30 Ağustos 2008 Cumartesi

BİR ADAM GEÇİYOR OMZUNDA EKMEĞİ


Bir adam geçiyor omzunda ekmeği
Ne yazabilirim artık ikimiz hakkında?

Bir başkası oturmuş kaşınıyor,
bir bit yakalıyor koltuk altında, öldürüyor onu
Hangi hakla konuşabiliriz psikanaliz üzerine?

Bir diğeri ise elinde bir sopa, yokluyor göğsümü
Konuşsam mı doktorla bundan sonra Sokrates üzerine?

Sakatın biri geçip gidiyor, yaslanmış bir çocuğa
Ne yazar artık Andre Breton okusam?

Bir başkası titriyor soğuktan, öksürüyor, kan kusuyor
Mümkün mü bundan sonra söz açmak derin-ben hakkında?

Bir başkası kemik ve kabuklar arıyor çamurda
Nasıl yazılabilir artık sonsuzluk üzerine?

Bir duvarcı düşüyor damdan, ölüyor ve bir daha öğle yemeği yemiyor
Yenilik kalmalı mı bundan sonra mecaz ve metafora?

Dükkâncı bir gram fazla tartıyor terazide
Konuşulur mu artık hala dördüncü boyut üzerine?

Bir banker sahtekârlık yapıyor bilânçosunda
Hangi yüzle ağlanır tiyatroda?

Evsiz barksızın biri uyuyor, sırtında ayakları
Nasıl konuşulur bundan sonra Picasso üzerine?

Birisi hıçkıra hıçkıra ağlayarak gidiyor bir cenaze törenine
Nasıl üye olunur ki artık bir akademiye?

Silahını temizliyor birisi mutfakta
Hangi hakla konuşulur öteki dünya üzerine?

Birisi geçip gidiyor hesap yaparak parmaklarıyla
Nasıl konuşulur öyleyse hiç yazmadan olmayan-ben üzerine?


5 Kasım 1937
Cesar Vallejo

24 Ağustos 2008 Pazar

Hrant, Mahçupyan + BirGün ve Taraf = ?


“Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış.
affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini.
Fakat seviyor seni,
çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.”.
(Nâzım Hikmet, “Akşam Gezintisi”
Memleketimden İnsan Manzaraları.)

Taraf gazetesini alıp hiç okumadım, bunuda işin açıkçası “ciddi bir gereksinim” olarak görmedim. Bundan sonrada okuyacağımı da düşünmüyorum. Netten takip ettiğim kadarıyla da az çok biliyorum zaten! Örneğin Altan familyasından Ahmet Altan’ın sahibi olduğu ama bir türlüde finansmanını ve hissedarlarının kim olduğuna dair paralarının nereden geldiği, gerekçelerini açıklayamadığı ve yine Ergenekon’un bütün kirli pis ilişkilerinin ‘Ergenekon savcısından daha hızla’ kendileri tarafından açıklanmasını büyük bir servis ağıyla gerçekleştirdiği malum gazetenin genel yayın yönetmenin ve eski(miş) yıllarında Behice Boran’ın liderliğindeki TİP’e yakınlığıyla bilinen Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde çalışmış ve daha sonra CNN Türk’ün Washington muhabirliğini yapmaya başlamış, gazeteci mi, istihbaratçı mı olduğu belli olmayan ‘eski eşinin bir diplomat ve aynı zamanda CIA’ya çalışanı olduğunu da yeni öğrenmiş durumunda olduğum’ Yasemin Çongar’ı ve yine son yılların büyük transferleri (hem Zaman gazetesinde, hem de Hrant Dink’in sevgili arkadaşı diye Agos gazetesinin başına getirtilen ve yine Taraf’ta da yazan Etyen Mahçupyan ve Murat Belge’yi biliyorum. Zaten bunlarda benim için yeterli. Şaka maka bir yana bayağı da biliyormuşum! Birde siz bu gazeteyi adam akıllı takip ettiğimi ve okuduğumu düşünsenize. Ben bile düşünemiyorum neler yazardım diye!

BirGün'den geriye ne kaldı?
Bugün şöyle göz atarken birkaç gazeteye bizim bu işlere meraklı “burjuva” medyamızın yansıttığı bir haber dikkatimi çekti. Öyle ki birçoğu bu konuyu dillendiriyordu. Konuyu ilk dillendirende ismini yeni duyduğum Cemil Ertem’in Taraf gazetesinde kaleme aldığı şu yazısıydı. Özetle şöyle demiş C. Ertem yazısında: “İşte şimdilerde…” diye başlamış yazısına ve devamla şöyle demiş, “… küresel sermaye birikiminin gereği olarak bir iç temizliği yapan Türkiye’de, sol da bir iç temizliği yapmak zorundadır. Yoksa şimdi hayatta olmayan bir Ermeni aydın için ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen ‘solcuları’ daha çok üretir bu toplum.” (C. Ertem, Taraf, 19. 08. 2008)


Sol da bir iç temizliği yapmanın temel nitelikleri
C. Ertem’in yazısında ki cümleler ilgimi çekti işin açıkçası. Biri ve önemlide olan ve beni bu yazıyı yazmaya sevk eden BirGün gazetesi hakkında ki ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen solcunun gizini koruması ve de ‘sol da bir iç temizliği yapmak zorundadır’ cümleleri. C. Ertem’in yukarıda ki satırlarını okuyan Mahçupyan, hemen telefona sarılarak (kaynak BirGün yazarları) olayın ayrıntılarını öğrenmiş. Ardından da ‘Sahte Dostlar’ isimli bir yazı kaleme almış. Mahçupyan’ın yazısını buraya vermeyeceğim merak edenler Kıymık adlı köşesinde şuradan okuyabilirler: "Etyen Mahçupyan, Taraf".

Etyen Mahçupyan ilk günden itibaren neyi eleştiriyorsa konuyu görüldüğü kadarıyla BirGün’e bağlıyor olması dikkat çekiyor işin açıkçası. Yine işin açıkçası çok eskiden özellikle Pazar günleri aldığım BirGün’ü artık bende takip etmiyorum. Ne yazıyorlar ne ediyorlar konuya vakıf değilim. Ama Etyen Mahçupyan yazıyorsa bi’şeyler var demek ki. Yoksa adam ne diye yazsın değil mi?

