Kutlu, Profil Yayınları’ndan çıkan “Kırmızı Kitap” adlı romanıyla, adeta Türk usulü “Kavgam” sunuyor okurlara.

“Türkiye’nin başına vatansever, gözünü budaktan sakınmayan biri geçse” şeklindeki vatan kurtarma muhabbetlerinin, hayata geçme şansı olduğunda nasıl sonuç doğurabileceği sorgulanan ve "Türk'ün bin yıllık derin anayasası'nın sırrının kodlarını veren" kitabın hikâyesi ilginç: 2019 yılında başa geçen gözü pek lider, kısa sürede ABD ve Avrupa’ya diz çöktürüyor. Türk Hakanı Batı’nın üstüne karanlık gibi çöküyor. …

Kitabın kahramanı olarak sunulan Mehmet Demir, Türkiye’nin ve Asya’nın eski parlak günlerine dönmesini hedef edinen karizmatik bir lider. Gözünü budaktan sakınmayan, yolsuzluğa, rüşvete, batılı çıkar guruplarına bulaşmamış biri. Kurduğu gizli hücre ile yıllarca ülkesini ve Asya’yı nasıl Batı’nın pençelerinden kurtaracağının planlarını yapan idealist bir adam.

Sayısız suikast girişimi ve kanlı saldırıların ardından, başına geçtiği parti ile seçimlere girmeyi başarıp, ezici bir oy oranıyla iktidara gelince her şey değişiyor. Önce yıllardır keşfedilmeyi bekleyen petrolü çıkarmayı başarıyor. Türkiye, kısa sürede dünyanın en büyük petrol üreticisi oluyor. Ardından, bölücüler tarafından Türkiye’den kopartılan Güneydoğu’yu yeniden kazanıyor.

Yıllardır Türkiye’nin iliğini sömüren köşe dönücülerin, hırsızların ve hainlerin tüm yaptıklarının hesabını tek tek soruyor. Amerika ve İsrail tarafından paramparça edilen Arap ülkelerini peşine takıyor. Sonrasında Rusya ile masaya oturuyor. Ardından Çin ve diğer Asya devlerini yanına alıyor. Asya Birliği’nin temellerini atıyor.

Kötü gidişe dur demek zorunda olduğunu hisseden Dünya Düzenleme Komitesi, ABD Başkanı’nı öldürttüğü bahanesiyle ABD ve müttefiklerini Türkiye’nin üzerine salıyor. Türkiye, Rusya ve Çin’in desteği ile dünyanın o güne kadar gördüğü en büyük deniz ve hava gücünü bir günde imha ediyor.

Beyaz Saray’ın bahçesine bir Türk füzesi isabet ediyor. Başkan güçlükle sığınağa indiriliyor. Füzenin patlamayan başlığından çıkan not herkesi şok ediyor. ABD ve Türkiye arasındaki savaş, uzayda da kıyasıya yaşanıyor. Türkiye, ABD ve müttefiklerinin uzaydaki askeri uydularını tek tek imha ediyor. Bir günlük savaşta, Türkiye Florida’daki Cape Canaveral Uzay Üssü’nü nükleer füzeyle vurarak yerle bir ediyor.

Türkiye’den askeri alanda büyük bir darbe yiyen ABD ve Batılı müttefikleri, Asya Birliği’nin kurulması ile ekonomi alanında da yere seriliyor. Asya Birliği, kendi para birimi Asya dışında hiçbir parayı tanımayacağını açıklıyor.

Batılı borsalar ve finans kuruluşları birkaç gün içinde teslim oluyor. Dolar, dünya finans sisteminden tümüyle çekiliyor. Dünya kısa sürede eksen değiştiriyor. Güç, batıdan Doğu’ya, Asya’ya geçiyor. Batılı ülkeler kargaşa ve istikrarsızlık içine gömülüyor....

Yayınevinin tanıtım metnine bakılırsa, "Bu kitabı okuyanlar, kendilerini “Ya Türkiye’nin başına böyle bir lider geçerse?” demekten alamayacaklar. Bu kitap idealist Türk gençlerinin başucu kitabı olacak. Batılı güç odaklarının da, böyle bir şeye izin vermemek için yanından ayıramadığı el kitabı haline gelecek..." Peki, okur ne diyecek? Onu da ilerleyen günlerde göreceğiz..

