22 Eylül 2008 Pazartesi

Başbakan, demokrasi ve kısa yoldan köşeyi dönmeyi becerebilme marifetinin kuralları(!)

Sessiz bir nem içinde, evler, sokaklar, bu ülkenin yoksul varoş yolları ve okulları, sanki bir duygu içinde kendi yalınlığını arıyor gibi. Her yer lağıv ediliyor her yer işgal ediliyor gibi. Geri çekilen havaya uçurulan bir magma gibi. Kendi değerlerinden uzak harabe halinde, yerdeki bir hesap defterinin üzerinde kirli bir hesap görülüyor devletin yetki mercilerinde. Aç gözlülük duruyor! Yakındaki her şeyleri uzaklarında ki her şeyleri, değerleri ve namusları parayla dolmuş ve yepyeni $ banknotları lağım sularında yıkanıyor. Çocuklar, öksüzler, çöplükleri karıştırıyor ve yakacak yapıp ısınmaya çalışıyorlar.

“Bu benim görevim”, diye yazar, Beslen'de Nazi ölüm kampının kurtarılışını izlemek üzere orada bulunan Times'in Londra muhabiri, “insanın akıl alma gücünün ötesinde bir şeyi anlatmak” için. Ben de şimdi emperyalistlerin uygulaya geldiği işgal ve sömürülerin yanında AKP hükümetinin (iktidarının) özelleştirme terörünü düşününce böyle hissediyordum uzun bir süre, daha sonra yandaşlarına sağladığı ve çektiği peşkeşler, oğluna aldığı “gemicik” ve damadına aldığı gazete ve televizyon kanalıyla bu bir ivme kazandı… Şimdiyse başbakanın boykot çağrısıyla bunu düşünüyorum, başbakan işçilere verip veriştirirken, çiftçileri azarlarken, kendini eleştirenlere öfkelenirken-gözaltına alma emri verirken, karikatüristleri mahkeme kapılarında dolaştırırken…

Doğan medyasına karşı bizim bir duruşumuzun ve tavrımızın olması doğal da başbakana ne oluyor onu da anlasak?

Çocuklar çöplerden yiyecek topluyordu Erdoğan'ı göklere çıkarırken Doğan medyası. Sonra bay başbakının yolsuzluklarını yazma kararı verince anladık nelerin döndüğünü! Tepki sunması gerekenler belki de en çok o çocuklar! Bu yüzden bir başbakanın 'boykot çağrısı' yapması yaşadığınız ülkenin durumunu daha net, daha objektif bir şekilde gözler önüne seriyor…

Sanki bir serap gibi, bir futbol sahasında arabalardan bir piramidin yükselmesi gibi bütün bunlar. Bir ambülâns, bir itfaiye aracı, polis arabaları, buzdolapları, çamaşır makineleri, televizyonlar, dinlenen telefonlar ve yazı makineleri... 3F formülü: fiesta, futbol, festival… Sonra işgaller, hak gaspları… Hiçbirinin Nazi ölüm kampından bir farkı yok. Jean J. Rousseau’nun da dediği gibi: “hiç bir şey çıkar gruplarının etkisinden daha tehlikeli değildir” diyordu. Bu söz AKP ve Erdoğan’ı günümüz Türkiye’sini ifade ediyor bence.

Bütün bunları uygulayanlar ikinci dünya savaşından daha çok kayıp verdirdi insanlığa. Günümüz kapitalist çağında kayıpların, ölümlerin sayısı ikinci paylaşım savaşından daha da fazla.

Şimdi başbakan böyle yaptıkça bizi birleştirecek, sonra ayrıştıracak şımarıkça. Sonra tekrar birleştirecek, çünkü çok demokratız, çok özgürlükçüyüz, çoğunluğun sesine kullak veren bir başbakanımız var! Yüzde kırk yedilik güçle pofpoflanan başbakan artık çemkirmeyecek bize.. Asgari ücretin üstünde maaş alıyoruz artık, 12 saat ve 16 saat çalıştırılmıyoruz da. Sosyal bir devlet olduk, 'Başbakan' ne derse o!

7 Eylül 2008 Pazar

Burjuvazi & burjuvazi ya da yesinler birbirlerini

Erdoğan ne zaman büyük bir baskı ve gerginlik altında kalsa kontrolsüz sözler söylüyor. Ardından da “Başbakan yanlış anlaşıldı, onu kastetmemişti” şeklinde bir açıklama geliyor. Hatırlayalım.