Rezilliklerin penceresi
Bu yazıda kimseye övgü dizmeyeceğim. Nedeniyse hepsi bin bir parça. Rezillik diz boyu. Herkes kendi penceresinden hem haklı hem de kendi rezilliğini yaşıyor olmasıdır. Biri ‘sol’da görünüp ‘sağ’ vuruyor (ya da tersi -anlayacağınız hiçbiri samimi değil-) diğeri ‘cemaatçi’ bir diğeriyse neyi savunduğunun ‘nedenlerini’ bilmiyor. Bu arada kendine göre bir zorunlulukmuş gibi ‘sol’ arayanların da haddi hesabı da yok!
.
Bu ülkenin belki de en büyük sıkıntısı da budur. Yani var olanın üzerinden ‘gerçek bağlamda’ bir sol değerlendirmesi -özeleştiri- yapılmazken ‘sipariş’ üzerine ya da ‘dış finanslarla’ bir sol yaratma çabası. İşin açıkçası bunu BirGün yaptı, kim üzerinden mi? Gürbüz Çapan ve Osman Kavala üzerinden hisselerinin %60’nı zaten sattılar. Gazeteyi alanlar belli, isimde belli: "Gürbüz Çapan", "Osman Kavala" ama ortalıkta birkaç senedir onlara bu iş için parasal destek sağlayan kişinin adı dolaşıyor ve zaten BirGün içindeki ilkeli olan birkaç kişi bunu inkâr etmiyor olmasıda belirleyicidir ama yine de (sanırım ekmek parasından dolayı) yine de çalışmaya devam ediyorlardı o dönem. Bugünse çalışıyorlar mı bilemiyorum. Neyse konuya dönecek olursam tam da ismini andığım ve Amerika’da Bush aleyhtarı olduğu için ve girdiği bütün ülkelerde ya ‘Turuncu’ ya 'Kadife' ve/ya da bilmem ne adlarla renkli devrimler yapan ve kendisinin devrimci görüldüğünü de saklamayan ABD'li finans spekülatörü ve liberal girişimci George Soros. Nam-ı diğer "devrimci Soros paşa."
.
O kadar ki, Yugoslavya, Ukranya, Gürcistan gibi doğu Avrupa ülkelerine yaptığı yardımın tutarı, bu ülkelere Birleşmiş Milletler tarafından yapılan yardım miktarını aşmış hayır sever mi hayır sever bir zat.
.
Yani BirGün bu saatten sonra ne “patronsuz”, ne de “generalsiz” bir yayın organı hele hele halkın ve işçi sınıfının temsilcisi hiç değil.
.
Bu yüzden BirGün gibi Etyen Mahçupyan’da ne ‘ezilenleri’ ne de ‘çeşitli milliyetleri’ temsil etmektedir. O Nâzım Hikmet’in deyimiyle, kalemini, ruhunu, kılıçını satmış bir fanustur. Öyle ki, Agos’ta kendisine karşı gelişen muhalefetten solcuları (tartışılır) sorumlu tutan bir fanus.

Öyle ki (duyduğumuz kadarıyla) Etyen Mahçupyan (büyük ihtimalle BirGün’de ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen solcuyu biliyormuş hissi veren yazısında) olaya karışanların isimlerini vermenin kendisine düşmediğini söylüyor olmasıdır. En azından bir fark koymuş ortaya Taha Kıvanç’la yani şu nam-ı diğer Fehmi Koru gibi köşesinde meslektaşlarını ihbar etmiyor. Fehmi Koru’nun yaptığı iş ispiyonculuğun ve ihbarcılığın kötü olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş oldu ama söz konusu Hrant Dink’se köşesinde açık açık bu malum solcuyu söylemelidir. Çünkü sonuçta kendi içinde barındırılan sahte solcuları öğrenmiş olup deşifre edileceğinin söz konusu olmasıdır.

Hani benim Gladio'm!
Peki, emperyalizm son çeyrek yıldır “ideolojiler bitti” diyerek saldırırken sol gerçek anlamda bugünlerde ayyuka çıkan ve her gün yeni bir iddiayla ortalığa salınan kod isimlere, suçlara karşı nasıl bir tavır takındı. İşte asıl sorunda budur. "Sistemin üstü ya da altı olabilmek" başlıklı yazıda aslında benim gönlümden gerçek solun ve tavrının ne olduğu konusunda umutlarımı ve görüşümü bildirmiştim. Tıpkı bir önce ki yazıda da belirttiğim "İdeolojik şarkılarınızı söyleyin II" başlıklı yazıda da olduğu gibi.

Kuşkusuz ‘Ergenekon’ gibi -meşruda olsa- gayrı meşru yapılanmaları tasvip edilemeyeceğidir. Ama bizlerin temel ve ‘genel’ sorunumuz eleştirdiğimizi düşündüğümüz kurumlara inanmamızdır. Aslında safların netleşmesi hem Veli Küçük, Muzaffer Tekin vb. gibi çukur insanların ortaya çıkması açısından iyidir. Hem de “liberal solculularla”, “sosyalistler” açısından da belirleyici olması açısından da umut taşımaktadır. Çünkü bu ülkenin gerçek anlamda bir ‘sol’a ihtiyacı var. Belki ilk etapta ikili iktidar mücadelesininde bir yansıması olan bu süreç daha sonra ilginç bir şekilde TSK ile AKP’nin uyumlu bir şekilde iş birliğiyle yürütülüyor hissi veriyor olsa da, (tabii arkasından da pis kokular da etrafına bırakarak yürütülüyor) ama solun gerçek anlamda buna bakış açısını bir türlü öğrenemedik, nedeni belki de sahte solcuların Taraf gibi gazetelerin Zaman gazetesiyle flört etmesidir. Bunu bilemiyoru(m)z. Ne diyelim yine de ‘Gladio sağ olsun!’
.
Kılavuzu NATO olanın (...)?
NATO üyesi bütün ülkelerin Gladioları son dönemlerde kendi içinde ki bütün pislikleri zoraki bir şekilde açığa çıkardı.
.
Örneğin: 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Doğu Bloğu çöktü. Sovyetler Birliği dağıldı. Avrupa’daki Gladio’lar bir bir ortaya çıktı: Batı Almanya’daki adı “Sword”; Avusturya’da “Schwert”; İngiltere’de “Secret British Netword Revealed”; Belçika’da “Bdra–8” Hollanda’da “Command”; İsviçre’de “P:26” ve “P–27”; Yunanistan’da “Sheepskin”, Fransa’daki adı “Rüzgârgülü!” Hepsi komünist hareketlere karşı gizlice görev yapmıştı.
.
İlginçtir, Ergenekon’u Gladio olarak görenlerin çokluğu da aynaların çokluğundan mıdır bilinmez ama bu yapılanmayı Gladio olarak görenlerin azımsanma yayışı da bir gerçek. Oysa Türkiye’nin gerçek Gladio’su açığa çıkarılmış olsa acaba birçok "küçük burjuva aydının" ne yapacağının merakıysa iyi bir aksiyon yaratacağı gerçeğini değiştirmez...
.
Nedeniyse Ergenekon gibi 'ulusalcı' ve 'ülkenin bekası' için şovenist-faşist-bayraklı yapılanmaların batılı 'emperyal' güçlerin finanse etmediği açıkça ortaya çıktı. Çünkü daha yabancı bir ismin Taraf'a 'servis' edilmemiş olması ve görsel basında dillendirilmemiş olmasıdır. Ne de olsa Taraf ne yazarsa doğru yazar mantığı hakim bir çoğumuzda.
..
Anlayacağınız yine avutuluyoruz. Avutulmamızın başlıca unsuru domino taşlarının eksik olmasındandır. Bunlardan biri “1000 operasyon yürüttüm” diye böbürlenen Mehmet Ağar ve başbakanlığı döneminde kendi adına kurmuş olduğu “800 kişilik özel örgütle” Tansu Çiller ve eşidir. Darbeye – darbecilere karşı olmak her ülke yurttaşının görevi olmalıdır. Bu yüzden Ağar gibi Çillerleri, Kenan Evren’leri (bu pisliklerden başlayarak) ayıklayan bir devlet ve iktidar mekanizması olmadığı için, AKP ve Erdoğan kliğide dahil geçmiş iktidarların bu işe cesaret ettiği gerçeği ise, işin açıkçası samimi durmuyor, durmadığı gibide başlı başına bu haliyle sırıtmaktadır. Bu yolla Ergenekonların kökünü kazımakta ayakları havada asılı kalan bir mistik hikâyeyi tanımlıyor benim için.