8 Ekim 2008 Çarşamba

Che Guevara

1. Bugün yaşasaydı yapacağı ilk şey bürosundaki kapıyı çıkarıp atmak olurdu: Eğer bürosu ve bürosunun kapısı olsaydı.

Commandante Ernesto Che Guevara’nın nefret ettiği şeyler BÜRO, BÜROKRASİ VE BUNLARA BAĞLI OLAN HER TÜRLÜ PARÇALARDI(R). O’nun devrimci, inanmış, samimi, içten, uçarı, çocuksu, insancıl, vefalı, yıkılmaz derecede İNSANA inanmasının doğal sonucuydu bu.

O’na göre bürokrasi bütün dertlerin başında geliyordu. Bu nedenle Che’yi kravatlı kostümlü görmek olanaksızdır. Belki bir istisnası vardır: Küba’yı kesin olarak ve gizli biçimde terk ettiğinde tamam kravat ve kostümlüdür ve hatta bıyık ve sakalını da kestirmiştir. Hepsi bu kadar. Ve bu da anlaşılabilir artık. Tebdil-i kıyafet zaruridir çünkü o durumlarda.

Bürokrasi Küba’da yeri olmayan, yeri olmaması gereken bir beladır. Onun için bütün vatandaşlar, kadın, erkek, çocuk, genç ve yaşlı Fidel Castro’ya sadece Fidel derler. Castro değildir, sadece Fidel. Ve Fidel vefalı demektir aynı zamanda, halkına ve inançlarına.

Bu nedenle, burada, orada veya şurada, kendilerini devrimci ilan edenlerin bir gazete, bir dergi, bir yayınevi, bir kitap evi açtıklarında ilk yaptıkları işin önce “kendilerine” bir büro, önce “kendilerine” bir sekreter yaklaşımı anlaşılamıyor. “Kendileri” ve “öbürleri” arasına birçok duvar pardon birçok kapı yerleştirmeleri çok garip. Bütün duvarların pardon bütün duvarların ve bütün kapıların yıkılması anında bürokrasiler de yıkılmış olacaktır.

2. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) ziyaretinde gördükleri bu nedenle Che’yi tek sözcükle perişan etmiştir. O nedir öyle kravatlı kostümlü küçük ve büyük burjuva görüntülü adamlar. O bürolar, o kapılar, o sekreterler, o bilmem binbir muameleler...

Hani proleter eşitlik? Hani insanların kardeşliği?

İşe bak sen: Lokantalarda bile işçilerin yemek yedikleri yer ayrı, “şeflerinki” ayrı. Bir tarafta sıradan masa ve sandalyeler, tabak, çanak ve çömlekler, öbür tarafta bembeyaz masa örtüleri, seçme tabak, çanak ve çömlekler ve müthiş bakımlı garson bayanlar. Pes doğrusu!

Bilhassa bizde EŞİTLİK SAHİCİ, TAM VE GERÇEK OLMAK ZORUNDADIR. Che’nin Cezayir konuşması bu açıdan son derece önemlidir. Sadece bu açıdan da değil: SSCB içindeki ayrıcalıkların, SSCB’nin “üçüncü dünya” ülkelerine sözüm ona “yardımı”, ikiyüzlü ve fırsatçı ilişkileri ve daha pek çok şeyin eleştirilmesinin yazılı/sözlü belgesidir bu konuşması. Che’ye göre, SSCB, üçüncü dünya ülkelerini sömürmekten vazgeçmelidir. Che’nin Küba’ya dönüşünde Fidel’le bu konu(lar) nedeniyle ciddi biçimde tartıştıklarını biliyoruz. Ve bunun üzerine Che, başka dünyalara gitmeye, kendi dünyasını oralarda yaratmaya karar verecektir.

ÇÜNKÜ: O’nun için, yaşam, boylu boyuna, boydan boya bir GERİLLA YAŞAMI OLABİLİRSE ANLAMLIDIR. Ve böyle bir yaşamda ne bürokrasiye, ne kravata ne de kostüme yer vardır.

Yaşam bir sözcükle özetlenir o zaman: Gerilla.