11 Şubat 2006: Mersin’de “anamızı ağlattınız” diye dert yanan bir çiftçiyi “Lan terbiyesizlik yapma, hadi ananı da al git buradan” diyerek azarladı.

4 Eylül 2006: Balıkesir'de TOKİ konutlarının anahtar teslim töreninde vatandaşlardan birisi "Şehit cenazesi görmek istemiyoruz" şeklinde tepki gösterdi. Bunun üzerine Erdoğan, "Askerlik herhalde yan gelip yatma yeri değil" cevabını verdi.

14 Şubat 2008: Türban konusundaki eleştirilere öfkeyle yanıt veren Başbakan “Kafaları bulandırmaktan başka bir dertleri yok. Öfkeli olduğumu söylüyorlar öfke de bir hitabet sanatıdır” dedi.

22 Nisan 2008: Taksim’de 1 Mayıs kutlamasına izin verilmesinin mümkün olmadığını açıklarken, sendikaları “inatlaşmamaya” çağırdı, “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” dedi.

İspanya gezisi sırasında türban için “velev ki siyasi simge olsa” diye başlayan sözleri ise partisini Anayasa Mahkemesine götüren yolu açtı.

Şimdi de basın özgürlüğünü hedef alıyor ve gazetelerinde “Deniz Feneri yolsuzluğuyla” ilgili haberler yer alan bir medya patronuna veryansın ediyor. Dedik ya, Başbakanın çok sıkıştığı zamanlarda ağzından çıkanı kulağının duymadığı olabiliyor.

Danışmanlarının bu sözlere ne gibi mazeretler uydurup nasıl geri adım atacakları bilinmez.

Ama herkes Başbakanı kızdıran esas nedenleri biliyor: Rusya-Gürcistan savaşında, Rusya’nın kararlılığı. Kafkas platformunun çökmesi. Yeni komuta kademesinin değişimi ve değişen üslup. TSK’nın Kandıra ziyaretini, Başbakan "saygıyla" karşılamak zorunda kaldı.

Şaban Dişli olayı, Gaziantep belediyesinde çıkan iddialar ve son olarak da Deniz Feneri olayı. En fazla suiistimali partisine yakın olanlar yapıyor gibi bir görüntü ortaya çıktı. Bakalım birbirlerinin daha ne tür kirli çamaşırlarını dökülecekler?

Pislikleri dökültükçe başbakan sinirlenmesin de kim sinirlensin de mi :))

6 Eylül 2008 Cumartesi

Yanke go home! (Yani şu bildik emperyalizm üzerine)

“Beni duyma olanağı bulanlara diyorum ki: Umutsuzluğa düşmeyin! Üstümüze çöken bela, vahşi bir iştihanın ve insanlığın gelişmesinden korkanların duydukları acıların bir sonucudur sadece. İnsanlığın kini geçecek, diktatörler yok olup gidecektir. Halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. Ve insanlar ölmeyi bildikleri sürece, özgürlük yok olmayacaktır. Askerler, bu vahşi adamlara adamayın kendinizi... Sizi hor görüyor, size köle gözüyle bakıyor, hayatınızla oynuyorlar. Davranışlarınıza, düşüncelerinize duygularınıza hükmetmeye kalkıyorlar. Sizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp, aç bırakıp topun ağzına sürüyorlar. Doğaya aykırı olan bu adamlara teslim etmeyin kendinizi... Bu makine gibi duygusuz, makineleşmiş adamlara! Sizler birer hayvan değilsiniz! Yüreğinizde insan sevgisi taşıyorsunuz! Nefrete kapılmayın. Ancak sevilmeyen kişiler nefret eder. Sevilmeyenler ve anormal olanlar... Askerler, kölelik uğruna dövüşmeyin. Özgürlük için dövüşün!”
Charlie Chaplin