Bu yüzden gerçek solun derdi bu kişilerinde uzlaşmaz bir tavırla “Darbecilerin yargılaması için” görevini yerine getirmesidir. Bu arada sol bunu yaparken, ezen – ezilen arasındaki meselede hem burjuvaziye hem de emperyalizme ve işgallere karşı duruşunu, burjuva kampında ki çelişkileri de Lenin’in tabiriyle kullanmasını da bilmelidir.
.
Sol böyle gerçek anlamda ‘sol’ olacaktır.

22 Ağustos 2008 Cuma

"Sistemin üstü" ya da "altı olabilmek"


Onlar dostluğu bilirler mi?
Kardeşliği bilirler mi?
Başkası için ölmeyi hiç
Onlar bilirler mi Spartaküs?

(Kemal Burkay)

İktidar insana güven verir. Hele ki söz konusu iktidar, uzun süreli bir iktidarsa ve güçlü bir rakibiniz yok ve hele-hele de hiç bir alternatifinizin olmadığınızı düşündüğünüz dönemlerse “gider cami duvarına işeme” noktasına gelirsiniz. Son olarak gösteriyor ki, AKP ve yandaşları buna doğru yöneliyor. Şüphesiz her kitap okunmaz ama bunlar işin açıkçası hiçbir “kitabı” okumuyorlar. Öyle bir yoksunlukları var. İlginç bir durum işin açıkçası!

Özel bir sorun değil ama örneğin “Ergenekon Olayı”nda suçluyla – suçsuzu karıştırma konusu bizlerin “genel” sorunu. JİTEM’i, İT’i, BİT’i, MİT’i ayrı bir konu, onlar TC tarihinin bir çöplüğünde ikametgâh ediyorlar şuan. Öyle ki, 1990’da işlenen bir suç “failli” bilinmesine rağmen temcit pilavı gibi ısıtılıp-ısıtılıp tekrardan “yandaş” medyaya servis ediliyor. Oysa Türk Ordusu NATO üyeliğinden çıkmatıkça "gladio" gibi yapılanmalar her daim olacaktır. Bilinen bir gerçeği hatırlatmak gerekiyor. Gladio bir Amerikan icadıdır. Ancak Amerika ile birlikte var olabilir.

12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahaleleri, 1970’li yıllarda iç istikrarsızlık yaratmak için kışkırtılan sağ sol çatışmaları, mezhep kavgaları, bombalama ve sabotaj eylemleri, 1990 sonrasında aydınların katledilmeleri, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağına yapılan sabotaj, CIA’nın yönetimi altında gerçekleştirilen “Gladio” eylemleridir. “Gladio” aynı şekilde son yıllarda ülkemizde gerçekleştirilen Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayeti, Malatya Kitabevi katliamı, Danıştay cinayeti ve Cumhuriyet gazetesine karşı gerçekleştirilen bombalamaların da ardındaki güçtür. Bütün bunlar 12 Eylül ve 12 Mart darbelerinden daha büyük olan ve yeni bir Amerikan operasyonunun parçası olarak gerçekleştirilmiştir.

Karnı aç olanlar o kadar açıkmış olacaklar ki, “yedikleri her şey güzel”miş gibi kendilerini doyurduklarını sanıyorlar. Sanırım birbirilerini ispiyonlamak için aldıkları ve sakladıkları “$”ları unuttular?

Oysa “yoksulluk diz boyu”, açıklanan “tefe” ile “tüfe”ler birbirine evdeş değil ama biz yine de Polyana gibi mutluluk oyunları oynuyoruz? Beş milyon çocuk yetim, yüz binlerce sivil sizlere ömür… Daha dün Kürt vardı bugünse “sırdaş” ve “kardeş” hatta asal “unsur.” Yok sayılıyor(uz)lar.

Şekillenmeden söz ettiğimiz doğrularsa bahsettiklerimizden çok uzak bir fenomen!

“Civil civil kulüpler”le asla oluşturamayacağımız bir “birliktelik”ten söz ediyoruz. Deyim yerindeyse bir “kolpa manifestosu”nun devamı niteliğinde ki söylevlerle kendimize göre, kendi jargonumuza uygun “ufku geniş solcular” yaratıyoruz. Ülkenin periyodik dönemlerinde üstlendikleri işbirlikçi misyonları göz ardı etmeden sordukları soruya şöyle cevap veriyorlar: “tehlike AKP mi, yoksa Kemalistler mi?” Oysa bizce her iki kesimde aşırı derecede “tehlikeli”dir!

Fakat bugün ki sorun “Kemalizm” olmadığı için asıl baş çelişki ve tehlike “AKP” olmasa bile taşeron bir parti olduğu için AKP'nin konumunu değerlendirmemiz gerekiyor. Elbette ki, buradaki asıl tehlikeden söz ederken “tehlike olarak görsek de” ne Erdoğan ve şürekâsını ne de diğer AKP’lileri ve onların sevicilerini görüyoruz. Bizlerin asıl sorunu “ezen – ezilen arasında ki çelişme” yani sınıflararası meseyi görüyoruz. Yani sorunu emperyalizme indirgemek gerekmektedir.

İktidar da kim var?
Halkın seçtiği bir parti mi, emperyal güçler mi ya da AKP ve TSK ortaklığı mı? Bizce halk dışında bütün yukarıda andığımız unsurlar var. Zaten TSK izin vermeseydi AKP Ergenekon kapsamında emekli askerleri içeriye alabilir miydi(?) sanmıyorum.

Tekrar anlatmakta bir sorun yok, o yüzden tekrar anlatalım: burjuvazi yürütme gücünü parlamentodan alır bu aygıta da “burjuva parlamentosu” denir, bu aygıta seçilenler toprak ağası, patron, eski asker, eski yüksek bürokrat vs. denir. Aralarında bir tek işçi, emekçi, yani gerçek bir “halk çocuğu” yoktur. Bu yapı da öyle Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi Tarkan’ın sandığı gibi halkın her kesiminin “atıl kurtla kurtulacağı yoktur”, ya da Arap krallarının hanedanlarını terk etmelerini beklemek, emekçilerin, işçilerin iradesini yansıtmaz-yansıtamaz bu onların kendi sınıfsal doğalarına aykırıdır. “Boş işler”den anlayan bir sürü insanın konu hakkındaki saptamasına hak ettiği saygıyı göstermek gerekiyor gerekmesine de, peki bu yukarıda andığımız kötülükleri yapan gücün iplerini yönetenler bugün AKP üzerinde de aynı nüfuza sahip değil(ler) mi?

Başka bir deyişle ve kabaca, 1950’de Adnan Menderes’i iktidar yapan güç, yine 1960’da aynı Menderes’in Amerika’ya sırtını dönmesi ve SSCB’ye yakınlaşması-onlardan para talep etmesi karşısında o darbenin koşullarını hazırlayıp iznini vermedi mi? Ve Menderes bu toprakların gördüğü en büyük kompradorlardan ve en büyük yeminli “sol” düşmanlarından biri değil miydi? (Bkz. 1951–52 tevkifatları.)