3. Ama Bolivya dağlarında bile bürokrasi karşısına çıkabilir, yine bildik tipleri ve biçimleriyle. Bolivya Komünist Partisi sorumluları, hele genel sekreteri. Che sev(e)medi bu adamları: Sizi gidi salon sosyalistleri sizi. Sizi gibi potansiyel bürokratlar. Küçük burjuva siyasetçiler. Fırsat bulurlarsa büyük burjuvaları oynayacaklar...

Che’nin Moskova’da gördüğü ve kirli çorapları gibi nefret ettiği tipler yeniden canlanmamalıydılar. ASLA. Ama ihtilal her “kapı”dan gelen yardımları en rasyonel biçimde bir potada eritme sanatı değil midir?

Ve hele Bolivya gerillalarının daha hemen başında 60’nın 30’u Bolivya KP’sinden değil midir?

Onların kendilerine “eşya muamelesi” yapılmasını kabullenmeleri beklenemezdi. Ve nitekim mal ve adam gönderilmesinde vitesi hemen sıfıra çektiler. Bolivya deneyiminde Che’nin en belirleyici hatası mutlaka buradadır: Bolivya KP’siyle ilişkilerinin sarpa sarmasında. Bolivya KP Genel Sekreteri’nin dayatmasında : “Lider ben olmalıyım, mademki gerilla Bolivya’da!” ısrarında.

Sadece bu da değil herhalde: UMUDA yolculukta umutsuzluk taşınmamalı. Çünkü umutsuzluk bela, kaza ve ölüm getiriyor maalesef.

4. Che, 12 Mart 1965’te Küba’yı terk etti. Ekim-Kasım 1966’da Bolivya’ya vardı. Şubat 1967’de Regis Debray Bolivya’da. Nisan 1967 sonunda Debray gerilladan, Che ile söyleşisinden, ayrılır ayrılmaz hemen yakalanıyor. Ve Che’nin Bolivya dağlarında bulunduğu anlaşılıyor. Daha önce belki tahmin ediliyordu ama kesinkes bilinmiyordu, Debray sayesinde bu artık açıklık kazanıyordu. Debray’ın bu konuda büyük bir sorumluluğu olduğu ortada.

Ve işte o zaman Bolivya’da baskı, iz sürme ve zulümde bir üst vitese geçiliyordu: 30 Mayıs 1967’de sıkıyönetim ilan ediliyor. Haziran ve Temmuz aylarında Bolivya Vietnam artığı yankeelerle dolduruluyor, “Eğitici” adı altında. Vietnam eskilerine “iş olanağı” yaratılıyor. 14 Haziran’da Che 39. yaş yıldönümünü kutluyor. Madenciler grevde. Grevin başarısı merakla bekleniyor.

6 Ekim 1967’de 18 gerilladan kalan sadece 8 kişidir: Aç ve yorgun. Karşılarında ise 1.800 öldürücü : Tepeden tırnağa silahlandırılmış asker, ABD’li eğitimciler, uzmanlar, CIA ajanları, Bolivya istihbarat elemanları, muhbirler...

7 Ekim 1967: Che’nin BOLİVYA GÜNLÜĞÜ sona eriyor.

Ama gerilla yaşamı sürüyor: Ertesi gün saat 11.30’da çatışma. Akşamüzeri, Bolivya dağlarında sıcaktan ve silah seslerinden kuşların tümü siperdeyken Che yakalanıyor. Che çünkü bacağından yaralı. O gün, o akşam, o gece Che, yakındaki köyün ilkokul binasının en büyük sınıfında bekletiliyor, birbirine birleştirilmiş sıralar üzerinde, uzanmış. Che yaralıdır.

Duvarda yazılar: KIŞ-İLKBAHAR-YAZ-SONBAHAR. İlkokul öğretmeni bayan, o gece, Che’ye iki yudum su, birkaç kaşık yiyecek sunuyor. Yarasını pansumanlamak istiyor...

Bolivya İstihbarat Şefi Albay Zenteno ve CIA istasyon sorumlusu, La Paz’ın ABD’den gelecek emri kendilerine iletmesini bekliyorlar. Emir geliyor: ABD hükümeti, CIA aracılığıyla Che’nin katledilmesini emrediyor. Zenteno emri veriyor, Astsubay Madio Teran yaralı Che’yi katlediyor. 9 Ekim 1967’de Che alçakça böyle katlediliyor.