3 Eylül 2008 Çarşamba

İlhan Selçuk'la Che Demirel'le Deniz Gezmiş

“Che ve Deniz Gezmiş, bu sayılara ve barkotlara, "üretimde verimlilik" ve "bilişim" çağlarına, bankacılara ve reklâmcılara, televizyonculara ve "şükürcülere" daha fazla katlanamadılar. Che, bir dönem uzak akraba bile değil, sadece hısım sayıldığı İlhan Selçukgiller’in şimdiki halini tahmin ettiğinden belki de 83’e kadar yaşama ihtimalini reddetti. Kim bilir Deniz Gezmiş, belki kendisini idama götüren olaylar dizisiyle, sadece ve sadece Demirel’in bugüne kadar gün yüzüne bile çıkmayan ahlaksız teklifine gizli bir yanıt vermiş oldu” diyor Kerem Zeytinli. Bu yüzden Kerem Zeytinli’nin Sosyalist Demokrasi’de “İlhan Selçuk'la Che Demirel'le Deniz Gezmiş” adıyla yayınlanan yazısı güncelliğini koruyor. Bu yüzdendir ki, önemli bir yazı olduğu için buraya vermeyi daha doğru buldum.. İyi okumalar.
.
Süleyman Demirel 84 yaşında; İlhan Selçuk’un yaşını, en azından bu sene boyunca artık unutmamız mümkün değil: 83. Süleyman Demirel, Deniz Gezmiş’in idam hükmüne başbakan olarak mührünü bastığında THKO lideri 24 yaşındaydı. Binbaşı Ernesto Che Guevera ise katledildiğinde 39 yaşındaydı.

.Cezaevinde yıllarını geçirmiş bir yoldaşımız, hayallerinin hep Che’den geç kalmamak ve 39’u geçmemek olduğunu anlatmıştı. Kendi deyimleriyle, "oportünizm yaşını" birkaç yıl geçmiş olmanın sıkıntısı anlatmıştı bana. Onların geleneği, devrimcilerin çabuk yetiştiği ve çabuk düştüğü bir iklimde yeşillenmişti.

Dört kişinin yaşlarıyla ilgili bu ansiklopedik bilgileri verme ihtiyacını neden hissettiğimi açıklayayım: Bu hafta içinde adları yan yana geldi. Sandığınızın aksine, Demirel’le İlhan Selçuk’un ve Deniz’le Che’nin adları değil. Böyle olması doğaldı ve muhtemelen bu durum, yazı konusu olamazdı. Demirel’le Deniz’in, İlhan Selçuk’la Che’nin adları birlikte anıldı.

Kısaca hatırlarsak, Deniz Gezmiş’in abisi, başbakanlıktan gelen iki devlet görevlisinin aileye, Deniz’in bu işleri bırakması karşılığında istediği bir batılı ülkede eğitimiyle ilgili tüm masrafların karşılanacağı teklifinde bulunduklarını, Başbakan Demirel’in bu konuda hemen ve kesin bir yanıt istediğini söylediklerini açıkladı. Cumhuriyet gazetesinin ulusal solcu yazarı Ümit Zileli ise, katıldığı bir televizyon programında İlhan Selçuk’un gözaltısının kendisine, Che’nin cesedi başında infazcı subayları gösteren fotoğrafı anımsattığını söyledi.

Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA), Latin Amerika’da ikinci bir Küba’yı kaldıramayacağını bildiği için, sadece bu kıtada değil, dünyanın neresinde olursa olsun Che’nin izini sürmek için özel bir ekip kurmuştu. Che’nin katlinde bu ekibin önemli payı vardı. Cumhuriyet yazarı Ümit Zileli, yukarıdaki benzetmeyi yaptıktan birkaç gün sonra İlhan Selçuk hastalandı ve tedavisi için Amerikan Hastanesi’ne yatırıldı.

Demirel’in Deniz’in devrimciliğini bursla satın almaya kalkmış olması ve 1986’da Dersim’de yaptığı yedek subaylığın anılarını, Vur Emri adıyla kitaplaştırırken, "Topun, tüfeğin, hatta askerliğin olmadığı bir dünya özlemiyle…" cümlesini kurduktan sonra, şimdilerde Dersim’i yakan ordudan medet umar, onu savunur hale gelen Ümit Zileli’nin İlhan Selçuk’u Che’ye benzetmesi bir istihza gibi geldi bana.

Bükemediğimiz eli öpmemiz gerektiğinin öğretildiği bir geleneksel kahramanlık kültüründen, satın alamadığımız devrimciyi asmamız gerektiği bir dünyaya gelmiş olmamızın istihzası mıdır bu?

Max Weber, kapitalizmin tüccarların muhasebe defterlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, girdilerle çıktıların rasyonel hesabından doğduğunu söylemişti. Pozitivist analiz yöntemi yanlıştı ama, "kapitalizmin ruhunu" olgusal düzeyde iyi analiz etmişti.