Ve/ya da “Kemalist devlet mekanizması” çok gaddar ve anti-demokratik de, bunun muarızı AKP, 2008–1 Mayıs’ında işçileri ablukaya alıp, kan kustururken çok mu demokrat? Kadın üzerindeki “otoriter” sistem biçimi ve politikasıyla AKP, sendikalara, demokratik toplum örgütlerine, ifade-örgütlenme-dernek kurma hakkına çok mu saygılı? Birçok şey buraya yazabilirim ama gereği yok!

Çünkü, Converse marka spor ayakkabılarla “yok canım”larla, ortada duran ikili bir iktidar mücadelesi verilmiyor demekse safdillikle eşdeğer. AKP bile olmayan gururluyla çatır çatır kömür dağıttım derken sizin ne haddinize “yalanlamak” ve “yanaşmalık.”

Zira kıssadan da hisse çıkarmak lazım: “darbeler kötü, andıçlar kötü, gazeteciler ortada oyuncak.”

Not: Evet, inkâr edenler kadar, “kömür” dağıttılar bizde aldık diyenler de olabilir. Diğerleri de dağıtsın ihtiyaç meselesi diyenlerde olabilir. “Konudan bağımsız” oldu ama o zaman bunu demekte bizim temel görevimizdir: (oysa barınmak-sağlık-elektrik-su-doğalgaz-internet ve eğitim vb. gibi şeyler insani ve ücrette tabii olmaması kaydıyla, sosyal devletler "bağımsız ülkeler" açısından, karşılıkta beklenmemesi gereken insan-i bir şeydir) ama siz yinede bütün bunlardan dolayı bile onurunuzdan ödün veriyorsanız ciddi bir sorununuz vardır demektir.

Sistemi eleştirdiğini sanıp, sistemin her dediğini de koşar adım gidip alanlara “ya sistemin üstündesinizdir ya da altında” tabii sistemle düzüşme haliniz yoksa, biraz dik durun demek gerekiyor!. Unutmamak gerekiyor ki "nerede bir iktidar varsa orada ona karşı bir direnç vardır." Bu gerçeği de görmek gerekiyor.

"İnsanın deli dediği" ya da "bir delinin hatıra defteri"

Divaneliğiyle Dersim (Tunceli)'de bir efsane haline gelen ve halkın dilinden düşürmediği ünlü delisi Seyuşen'in heykeli dikildi, şimdi de belgesel filmi yapılıyor. Tunceli halkı diğer toplumların aksine delilerini dışlayarak değil, neredeyse yücelterek ve sahiplenerek rehabilite ediyor.

Dünyada sadece bir kentin 'deli'lerini heykelini dikecek kadar sevdiğini biliyor musunuz? O kent bizim ülkemizde ve adı daha önce Kalan, daha sora da Mameki olan ve en çokta Dersim diye anılan, ve bugün ki adıyla Tunceli!

Heykeli dikilen delinin adı da halkın bildiği isimle Seyuşen, namı diğer Hüseyin Tatar. Kentin delilerine verdiği bu önem üzerine Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden üç öğretim üyesi Seyuşen'in belgesel filmini çekmeye karar verdi. Proje, ulusal ve uluslararası yarışmalarda da gösterilecek. İnsanın Deli Dediği adlı proje Egemen Adak ve Kumru Berfin Emre tarafından yürütülüyor, projenin danışmanı ise Prof. Dr. Bahar Gökler. Bir delinin heykelinin dikilmesinin ilgilerini çektiğini söyleyen Egemen Adak, 1930 doğumlu Seyuşen'in Mazgirt'e bağlı Beydamı köyünden olduğunu ve askere gidip geldikten sonra ruh sağlığının bozulduğunu anlatıyor.

Rivayet odur ki, çocukluğunda tanık olduğu Dersim İsyanı ve birçok yakınını kaybetmesi, hastalığının en önemli nedenidir. 20'li yaşlarda adı artık Seyit Hüseyin'in kısaltılmış hali, Seyuşen'dir ve bir divanedir.

Pek konuşmaz, ancak sevdikleriyle konuşur. Dilenmez, kimseyi rahatsız etmez, kimseye zarar vermez. Divanedir ama gururludur. Ancak kalbi temiz olanların masasına gider ve onların yemeğini teklifsiz yer, içkilerini doğallıkla içer, yanık sigaralarını ellerinden alır. Ne kimseden para kabul eder, ne sigara paketi, ne de yardım. Belki de bu tavrından dolayı, herkes tarafından sevilir, sayılır, lokantasına gittiği esnaf onu doyurmak için canla başla çalışır, mağazasına gittiği esnaf onu giydirmeyi görevi sayar.

Dinsel bir saygıdan olsa gerek, uzun yol şoförleri bile onu yanına alıp neşelenmek ister. Birini sevmezse, ona takma adlar takar. Seyuşen tarafından sevilmek bir övünç vesilesidir.

Egemen Adak dünyanın her yerinde delilerin toplumdan tecrit edildiğini, ama Seyuşen ve başka delilerin Tunceli'de rahatça gezdiğini anlatıyor. Seyuşen'in şizofren hastası olduğunu hatırlatan Adak bir yandan da kumaşı temiz bir insan olduğunu söylüyor: "Öyle ki, birçok insanın evine zorla götürmek, misafir etmek istemesine karşın o bunu reddedip Tunceli'nin çetin kış koşullarına rağmen sokakta yatmayı seçmiş. Kendisine para verenleri terslemiş, verilen yeni elbiseleri çıkarıp eski, yırtık giysilerine dönmüş." Öte yandan Seyuşen'in son derece sosyal bir insan olduğunu da öğrenmiş Adak: "Bir süre sonra insanlar mekânıma, soframa bereket getirsin düşüncesiyle işyerlerini, sofralarını hatta evlerini Seyuşen'e açar ama o yine bildiğini yapar."

Zaman geçtikçe çarşı esnafının ve Tunceli halkının sevgilisi haline gelen bu garibanın ünü dilden dile yayılır. Aslında bunun bir nedeni de, Tunceli yöresinde kutsallığına inanılan, Kureyşan aşiretine mensup olmasıdır. Kureyşan aşireti, Alevilere göre "pirlik", dedelik atfedilen bir aşirettir.

Sosyal bir deli
Seyuşen'in hisleri de çok kuvvetlidir. Bir sıkıntısı, derdi veya beklentisi olan gelip ona muradının olup olmayacağını sormaya başlar. Verdiği cevapların büyük kısmı gerçekleşir. Bundan sonra onun deli olmadığı 'Allah'ın budalası' ermiş bir şahsiyet olduğu düşüncesi yayılır. Kar altında uyuyup donmayan, hiç hastalanmayan para veya herhangi bir dünyevi isteği olmayan, herkesin verdiğini kabul etmeyen bu kişinin ünü gurbetçi Tuncelililer vasıtasıyla Almanya'ya ve çeşitli Avrupa kentlerine kadar uzanır.

Seyuşen de Tunceli halkının bu yoğun sevgisi ve ilgisine gülümsemesiyle, sessiz tavırlarıyla ve ıslığıyla karşılık verir. Hastası, derdi sıkıntısı olan kişilerin yanına yanaşıp 'korkma iyileşir' ya da 'bir şey olmaz' gibi sözlerle teskin eder. Seyuşen darbe sonrası sıkıyönetim günlerinde bir gün çarşıya iner, etrafa bakar, kimseyi göremez. Telaşa kapılarak hızla polis karakoluna koşar. Eline aldığı irili ufaklı taşları karakola fırlatarak, "Ne yaptınız halkıma, 38 mi geldi, halkımı nerede öldürdünüz," diye bağırır. Orada bulunan polisler bir şey olmadığını sadece sıkıyönetim olduğu için dışarı çıkma yasağı olduğunu, herkesin sağ salim evinde olduğunu söyler. Polislerin sıkıyönetim gerekçelerine inanmayınca, Seyuşen'i polis arabasına atıp kapı kapı dolaştırmak ve halkın yaşadığını böyle göstermek zorunda kalırlar.