Ve EFSANELEŞİYOR.

Astsubay Mario Terran bir yıl sonra yaptığı alçaklığın altında eziliyor: İNTİHAR EDİYOR. Bolivya İstihbarat Servisi şefi Albay Zenteno, emri verendir, Paris’te Bolivya Büyükelçiliği görevindeyken 1976’da Che’nin yoldaşları tarafından vuruluyor.

5. Che’nin yaralandığı, yakalandığı, gözaltında tutulduğu ve öldürüldüğü köyün ve çevrenin köylüleri için Che artık bir azizdir. Son derece dinci, son derece inanmış köylüler için Che artık bir peygamberdir.“Teşekkürler Che. Öyle bir ölüm ki asla ölmeyen. Sen bizim ışığımızsın.” Che’nin musalla taşının duvarlarında yazılıdır bunlar.

Dahası mı? İşte şunlarda orada yazılıdır: “Senin kavgan bizim yaşam yolumuzdur.”

Önemli olan: ESPERANZA’YI (UMUDU) LA VİDA İLE (YAŞAMLA) KURTARMAKTIR.

6. 1997’de, Che’nin Afrika’daki gerilla yıllarının delikanlısı, gerilla önderlerinden Laurent Desire Kabilla, 30 yıllık Mobutu iktidarını Zaire’nin yazgısından silip attı. Zaire Kongo adını aldı. Demokratik ve Cumhuriyetçi Kongo’dur bu. Elbette Kabila bilinen gerillalardan değildir. Bir miktar işveren-gerilladır. Ama neticede altmışlı yıllarda Che ile tasarladıkları ve gerçekleştirmeye çalıştıkları yöntemle Zaire’nin doğusundan başlattığı gerilla eylemleriyle Zaire’nin baş belalarını silip süpürdü.

21. Yüzyılın başındaki yıllarda Güney Amerika’da bir iki istisna dışında güneyden kuzeye bütün devletlerde seçimlerle işbaşına gelenler Che derslerinden geçer not alanlardır. Bu seçim zaferleri aynı zamanda Che’nin yankeelerden ve yerli işbirlikçilerinden tarihi rövanşıdır.

Onun için Che kazanılacak zaferlerin komutanıdır.

Onun için Marcos kendisine sadece Ast-Kumandan titrini uygun görür:

CHE YARINLARIN ÜTOPYASIDIR.

Bu yazı M. Şehmus Güzel imzasıyla köxüz’de yayımlanmıştır.

2 Ekim 2008 Perşembe

Tanrı kelamı

Bugünden hoşnutsuz, gelecekten umutsuz halk topluklarını ihya etmek, mutlu etmek zor değildir, aslında çok kolaydır. Bunu bir çuval kömürle, bir torba makarnayla, istisnai birkaç bölge olsa da arkasına ‘satılamaz’ yazan çeyrek altınlarla, taşra da ‘kütük’ (köylük bölgeler de) ağaç kökleriyle kandırılma ihtiyacı duyan herkesi kendi ‘geçmişine döndürme’ hissiniz varsa döndürür, ihya edip her şeylerini kendinize indirgeyip ‘meşrulaştırıp’, üstüne üstlük ‘dua’larını da alıp kandırabilir, ‘sevap’ kazanabilirsiniz.

Köklerinin tarihine, ‘şanlı geçmişine’ bakmayın siz bu toplumun, durmaksızın onlara açlıklarını hatırlattırın - hissettirin yeter ki. Kaldı ki onlarda hatırlatır zaten size bunu. Yeter ki siz, ‘nedametli’ ve ‘metanetli’ olun!

Mesela geçmişi belirleyen hatları (çizgileri), asla kalın çizgilerle çekmeyin. Biz Aziz Nesin’in yazdığı Zübük’zadeler yumağıyız çünkü. Birkaç sinirli - asabi - argolu - lümpen - yüksek ses tonlu tümceyle bu gidişatı sağlamak olanaklı ve yeterlidir.