Kapitalizmin ruhu yükselirken, ortaya çıkardığı insan yıkıntılarına yakılan ağıt, zaman zaman romantizmin, modernitenin rasyonelleştirme ve sayısallaştırma eğilimine karşı çığlığına da dönüşüyordu. "Altın Çağ’a", "Asr-ı Saadet’e", "günahsız ilk insana", "ilkel komünal topluma", "anaerkilliğe" ve "günahsız çocukluğa" duyulan özlem, romantizmin olduğu kadar politikanın da konusu oldu. Geçmişte de, şimdilerde de…

Onun için liberal pozitivizm, Che’nin "gerçekçi olun, imkânsızı isteyin" sloganında hep iflah olmaz bir romantiğin çocukluğunu gördü. Devrimcinin sadece politik olarak değil, duygusal olarak da "akıl dışılığının" en rasyonel politika olduğunu anlayamayanlar, kendini feda edenin arkasında hep haşhaşın etkisini varsaydılar. Bu yüzden, Haşhaşinler’den korkan bir Ortaçağ efsanesine, 21. yüzyılda sadece batılıları değil, bizim insanımızı bile paçavra romanlarla inandırmaya çalıştılar. Geçmişte de, şimdilerde de…

Bir de şöyle tahayyül etmeye çalışalım… Belki de Che ve Deniz, bu sayılara ve barkotlara, "üretimde verimlilik" ve "bilişim" çağlarına, bankacılara ve reklâmcılara, televizyonculara ve "şükürcülere" daha fazla katlanamadılar. Che, bir dönem uzak akraba bile değil, sadece hısım sayıldığı İlhan Selçukgiller’in şimdiki halini tahmin ettiğinden belki de 83’e kadar yaşama ihtimalini reddetti. Kim bilir Deniz Gezmiş, belki kendisini idama götüren olaylar dizisiyle, sadece ve sadece Demirel’in bugüne kadar gün yüzüne bile çıkmayan ahlaksız teklifine gizli bir yanıt vermiş oldu. Sadece ikisi arasındaki bir hesaplaşma… Bunu açıklama ve aksini sözle kanıtlama gereği bile duymadan. Deniz’in "Mare nostrum" olması için kendisinden başka kanıta mı ihtiyacı vardı?

Burjuvazinin aymazlığı ve “Mare nostrum”
Bir de olaya Demirel’in açısından bakalım. Deniz’le istediği alışverişi yapamadı. Bir tacir, bir bezirgân için ne büyük bir acı. Öyle bir acı ki, bu "ticari başarısızlık" yüzlerce yıl sonra bile hatırlanacak. Demirel adı kesinlikle kaybolduktan çok sonra bile. Ve belki bir gün, Demirel adı hatırlanmak zorunda kalınırsa, yalnızca bu olaydan ötürü olacak. O zamana kadar, Demirel’in "krallığını" yaptığı tüm barajlar yıkılmış, adı tüm caddelerden silinmiş, sadece bir ansiklopedik dipnota dönüşmüş olacak…

Peki nasıl böyle oluyor, sihir nerede?.. Sihir, varsa eğer, olanla olması gereken arasındaki bir yerde… Demirel ve İlhan Selçuk gibiler, geçmişimizin tüm ağırlığını bugüne çökertip, yarınımızın olmadığı korkusunu diri tutmaya çalışırken; Che ve Deniz gibiler, dünün daha "yumuşak" ve daha adil dünyasından gelen iç çekişleriyle, bugün hızlı koşup, yarına güçlü duygularla işaret ediyorlar. Düzenin kendisini hissettirmesi için, ağır, hantal, soluk renkli ve yaşlı olması gerekiyor. Düzen gücünü buralardan alıyor. Devrimin ise, bu sıfatlı düzenin karşısına havai, hercai, hayalci, romantik, acemi, genç, ama çırılçıplak gerçek olarak çıkması gerekiyor. Gücünü buralardan alıyor. Onun için devrimciler az yaşayıp genç ölüyor ve yakışıklı hatırlanıyor; düzenin sahipleriyse çok yaşayıp çirkinleşiyor.

Her gün gazete ve televizyonlarda yemeklerimizi kimya laboratuarında yememiz, nefesimizi klimadan almamız, ampul altında güneşlenmemizin gerektiğini anlatan bir dünyada çok da fazla kalmamayı istemek acaba "insanın her zaman rasyonel hareket ettiğine" dair söylenen büyük yalana aykırı bir hareket mi oluyor?

Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Latin Amerikalı Makiritare Kızılderililerinin yaratılış efsanesini şöyle kayda geçirmişti: "Kadın ile erkek düşlerinde tanrının kendilerini düşünde gördüğünü gördüler. Sigara dumanı bulutunun içinde düş gören tanrı şarkı söyleyip marakaslarını şakırdatıyor, kendini mutlu, ama kuşku ve gizemden allak bullak hissediyordu.

Makiritare Kızılderilileri, tanrının düşünde yemek görürse bereket ve yemek verdiğini bilirler. Tanrı yaşam düşü görürse, doğar ve doğurur. Tanrının düşünü gören kadın ile erkek düşlerinde büyük, parlak bir yumurtanın içindeydiler; şarkı söylüyor, dans ediyor, doğmak isteğiyle çılgına döndüklerinden olay çıkarıyorlardı. Tanrının düşünde mutluluk ve kuşku, gizemden daha güçlüydü. Tanrı böylece düş görürken, bir şarkıyla yarattı onları: ‘Bu yumurtayı kırıyorum, kadın doğuyor ve erkek doğuyor. Ve birlikte yaşayıp ölecekler. Ama gene doğacaklar. Doğacaklar, gene ölecekler, gene doğacaklar. Hiç bir zaman doğmalarının sonu gelmeyecek, çünkü ölüm bir yalandır." Yine Latin Amerika’da, ama bu sefer yakın bir çağda bir duvarda şu yazı da okunmuştu: "Yeniden doğacağız; yaşamımıza mal olsa bile…"

Devrimcilerin ölüm ve doğumları da bunlara benziyor. Onun için devrimcilerin doktorları, ilaç çantalarını yoldaşları için bile çatışmanın ortasında bırakmaktan korkmazken; düzenin sahipleri onlarca koruma polisi ve doktor olmadan bahçeye bile çıkamıyorlar.

Devrimin gücünü anlayamayan düzen, her seferinde korkuyla terazisini çıkartıp ölçüyor ve kendisinin ağır gelmesiyle rahatladığını sanıyor. Ama kısa süre sonra, yeniden aynı terazi kefelerini ortaya koymak durumunda kalıyor. Bilemediği, dirhemlerde değil, terazide hata olduğu…

Yukarıda andığımız istihzayı şöyle de söylemek olasıdır: Süleyman Demirel, Deniz’i astı ve yıllarca Che’ye inananların kanlarını içerek semirdi; İlhan Selçuk dün Demirel’le yan yana geldi, Deniz’i asıp kendisine de işkence yapanları affetti ve bugün "yardıma çağırdığı" generaller, dağlarda ve şehirlerde hala Che’yle Deniz’in yoldaşlarını vurmaya devam ediyorlar. Ama gelin görün ki, Deniz’in hayaleti Demirel’i bir kez daha eziyor; İlhan Selçuk’un imdadına Che yetiştirilmeye çalışılıyor.

Ama olmaz artık, geç kalındı…

Che, bakanlık koltuğundan sonra, dünya liderleriyle saraylarda ve büyük toplantı salonlarındaki görüşmelerden sonra, Bolivya’nın yalnız bir ormanında şöyle seslendiği andan beridir olmaz artık: "Eğer biz, dünyanın bu küçük bir noktasında, verebileceğimiz az şeyi: yaşamımızı, özverimizi sunduğumuz bu mücadeleyi örgütlediğimiz ve görevimizi başarmak için çalıştığımız yerde, kanımızın suladığı ve artık bizim olan bir dünyada eğer bir gün son nefesimizi vermek durumunda kalırsak, o zaman, eylemlerimizin etki alanını iyi ölçüp biçtiğimiz ve kendimizi büyük proleter ordunun bir unsuru olmaktan daha fazla bir şey saymadığımız, ama Küba Devrimi'nden ve onun büyük kumandanının, dünyanın bu parçasına karşı gösterdiği tutumdan çıkan büyük dersten onur duyduğumuz bilinmelidir: 'İnsanlığın kaderi tehlikedeyse, bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da özveriler ne ifade eder ki."