Ölümünü bildi
'Ben kolay kolay ölmem beni bir deli öldürecek' diyen Seyuşen'in bu hissi de doğru çıkar ve 1994 yılı sonbaharında sokakta uyurken Tunceli'ye öğretmenlik için gelen yine şizofren hastası bir öğretmen tarafından başına taşla vurularak öldürülür. Böyle iyi yürekli bir akıl hastasının öldürülmesi Tunceli halkı tarafından büyük tepkiyle karşılanır. Cenazesine on binlerce insan katılır. Dönemin belediye başkanı Mazlum Arslan ve milletvekili Kamer Genç'in katkılarıyla Seyuşen'in heykeli yapılarak yine Tunceli valisi ve resmi devlet erkânının katıldığı resmi bir törenle açılışı yapılır. Seyuşen, Tunceli'nin en ünlü delisi, ama onun dışında şimdilerde Baba Bertal, Deli İbo gibi deliler de Tunceli'de günlük hayatın birer parçası. Üstelik her birinin de Seyuşen gibi filmlik öyküleri var.

17 Ağustos 2008 Pazar

İdeolojik şarkılarınızı söyleyin - 2

Birkaç zamandır genel anlamıyla “Sol”un “Ergenekon”a bakış açısı dillendiriliyor. Sanki onlardan daha da çok yapılmıyormuş gibi irdeleyin diyorlar resmen. Bir çatışmanın yaşandığı kuşkusuz gözler önünde bu yadsınamaz, “Liberallerle”, “Sosyalistler”, “Ulusalcılarla”, “Dinciler”, “İslamcılarla”, “Laikler” hatta “Anti-emperyalistlerle”, “Emperyalistler” adı altında bu farklı adlar altında karşımıza çıkıyor, yani adını siz koyun. Aslında bunların hepsi liberalizmin birer versiyonudur. Çünkü, onlar kıyaslar ve yarıştırırlar. Kendi yönetimsel demokrasi özlemlerini AKP (hani Erdoğan ve partisi demokrasinin son mohikası ya, başımızın üstünde Demoklates’in kılıcı gibi, bir o yana bir bu yana gelip gidiyor ya, işte o demokrasiden söz ediyorum) üzerinden gerçekleştirmeye çalışırken biryandan AB’ye biryandan bir demokrasi hattının en güçlü “Noktası” ABD’ye dayanarak sopalarının uçlarını gösteriyorlar.

Oysa yaşanan mücadele iki otoriter yönetim biçiminin (şimdilik) egemenlik mücadelesinden başka bir şey değil. Bunun için daha önceden de bu sayfalarda yer vermiş olduğum iki yazının başlıklarına bakabilirsiniz. Örneğin “Sol'u kim kurtaracak? ya da AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı üzerine” ve/yâda sendika. org’ta kaleme almış olduğu yazısıyla bu sayfalara taşıdığım Kutay Meriç’in “'Takıntılı bir bolşevik’ten Murat Belge'ye yanıt” başlıklı yazısına bakabilirsiniz.

Bu ülkede siyaset yapılanması ilginçtir ve de göstermiştir ki, özellikle söz konusu legal mücadele alanıysa ve seçim yoluyla iktidara gelmekse söz konusu olan, her partinin başvuracağı kitapçık ilk etapta “Kemalizm’in temel ilkeleridir”, (yani Atatürk’ü ya arkasına almak ya da arkasına sığınmak) tabii bir yere kadar. Bu Türkiye siyaset biçiminin olmazsa olmazıdır. “Kemalizm’e bağımlılık” ve “Atatürk’ün altı oku.” İşin ilginç yanı gelen iktidar her ne olursa olsun ve kim olursa olsun buna bağlı, bağlı ama ortada da ciddi bir sorun yaratıp gidiyor. Güya prensip sahibiler ya! Çerenemesini halk çekiyor.

Oysa ta başından beridir bu savaşımlara “Sınıflar arası savaşlar” gözüyle bakılmaması tam anlamıyla bir hüsran bir muğlâklık yaratmıştır bizce de. Tabi bu bizim nezdimizdedir, bunların / yaşananların ciddi bir savaşım ve “Sınıflar arası mesele” olarak görmeyenlerin -göremeyenlerin- çoğunluk olmaları bizi ve bizim gibileri hüsrana da uğratmıyor. Süreç olması gibi ilerlemektedir. Çarklar olduğu gibi işlevini yerine getiriyor da diyebiliriz, tabi ki yalnız çarkın dişlilerinin birisinin kırık olduğunu zamanın öte yanından bize Pir Sultan Abdal söylemektedir: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz” deyişi doğruluğunu bizlere bir kez daha göstermiştir ve göstermektedir.

Bu sistem biçimi “Burjuva sistem” biçimidir ve burjuva anayasal sistem(ler)de kişisel özgürlüğün, basın özgürlüğünün, düşünce açıklama özgürlüğünün, öğretim ve din özgürlüklerinin üzerine bir anayasa giysisi geçirildiğinin de yadsınması olayıysa tam anlamıyla özgürlüklerin tehlikeden korunması anlamına gelmiyor. Kaldı ki, 1945’lerden itibaren bu ülkenin anayasası da, özgürlüğü de esaret altındadır ve zorlan getirtilmiştir. Fakat bu AKP’nin savunulacağı anlamına gelmemelidir. Öyle ki AKP, laik Kemalist ideolojiden farklı değil aksine tam anlamıyla düşkünce bir siyaset biçimini öngörmüştür. Ve belki de daha aşağıdadır uyguladığı politika açısından ve de daha beterdir. Ee, gelen gideni aratıyor.

Öyle ki, başbakan gidişatı beğenmeyenleri azarlıyor ve kendisi rakamlardan da gayet iyi anlamaktadır ki şunu diyor, “Lan”lı, “Lun”lu, “Lahana”lı konuşup, kendini tutama yayıp “Kriz-miriz… Üç ayda 164 bin otomobil satıldı, ne krizi yahu” diyebilmektedir. Bunun kıyaslamasıysa 2002’de satılan otomobil sayısının 91 bin, ve 2007’de 357 bin adet otomobille kıyaslama yapabilecek kadar da kabiliyetindedir. Kuşkusuz burada rakamlar önemlidir ama “Demokrasi” açısından başbakanın karşısında, kişiye has uyguladığı “Üslup” biçimidir. Öyle ya “Öfke” buda bir “Hitabet”, “Demokrasi” biçimidir! “İktidar” ve “Güçlü” kimse ona “Tabiiyiz!”