Bir gecede ‘laik’ de, ‘muhafazakâr’ da, ‘milliyetçi’ de olursunuz! Ağzınızda da ‘din’, ‘iman’, Allah’ sözünü duyumsuyap ikna olduğunu da düşünüyorsanız herkesi ikna edebilirsiniz, farklı bir ‘dine transfer edebilirsiniz’ de karşınızdakini. Aksini inkâr eden varsa zaten bende bu bloğu terk ederim, dermişim:) Ederim de!

Karşıtını kimse inkâr edemez eden de zaten devşirmeyle birlikte devşirtilmiştir de neyse. Bu ayrı bir konu. Dünya çelişkiler yumağıdır ve çelişkiler üzerine kurulmuştur. Bunu Tanrı’nın kutsal sözü ‘Kitaplarında’ da görebilirsiniz, ‘bilimde’ de.

Çünkü her zaman biraz esnek olma temkinliğini gösterir bu toplum. Bu Tanrı kitabında da böyledir demiştim. Gösterir göstermesine de, yaptıklarını – yaptırdıklarını – yaptırımlarını da unutmaz bu toplum. Bugünün ve yarının çizgilerini de birçok sınır kaymalarına gebe olmasından mıdır nedir bilinmez, belki de ondan, meşruluğa ve tarihselliğine ihtiyaç duyacaktır da ondan önüne geleni tepmez. Bu şuna benzer, kurtların içinde ki bir kuzunun kendini ‘ben onlardan daha kurnazım’ demedi gibidir. Bu (hani kendimizin ikna olması yeterlidir sözü gibi) Tanrı kelamında da böyledir, örneğin Tanrı buyruğu değildir ama kendini Tanrı’ya yaranmak için hapseder kendini ‘şekilciliğe’.

Oysa bu toplumun ‘nedametli’, ‘metanetli’ duruşunu bozmak için onların (yani sistemin) ezber mekanizmasını bozmanız gerekmektedir aslında. Birçok okuduğumuz ‘yeni’ şeylerden görmekteyiz ki, ezber bakidir, ezberlenen argümanlarsa güncel politik ve değişkenlere tabidir. Bin dördüz yıl önce peygamberin soyunu katlederken de ‘Tanrı buyruğuna uymuşlardır’, yine gerektiği içindir olsa gerek ‘bin dördüz yıl sonra Tanrı buyruğunun farzından olsa gerek artık incitmiyorlar’ peygamber soyunu (zaten kimse de kalmadı o muhteşem soydan arada bir Ramazanlarda ağalarlar, buda güya dinimizce vaciptir, olanları da katlettiler Kerbela’da), zenginler sofrasında oturup içtikten sonra da içkiyi haram kıldılar. İşte böyle bir din. Kerbela’da neymiş bakın münafıklara derler.

Millet tasarımını öznel tercihler üzerine kurarak Marksizm ile arasında mesafe koyarak yazar (Renan) ama şunu da der: “Millet nasıl oluşursa oluşsun, her şeyden önce bir ruhtur ve kendisini oluşturan bireylerin sürekli onayına dayanır. Millet her gün tekrarlanan bir halk oylamasıdır. (Örneğin hükümetlerin her zam açıklamasından sonra, seçime gidilse nasıl bir sonuç çıkar merak ediyor musunuz acaba, ya da Marks’ın din afyondur sözünü nasıl biçimlendirirsiniz gününüz dünyasına?)

Dedik ya Aziz Nesin’lik bir ülkeyiz. Aziz Nesin’in ve onun güzel yurdunun güzel insanlarıyız biz. Onca acının yanında, (bir değil) bi’günlük sevinçlerini yol yaparız kendimize, hem de kamu binalarının kapılarında sürünmek bahasına. Dini eleştirmesine ve inanmamasına rağmen birçok yazar ve aydının Kur’an hakkında Aziz Nesin’den bilgi almaya gittiğini ve Aziz Nesin’in Kur’an’ı ezbere hatim ettiğini, biliyor muydunuz, bilmiyorum ama böyle işte.