Bolivya’dan bu sesleniş, İlhan Selçuk’un 70 metrekarelik evine dahi sığmaz. O evin, Zekeriyaköy’de ya da Boğaz’da bir 2. Cumhuriyetçi rezidans olmaması Cumhuriyet’in "sahibini" kurtarmaz…

Deniz’e dönersek, romantizmin efsunu, efsaneden, gizemden, destandan da doğuyorsa eğer, sadece güldüğünü hayal ettiğimiz o burs teklifini reddettiği için bile Deniz olunmalı… Olamayız ama, "Kabe yolunda karınca olmak" da fena değil… "

O çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkıyalar / onlar da olmasalar benim gayrı kimim var…"

Romantik bir yazı gibi mi geldi? Ben de öyle hissettim ama, belki biraz da politiktir?...

1 Eylül 2008 Pazartesi

Seçimler Üzerine

Kuşkusuz yaklaşmakta olan yerel seçimlerle birlikte, Türkiye’de de yaşanan gizli bir kriz yaşanmakta. Türkiye siyaseti deyim yerindeyse her an yeni bir sürece gebe. Yeni çıkışlar, yeni oluşumlar, yeni hareket(lenme)ler vb. derken Türkiye’de yaşanan siyasi kriz “çalkantı” durumu geçmiş değil, bu kendini belki bir nebzede olsa Yargıtay’ın açmış olduğu AKP’nin kapatılması davsıyla ve Anayasa Mahkemesi’nin “1 red, 4 hazine yardımı ve uyarılmasıyla, 6 kapatılsın oyuyla” kapatılmadan bu süreçten geçmiş gibi görünse de 30 Ağustos’ta atanan son MGK atamaları ve Büyükanıt’ın yaş haddinden emekliye ayrılışı, yeni genelkurmay başkanı olan İlker Başbuğ’la yeni bir evreye girdi.

Bu yeni süreç yeni çalkantılara mı gebe, bunu bilemiyoruz! Birlikte göreceğiz! Bu süreç bilindiği gibi AB yetkililerini (komiserlerini) en başta da Amerika Birleşik Devletlerini yakından ilgilendiriyor. Biliniyor ki, Türkiye siyaseti, demokrasisi ve AKP gibi ve AKP’den önce diğer siyasi partilerin Türkiye’ye iktidar olarak atanması bu emperyal güçlerden bağımsız değildi. Yine Amerika “Demoklates”in kılıcı gibi bir yandan sağa, bir yandan sola doğru gelip giderken de Gürcistan ve Rusya gerginliği ister istemez Kafkaslardan sonra Fransa’ya, yine her işi üstüne vazifeymiş gibi davranan Amerika’ya ve kendisini ona adayan Türkiye iktidarı da buna dâhildir.

Bu yaşanan güncel hareketlenmelerden sonra Türkiye’de halka öncülük edeceğini iddia eden oluşumların nereye, ne kadar ve kimden yana olduklarını ve samimiyetliklerini gözden geçirmek bu anketin amacı. İşte bütün bunların yanında unutulmaması gereken “yeni oluşumlarıda” dillendirmek lazım. Bunların başında gelen ve parti kuracağını açıklayanlardan biri olan “Tuncay ÖZKAN ve Biz Hareketi”, diğeri “Abdüllatif ŞENER ve Yeni Oluşum Hareketi”, bir diğeri eski bir general olan “Osman Pamukoğlu’nun, Hak ve Eşitlik Partisi”, diğeri de “Altan Öymen ve Akın Birdal’ın başını çektiği Çatı Partisi girişimi.”

Türkiye’ye “yenilenmiş bir sol ” lazım" diyen ve başını DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Prof. Burhan Şenatalar, eski DSP milletvekili Rıdvan Budak vb. gibi isimlerin çektiği “10 Aralık Hareketi”, farklı bir şeritte yol alan Hasan Celal Güzel gibi isimlerin başını çektiği “Ortak Akıl Hareketi” ve son olarak ta “Şimdi Sosyalizm Zamanı!” diyerek bir açılım başlatan “Sosyalist Parti girişimi.”

Bütün var olan bu partiler ve yeni oluşumlar Türkiye’ye neler katacağı ve neler götüreceği üzerine… Düşüncenin ön plana çıkması, bilgiyi üretmek ve paylaşmak adına düzenlenmiş bir nevi bloglar arası anket gibi görünen bu değerlendirmeye bloglar dışında herkes yorum yapabilir, görüş bildirebilir.