“Demokrasi mi, "gerektiği ve yettiği kadar!"
Ve yine… Ergenekon “Terör” Örgütü’nün yapılanma biçimi ve yeni “Yazışmalar”, “İddianame”ye giriyor. Oysa aklı başında birisi bu yapılanmaların ta Susurluk’ta gözler önüne geldiğini bilir. Örneğin kitap okuma alışkanlığı olanlar özellikle. Eski bir baskı olan “Bay Pipo” ve Çatlı’nın hayatının anlatıldığı bir kitapta olan ve kirli ilişkileri açığa seren yine aynı zamanda Bay Pipo adlı kitabında devamı olan “Reis” adlı kitap okunduğunda bu gerçekler, gerçek anlamda gözler önüne seriyor. Ki, Susurluk skandalı patlak verdiğinde o dönem ışıklarını bir dakika kapatıp açanlar için Bay Erbakan, Susurluk soruşturması için “Fasa fiso” diyordu. Susurluk olayını protesto edenleri “Glu glu dansı” yapmakla suçluyordu. Biliyoruz ki, onurlu gazetecilerin bütün çabalarına rağmen Susurluk da örtbas ediliyordu. İşte böyle, ya bunları unutuyoruz ya da cidden bir “Yalaka” olma durumu söz konusu.

Özetle bizim demokrasimiz, bir vatandaşın bilgi edinme yasası kapsamında Emniyet yetkililerine başvurduğu “Emniyetin elinde ne kadar biber gazı mevcut” sorusuna “Yeteri kadar” ve “2006 yılında ne kadar biber gazı kullanıldı” sorusuna ise “Gerektiği kadar” şeklindeki gibidir.

Son söz
Biz(im)lerin anladığı “Sol”, ne sizin anladığınız biçimdedir ne de arzu ettiğiniz “Otorite” yanlılığıdır. Burada gerçek soldan söz etmekteyiz. Ve inanın o gerçek “Sol” ne AKP gibi lümpen partileri ne de emperyalizmin bir kuyruğu olan “Ordu”yu savunacaktır. Bu ülkenin “B-a-ğ-ı-m-s-ı-z-l-ı-ğ-ı ve halkların özgürleştirmesi daha önemlidir.

Bu yüzden, çok mecbur kaldığında, sıkılgan bir şekilde sizin gibi “Kapitalizm – mapitalizm” demeyeceğiz. Anamalcılık gibi kelimelere ofsayt Türkçesine de başvurmayacağız. Bu sayfalarda İdeolojik şarkılarınızı söyleyin başlığıyla Nazım Hikmet’in bir şiirini vermiştim. Belki de bütün bu söylediklerimi(zi) tanımlayacak en güzel cümlelerdir onlar.

Ne diyordu Nazım usta şiirinde. .

“…İstanbul’um,
seni düşünüyorum.
Oturmuşum deniz kıyısına,
bakıyorsun limana giren Amerikan zırhlısına.
Hastasın, açsın, öfkelisin.
O da bakıyor sana,
hem de nasıl,
efendinmiş,
patronunmuş,
sahibinmiş gibi itoğlu it.”

İşin özeti şu: o koca aksakallı Marx, yatmış, hiçbir şey yapmamış gibi “Marksizm’de bireye ilişkin ahlaki düzlemdeki sorunları derinleştirmemiş de” ve bu yüzden sizlerin “Sol liberallere” muhtaç duruma düşürülmüş durumuna gelsin! Oysa liberalizmin özgürlüğü sadece bir yere kadardır ve bir yer edinmek adına ve sadece kendini tanır ve tanımlar.

Ne desek boş, tıpkı sizin deyiminizle Marx yaşasaydı (iyi bir liberal olurdu) “Kapital”in giriş bölümüne şunu yazardı herhalde “Yaşasın yüce sosyal demokrasi ve onun bin bir suratı!..”

14 Ağustos 2008 Perşembe

Hoşgeldin (Deneme)

(SEYİD RIZA)

Önce gidip slogan atacaktık uzak bir kentte, adlarını bilmediğimiz ve hiç görmediğiz sokaklarda. Ağaçları özlemeye başlamıştık işte biz böylesi bir akşamda. Sonra su içecektik ve biz su içerken üşümüyordu ağaçlar henüz o sırada. Birde kalın ve şık giyinmişlere karşı, elektriği olmayan, suyu akmayan ve kirli beyaz badanalı, kaba ve serin duvarını hatırlatacaktık onlara,-kendimizde unutmamak kaydıyla tabii-ve de evin küçük penceresini. Pencere o sıra göğe açılmaktadır, yüksektedir; ışığa, yukarı doğru bakmaktadır. O dönemden sonra hayatlarımız da kitaplar yoktur, daha boynu büküktür ve dip notlar düşer kitaplarımız (…)

Sorması / okunması yasaklanan kitapların yanında, şiiri keşfedecektik bizde. O yüzden, burası bir ziyaretten kalmadır ve o sıra on beş kişiden fazlaydık ve hiç gelmemişler gibi yoktuk aslında.

Jel Dağı'nın dik eteklerine yani odağın eteklerine tırmanırken Yâ Hızır diyecektik! Düzgün Baba’nın kutsal ve genç dağ eteklerinde dualar okuyacaktık Zazaca! Sonra yakacaklardı kutsal yerlerimizi ve birileri ulusal sınırlarımızı belirleyecekti harıl harıl masa başlarında. Sürgüne gönderilirken yurtlarımızdan geri dönecektik yarım yüzyıl sonra ilk ziyaretimiz olan o kutsal yerlere. Kutsal yerlerimize dönerken “Dünyada yalnız kalışımızın sebebi, kendi dilimiz gibi çok derindedir” diyecektik. Birçok insan şöyle diyecekti yaşanmışlıklarla ilgili o sıra: “Na Zalimu Ma Qirr Kerdime Cendege Ma Kerde Vera Tij u Wayi!”

İşte böyle kavrayıncaya kadar müthiş bir bocalama yaşıyorduk o etekleri. Bir de baktık ki o etekler hiç bocalamadan kavramış bizi, sindirmiş / sarmalamış kendinden saymış bizleri. Biz ise hem uzaklaşmıştık kendimizden hem de yalnızdık. Hem de çok yalnız! Ve yalnızlığın içine girerken bir savaşçı gibi girmiştik. Ve döndüğümüzde, küçük bir filozof olmuştuk. İlk sokaklara düşüşümüz gibi değil hiçbir şey.

Bir ağacın altında da henüz dinlenmeye çalışırken gizli amatörlüğümüzle ilk eylem planlarımızı yapmıştık o sıra. Süngüler geride kalmıştır ve koynumuzda dört molotof kokteyli. Atılan dört molotof kokteyli patlamayacaktır atılan tek panzere, amatörlük artık geride kalmıştır, o molotoflarla. Bozuntuya vermeden ve kısa adımlı kızgınlıklarla sloganlar atacaktık atılan hardar gazlarına karşı. Vakit akşamdır, 3 saat sürmüştür. Kolluk kuvvetleri kendi işlevini unutup yol boylarında halkı provoke etmek için avuç ovuştururken ne nihavent bir şarkı çalmaktadır ne de sokaklar kürdîlihicazkârdır. Sadece biraz Peri Suyuna duyulan mistikten öte bir gerçekliğimiz vardır o an ve birde terörist görülmemiz. Ta ki, yağmur hepimizin başına aynı anda yağana kadar.

Sonra susturmaya çalıştılar bizi. Şeyhimizi astılar bir vatanın istiklalliğinde! Bizim ziyaretimiz, bizlerin ontolojik zorunlu yönelimimiz ve bize verilen ilk işaret. Yalnızlıklarımız, yağmurlarını biriktirdiğimiz damlarımız. Özlediğimiz karlarımız! Ve suyumuz. Munzur’umuz. İstiklalden yoksun topraklarımız.