Oysa bütün hikâye hatırlamak be unutmak üzerine kurulmuştur. Misal yedi düvele karşı savaşarak üç bin yıllık (Atatürk’ün günlüklerinde Türklerin tarihi 3 bin yıllıktır diye tabir edilmiş ve anlatılmıştır) savaşını, imtiyazsız, dini gericilikten arındırılmış ‘laik’ ve ‘çağdaş’ bir cumhuriyet armağan eden kahraman ordumuza kati surette güvenmemiz – inanmamız böylece bellememiz emir olunmuştur. (Burada ‘Osmanlı’nın ya da ‘Cumhuriyet’in karanlık faili meçhul cinayetlerinin resmi yarışını yapmayacağım.)

Bırakın sayfaları gerçekten ‘bloq’lar yetersiz kalır. Belki de Aziz Nesin bundan dolayı söyledi “bu halkın %60’ı aptal” derken gelen tepkiler yüzünden sözünü düzeltip “hayır, bu ülkenin %90’ı aptal” demesi de buna bağlıdır, bilemiyoruz.

Ama gerçekten şu var ki bu halk aptalında aşağındasıdır. Kömüre, makarnaya oy veren bir topluma ‘aptal’ demek o halka söylenmiş, ithaf edilmiş en düşük cümledir. Şu da var ki ezberimize de böyle girilmiştir, ‘aydınlanma’, ‘cumhuriyet’ ‘şeriat’, ‘bayrak’, ‘vatan’ ‘din’ ve bunların bir tür ‘çeşitli’ teranesi altında girilmiştir lügatımıza.

Bundan da kurtulmak zordur aslında. Bu belki de sorgulamama yetisini kullanmamasındandır insanoğlunun. Diğer kısımlarsa zaten ‘fantastik’ biçimde imam-hatiplilerin dini kullanmasıyla girilmiş, sonuçlarının süreçler uzantısının bize gösterdikleri olmasıdır.

Örneğin 1979’da Kur’an sayısı 31 bin 75’ken, 1981’de 259 bin 731 olduğuna dair araştırmalardan hareketle bugünü hesaplamaksa yine “göreceli durumların, göreceli ilahiyatçılarına kalmıştır”, işin ilginç tarafı da her ‘Kur’an’ yorumlanışı, biçimlendirilmesiyse farklıdır. Yine örnek verecek olursak ‘Hadis’ birçok yerde referans olarak kabul edilmekteyse ‘Hadis’i uydurma olarak kabul edenlerin de çokluğu yok sayılmayacak derecededir. Anlayacağınız herkes ‘din’i kendine göre biçmekte, yorumlanmakta, ‘mealler’ bile yer değiştirmektedir.

Sanırsınız ki, 1400 yıl önce onlar oradaydı ve ‘İslamiyet’in ilk çağlarında oradaydılar’ ve din onların istediği biçimde ve onların gözünde gerektiği yerde kanlı, gerektirdiği yerde de kansızdı. Görüş bildiren (fetva) onlara peygamber emretmiş, olmazların olmazları arasında yerini almıştır. Onlar dışında ki herkes ‘günahkâr’ ve ‘kâfir’dir, ‘ulema’ denen sahtekârlar gurubuysa gününü kurtarmıştır.

I. Wallerstein’in dediği gibi: “Her zaman zenci birileri vardır”, buluştukları ortak nokta ise çeşitli renklerde ki beyazlardır. Bunların adları da Avrupa’da, Arabistan’da, Asya’da ki iççi sınıfı, Latin Amerika’da ki yoksul topraksız köylüler, Atlantik’teki emekçiler ve beden işçileri, sokak çocukları, Türkiye’deki Kürt halkları, ezilenin ayrımını yapmıyor Tanrı! Hepsine eşit derecede - kolektif bir bilinci veriyor. Kullanabilene aşk olsun!

Bütün ırklar, toplumlar ve halklar, ‘onların bilinçleri’, ‘bütün kalpleri’, ‘dini ritüellerle’ birlikte kralları, hanedanları, imparatorlukları, diktatörleri yıkan ve yeniyi inşa eden, hep bir ağızdan türküler söyleyenlerin ruhani kalpleriyle kuracaktır yenidünyasını. Bu kaçınılmazdır.

Bütün dayanağımız ‘yeni insan’dır.

İnsanlar yaşamaktan vazgeçmeyeceğine göre kapitalizmden vazgeçecektir.