İşte burada biraz biz değil, ama filozof olmuştur şiir ve evreni düşündürür bizlere. Kendi içine döner tecrübe. Varlığın kutusu bu kez de dıştan içe, en küçük zerresine doğru bükülür; başını sığdıracak genişlik bulamayana dek. Ve nefsanî etkilerin ayakları altında hisseder, var oluşun kucağına atılır insan. Sonra her şeyin sonunda “Elhâmdülillâh” diyerek birkaç sesse katıldık o seslerle birlikte, sesler katıldı bize. Sonra hepimiz aynı sulardan içmeye çalıştık. Suları ilk dinleyenler bizdik! Tıpkı Kerbela da susuz kalışımızda ki gibi. Ve dillerimizde şerbetlenen “La ilahe ill-Allah!”

Şimdi ise, beklediğimiz tek şey, çocuk saflığı. “/ Yaşamak -şimdi-konaksız bir bebe gibidir koynumuzda ölüm kayalarda yankılanan sonsuz bir sestir rüzgâr solukludur. .” Şimdi hepimiz-bizimle birlikte-aynı yağmurdan kaçarken bir avluda buluştuk bütün bilgelerle, faşizm kıvamında işkenceler devam eterken ülkemizde, insanlar arasında sürüp giden uzun diyaloglarda bitti diyecektik.

(...)

Gece düşüyordu bir şafak
Dünyanın içindeki bir coğrafya kadar değil düşlerim
Bir toprak parçası kadar da değil

Ulusal sınırlarım.
Haritalarım da yok / bir bayrağım da
Düşlerim diyorum/düşlerimin sınırları yok
İşte; “seni seviyorumdur bu!”

Çiçekleri sevebilir birileri / ama ben sevmiyorum henüz.
Ellerimi alıp rüzgâra koşuyorum / ey sevgili!
Emanet isimlerim oldu türlü belalara karşı
Söyle/kim örtbas etmek istiyor inançlarımızı?
Çocuklar ıslık çalmayı öğrenirken bir sokakta
Hayatı doğuran yollarda / söyle nerede ulusal ordular?
Yorgun yerinden kırılıyor mu milliyetçilikler
İncinmişlikler midir yoksa ulusal sınırlar?

Çocuklar ıslıklarını saldı sokaklara / ey vatan
Sil gözyaşlarını / birazdan açar zafer güneşin
Islıklar ve şarkılar söyleyerek

(...)

Mülkler gerçeğin eline geçene kadar, “hoş geldin insan, hoş geldin şiir.” İşte böyle başladık imgelerle hayatlara sığdırılan dağ eteklerinde. Bir saçağa düşüyor yağmur, bir bizim saçlarımıza. Sonra sen oluyor o saçak, sonra bütün imgeler oluyor damlalar. Sen yağmurun biriktirdiği damlalar oluyorsun, bende damlaları öpmeye çalışan rüzgâr.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘Sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı üzerine

‘Kampus Liberalleri’nin sorusu şu: “Susurluk’ta sokaklara döküldünüz de Ergenekon’a niye sessiz kalıyorsunuz?” Aslında pek tuzaklı bir soru. Susurluk Çetesi’nin 12 Eylül darbecileri ve MHP artıkları tarafından biçimlendirilmiş, köklü Gladyo’ya kadar uzanan bir çıkar şebekesi, bir Soğuk Savaş kalıntısı olduğunu; ‘Ergenekon’ soruşturmasının ise AKP’nin hegemonya mücadelesinde esas stratejik aşamayı belirlediğini anlamayacak kadar aptal bir solcu var mı?

(Ve ayrıca gerçek anlamda ilk etapta Kenan Evrenlerle birlikte 12 Eylül 'darbecileri'nin yargılanmasını talep etmek en doğrusudur. Ki ve de Ergenekoncuların yargılanması da böyle gerçekleşebilsin, doğal olarak bu bir talepdir, istektir! Ayrıca Kontrgerilla'nın dağıtılmasını talep etmekte bundan ayrı ve bağımsız düşünülmemelidir. Bu farklı birşeydir ve biliyoruz ki (çoğunluk bazında ve -farklı ideoloji / mezhep / görüş farklılıkları olsa da) temennilerin temeli de böyle olmalıdır, ama bu sistem 'devlet' yapısı ya da biçimiyle 'onların algıladığı biçimiyle değil! Olması gerektirdiği ve doğru olduğu için! Ve. . Bunun olması için öncelikle Gül ve Erdoğan'da dahil yolsuzlluğa adı karışanların ve AKP'li diğer '47 miletvekilinin' dokunmazlıklarının kaldırılıp yargılanmasıda talep edilmeli ve cansiparhane bu istenmeli ve dilendirilmelidir. Yoksa bizim, bu vb. gibi bilmem "neocularla" uğraşmamız yersizdir ve boşunadır! . Dolayısıyla bütün anlamda bir bütünü teşkili edecek biçimde ve formda 'Ergenekoncuların' yargılanmasını istemek (ya da talep etmek) havada bir temenni olarak kalmaya mahkum olmaması için, vicdanlarımızda gecen sese kulak vermemiz en doğrusudur. . 'Çetecileri' ve 'darbecileri' ançak böyle yargılayabiliriz!. .)

Bundan dolayıdır ki, hiçbir şey bilmediği, anlamadığı, anlaşılması da pek mümkün olmayan bir konudan kendinden gayet emin bir tavırla yazanlar ve konuşanlar beni hep güldürmüştür. Bütün medya kanallarının yoğun bir sis bombardımanı altında kaldığı, kimsenin kimseyi ve hiçbir şeyi tam olarak göremediği bir durumda, basına sızdırılan bilgilere dair (özellikle de ATV, Kanal 7, Star, Taraf ve (en başta Zaman gazetesini anmaya hiç gerek yok) Yeni Şafak vb. gibiler) izlenimlerini kendi konumlarına ya da meşreplerine (ideolojilerine de diyebiliriz) uygulayarak anlatan ve yazanlar bugün söylediklerini ileride okuyunca ne düşünecekler?

Ortalığa pompalanan bunca haber, bilgi, yorum, çarpıtma, saptırma herkese bulaşan “eğlenceli” bir köpük fırtınasına yol açtı, fakat ülkedeki bütün ideolojik ve programatik yaklaşımlar arasındaki köprüleri de attı ve özellikle en geniş anlamda sosyalist sol içindeki ayrılıkları derinleştirdi. Özetle klasik Marksist deyişle, ‘emek ile sermaye’ ya da ‘üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki’ temel çelişme varlığını sürdürürken, şu anki baş çelişme “emperyalizm ile bütün halk ve ülkenin geleceği arasındaki” şu ya da bu biçimde siyasal bir çözüme doğru kuvvetle zorlanmaya başladı.

Sosyalist solun içinde liberalizmden etkilenenler ile anti-emperyalist olanlar hızla ayrışmaya başladılar. “Bu işte bir emperyalistlik ‘oyun’ var”, diye şüphelenenler ve gırla ortalıkta dolaşan ‘komplo teorileri’ fazlasıyla var. Bu Hitler'in 'Kavgam' kitabının çok satıldığı yaygarasını çıkaran burjuva medyanın 'yine' boş bir'şeysi'dir. “TSK pasifize edilince memlekete demokrasi gelecek, İslam bülbülleri hep bir ağızdan demokrasiyi şakıyacaklar” yaklaşımını benimseyenler hızla ayrışıyorlar. İlginç bir dönem açıkçası! Örneğin başka bir partinin oylarıyla milletvekili seçilen kendi partisinin genel başkanının (Ufuk Uras) Fethullahçı Zaman gazetesi tarafından ‘kestaneleri ateşten alacak’ maşa olarak kullanıldığını ve bunun aynı gazetede açıkça yazıldığını gören ‘sosyalist’, elbette oturup düşünecek. Bundan da normal bir şey yoktur sanırım. Tabii ki, bu ayrışma Taraf gazetesinin üzerindeki ‘solcu’ cilaya da zarar verdi. Bu yüzdendir ki, Taraf’ın köşe yazarları hep bir ağızdan ‘sola’ yönelik sitemkâr salvolara başladılar. Yine Radikal’den de bazı paralel atışlar ve serzenişler geliyor.

Oysa ABD Türkiye’deki ikili iktidar bloklarını terbiye etmektedir ve buda sanırım etkili olmuştur. Hem terbiye edilenler, hem de terbiye edilenlerin kuyruğuna takılanların da terbiye isteği! Örneğin TSK, AKP ve yandaş medya! Aslında üzücü bir durum bu. Tıpkı daha önce ABD’li yetkililerin “Our boys have done it!” (yani “Bizim çocuklar becerdi!” demelerini mi beklemeliyiz?

Bu yüzden “tehlike AKP’mi, yoksa darbe mi?” diye tartışılıyor. Taraf gazetesiyle mi dayanışalım, yoksa darbeye karşı yürüyüş mü yapalım? Yoksa bayrakları alıp sokaklara mı çıkalım? Oysa asıl tehlike kafa bulanıklığıdır. Bütün meselede budur! Sınıf çelişkileri kendini göstermiş, bir iktidar ‘diğer biçimiyle’ kendine muhalif olan bir argümanı yok etmek istemektedir. Kazanan kim olacaktır? İşçi sınıfı mı, yoksa burjuvazi mi? Meseleye de böyle bakmak gerekmektedir.

Asıl üzücü olanda, nüfusunun neredeyse %90’ının Amerika’nın bölgesel siyasetlerine karşı olduğu bilinen bir halkın bütün bu olup bitenleri televizyon ekranlarından seyretmesi ve Sam Amca’nın bütün bu işlere nasıl derinlemesine nüfuz ettiğini görmemesinin özellikle engellenmesidir.

Özet olarak sizler illa “Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipak gibi unsurlarla cephe oluşturacağım diyorsanız, dış cephenizde oluşacak kanlı ve kirli lekeleri” hangi boyayı kullanarak kapatırsınız orasını hiç bilmiyoruz?!

Ha ayrıca unutmadan “işçilerden, emekçilerden, varoşlardan söz ediyorsanız” yani işçilerden – emekçilerden söz ediyorsanız ve de konu oysa buyurun gidin. Her yerin bir varoş mahallesi ve işçi mahalleri vardır kuşkusuz, tabii yolu bulabilirlerseleriniz demokrasi sevdalıları! Buyurun gidin!

Bakalım bunu yaptıkları gün (yani becerdiğiniz zaman) ve aynı zamanda da ‘darbeye – darbelere – darbecilere’ karşı olmak ve mücadele etmek nedir? Ve… İşçiden yoksun bütün eylemlerde halk adına konuşmak neymiş yapılan eylemlerde(?)! Bunuda görmüş oluruz sizin sayenizde! Tabii cesaretiniz varsa? [!]

1 Ağustos 2008 Cuma

Zübük'zadeler

Milletvekili İbrahim Zübükzade (Kemal Sunal) mesleğinden ihraç edilmiş bir siyasetçidir. Sözünde durmayan, ahlaksız bir adamdır. Gazeteci Yaşar (Metin Serezli) gazetede yayınlamak istediği yazı dizisi için Zübükzade’nin yaşam öyküsünü öğrenmek ister.

Gittiği köyü Gülören’de karşılaştığı köylüleri Zübükzade’yi nefretle anarlar. Yaşar’ın köylüden aldığı bilgiye göre Zübük iş hayatına bir dairede katip olarak başlamış, kısa sürede aldığı rüşvetlerle zengin olup çıkmıştır. Foyası ortaya çıkınca kovulan Zübük, Destek Partisi’ne girip yağcılıkla ocak başkanlığına yükselir. Girdiği her yere de rüşveti bulaştırır. Muhalefet partisinden olan Kadir Ağa’nın (Kadir Savun) kızı Yektane’yi (Nevra Serezli) evlenme vaadiyle kandırıp birlikte olur.

Ama çetin ceviz Yektane, silah zoruyla Zübük’ü nikâh masasına oturtur. Uyanık Zübük, partili partisiz herkesi öylesine birbirine düşürür ki, sonunda halk onun belediye reisi olması için neredeyse yalvarır. Aklı sürekli şeytanlığa çalıştığı için kendisine kurulan komploları da birer ikişer savuşturan Zübük, kendini milletvekili seçtirir. Tüm bu anlatılanlara çok şaşıran kurt gazeteci Yaşar, Zübük’le yüz yüze konuşmaya gider. Zübük, tüm yüzsüzlüğü ile, köylüyü, kasabalıyı, giderek tüm halkı kötüleyip, kendisinin ne denli dürüst ve vatansever bir politikacı olduğunu öyle bir anlatır ki; Yaşar Zübük’e neredeyse acımaya başlar. Ama giderayak Zübük’ün kendisine de oynadığı bir oyun aklını başına getirir. Çirkin politikacıların elinde çaresiz kalan halkın her zaman haklı olduğunu anlar...

● Aziz nesinin geleceği ne kadar iyi tahmin ettiğini gördüğüm filmdir. Filmde siyasete girdikten sonra yükselmek için her türlü yolu deniyor. Önce rakibini Cami yapımının başına getirmek istiyor ama adam istemiyor. Zaten Cami'miz var yerine okul yapalım diyor. Tabi anında dinsiz oluyor, kâfir oluyor. Namaz evde de kılınır ama çocuklar evde öğrenemez diyor nafile. Bütün desteğini kaybediyor.

Filmin sonunda Zübük başbakan olamadan ipliği piyasaya çıkınca siyaseti bırakıyor. Gazetecinin Zübük’ün hayatı hakkında konuştuğu amca da "umurunda değil ki artık, kasasını doldurdu, hanları hamamları oldu" diyor. Zaten Zübük mebus seçimini kazanırken bu adam başbakan olursa ülkeyi dağıtır diye düşünmüştüm. Aziz Nesin bile adamı başbakan yapmaya kıyamamışken bizim başbakan yapmamız ne kadar garip değil mi?

İdeolojik şarkılarınızı söyleyin


“…İstanbul’um,
seni düşünüyorum.
Oturmuşum deniz kıyısına,
bakıyorsun limana giren Amerikan zırhlısına.
Hastasın, açsın, öfkelisin.
O da bakıyor sana,
hem de nasıl,
efendinmiş,
patronunmuş,
sahibinmiş gibi itoğlu it.…”

Nazim Hikmet